23 Haziran 2015 Salı

Loto toto yaşamın bir yansıması!

Loto toto yaşamın bir yansıması!

Loto – toto kumara verilen devlet tarafından verilen isim. Kumar yasalarca yasaktır ama devlet yaptı mı adına da loto dedi mi yasaklar küçük bireylerin yaptığı ile sınırlı kalır. Devlet halk adına kumar oynatır, kerhane işletir, kerhaneden aldı vergiler ile kutsal mekanlar inşaat eder ve onu devlet olarak ben yaptık diyerek siyasi parti liderleri halkın parası ile yaptıkları ile övünürler. Aslında ortada bir kumar vardır ve görünmeyen devlet mekanizması içinde halkın cebinden alınan paralar ile halka hizmet yarışı!

Halk devletin yapmak ile yükümlü olduğu şeyleri liderler tarafından yapıldığında lütuf olarak alır ve değerlendirir. Aslında lider dediğiniz seçim ile gelmiş, kendisini zor ile seçtirmiş ve kendisinin toplumun önünde giden bir at yarışı olduğu imgesini ortadan kaldıran öznedir. Seçimler olan her yerde yarışan birileri vardır ve o birileri kumarda rulet masasında dönen toplun işaret edeceği delik olma özelliğini taşır. Rulet masasına halk giremez ama seçilmiş rakamlar yerlerini alır ve o rakamlardan birisine top değecek ve kazanan o seans için o rakam olacaktır. Şapkasını alıp gidecek ve yedi defa gelecek bir rakam! Lider dediğiniz sonuçta seçilendir, kazanandır. Onun kazanması ile birleri kazanacak ve sevinç çığlığı atacaktır.

Seçimler bir anlamda kumardır, çünkü kumarda kazanan ve kaybeden vardır. Her seçimde de birileri kazanır ve kaybeder. Parasını ortaya koyar, bir de kişiliğini, öter yandan adaylığını netleştirecek liderinin ağzına bakar, onun ağzından çıkacak özne olmak için her şey yapar. Rulet masasında yer alan rakamlardan biri olmak için malını, varlığını, çevresini, geçmişini, birikimlerini kısaca her şeyini ortaya koyar. Sonra seçime girme şansını elde ettikten sonra partisinin barajları aşıp, yeteri kadar oyu olmasını bekler. Kumar içinde hileler olur. Hilesiz kumar olmaz. Olursa zaten kumar değildir!

Seçimler bitti, mecliste koltuğa oturacaklar belli oldu. Şimdi kim hükumeti kuracak, kimler seçim sonrası hükumet ayrıcalığı ile ranttan daha fazla pay alacak dönemine girildi. Muhalefette kalanlar vekil maaşı ile idare ederken, iktidar koltuğunda oturanlar ile ilişkilerini kullanıp biraz ranttan bir parmak daha fazla almak için ter dökeceklerdir. İktidar olmak hesaplarda biraz şişme anlamına gelmektedir ki, bu her türlü iktidarı kapsar. Muhalefet partinin kazandığı bir şehir belediyesinde bile hesaplarda oynama söz konusudur ve burada parti ayrımı olmaz, rant gelen yerde her türlü çıkara kasalar açıktır.

Kasaların kara para ile dolu olduğu yerde kumar meşrudur. Kumarın her türlüsü devletin tekelinde olmaktan çıkarılmalı ve o da artık serbest piyasa koşullarına uygun olarak parası olan, silah gücü olanlara açıkça devredilmelidir! Devlet küçülürken, liberal devlet anlayışı içinde bazı şeyleri tekelinde olması açıklanamaz ve mantığı da yoktur. Bu destura uygun olarak ülkemizde kumar devletin elinden ihale yolu ile özelleştirilmiş, şirketler eli ile dünya çapında köpek yarıştıranların eline geçmiştir. Meclis koltukları üzerine de kumar işletmesi ve programı da (şimdi bilmiyorum ama yazı sonrası bilgi gelirse öğreneceğim bir kumar programı!) yapılıyor olabilir. Arjantin’de bir kumar sever, Türkiye iktidarında kimin oturacağı konusunda iddiaya girmiş olabilir! Sporun sanayileşmesi sonrasında tüm dünyada hareket eden para, seçimler üzerine de hareket etmemesi için neden yoktur. Parası olan bastırır, sonucu etkiler! Kumarda hile olmazsa olmazdır, tiyolar yoksa para etmez!

