1 Nisan 2015 Çarşamba

Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!

Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!

Bir gün herhangi bir ülke değil, yaşadığımız ülkede ülkenin üçte ikisi karanlıkta kaldı. Kafalar karıştı, ne yapacağını bilemeyen esnaf hemen jeneratör almak için satan firmalara ulaşmaya çalıştı. Olanlar ise mazot almak için en yakın petrol bayisine koştu. Dükkanların önlerinde irili ufaklı jeneratörler ve onların oluşturmuş olduğu ses kirliliği var olan kirliliğe biraz daha katkı sundu.
Acaba ülkede bir şeyler mi oluyor diye bir birine merak içinde soran bakışlar ve anlama telaşı içinde insanlar, seçim de yok ama diye ünlem ile biten cümleler kurmaya başlıyor.
O ana kadar kimsenin aklına gelmeyen neden sonuç ilişkileri hemen ortalık yere serilip dillendirilmeye başlıyor. Acaba devlet büyüklerinden birine suikast mı oldu? Evet, bir yerde bir şeyler oldu ama ulaşılması ve bilgilendirilmesi istenmiyor! Karmaşık duygular ve anlamsız cümleler!
Sorunun ekonomik bir karşılığı mutlaka vardır, çünkü en işlek zamanlarda dükkanların kasaları çalışmıyor, fiş kesemedikleri için alış veriş aksıyor. Kredi kartı ile alış veriş yapma alışkanlığı olanların ceplerinde nakit para yok! Oturmuşsun bir cafe de ya da lokantada bir şeyler ısmarlamışsın, kartın cebinde ama kasa çalışmıyor!  Her yer karanlık nidaları bile sokaklardan duyulmuyor, ne radyo ne de cd çalarlardan ses çıkmıyor, çünkü elektrik yok, ezgilerin yerini jeneratör motorları almış, takatakataka…
Bazı bürolar karanlığa mum ile karşı koyuyor ama çalıştıracakları bilgisayarlarının pillerindeki şarj bitmek üzere. Yazdıklarını mail olarak atma imkanları da kısıtlı, çünkü cep telefonunu modeme dönderip yapacak ama çekim alanı sorunu var!
Van dışında her yerde elektrikler yok diyor biri, ne İzmir, ne Ankara, ne de Mersin… elektrik içinde olayları izleyebiliyor, hepsi karanlıkta ve cep telefonları ile ulaşanlar bu kadar geniş çaplı bir kesintinin arkasında kedi mi diye soruyor ama aynı anda tüm şehirlerde kediler trafolara mı hücum etmiş, onları kim eğitmiş!?
Karanlıkta insanlar elektriğin önemini bir kere daha iyi anladılar, nasıl köle yapıldıklarını ve bağımlı hale dönüştürüldüklerini kısa da olsa düşündüler. Birkaç gün öncesinden tv ekranlarında, sokakların billboardlarında Akkuyu Nükleer Santrali ilanı çıktı, algı oluşturulmaya çalışılıyor. Temiz enerji, gülen ve spor yapan insanlar! Her elektrik kesintisi işte bakın elektriğimiz bize yetmiyor, santral gerekli imajı oluşturulmak için PR firmaları tarafından uygulanan bir algı tekniğidir. Geçmişte her baraj inşaatı öncesi ülke karanlığa kısa süre kalır, saatli elektrik kesintileri düzenli yapılırdı. Geçmişin karanlık propagandası bu güne mi uyarlanmıştı? Söz sokağa dökülmüştü, yemedik biz bu karanlık numarasını diyenlerin de sesleri caddelerin duvarlarında ve billboardlarda yankılandı. Ama bunu fırsat bilenler meclisten sabaha karşı düzenlemeyi geçirmişle. Yani boşuna dedikodu çıkmamış oldu, madem çıktı gereğini yerine getirelim dediler sanırım!
Zaman karanlıkta geçti ve elektrikler geldiğinde web gazeteciliği yapan sitelerin duvarlarına teknik bilgiler yansımaya başladı. Bu kadar büyük ve çaplı bir elektrik kesintisinin nedeni elektrik hatlarında olması gereken değerin altında elektriğin olmasıymış. Doğalgaz ile elektrik üreten santraller, dolarda ki ani yükselme sonucunda karlarında büyük bir düşüş yaşamışlar, çünkü ödemelerini sabit kur üzerinden değil, borsadaki harekete göre yapıyorlarmış.
Haftalar öncesinden hatta aylara bile vurabiliriz, Merkez Bankası genel müdürüne kavgada ağza alınmayacak sözler söylenmiş, “beceriksiz”, “neyi bekliyor”, “bilmiyor” gibi sıfatlar havada uçuşmadan mikrofonlar aracılığı ile duyulan cümleler ve kelimeler doları olağan çizgisinden çıkarmış, yerinden yukarıya doğru fırlatmış. İşte bu fırlamadan kar elde edenler kadar zarar edenlerde olmuş. Zarar edenler ayakkabı kutusunda biriktirdikleri paraları kaslarına almadan sorunu santralı kapatarak çözme yoluna gitmişler. Zararın neresinden dönersen kar diyerek santrallerde bakım yapılıyor bahanesi ile sivil itaatsizlik örneği gösterilebilecek sessiz bir direnişe geçmişler. Elbette bu direnişten birileri (muhatapları) haberi olmuştur ama bizim gibi tüketici nereden bilsin yukarıda fillerin nasıl tepiştiğini! Birden karanlıkta kaldı sonuçta, üstelik kamuoyunda açıkça da tartışılmamış bir konu!
Dolar fırlamış, elektrik üreten santraller bakımda. Bu elektrik hatlarında olması gereken elektrik oranın düşmesine sebep olmuş. Bir anda ülke elektrik üretimi ortalamanın altına düşünce Avrupa enterconnecte sistemi (ENTSO-E) şalterleri indirmiş, elektrik dağıtımının güvenliği için! 
Yani kardeşlerim, abilerim, ablalarım ve de sevgili kadınlar ve de erkekler anlayabildiğim kadarı ile yaşadığımız aslında hiçbir şeyden yasalar önünde sorumlu olmayan bir kişinin mikrofonlar önünde çalışanına ayar vermeye kalmasının sonucuymuş... Kısaca karanlığın teknik açıklaması böyleymiş…
Birileri sivil itaatsizlik yapmış, bakıma almış. Yaslarda yasak olmayan ama mesaj içeren bir durum, öte yandan bu elektrik üretimi için canla başla genelde yandaş işadamları lehine özelleştiren ve özel firmalara elektrik ürettirip satın alan devletin bir açığı da bu karanlıkta kalınca gün yüzüne çıkmış.
Kısaca daha çok para için ülke karanlıkta bırakan özel firmaların sorumsuzluğu ve bunu denetleyecek kurumun yetersiz kalmasıymış... Şimdi soru şu; bir daha bu olay olmaması için nasıl bir elektrik piyasası yapılandırılacak? Üretim yapmayan firmalara yaptırım gelecek mi?
Karanlıkta kalmamızın sonuçları itibarı ile; ortada kimse suçlu değil, kimse sorumlu değil...
Her yer karanlıktı. Elektrik geldi, her yer yine de karanlık!
İsmail Cem Özkan


Sondan başa doğru!