Birileri sürekli kumar oynuyor, rulette rakamın çıkmasını bekliyorlar. Birileri malını ve varlığını vekil olmak için ortaya koymuş, birileri kişiliğini satmış, birileri seçilmek için dün küfrettiklerinin elini öpmüş, birileri falan filan işte sonuçta kumar oynanmış, sandıktan rulet rakamı çıkmış... Şu anda ise kumarın ikinci aşamasına geçilmiş, kim kuracak, kim başkan olacak?

Seçim sonucu üzerine yapılan kumarlar, at yarışından daha heyecanlı olacak! Nasıl olsa bütün kumar oyunlarında olduğu gibi hep birlikte izleyiciyiz, hükumet kurulmasını izlerken biraz hayatımıza heyecan katalım!
İsmail Cem Özkan

13 Haziran 2015 Cumartesi

Tüketim zamanında her şey yarımdır!

Tüketim zamanında her şey yarımdır!

Her kelimeye anlam veren bizleriz ve bizim geçmişimiz, algılarımız zaman içinde değişime uğruyor, kelimelere ve cümlelere yeni anlamlar yüklüyoruz. Değişim kaçınılmaz, kelimeler aynı ama anlamları farklı, her kelimeye zamanın ruhu şırınga ediliyor. O yüzden geçmişin en nadide eserlerini okuyamıyoruz, okuyunca da anlayamıyoruz… Gözyaşlarına neden olan hikayeler, romanlarda ki pasajlar bugün bize yabancı ve neden göz yaşını bu kelime ile düştüğünü çıkaramıyoruz...
Her şeyimiz ile oynanıyor...

Yaşam,  sanırım birilerinin egosu üzerinde durduğu için olabilir mi, yoksa para ben de benim isteğim her şeyin üstünde diyen ve klasik kapitalist mantık içinde müşteri her daim haklıdır. Yani parası olan her daim haklıdır, çalışan bu haklı karşısında boyun eğmek ve onun egosu altında ezilmek zorundadır…

Genelde başakların verdiği rolleri iyi oynuyoruz, kendi seçimiz olan roller sadece gece yarısı yalnız kaldığınızda o da nadiren oynarız... Yaşamın her döneminde birilerine şirin gözükmek, çıkar ilişkilerimiz bozulmasın diye bizden beklenen role uygun davranışlar geliştirip, ona göre beklentilere yanıt vermek için çok uğraş veririz, hatta bir yarış atı gibi verilen hedefe ulaşmak için tüm enerjimizi harcarız. Bir avuç şeker ile de eğer başarırsak ödüllendiriliriz.

Boşluk olmasaydı, hayatın anlamı olmazdı... İyi ki boşluk var!

Hayatımız içinde bazı dönemler boşluk barındırır, bu boşluk anlarımızda karar verme sürecindeyiz. Nereye ve nasıl gideceğimizi bilmeden önümüze konan sınavlarda başarılı olmak adına gireriz. Puanımız nereyi tutarsa artık bizim planımız, geleceğimiz, yaşam çizgimiz, arkadaş çevremiz puanımızın tutuğu alan içinde olacaktır. Geçmişimiz artık yoktur, geçmişimizde oluşan arkadaşlıklar, çevre, birer nostalji olarak bazılarında kalabilir ama çoğunlukla unutulur gidilir.

Müzikte boş anlar olur, o anlar diğer notaların anlamını daha iyi anlarsınız, hissedersiniz, hatta su gibi içersiniz... Müzikte notalar arasında bırakılan boşluk büyük anlamlar içinde barındırır, nefes almanız gerektiğini anımsatır gibidir. Dörtnala kalmış bir atın eşiğinde doğanın bıraktığı ses ve arabanın içinde oluşan sessizlik anını hiçbir nota adlandıramaz, o an sessizliktir. Sessizce doğada oluşan ses armonisinden uzakta sessizce pencereden dışarıya bakarız.

Kapitalizm tek ruhu vardır, o da tüketimdir.

Tüketim olmadan kapitalizm olmaz. Başlangıçta birikimin önemini öne çıkardı ama yaşam için tüketimin olması gerekliydi. “Üretim kadar tüketim” sloganı sermeye birikimi zamanında öne çıkaran kapitalizm, zaman içinde bu sloganın artık işe yaramadığını anlamış ‘yerli malı’ haftaları sonlanmıştır. Tüketim çılgınlığı liberal ekonominin hayata geçirilmesi ile birlikte insanın düşünebileceği sınırı dahi aşmıştır. Üretim yapan fabrikaların borsalarda ki kağıtları üretimden bağımsız olarak, tüketim amaçlı kullanılır olmuş, üretim olmadan şişirilmiş bir rakamlar topluluğuna doğru eğilim göstermiştir. Olmayan paranın olan rakamları dünya borsalarında hareketli bir şekilde satılırken, tüketim de ’global’ olarak homojen hale getirecek şekilde dönüşüm yaşamıştır. Her ülkeye göre üretim yerine, her ürüne uygun tüketici yaratıma süreci başlamış ve olağan hızlı ile devam etmektedir. Tüketime uygun insan profili zaman içinde heterojen yapısı homojenleşme yönünde bozulmuş ve devam eden bir süreçtir. Tüketen insan artık doğada var olan canlı türlerinden ayrışmış, kendi fanusun içinde yaşamaya başlamıştır. İnsan kendi yarattığı doğası içinde tüketilmektedir.

İnsanı tüketen, yaşamı tüketen sistemin adına kapitalizm denir.

Tüketim, ticaretin ve sermayenin doruk noktasıdır...

Yaşamak için tüketen toplumlarda kapitalizm yoktur, takas, imece vardır. Onları da artık eskiden yazılmış roman ve hikaye sayfalarında okur ne anlamına geldiğini bilemeyiz.

Kapitalizmde arzuların üstünde tüketim vardır... Gerçek ihtiyacın dışında tüketim, hatta bazı sosyal hastalıklardan kurtulmak için kullanılan tedavi yöntemi bile olmuştur. Kısaca fazla tüketim yapmak için, tüketim çeşitlendirilmesi, yeni biçimler verilmesi gerektiği kadar tüketim için yeni ihtiyaçların oluşması şarttır, ihtiyaçlarda PR ve reklam sektörünün işidir...

İnsan, tüketim çılgınlığı içinde ilişkileri de tüketilir.

İnsan daha iyisini arayışını tüketim ile sağlamaz, aksine üretim ile arar. Üretimin olduğu yerde daha iyisi vardır, tüketimin olduğu yerde daha ucuzu vardır.

Suriye’de yaşanan iç savaş ortamında kadın fiyatını bir sigaradır, savaşabilecek olan bir erkeğin fiyatı 250 dolarmış. İşte insan fiyatı!

Türkiye’de geleneksel toplum içinde bir kadının fiyatı başlık parası, erkeğin bir maaşı ve biriktirdiği emekli sandığından alacağı kadardır...

İnsan kaynakları diye bir birim oluşturulmuştur iş yerlerinde. O birimler işyeri için gerekli elemanı seçmek ile yükümlüdür. Orada tecrübeler ile hazırlanmış bir form vardır. O formun en son ve alıcı sorusu sizin aslında değerinizi (fiyatınızı) kendiniz belirlemeniz istenir. Kısaca fiyatını söyle demektir. Eğer fiyat yazmazsanız o zaman sen işi bilmiyorsun anlamına gelir, fiyatını belirleyemeyen biri tüketilecek eleman olamaz! Her fiyatı olanın bir kullanım süresi vardır, gençler her zaman yeni teknolojiye daha iyi uyum sağladıkları ve daha verimli oldukları düşünüldüğünden tecrübenin artık değer olmadığı bir süreci yaşar olduk. Firmalar iç eğitim ile o güne kadar alınmış tüm eğitimleri çöpe atar ve kendisi için daha verimli yöntemi çalışanından bekler.

Romantizm çağı bitti, çünkü romantizm çağında üretim vardı. Tüketim çağında değiştirilen çarşaflar ve odalar vardır.

Tüketim çağında her şey yarımdır, çünkü tam tüketemeden yenisi çıkar ve onu almak istersin… Doyumsuz, beklentisi olmayan ama sadece tüketen bir insan profili bu dünyada zamanın ruhu içinde yaşamaya devam ediyor.