Sondan başa doğru!
Genelde anlam vermediğim şey, henüz olayların başındayken en son yapılması gereken eylem biçimini en başta yapılmasıdır. En son yapılması gereken eylem biçimi de insanın kendi vücudunu bir bombaya döndürmesi ve yok etmesidir. Kısaca, son çaredir ve bu son çareyi hiçbir kişinin yaşamasını istemem.
El yordamı ile yol almaya kalktığımızda ne zaman nasıl bir duvar ile karşılaşacağımızı bilemeyiz. Kirli savaşın yaratmış olduğu yakın tarihimizin dehlizlerinde bir çok olay iç içe geçmiş ve kimler tarafından yapıldığı bugün bile tartışmalıdır.
Soğuk savaş süreci sonrasına birçok tarihçi “karanlık savaş” adını takmış. Bu karanlık savaş süreci içinde; işgaller, iç savaşlar, dünya savaşından farkı olmayan kitlesel kıyımlar, ortaya çıkarılan yeni düşmanlar ve bu düşmanlar için orantısız güç şeklinde son teknolojinin prova edilmesi… Toleransın yerini yargısız infazlar aldı. Yargısız infazların katilleri ise ‘meçhul’ şekilde aramızda sessizce dolanmaya devam etmekteler.
Karanlık savaş süreci içinde ölüm kutsanmış, kutsal amaçlar uğruna bir çok insan ‘canlı bomba’ olarak kendisini patlatmıştır. İdealist bakış açısıyla bu eylem biçimine anlamlar yüklenmiş ve savaşta birey bir silaha dönderilmiştir. “Amaca giden her yol mubahtır, ölüm ise en kestirmesidir.” anlayışı ‘global’ güçlere karşı savaşanların içinde yaygınlık kazanmış ve bu sayede iki taraflı bir korkunun da inşaat süreci tamamlanmıştır. Korku hem düşmana hem de örgüt içinde gelişebilecek olan muhalefete karşı savunma ve saldırı aracı olarak ortada durmaktadır. Lideri için ölen, liderinin sözünü iki etmeyen ve sorgulamayan birer mekanik insanlar topluluğu hayatın içinde dolanmaktadır, bir emir ile kendisini ve çevresini yok etmek için fırsat kollamaktadır. Birinde teknoloji var, ötekinde iman! Sonuçta ölüm meşrulaştırıyor, sıradanlaştırılıyor. Ölüm bazı coğrafyalarda sorgulanmadan kabul edilen bir sürecin parçası olabiliyor.
Bazı coğrafyalarda mücadele edenler için “biz daha iyi ölürüz, siz ölmesini bilmiyorsunuz!” karşılaştırması yapıldığına şahitlik edebilirsiniz. Savaşan güçlerin medyalarında birbiri ile rekabetleri bu sözler ile ortalığa serilebilmektedir.
Normal koşullar altında ölümün karşılaştırması olmaz, “bak biz daha iyi yaşıyoruz, sizin de bizim yaşam kalitemize çıkmasını isterim!” karşılaştırması yapılmalıdır. Burjuvalar nasıl yaşıyorsa halkın tümü o şekilde yaşasın diye hareket edilmelidir. Ezilenler, ezenlerin yaşam kalitesine çıktığında ortada ezen kalmaz, ama ezenleri ezilenlerin yaşam kalitesine düşürdüğünüzde ortada her daim bir ‘ezen’ kalacaktır, çünkü onu gerçekleştiren devlet mekanizması kendisini güçlendirmiş ve yeni bir ezen kadro yaratmış olur.
Ölenlere bakarak daha iyi ölürüz veya öldürürüz bir insanlık tarihinin izini ve birikimini taşımaz. Hedef daha İyi, daha güzel yaşam olmalıdır.
Her cinayetten kahraman ve destan yazma huyumuz, kültürümüz vardır. Ama her cinayetin sorgulanması ve yüzleşilmesi gereken tarafı da vardır.
Ne olursa olsun, hayata tutunmak ve yaşamak için her ortamda direnmek ve yaşamı savunmak zorundayız. 
Ölüm yaşamın sonudur ve ona ulaşmak için çok acele etmeyelim, nasıl olsa doğa bize acımadan getirecek o günü... 
Devletin varlık sebebi her daim tartışmalı olmalıdır, çünkü devlet adı altında cinayetlerin üstü örtülmekte, yargısız infazlar yapılmaktadır. O yüzden gerçekleri arayan insanlar tarafsız olamaz, çünkü gücü elinde bulunduranlar katildir, çünkü o cinayet için ortam hazırlamıştır. 
Bir daha devlet cinayet işlememesi için ne yapmak gerek, nasıl önlem alınır konusu gündeme getirtilip, onun için çalışmak ve mücadele etmek gereklidir.
Üç insan öldü, üçünü de katıksız biliyorum ki devlet öldürdü. Öldürenler; sorgulamadılar, vicdanen hesaplamadılar, gözlerini kapattılar ve ateş ettiler. Üç insan kurşun fabrikasından çıkan, para karşılığında alınan maddeler ile öldürüldü.
Ölenlerin hepsini seviyorum, öldürenleri ise net söyleyeyim sevmiyorum, sevmek içinde beni zorlayamazsınız. Çünkü öldürmek dışında çareler varken, en son yapılmasını başa alarak bir cinayet işlenmiştir.
Üç insan öldü. Takvim yaprakları içinde üzgünüm anılacak ve hatırlanacak bir gün daha oldu... 

İsmail Cem Özkan

30 Mart 2015 Pazartesi

Örtülü cinayet!

Örtülü cinayet!

Devlet kendisini korumak adına bir çok yan örgüt kurar ve bu örgütler her daim örtü altındadır ve bu örtüyü devletin gizli kasasından finans ederler. Çünkü devletin kamuoyunda görülmesini istemediği yüzü bu örtü altındadır. Örtü sadece devletin değil, uluslararası güvenlik kurumların oluşturmuş olduğu ve kara parayı kontrol altında tutacak olan yapıları da örtü altına alır ve destekler. Ulus devleti mantığının dışında evrensel olarak oluşturulmuş kurumların yan örgütlenmeleri de bu örtü altındadır ama devletin ne kadarından haberi vardır bilinmez, çünkü örtü altında oluşan karanlık noktalarda bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz olaylar ve olgular oluşmakta ve dağılmakta ve de yeniden oluşturulmaktadır. 
Devlet temel varlık sebebi, var olan sistemin korunması ve kapitalizmin ihtiyacı olan güvenlik şemsiyesini istenilen yerlere kadar uzanmasını sağlamaktır. Burada amaç evrensel olarak işleyen kapitalist sistemin işleyişine yönelik olabilecek saldırıları bertaraf etmek ve sistem için gerekli olan kara paranın kontrollü bir şekilde yirmi dört saat hareket halinde olmasını sağlamaktır. Kapitalist sistem kara paraya ihtiyaç duyar ve bu paranın kontrolü bir şekilde lazım olan yerlerde kullanılmasını sağlamaktır. 
Kara paranın kontrol dışına düşmesi demek, kapitalist sistemin felç olması anlamına gelir yani öngörülmeyen yerde kapitalist sistem dışı bir sistemin oluşması ve yaşaması için olanak doğabilir ki, bu sistemin işleyen çarkının dağılması anlamına gelir. Kapitalizm kendisinden önce yaşamış olan tüm sistemlerin birikiminden yararlanan ve kendi sistemini daha uzun yaşayabileceği ortam hazırılar. Kendi içinden doğan ve doğal düşmanı olan işçi sınıfının sürekli parçalanmasını ve gücünü toplayamaması sistem için önemlidir. O yüzden kapitalist sistem kendisi ile işbirliği yapan sendikaları kurur ve yönetir. Bu sendikaların kontrollü olması içinde göreceli olarak özgürlükler tanınır ve o özgürlükler içinde hareket etmelerini devletlerin öznel durumlarına göre olanak sunar. Her ülkede sınıf sendikacılığının hareket alanın farklı olmasının nedenleri işte bu özgün koşullara uygun örgütlenme modelinin uygulanmasıdır. 
Kapitalist sistem ile mücadelenin günümüz koşulları içinde artık coğrafya, etnik kimlik, din ile mümkün olamayacağını yaşanan son otuz yıllık tarihimize bile baktığımızda görebiliriz. Kapitalist sistem ulus devleti kurdurulan borsalar ve özelleştirme ile parçalamış, yarı ya da tam bağımlı devletler konumuna getirmiştir. Üretim artık tek bir coğrafya üzerinde kurulu devletler üzerinden değil, parçaları değişik ülkelere dağıtılmış, montaj sanayinin gelişimine olanak sunmuştur. Bir marka değişik ülkelerde kendi malının bir parçasını ürettirerek, hem tekelci konumunu global hale getirmiş hem de kontrol dışı oluşabilecek olan yapılanmalara karşı da önemlini almış oluyor. Bir işçi artık hangi ürünün hangi parçasını ürettiğini bilemez konumundan çıkmış, ürettiği parçanın ne işe yaradığını dahi bilemez konuma gelmiştir. Bilgi teknolojisine dayanmayan, bir makinenin bir dişlisi konumuna kadar indirgenen işçi, yerine istihdam edilebilecek binlerce işsizin gölgesi altında çalışmaya çalışmaktadır. Aynı zaman dilimi içinde eskisine göre daha fazla mal üretmesine rağmen, eskisinden daha az gelir ile yaşamaya ve tüketmeye çalışılmaktadır. 
Sınıflar arasında uçurum artıkça eğitim artık sosyal devlet kavramı içinde olduğu gibi eşit değil, paraya göre eğitim, ihtiyaca göre mesleki eğitim şekline dönderilmiş, sağlık sektörü sanayileştirilerek parasına göre sağlık hizmetinden yararlanılan klasik bir ticarethaneye dönderilmiştir. Hastalar artık müşteri konumundadır ve ilaçlar parası olanın parasına göre üretilmekte ve sunulmaktadır. Aynı marka ilaçlar fiyatına göre (değişik renk paketler içinde) etki dozu ayarlanarak piyasa sürülmektedir.  İlaçların satışı ve sunumu için gerekli eğitimin de artık gereksiz olduğu, her hangi bir marketin rafından alınacak şekilde piyasaya sürülmeye başlaması tesadüfi değildir. 
Örgüt para demektir, para varsa ortada örgüt olmak için önemli bir koşulun ana damarı olmuş demektir. Kara para sistem ile mücadele etmenin ön koşuludur, kontrol altında para ile sistem içinde demokrasinin göstergesi olarak kullanılan seçime dahi girilemez. Seçime girmiş partilerin her birinin kaynağını açıklamayacağı parası olması kadar doğal bir şey yoktur. Seçimi kazandıktan sonra bu kaynakların çıkarlarına yönelik ekonomik / siyasi kararların alınması şaşırtıcı değildir. Para olmadan günümüz koşulları altında artık şehrin semtleri arasında bile gidilemezken, paralar bankaların İBAN numarası aracılığı ile Amerika’da yer alan bir merkez tarafından incelenmekte ve bireysel hesaplar dahi kontrol edilmektedir. Kullandığımız otobüs kartları, banka kartları ve cep telefonumuzda ki kartlara kadar her şey kontrol amaçlı üretilmiş ve bireylere cazip hale getirtilerek kullanmaları sağlanmıştır. Bu kartlar içinde yer alan teknolojinin nüfus cüzdanından - pasaporta kadar kimliklerin içine de yerleştirilmesi ve evrensel olarak kullanılan standartlara uygun şekilde zorunlu kullanıma sürülmesi tesadüfi değildir. Düşünebiliyor musunuz, her ülkede prizler farklılık gösterirken kimlikler ve tüketim kartlarında bir standart vardır. 
Bir devlet içinde paranın örtülü olarak kullanımı tek bir merkez tarafından yapılması geleneksel olarak vardır, örtülü ödenekten aktarılan paralar yan yapılar tarafından kullanılması ve kontrol dışında tutulması bu geleneğin içindedir. 
Örtülü ödenek olan devlette hangi işler yasalara uygun hangileri değildir araştırması yapabilecek her hangi bir makam olamaz, çünkü her durdurulan tır bir bakmışsınız örtülü ödemek ürünü çıkmış, durdurana hapis ve sürgün az bile olur... 
At izi it izine karıştığı yerde kim kimdir, kim hangi örgütün elemanıdır, kim kime bilgi taşıyor ya da bilgi getiriyor diye sorgulama ihtimali ortadan kalkar, çünkü her şeyin üstüne bir örtü örtülür.
Devlette yorgan, ayağa göre değil örtüye göre uzatılır ve sistemin çıkarları ve korunması olarak örtülü olarak varlığını korur. Bu devlet organizması içinde her daim vardır ve devlet var olduğu sürece varlığını koruyacaktır. 
Örtülü ödeneklerin olduğu devletlerde düşman yaratılır ve o düşmen ile savaşılması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü savaş olduğu sürece ve savaştan yararlanan büyük tröst firmalar ahtapot gibi dünyayı sardığı sürece savaşlar eksik olmayacak ve savaşlar olduğu sürece kimse bu örtülü olan şeyleri sorgulayamayacak ve gündeme dahi getiremeyecektir. Elbette devlet mekanizması içinde bu ödeneği suistimal eden liderler olabilir, ancak o suistimaller sistemi tehlikeye sokmadığı sürece göz yumulur ama tehlikeye soktuğu an bir savunma duvarı bu ödeneklerin kurumları önüne bir anda çıkabilir. 
İsmail Cem Özkan

29 Mart 2015 Pazar

Kendime baktım!

Kendime baktım!

Kendime doğru dönüp baktığımda acaba derim ben grupçu muyum, sanırım değilim ama önyargılarım çok keskindir ve önyargımın parçalanmasına genelde izin vermem, çünkü o önyargı yılların birikimi ile oluşmuştur ve içinde binlerce deneyin sonucu yatar. Ama çevreme bakıyorum, "genelde" insanlar grupçu. Yani kendi cemaatleri içinde yaşayan ve cemaat dışına düşmekten korkan, kendisine güvenmeyen bireylerden oluşuyor. Çünkü kendisine ait olmayan düşünceyi bile kendisinden çıkmış gibi savunur gözüküp, içselleştirmediği yaşama bakışı içinde çelişkiler içinde sağa sola dalgalanırken bile cemaat içindeki ilişkileri dikkate alıp, onun ile birlikte hareket etmeye çalışmasını uzaktan izliyorum.

Denizde bir kayık, dalga kayığı sağa sola sallarken, içinde olanları da aynı ivme ile sallamaya devam eder. Kayıktan denize atlamayı, yüzmeyi kimse göze alamaz, çünkü dalga her an insanın nefes borusuna kaçan bir su damlacığın içinde barındırır. Korkudur insanları bir arada tutan.

Cemaat ilişkilerinin temelinde korku vardır. Korkunun biçimlendirdiği bireylerin özgür olarak düşünce üretmesi ve kendi düşüncesine sahip çıkması beklenemez. Bu bireyin dinci, sağcı, solcu gibi aidiyetler taşımasının pek anlamı yoktur, çünkü hepsi bir birini taklit eden ve birbirinden etkilenen ve kendini tanımlarken başkasının üzerinden anlatan bireylerin oluşturmuş olduğu birliktir. Her cemaat heterojendir ama homojen gibi hareket eder, homojen gibi gözükmeye özen gösterir...