İsmail Cem Özkan

8 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönem kapanırken…

Bir dönem kapanırken…

Bir dönem kapanırken elbette başka bir süreç başladığı anlamına gelir. Kimse başlayanın nasıl bir son hazırlayacağını bilemez, yaşayarak öğrenir. 12 Eylül’den bugüne sürekli değişim yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Tipik Ortadoğu ülkesi konumuna geldik, ülkenin siyasi lideri bile tipik Ortadoğu liderleri gibi hukuk tanımaz, kanunları işlediği suçu ortadan kaldıracak şekilde düzenleyen biri oldu. Her yaptığını yasalara uydurmadı, yasaları yaptığına uydurdu.

Keyfi suçlamalar, keyfi emirler. Paranoyak düzeyde insanları cezalandırdı. Homojen, emir dinleyen kullar yaratma girişiminde bulundu. Gerçekleri değil, kendi gereğini kabul eden, o gerçek üzerinden kararlar alınmasını arzuladı. Yaratılan sanal gerçeklik, soyut hedeflerin peşinden her türlü eleştiriyi yok sayan, hoşgörüsüz, tek doğruyu bilen olarak emirler saldı sağa sola. Gizli kapaklı işler, örtülü ödeneklerin verdiği rahatlıkla kendi ülkesi dışında ülkelere ayar vermeye çalıştı. Binlerce insanın göç yollarına düşmesinden, katliam uğramasından, iç savaş koşullarının oluşmasından katkısını her daim gizli övünmeler ile kabul etti. Çıkarı ve hedefi için ülkeyi savaş çizgisi üzerinde tutmaktan, Osmanlı idealinin yeniden yaratacağı ve şanlı savaşlar ile kahraman olacağı düşlerini gerçek sanan, oturuşu, yürüyüşünü Kasımpaşalı delikanlı olmaktan çıkarıp, dünyayı Kasımpaşa görüp onun ağası olmaya heveslenen bir savurganlığın tipik bireyi ortaya savruldu. Savrulan sadece kişiliği değildi elbette, kendisi ile birlikte artıklarından nemalanan bir önemli çevre de bu savrulmanın ürünü olarak ortaya çıktı.

Her dönemin bir sermaye grubu vardır, o sermaye grubu palazlanırken, çıktığı kültürü küçük gören, varoşlarda yaşadığını unutan, onları daha da ezen konuma döndü. Din ile her şeyin ağzını örteceğini, kurandan kopardığı ayetler ile suçların üstüne sayfalar atarak yok edeceğini, hac’a gidip imajını değiştireceğini ve de hiç hesap sorulamayacağını düşündü, inandı.  Arkadaşlarının suçlarının ortaklığa savrulması karşısında ve ilişkilerin deşifre olmasından rahatsızlık duyup onlara şemsiye olmayı seçmesi elbette gelmekte olan sonun ertelenmesi için yapılan hamlelerdi... Her türlü muhalefet hareketi kendisine karşı yapılan darbe olarak gören bir paranoyak tutum, ister istemez kişilik parçalanmasına şizofreni tanımının ağızdan ağıza yayılmasını ortaya çıkardı.

Dinci bir rejimin bir ülke için ne kadar tehlikeli olabileceğini ve laiklik denen kurumun neden ortaya çıktığını pratikte kanıtladı. Din ve siyaset yan yana geldiğinde karanlıklar zifiri karanlıklara dönebileceği, hesapsız, ayarsız tepkilerin din adına yapıldığında hesap sorulamayacağı, aile yaşamın, alışkanlıkların, geçmişin tüm birikimlerin bir balyoz altında ezildiğini yaşayarak gördük. Dinci yapıların çıkar etrafında nasıl birleştiği ve yine çıkar çatışması içinde nasıl bir birlerin boğazına sarıldığına şahitlik ettik. Din adına insanların birer bombaya döndüğü, kafalarda soru sormayı ortadan kaldırdığı, her şeyi açıklayan bir liderin olduğu yerde önce biat etmek gerektiği ve verilen emri yerine getir denildiği bir süreci yaşadık. Dinci siyasetin işe yaradığını gören ezilen, horlanan dini gruplarında nasıl siyasete girdiği ve o örnek aldıkları dinci yapıların birer kötü kopyası olduğunu da yaşayarak gördük. Dincilerin olduğu yerler kirlenmeye ve saf duyguları nasıl Hassan Sabbah gibi silaha dönderdiğine şahitlik ettik.