Sözün başına döneyim, insanlar, cemaat grupçusudur ve kendi cemaatinin düşüncesi dışında ki tüm düşüncelere ve hayat biçimine kapalıdır.

Ben grupçu olmadım ama bana karşı grupçu zihniyet ve aidiyet duygusu ile hareket edenlerin davranışlarına muhatap kaldım. Grupçu zihniyet ile hareket eden arkadaşlarımı birey olarak ele aldığımda tek tek çok iyiler ama bir araya geldiklerinde Martin Luther'in sözü ile söyleyeyim “bir domuz boku” gibi oluyorlar. Birey olarak her biri çok iyi insanlar ama cemaat dışına kalma korkusu yüzünden ne yazık ki cemaattin farklılıklar ile birlikte yaşama karşı örmüş olduğu duvar içinden dışına çıkamıyorlar. Dış dünyadan ne yazık ki korkuyorlar.

Bir arada yaşamayı içselleştirememiş, farkı düşünce özgürlüğünün özgürlüğün kendisi olduğunu kavrayamamış, toleranslı olamamış bireyin hangi cemaate üye olduğu beni açıkçası hiç ilgilendirmiyor, çünkü cemaatlerin durduğu yerden bağımsız olarak ilişkiler ve etik kuralları bir birlerine benziyor...

İşte benim önyargım burada başlıyor ve grupçuları yanımdan uzaklaştırıyorum. Huyum kurusun ne yapayım, kokan insanlar ile yan yana ancak otobüslerde ve İstiklal Caddesi’nin koşturması sırasında olabiliyorum...

Her gruba eşit mesafede yaklaşırım ama her grup bana eşit mesafeden yaklaşmadığını, işi düşünce beni arandığını ve ‘bedava iş’ yaptırmak için kısa süreli gururumu okşayarak işi yaptıracağını düşünen cemaat ‘uyanık’ bireyciliği rolünü karşımda oynarken görürüm. Ve ilginç tarafı benden aldıkları her pozitif davranışı, ‘kar elde ettik,’ ‘kandırdık’ mantığı içinde baktıklarını bana hissettirmeleri. Cemaat çıkarını öne alarak benden faydalanmayı insanlığın doğal yasası gibi gören ve hatta bunun teorisini yapanlarda da şahit oldum.

Dayanışmayı tek yönlü gören, kendi cemaatinin yararına davrandığım sürece benim ile ilişki içinde olan, işi bitince arkasını dönen bir çok kişi çevremde oldu, olmaya da devam edecek ne yazık ki. Sonra diyecekler ki; “geleceği hadi birlikte kuralım”. Bu sözde bile kandırmaca var olduğunu görüyor ve biliyorum. Gelecek dediği cemaatin çıkarına olursa ok (tamam), olmazsa "tu kaka" dır.

Artık sıkıldım; cemaat ilişkisi içinde olan ve kişiliğini cemaat dışında gösteremeyen ve cemaat örtüsü altında kendisini ifade edenlerden. Geleceğin güzelliğinden bahsediyorlar, aslında hepsi durumundan memnun ve değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar, çünkü değişim; cemaat ilişkisinin yeniden oluşması demektir ki, kimse bu riski göze alamaz. Alışkanlıklar bozulamaz, bozulduğu an yeni düzenlemede hangi rolü oynayacağını bilemezler, boşlukta kalmış bir atom taneciği gibi yaratmış olduğu duvarlara gidip sert olarak vurur ve savrulur. Cemattin ilişkisi içinde kendisini tanımlayanların çoğunluğu ‘denizden çıkmış balık gibi’ nefes almaya zorlanır. Nefesiz kalma korkusu elbette cemaatine biat etmeye olağan karşılamasını sağlar. Ve solcu olduğunu söyleyen ve ‘tek değişmeyen şeyin değişimin kendisini olduğu’nu savunan genel kabul gören doğrudaki değişimin aslında istikrarlı ve değişmezliği ‘sonsuz’ gibi görmeye devam ederler.

Grupçu bakamıyorum hayata ve hiç bir grubun çıkarı ve geleceği beni fazla ilgilendirmiyor. Çünkü kendimi ait olarak gördüğüm bir grubum yok, içinde kendimi tanımlayabileceğim çevremde yüzlerce değişik grup var ve tanımlayabildiğim kadar o gruplar içinde söz söyler ve ayrılırım. Söz söylediğim ve karşılıklı dayanışma olduğu sürece o grubun içinde yer alırım, tek yönlü ve sadece ben verici olduğumu hissettiğim an; o grup benim için tarih olmuştur! Tarih olan yüzlerce grup var çevremde ama sadece benim dışımdalar.
İsmail Cem Özkan


24 Mart 2015 Salı

Nüfus çoğalınca ne oluyor?

Nüfus çoğalınca ne oluyor?

Devletler, kendi nüfusunu artırmak için kendi egemenlik toprakları altında yaşayan ailelere ve çocuk yapabileceklere bir çok teşvik vermektedir. Yeter ki nüfus artsın!
Evrenimizin sınırları bellidir ve üzerinde yaşayan canlıları besleyebileceği kaynağı kıttır ve o sınırına yakın bir döneme doğru geçtiğimizi bilim insanları belirtmektedir.
Nüfusun artması, savaşları kaçınılmaz kılmakta ve kıt kaynakların daha da kirlenmesi anlamına gelmektedir. Her üretilen çöp, yer altı ve üstü kaynaklarımızı yok etmekte ve üretim için ayrılan alanların da yok olmasına sebep olmaktadır. Kaynakların kıt olması onları birer ticari metaya döndürmektedir.  Sanayinin bir parçası olan kaynaklar için insanlar, birbirinin üzerine basarak o kaynağa ulaşacaktır ya da doğanın onlara vereceği cezaya kayıtsız teslim olacaklardır.  
İnsanlık, doğa karşısında hakim ve kontrol ediyor olarak algılanabilinir ama doğa her zaman insanın bu algısının yanlış olduğunu zamanı gelince en acımasız şekilde göstermektedir.
Her canlı çöp üretir, üretilen çöplerin bir şekilde ekolojik dengenin üstünde olduğunda çevreye zarar verir ve var olan ekolojik dengenin bozulması anlamına gelmektedir. Denge bir bozuldu mu, doğanın yeni bir dengeye ulaşması öyle kolay değildir, çünkü doğanın alışık olduğu zaman döngüsü, biz insanların son yıllarda yakaladığı zaman döngüsünden farklıdır ve daha ağırdır. İnsan doğa döngüsünü bozmak ile kalmamış, kendisi için işleyen zaman döngüsünü de hızlandırmıştır. Eskiden daha uzun zamanda yapılan işler, teknolojinin gelişimi ile daha kısa zamanda yapmaktadır. Örneğin insan dünyanın her yenide daha ucuz, daha hızlı bir şekilde ulaşmaktadır. Elbette ulaşımda ki bu gelişim, kendi doğası içinde yaşayan bakterilerin, virüslerin, canlılarında hareket etmesi anlamına gelmektedir. Afrika’da görülen bir çok salgın hastalık, birden başka ülkelerde yayılmakta ve önlenemez bir salgın hastalığa dahi dönebilmektedir.
Her yıl ülkemiz üzerinde bu topraklara ait olmayan canlıların yaratmış olduğu zehirlenme sonucu bir çok insanımız hayatını kaybetmektedir. Virüsler her sene farklı isimler altında salgın hastalığa sebep olmakta ve önlem alınmadığında kitlesel ölümlere de sebep olabilmektedir. Gerçi bu kitlesel ölümlere sebep olan virüslerin bir bölümü laboratuvar ürünü biyolojik silah denemesi sonucunda da olmaktadır.
Son yıllarda bilim insanları, bizleri uyaran bir çok açıklamalarda bulunuyorlar, çünkü bu şekilde nüfus artmaya devam ederse kendi sonumuz yanında dünyamızda bizim ile birlikte yaşayan canlılarında tükeneceği konusu vurgulanıyor. İnsan nüfusu kontrol edilmeli ve azaltılmalıdır, aksi halde dünyanın üzerinde dengesiz şekilde var olan tüketim çılgınlığı kaçınılmaz sona doğru bizi savurmaktadır.
Dünya her gün daha da kirlenmektedir, her hangi bir yerde ki kirlilik evrensel olarak hepimizi etkilemektedir. Bir yerde patlayan bir yanardağ, dünyanın öteki ucunda bizlerin daha az güneş almamızı tetikleyebilmekte ve kıtlık ile karşı karşıya kalmamıza sebep olabilmektedir. Aynı zamanda uçak ile yapılan ulaşımın kirlilik oranına göre durmasına sebep dahi olabilmekledir.  Bunlar bilinmesine rağmen bir çok politikacı ise bunun tersini söylemekte ve açıkça üç – dört çocuk isteyebilmekteler. Bu sadece bizim gibi gelişmekte olan ülke politikacıların tercihi değil, gelişmiş ve nüfusu azalma eğilimi olan ülkelerin politikacıları içinde geçerlidir. Politikacılar kendi dar bakış açılarından ve her daim iktidarda ve ‘üstün’ olarak yaşayacak devletlerinin olacağı varsayımız üzerinden bunları ileri sürmektedir. Ülkelerinin ve devletlerinin daha uzun yaşaması için daha fazla nüfus!
Daha fazla nüfus olursa eğer ne olacak?
Dar ve ben merkezli bakışa göre; var olan kıt kaynaklarını büyütmek ve geliştirmek adına başka ülkeleri işgal etmek için, kısaca savaş için... Daha fazla çöp üretmek için, kıt kaynakları daha kıt yaparak, o kaynakları ticari araç olarak kullanmak için, kısaca ticari ürün çeşidini artırmak, var olan ücretsiz ürünleri para ile alınıp satılan ticari araca döndürmek… Daha ucuz işçi için, daha çok köle için, daha çok kapı kulu için…
Peki, bizim gibi ülkelerde üç çocuk için diretenler ne yapıyor; kızları okuldan soğutmaya, (kızlar okuldan uzaklaştırılırsa o zaman çocuk yaşta evlenebilirler ve genç yaşta anne olabilirler, kaderlerine karşı boyun eğerler, isyankar olmazlar!) kızlar okumasın diye kafesler hazırlamaya, onlarsız bir şehir yaşamı kurmaya, onlarsız bir cemiyet oluşturmaya ve “her şey erkeklere hizmet için üretilmiştir!” demeye getiriyorlar...
Erkeklere ne diyorlar; kadınlar size hizmet etsin diye yaratıldı, onlardan çocuk yapın, üç dört çocuk! Bunu duyan erkek ne yapıyor, sevdiğini söyleyerek aldığı (bakın aldı diyorum!) kadını, dövüyor, akşamları yatağında tecavüz ediyor, sonra çıkıp dışarıda başı bağlı olmayan (yanında erkek olmayan) kadını cinsel ilişkiye hazır olarak görüyor, pantolonunu havalandırıp önüne çadır kurup kuytu yerde tecavüz ediyor, tecavüze direneni öldürüyor. Sonra hakim karşısına çıkıyor, mahkemede gösterdiği iyi halden cezası düşüyor, hatta “çık dışarıda daha çok kadın var seni bekliyor!” diye kulağına fısıldanıyor.
“Bu ülkenin daha çok çocuğa ihtiyacı var!” peki ne için; daha çok? Onu kendisi düşünecek değil ya, adına düşünmüşler, kadını ona ‘hediye’ etmişler çocuk yapsın erkeği eğlendirsin diye! Kadın erkeğinin elinin kiri olur ancak, erkek eline ne kadar kadın zarından çıkan kan bulaştırırsa o kadar evinin erkeği, kadının efendisi olur!
Sonra çıkıp birileri der ki; bu ülkede kadına yönelik şiddet yüzde binbeşyüz artmış…
Çoğu insan bunu bile duymaz!
“Kadına yönelik şiddet eskiden haberlerde gösterilmiyordu, bakın medya özgür, eskiden işleniyordu buna benzer cinayet ama medyaya yansımıyordu, o dönemde sansür vardı, saklıyorlardı, bakın artık özgür medya yazıyor, o zamanlar rakamlar gözükmüyordu şimdi gözüküyor, gözüktüğü içinde abartı gibi geliyor” diyenler ve düşünenler az değildir.
Nüfusun arması daha fazla çöp ve yaratılan o çöplerin çevreye verdiği zarar kontrol edilemezse, bir zamanlar çöp dağlarımız patladığı gibi yeni patlayacak dağlarımızın da olmayacağını kim söyleyebilir? Kaynaklarımız kıt, kıt olan kaynaklardan yaşadığımız sistem içinde ancak parası olan ve dengesiz bir paylaşım söz konusudur.  
Çok çocuk yapın diyenler her daim parası olan ve sistemin kaymağından faydalananlardır ve çoğunluğun ‘iyiliğini’ istermiş gibi gözüküp, kendi yaşam kalitesini daha da yukarıya çıkarmak, sermayelerine daha fazla sermaye katmak isteyenlerdir. Sizin soyadınızı taşıyan yeni nesiller isteyebilirsiniz, fakat bu yeni kuşağa sizler nasıl bir dünya ve çevre bıraktığınızı düşünün. Allah artık onların rızkını verecek kadar başı dinç değil, çünkü dünyanın her yerinde bir savaş ve haykırış duyuyor, hangi birine yetişsin! Akılsız insanların yaratmış olduğu girdabın yanlış olduğunu söylemek için yeni bir Nuh tufanı mı yaratması gereklidir. İnsan kendi eli ile yeni Nuh tufanını nüfus artışı ve daha fazla çöp üreterek hazırlıyor!
Kulağınızı politikacıların dışında biraz da olsa bilim insanlarına verin, onlar karanlık bir geleceği çiziyor, kıt kaynaklar çok kan akıtacak diyorlar. Şundan otuz yıl önce bedava musluklardan içtiğimiz suyu bugün plastik şişer içinde para ile alıyoruz, yarın nefes alacağımız atmosfere de para vermeyeceğimizi kim iddia edebilir? Çocuklarımız havaya para vermesin, bizler suya para verecek kadar doğayı tükettik, kirlettik! Gerçi biz bireylerden daha fazla sanayi sahipleri kirletti, sessiz kalarak onların suçuna ortak olduk.

İsmail Cem Özkan

22 Mart 2015 Pazar

Son nefese doğru yolculuk!

Son nefese doğru yolculuk!