Her türlü dini söylem yapan ve dinden güç alanların ne kadar kirli olduklarını ve çevrelerini nasıl ve hızlı bir şekilde kirlettiklerini yaşayarak gördük. Dincinin Hristiyan'ı, Alevi’si, Şii’si, Sunni’si olmadığını aslında her biri birbirinin kötü kopyasını olduğunu gördük. Dincileri ortak noktada buluşturan kirli hesaplarıdır. Çıkarları için her şeyi yapan ve her şeye bükülenler, hedefleri için girmeyecekleri renk ve ortam yoktur. Elbette bu sadece yaşadığımız son döneme ait gözlem değildir, Alevi inancın siyasi temsilcileri 12 Eylül öncesinde nasıl koalisyon hükümetleri içinde koltuk yarışı içinde, devletin (!) çıkarı için idama giden gençlerin oylamasından kaçıp ortada gözükmemeyi seçtikleri bilinen gerçeklerdir. Dinciler ortak refleksleri vardır, güçlü olduklarında tartışılmaz doğrulara biat eden cemaat isterler… Zayıf olduklarında ise mağdurluklarını nasıl ekonomik güce dönüştürüp, o gücü kendi kişisel çıkarları yönünde harcadıkları ve savurduklarını kısa tarihimiz içinde binlerce örneğini bulabilirsiniz.

Sonuç olarak ve sözü fazla uzatmadan, dincileri siyasi hayatımız içinden uzaklaştırdığımız an çağdaş dünyayı kucaklayabilir, onların yarattığı kirlik ortamından çıkabiliriz. Din insanın içinde yaşaması gereken özel bir alan olarak sınırlandırıldığın da, devlet ile din kurumların ilişkileri kesin çizgiler ile belirlendiğinde hayat daha da güzel olacaktır. Boğaz kesmeler, insan katletmeler, bir otele koyup yakmalar, dine küfretti diyerek mizah dergilerini basmalar tarih olacaktır. Dinciler karanlığı zifiri karanlığa dönderir, ırkçılar karanlığı kan gölüne dönderir. İnsanlık kendi elleri ile yarattığı karanlık ortamdan çıkmak zorundadır. Bunun için öncelikle gerçek anlamda laik sistem yaratılmalı, ırk politikasının temeli olan ulus devlet anlayışından uzaklaşılmalıdır…

Bir dönem bir bomba patlaması ile kapanıyor…

Karanlıkta yaşamak istemiyorsak çevremizde yer alan karanlık dincileri gerçek yüzlerini ortaya sermek ve onları çevremizden uzaklaştırmamız gereklidir...

Dini kendi kişisel çıkar hedeflerine alet edenler dincidir, inandığı için dinci değildir.


İsmail Cem Özkan 

Bir bomba!

Bir bomba!

Bir bomba ile bütün hayatının değiştiğini gelecek zaman içinde daha iyi anlayacak, ama bombanın bıraktığı keskin koku henüz dağılmadan bunun farkına bile varmayacak. Bomba yaşamın akışı içinde bir çok insan için son nefes olurken, tarih çizgisinin de kırılma noktası olacağını kimse önceden bilemezdi.

Diyarbakır, 5 Haziran 2015. HDP düzenlediği miting. Halk büyük bir coşku ile HDP eş başkanlarını beklemekte. Her mitinge olduğundan daha fazla coşku ve umut içinde. Devletin yıllar önce ‘Kürtler meclise girmesin’ diye ortaya çıkardığı %10 baraj. O baraj ya aşılacak ya da yıkılacaktı.

Riskli bir seçim.

12 Eylül ülkenin kaderinin ve konumunun değiştiği kırılma süreci anlatır. O dönemde yasaklar o kadar ileri boyuta taşınır ki, Kürtçeden başka dil bilmeyen analar mahpus damlarında çocuklarını görür ama konuşamaz. Çünkü Türkçe dışında tüm diller yasaklanmış, Kürtçe ve Kürtlerde zaten yoktular. Yok olanların konuşması mı olurmuş, siyasi organizasyonlar  mı? Olamazdı. Olamazdı ama Kürtlere karşı önlemeler alınır, Diyarbakır cezaevi Kürtler işkenceden geçirilir, işkence altında Kürtçe ifade alınır ama Türkçe savunma yapmaları istenirdi. Olmayan ve anlaşılmayan diller savunma içinde olamazdı. Olduğu an, anlaşılır dil olana kadar işkenceden geçirilir, savunma ihtiyaç duyulmadan cezası kesilir, kalemi kırılırdı. Kürtler yoktular ama cezaevleri onlar ile doluydu.

Devlet yeni rotasına doğru yapılanırken, Türkçe konuş! Afişleri sağa sola asılırken, direnişin ateşini de yakmıştı. Devlet olmayan halka karşı silahlı milislerini oluşturup, korucu köylülerden sivil bir düzensiz ordu kuruyordu. Aşiretler ve ağalar arasında ki çatışmalar incelikle kullanılıp kendisine taraf topluyordu. Savaş bir orduyu dinamik tutar ve her daim savaş koşulları altında bir koyup üç alacak seferlere çıkabilecek özgüveni oluşturabilirdi. Güçsüz, birkaç anlaşılmayan dilde konuşan vatandaşlar direnci küçük bir kıvılcımdan ateşe dönerken ordunun dinamik olmasını, adı konulmamış savaşın olanaklarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenlerin lobi faaliyetleri ile savaş kontrollü olarak devam edeceği planlanmışken, o planın suya düştüğü yıllar içinde anlaşılacaktı. Güney’de devam eden Irak İran savaşı yeni boyutlara sıçrarken, Güney’de gelişen Kürt direnişin etkisi karşılık bulacak ve özgür alanlar yaratacaktı. Kontrollü savaş, kirli savaşa, düşük yoğunluklu savaştan kontrol dışına çıkmış Ortadoğu siyasetinin bir figürü konuma gelecek bir sürecin de işaretlerini iyi okuyamayan devlet, yok saydığını Başbakan Süleyman Demirel (1992) Diyarbakır’a giderek realiteyi tanıdı. O gün olmayan halk olduğu, konuşulmayan dilin konuşulduğu, olmayan tarihlerin olduğu gerçeği ile karşılaşıldı. Fiili olarak artık bu ülkede bir şeyler değişiyordu. Sokaklarda Kürtçe türküler söylenir oldu. Ama bunun yasal süreci hiçbir zaman gerçekleşmedi. Fiiliyatta olan yasal zeminde yok. Bugünde yasal düzenleme henüz gerçekleşmemiştir. İktidar elindeki yasları zorlayarak yeni duruma uygun yorumlar yaparken yasal düzenleme yapma konusunda fazla adım atmamaya özen göstermiş ve çözüm süreci realite tanınma ile başlamış olmasına rağmen, pratikte adımlar atılırken, hukuki zeminde üstü örtülü ve kapalı kapılar arkasında fısıltı sesleri duyulması dışında önemli bir gelişme olmamıştır.

16 Şubat 1999 yılında Ortadoğu merkezli PKK örgütünün lideri yeni mekanı olacak olan adaya yolculuğu başlamış, yargılanmış ve ceza alarak bir adanın içine yerleştirilmiştir. Bu süreç içinde hukuki düzenleme yapılıp, Kürt sorunu için önemli adımlar atılacağı düşünülürken, koalisyon hükümeti seçime gitmiş ve yenilgi ile çıkmıştır. Bu yenilgi bir anaysa kitabının atılmasını işaret etmiş olmasına rağmen, Kürt sorunun çözümü konusunda kafaların net olmaması, dışarıya verilen sözlerin etkili olduğu fısıltıları yayılmıştır. Yeni bir parti ve lider bu sürecin sonucunda doğmuş, kısa sürede iktidara gelecektir. AKP’nin iktidar süreci bu dağılmanın sonucunda toplayıcı ve sorunları çözen bir iktidar beklentisi ile yola çıkmış ama beklentilere yanıt vermek yerine kendi önceliklerini öne alarak ülkenin daha da Sunnileşmesi için geçmişten gelen ve hukuk kitaplarında olan yazılı olanları işine geldiği gibi yorumlayarak yeni bir sürecin çatışmasını da ortaya çıkarmıştır. Çatışama ile iktidarını güçlendiren ve her çatışmada farklı bir partiyi yedek değneği olarak kullanarak sorunların üstünden gelmesini bilmiştir. İhtiyacına göre yasalarda düzenleme yaparken, Kürt sorunu, Alevi sorunu, Romen sorunu gibi başlıklalar belirlemiş ve o kavramların tanımlanmasını yapmak adına Gülen Cemaatinin organize ettiği Bolu toplantılarda pratik adımların neler olacağını taraflar eşliğinde tartışmasını yapmıştır. Fakat her şeyin sözde kaldığını ve yasal ihtiyaçların göz ardı edildiği ve çatışmalar içinde öne çıkarılan başlıkların her seçim döneminde birer pazarlık aracı olarak öne çıkmıştır. AKP iktidar partisi olmaktan çıkıp devletin partisi olma süreci içine girdiğinde, devletin yönetimin içinde yer alan ordunun söz hakkının elinden alınması için Ergenekon Davası’nı araç olarak kullanarak başarmıştır.  Arkasından bu davanın önemli taraftarı olan Gülen Cemaati ‘paralel devlet’ diyerek Ergenekon davasında izlediği yolun bir benzerini izleyerek iktidarın tek sahibi olduğunu ilan etmek için adımlar atmıştır. Bu sırada en önemli ittifak yaptığı kesim pazarlık masasında yer alan yok sayılan Kürtler ve onun temsilcisi PKK olmuştur. PKK yıllardır aradığı muhatabını bulmuş ve bulmuşken sonuca gitmeye her türlü AKP karşıtı hareketi nötralize ederek çıkarına göre adımlar atmıştır. Gezi Direnişi bu sürecin en önemli kırılma noktasıdır. Gezi Direnişi, cemaat – AKP çatışmasını gün yüzüne çıkarmış, AKP – PKK pazarlık masasını görünür kılmıştır.