Ortaçağ'da Avrupa'da 'Cadı Avı' adı altında masum ama toplum içinde öne çıkan kadınları yok etmek amacı ile uydurulmuş bir ölüm oyunu vardır. Cadı avında kadının hiç kurtulma şansı yoktur, çünkü kadın ateşin içine atılır ve ateşten sağ kurtulursa cadıdır ve öldürülmesi gereken  şeytandır. Eğer ateşin içinden çıkamazsa masumdur, Allah günahlarını affetsin diye papazlar arkalarından dua eder. Bugün Avrupa mezarları içinde kaç kadının yanmış cesedinin külleri vardır bilinmez, çünkü bu av; Avrupa içinde gelişmesi muhtemel tüm kadın hareketlerinin zamanından önce çıkmış halini yok etmiştir. İlerici, var olan toplumsal değerlere karşı baş kaldırmış, hatta bilmeden var olan değerleri sorgulamış tüm kadınları cadı ilen  edilerek yok edilmişlerdir.
Bu cadı avının yaratmış olduğu kültür ne yazık ki bugün dahi varlığını korumakta ve gerek görüldüğünde erkek kadın ayrımı yapılmadan tüm insanlar üzerinde uygulanmaktadır. çünkü cadı avında  savunma hakkı yoktur, verilmiş olan karara uyulması zorunludur, kısaca son nefesi hangi koşul altında olursa olsun vermek ile yükümlüdür, av için hedef olan kişi.
Cadı avı için öncelikle koşullar oluşturulur ve hazırlanır. Hedefteki kişi üzerine bazı suçlar atılabilmesi için ortam hazırlanır, moda değim ile kumpas kurulur ve o kumpasın masum hedefinde ki kişi artık bilmeden oluşturulan girdabın içine sokulur. O girdap içinde olan kişi, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, ne kadar haklı olduğunu haykırırsa haykırsın artık oluşturulan atmosfer içinde bir süre sonra 'suçlu' olduğunu kendisi bile kabul edip, kaderine razı olur. Cadı avı öyle bir şeydir ki, 'kurban' kendisini gerçekten kurban olarak gördüğü an başarıya ulaşmıştır, son nefes kaçınılmazdır.
Yakın tarihimiz içinde cadı avına benzer bir çok operasyon sol üzerine, sol içinde bireylere yönelik olarak hem devlet hem de örgütler eli ile uygulanmıştır. Hem savaşan, hem de savaştığı gücün tüm kültürünü üzerinde taşıyan yapıların içi yapısı içinde cadı avı kaçınılmazdır, çünkü iktidar (erk sahibi) olan gücünü ancak cadı avı ile kendisini korumakta ve yönetmek ile yükümlü olduğu kendi toplum önünde gücünü göstermek için bir fırsattır. Cadı avı aynı zamanda erkin gücünü gösterdiği ve kanıtladığı bir seremonidir.
En son yapılması gereken eylemler, kültürümüzde en önce yapılan eylemler olması bir tesadüfi değildir, çünkü en son yapılması gereken eylem insanın kendisini (vücudunu) silah olarak kullanması ve son nefese giden yolculukta 'ölüm' bir mücadele aracı olur. Artık kendisi yok olurken, arkasında gelenlerin yaşaması için son çığlıktır. "Artık yeter!" demenin, başka çıkış kapısı olmayanların son mücadele yöntemidir. Ölüm oruçlarında son nefesini veren her birey onurumuzdur, çünkü onların çığlığı insan hakları konusunda ileri bir adımı, zulüm karşısında direnişi gösterir. Çünkü hiç bir ölüm orucu boşuna değildir, var olan tüm zulme karşı isyandır.
İsyan aynı zamanda bir cadı avının parçası olabilir, çünkü son nefese giden yolda bazı kurumsal yapılar, bireyi test etme aracı olarak, var olan baskıları 'protesto' etmek amaçlı olan eylemlerde, seçme hakkını elinden alarak bireye 'zorunlu' görev vererek de olabilir. Yetişmiş olan tüm üyelerin bir çırpıda ateşin içine atıp, onların son çığlıkları üzerinden politika yapmak her ne kadar kabul edilemez gibi gözükmüş olsa da, insanlık tarihi içinde hiç de azımsanamayacak kadar çok görülen bir yöntem olarak durmaktadır. İçimize sızmış olan ajanları temizledik, içimizdeki düşmana karşı taviz vermedik, onların iftiraları sonucu birçok arkadaşımız acı gördü, öldü diyerek yapılan tüm suçlamalar bir cadı avının parçası olabilir.
Son yıllar içinde İslam adına bir çok insan kendi bedenini bombaya dönüştürüp bir yerlerde patlatması tesadüfi değildir, savaştan kazanç sağlayanların yaratmış olduğu ortamın bir sonucudur. Bu sayede batıda geliştiren islamofobi'nin beslenme kaynağı olarak ortada durmaktadır. Her patlayan canlı bomba batıda korku olarak yansıtılmakta ve savaşılması gereken ve içlerinde var olanların dışlanması için gerekli olan bir yeni düşman yaratılır ve o bomba olan insanların düşünce yapısında olanların artık 'hedef' olması kaçınılmazdır. Yaratılan ortamda; kendi toplumu için, emek ücretinin düşürülmesi,sendikal mücadelenin rafa kaldırılması, bir silah üretmek, satmak, kullanmak ve de işgal etmek için meşru bir zemin yaratılır ve o zemin üzerinden savaşlar, işgaller yapılır. Savaş kapitalist sistemin nefes alması için gerekli olan bir çıkış kapısıdır. Sistem ne zaman krize girse, savaş ile krizin çıkış kapısı aralanır. Düşmanlık, ötekileştirme, cadı bu kriz çıkışında önemli birer neden sonuç ilişkisi olabilmektedir.
Kızıldere, son nefesi verenlerin son noktasıdır. O son nokta tesadüfi değildir. Uzun, sabırlı ve sistemli olarak uygulanan bir politikanın sonucudur. O yol sistemin koruyucuları ve politikasını belirleyici olanlar tarafından batıdan bize ithal edilmiş cadı avının modern versiyonudur. 68 kuşağının devrimci liderlerini cadı olarak ilan edilmesi ve onların eylem yapacak ortamlarının hazırlanması ince ince işlenmiş bir politikanın sonucudur. 12 Mart sürecine giden yol ve o 12 Mart'ın sonucunda oluşturulan cadı avı ve devrimcilerin birer cadı gibi ateşin içine atılıp, sonra onların son nefeslerini izleyen süreç; planlı, sistemli uygulanan bir politikanın sonucudur. Kızıldere bir sonuçtur.
Kızıldere'ye giden süreç; gençliğin işçi sınıfı ile iletişime geçmesi, grevlerde yer alması ile başlar. Amerikan askerlerinin denize dökülmesi bile kuşağın kültürü olarak algılanırken, işçi sınıfının grevlerinde gençlik, işçi el ele olması ve köylerde toprak reformunun savunulması ve nerede bir felaket olsa gençliğin orada olması sistem için tehlike 'çanların' çalması anlamına gelmektedir ve bu çanların sesi Kızıldere için oynanan bir oyunun (kumpasın) parçasıdır. Çünkü insanların önüne öyle olanaklar yaratılır ki, insan ister istemez bu olanakların yaratılmış olan ortamda verilen rolü başarı kazanmışcasına ve zafer edası ile katılır.
Her operasyon öncesi hedef olarak görülenlere rahat hareket etmeleri için ortam hazırlanır ve o ortamda yapılan her türlü hareket hoşgörü ile karşılanıyormuş gibi yapılır ve vakti geldiğinde operasyon yapılır. Birilerinin son nefesi için ateş yakılır ve ateşin içine hedeftekilerin önemli bölümü ateşin içine sürüklenir.
Mahir Çayan ver arkadaşları için yaratılan ortam ve yaratılan ortam içinde kimlerin hangi rolü oynadığı bugün tarihe karşılaştırmalı olarak bakma imkanımız var. Çünkü o dönemde yaratılan hava gazetelere yansımıştır. Büyük puntolar ile halka sunulan haberlerin dilleri ve gidilen süreç çıplak olarak verilmiştir.
Mahir Çayan ve arkadaşları cezaevlerinden kaçmaları, Karadeniz sahiline kadar ulaşmaları ve Kızıldere'de hiç bir güvenlik önlemi olmadan bir evde sıkıştırılmaları tesadüfi değildir. Çünkü lojistiği iyi kullanan o dönemde kontrgerilladır. Kontrgerilla eğitimi yıllar süren, sistemli, düzenli bir sürecin parçasıdır. Kontrgerilla eğitiminde verilen derslerin uygulamalı olarak gösterildiği bir operasyondur. Mahir Çayan ver arkadaşlarına başka bir çıkış kapısı bırakmayan bir süreçtir. Mahir Çayan ve arkadaşları aptal değildir, çok akıllı oldukları ve yaşadıkları süreci bilince çıkardıkları geride bıraktıkları yazılardan ortaya çıkmaktadır.
Deniz Gezmiş'lerin idam edileceğini bilerek yola çıkmışlardır. Bu konuda daha sonra ki yıllarda yayınlanan anılardan biliyoruz. Yurt dışına kaçma ve orada yeniden oluşacak ortam için fırsat kollamayı kabul etmemişlerdir, çünkü onlar kendilerini kavgaya çağıranların kavgasını kabul etmiş, yenileceklerini bile bile bu kavgada hedef olmuşlardır. Hiçbir hazırlığı olmayan, gerçek anlamda örgüt olamayan bireylerin yaratılmış atmosfer içinde kendilerini güçlü görmeleri, Filistin kamplarında askeri eğitim almış olmaları bir suni olarak pompalanan kahramanlık ve destanlık atmosferinin parçasıdır.
Türkiye iç dinamikleri  ile değişen bir ülke değildir. Her türlü değişim dış müdahale sonucunda içte oluşturulan atmosferin ortaya çıkardığı sonuçlar ile kendi tarihini çizmiş ve o tarih içinde kendi halkına bir çok zulüm yapmış ülkedir. Kendi insanına acımasızdır. İşkenceler ile  oluşturulmuş suçlamalar ile bireyler ateşin içine atılmış, ateşten çıkarlarsa cadı, çıkmaz ise dua edilmesi gereken "kader kurbanı" olmuşlardır.
Ülkemiz için biçilen rolü yerine getirilsin diye liderler yaratılmış,  o liderlere kendi sonlarını hazırlayacak ortamlar bir senaryo eşliğinde sunulmuştur.
Sol ve devrimci dalga binlerce yıldır muhalif kalmasına göz yumulan azınlıklar içinde oluşması için ortam hazırlanmıştır. Alevi, Karadeniz'in kadim haklarından ve Kürtlerden devrimci çıkması ve solun o taban içinde hayat bulması siyasi bir tercih sorunudur. Ülke kurulurken, ulus devleti fikriyatı Osmanlı döneminde kabul edilirken kadim halklar içinde, devletin kademesinde rol almamış kültürler içinde taban bulması ama yöneticilerin hakim olan kültürden gelmesi tesadüfi değildir. Kontrollü bir muhalif hareket ve kısa süreli iktidar olmalarına izin verilmiş, iktidar gücünün yaratmış olduğu kültür ile barışmalarına ve onları benimsemelerine izin verilmemiştir.
Kızıldere, saf, temiz ve halkların tam bağımsız ve özgür olmalarını isteyen önderlerin yok edildiği bir sürecin sonucudur.
Cadı avı için yaratılan ortamın sonucudur.
Devrimciler son nefeslerini verirken dahi haklı olduklarını ilan ettiler. onların cesareti, bilerek çıktıkları yolları bizlere bir şeyler anlatıyor. O anlatılan şeyleri iyi algılayabilirsek, son yapılması gereken eylemleri öne almadan, bilinç ile kendi irademizi koyabilirsek, lojistik, hedefe giden yolları kendi gücümüz ile ağı örebilirsek o zaman Kızıldere bir şeyler anlatmış olur.
Kızıldere'de atılan her çığlık, her söz bizlere bir şeyler fısıldıyor, destanlaştırmadan, duygusal tepki vermeden, gerçekten anlamak için gayret edersek, ülkemiz tarihinde gerçekten bir 'iç dinamik' olarak bizlerin gücü ile çok şey değişebilir, özgürlük adına bir şeyler yapılabilinir. özgürlüğün yolu; cadı avında cadı olmadan, o girdaptan çıkmaktan geçiyor.
İsmail Cem Özkan

19 Mart 2015 Perşembe

Duygusal tepki!

Duygusal tepki!

Sol, 12 Eylül yenilgisinden sonra kendisini izleyici konumda, olayların arkasından sadece yorum yapar halde buldu. Bu yorumcu konumuna o kadar alıştı ki, Marks’ın 11. Tez’i sadece geçmişte söylenmiş güzel bir söz olarak algılanır oldu. Zaman zaman o söz kullanılsa da, nasıl olsa devrimcileri değil, felsefecileri ilgilendiriyor algısı bilinç altına işlenmiş olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç yok algısı sanırım solun kılcal damarlarına kadar işledi!
12 Eylül sol tarihi için önemli bir kırılmanın ve yenilginin tarihidir. Her ne kadar kendisini yenilmiş hissetmeyen solcular olsa da genel anlamda sol yenilmiş olduğunu bugün yaşanan kriz ortamına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü sol gündemi sadece yorumlamak ve birbirinin açığını aramak ile geçirmekte, içinde ki liberallerden temizlenme telaşı ve yorgunluğu içindedir.
Sol kırılmanın etkisi ile bir çok değerli üyesini sağın liberal rüzgarına kaptırmış olmasına rağmen, sağ sularda politika yapan liberallerin bir bölümü hala kendilerini solcu görmekte ve sol adına konuşmaya ve geçmiş anıların yarattığı rüzgar ile çevresine hayran kitlesi toplama telaşı içindedir.
İşverenin sağcı olması, işçinin işçi olmaktan çıkarmaz, o yüzden medya alanında sağ medyada çalışanlar patronların çıkarına uygun yazı yazarken, hala kendilerini solda görmeye ve solcu gibi özel yaşamında devam etmekteler. Ki bireylerin iş dünyası ve özel yaşantısı arasında ki çelişki artık çelişki olmaktan çıkmış, patronu için kalem oynatmak bir işçinin yapması gereken görev olarak algılanır olmuştur. Bir fabrikada ki işçi ile medya çalışanı kendisini eş görerek, yaptığı iş ve sonucunu da doğal olarak eş görmekte ve sonuçta oluşan olumsuzluktan kendisini sıyırabilmektedir. Mantık süzgecini bir silah fabrikasında çalışan işçi ile kendisini eş gören bir medya çalışanı (editör, gazeteci vb) sonuçta yaptığımız işin ürünü birilerin canını acıtıyor olabilir ama yaşamak için çalışmak ve patronun ihtiyacı olan artı değere katkı sunmak zorundayım diye mantık yürütür. Vicdan rahattır!
Sol kulvarda olup da duygusal politika yapmayan yok gibidir, solcular genelde duygusaldır ve duyguları ile tepki verirler! Yaşanan sol içi çatışmaların önemli bir bölümü, verilen bu duygusal kararların sonucudur. Duygusal insanlar kriz yönetemezler, her kriz ayrılık demektir. Her ayrılık ise ileride oluşturulacak teorik çalışmanın başlangıcını temsil eder. Ayrıl, sonra ayrılık sebebi olan duygusallığı ortadan kaldıran mantığa uygun teori oluşturma süreci. 
Bir çok medya alanında verilen duygusal tepkiler, aynı zamanda çatışmalar içinde zemin oluşturur. Gruplar, fraksiyonlar arasında incir çekirdeğini dolduramayan sudan sebepler yüzünden çatışmalar olmakta, çatışmalar sonucunda oluşan küslükler ve ön yargıların oluşturduğu duvarların örülmesini de beraber getirir. Artık küsülen tarafın ne dediği, ne yaptığı önemli değil, her koşul altında o haksızıdır ve muhatap alınmaya değmez!
Birbiri ile ilişkisi olmayan solcuların oluşturduğu yapılarda bir arada yaşamanın koşulları üzerine teoriler üretilir, geleceğin profili içinde ‘hoşgörü’, ‘çok kültürlü’, ‘bir arada yaşam’dan dem vurulur, “o belirsiz geleceğin ‘ilk nüveleri’ şimdiden atılmalıdır” diyerek de büyük ve keskin cümleler kurulur.
Sol, solcu söylemler yanında sağın benimsemiş olduğu davranış biçimlerini içselleştirmiş ve bilinçaltından o davranışları duygusal tepkiler ile vermektedir. Üstelik vermiş olduğu tepkinin sağ bir tepki olduğunu bilincine bile çıkarmaz ve her daim haklı ve ders verir konumdadır.
12 Eylül kırılması ile geçmişi ile bağı kopanların, geçmişi ile bağ kurma adına geçmişin destanlaştırılması, dokunulmaz kılınması, eleştirilmesi yerine güzellemenin yapıldığı bir süreç sonunda; eteklere biriken geçmişten kaynaklanan (kırılma döneminde yaşanan cezaevi süreçleri) birikimin oluşturmuş olduğu taşlar, fırsat ele geçer geçmez bir birine atılmakta ve güvensizlik; hareketleri belirleyen önyargıların temel taşı olmayı korumaktadır. Eteklerde bitmez tükenmez ve her geçen gün yeni taşların da eklendiği bir süreci yaşamaktayız. Her geçen gün, geçmişi ile yüzleşemeyen, geçmişi hakkında açıkça konuşamayanlar kafalarında oluşturmuş oldukları kendi gerçekliği içinde yeni taşlar eklemekte ve karşı tarafın yapması muhtemel olan siyasi çalışmayı da taşa tutarak yapamaz, iş göremez hale getirmektedir.
“Ya bendensin ya değilsin”, ya da başka söylem ile “ya sev ya da terk et” anlayışı sağ anlayış olduğunu hepimiz biliriz ama bu sağ anlayışın sol görünüm içinde olduğunu yaşayarak görüyoruz. Bu sağ duruş, bugün “geçmişime, hareketime küfretti” (eleştirdi) bakış açısı içinde ‘küçük olsun benden olsun, biat etsin’ mantığı düzlemi içinde ilişkiler oluşturulmaya çalışılmakta ve geçmişin destansı havası içinde bir arada durmaya çalışılmaktadır. Bu da politika yapamazlığı beraberinde getirmektedir, çünkü sağ duruş üzerinde sol politika olmaz.
Kitleden uzakta, birkaç göstermelik eylemler dışında meydanlarda olmayan, kendi yazar, kendi okur, kendi seminer verir, kendi dinler, sanatın para getiren tarafı ile ilgilenilip, kurumların kirasını karşılayan etkinlikler ve cafeler yeni sürecin sadece ekonomik boyutunu yansıtır.
Ülkemizde politika dinci ve etnik kimlikler üzerine politikanın dominant olduğu bir süreci yaşamaktadır.
Büyük kırılmadan sonra ülkemiz solu, sağ zeminde ve etnik kimlikler ve aidiyatlar üzerinden politika yapar oldu. Sorgulamadan biat et, geçmişi anlamadan ve bilmeden yarına kucak aç dönemindeyiz.
Sol, “mazlum halk ile dayanış, onların haklı mücadelesine destek ver” yerine, Kürt hareketinden daha fazla Kürt halkının mücadelesini (ayrılma hakkını) savunan, dayanışma yerine onlar adına karar veren, onlar gibi düşünüp onların çıkarına kararlar alıp, onlar adına tavır geliştirilen bir sürecin parçası oluverdi. Bu parçası olduğu şey dayanışma değil, solu ortadan kaldıran ve Kürt halkının kendi istemleri ve çıkarlarına karşı yapılmış bir müdahale olarak, hem kendisine hem de var olan Kürt halkının tercihine zarar verir konuma gelmiş durumdadır. Solun görevi ülke içinde yaşayan halklara ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı kullanması için ortam hazırlamaktır, onlar adına söz söyleme ve eylem yapması değil.
Sol, etnik kimlik üzerinden politika belirlemez, solun tercihi sınıf temellidir, sınıf politikası yapar ve geliştirir. Bir arada mücadele etmeyi “bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganı atarken sınıf temeli bir sistemi hayal eder ve o yönde örgütlenmek gerektiğini vurgular.
Yaşananları anlamak yerine duygusal tepkiler verildiği, iktidarın bilerek ya da bilmeyerek yedek değneği olduğu bir süreci yaşıyoruz.
İktidar bugün pervasız hedefine doğru koşuyorsa bunun tek sorumlusu muhalefetin iktidarın yedek değneği olma işlevi ve iktidarı kollayan tavrıdır. İktidarı kollamak için illa onun ağzından konuşmak olmadığını yaşadığımız son on yıldaki gelişmelere de bakarak anlarız. Demek ki bizler birbirimize karşı küfrederken aslında başkasını kolluyor ve koruyoruzdur! 
Kısaca bu dönemde, birbirini anlamak yerine birbirine küfredenlerin hepsi iktidarın yedek değneğidir. O yüzden küfredenleri muhatap alıp ve duygusal tepki verilmesini anlamıyorum! 
Politika duyguların dışında akıl ile yapıldığında hedefine doğru adım atmış demektir, duygular ile hareket edilmesi var olan kaosun ve girdabın kronikleşmesini sağlar. 
Sol, yakın tarih içinde kriz yönetememiş, krizlerden ders çıkarıp yeni krizlerin oluşmasını engelleyecek yaptırımlar alamamış olduğunu, duygusal tepkiler ve o durumun sonucu oluşan rahatsızlığın devam ediyor olmasından anlamaktayız. 
Krizi yönetemeyenler geçmişlerine öykünerek günü kurtarır, o yüzden sol geçmişini yaşamaktan bugünü tespit edememiş, yarını kucaklayacak örgütsel bir ağ kuramamış olduğunu yaşadığımız politik kriz ortamında bir kere daha gördüm... 
Solun, sol politikası olmadığı için dayanışma ile yetinir konuma gelmiş, halkın ve günlük olayların dışında gözlemci konumda sadece olayları yorumlarken görüyoruz...
Sol, 11. Tez’i yeniden anımsamak ve içselleştirmek zorundadır. Duygusal tepki yerine akıl ile tepki veren ve yaşanan her krizden kendisi lehine sonuçlar çıkarmalıdır. Aksi halde bu duygusal tepkiler gelmekte olan zifir karanlık koşullarda, İran solunun yaşamış olduğu gibi, solun hepten yok olması ve dinci “sol” yapılar içinde yaşam alanı arama tercihi ile karşı karşıya kalabilir.

İsmail Cem Özkan