AKP iktidarı her sıkıştığında meclis içinde yer alan partileri işine geldiği gibi kullanmış ve bir anlamda düşman yok müttefik var anlayışını hayata geçirmesini bilmiştir. İşine gelen her türlü değişimi yaparken, toplum içinde biriken muhalefeti göz ardı etmesine sebep olmuştur. Özgüveni artan AKP lideri, her şeyi bilen, her şeyi anlayan ve her şey hakkında görüşü olan biri olduğu pompalanmış ve ona inanmıştır. O özgüven içinde kafasına yerleştirilen başkanlık ve tek adam profili devletin ve ülkenin iyiliği için kaçınılmaz olduğunu düşünmüş ve bu konuda adımlar atmaktan çekinmemiştir. Düşmanlarını bir bir risk olmaktan çıkaran, sorunsuz bir siyasi düzlemde her şeye kadir ve muktedir olan iktidar sahipleri ilk yenilgilerini Ortadoğu politikasında almış, Arap Baharı ile Arap dünyasının ve İslam aleminin liderliğine soyunuş ama kısa sürede olamayacağını anlayarak onlardan gelecek paralar ile ülkeyi yeni biçimine döndüreceği hesapları yapılmıştır. Örtülü ödenekler sorgulardan uzakta, dışarıdan gelen sermayenin aracılık payı adına özel hesaplarda para birikimi yeni bir kast oluşturulmuş ve yaratılmıştır. Para her deliği açar hale geldiğinde “bir bilen’nin” de sonun başlangıcı süreci hızlı bir şekilde devam etmiştir.

Seçim 2015 yılı bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir bilenin kafasında yarattığı dünya gerçekler ile çatışmasına şahitlik edeceğimiz bir sürecin adı oldu.

Bir bomba, başkan hayali görenin hayalini Titanik gemisi gibi batırdı... Son bombayı (Diyarbakır’da konulan bomba, 5 Haziran 2015) kim koyduğunun artık pek önemi yok, çünkü o bombanın patlamasını engelleyemeyen beklediği sonuca ulaşamadan hayallerinin altında kaldı... Her şeye hakimim, her şeyi ben yaparım ve ben belirlerim diyen biri, aslında ne kadar zayıf, ileri görüşü olmayan, diktatör hevesli, ne yaptığını bilemeyen, egosu ve gücüne tapan birisi olduğunu ortaya çıkardı. Sürekli karanlık iş yapan ve karanlık işlerinden güç alan, adaleti, hakimleri, savcıları, vekillerini, valilerini kendisinin kölesi gören, hanımlarını cariye olarak sunanların arkasında olduğu hayali cemaat ilişkisinde bir bomba ile dağıldı, yok oldu. Şimdi dağılan ve yok olan hayallerinin peşinde koşarken; can aldığı, can acıttığı, cezalandırdığı kesimlerin önünde güçsüz, çıplak ve savunma yapacak kadar bilgi ve birikimi olmayan biri olarak çıkacak... Artık çocuklarının geleceği için yağmaladığı, gemicikleri malı olarak gören, hastanelerde, sitelerde, İsviçre banklarında olan gizli hesaplarının da ortaya serilmesi ve haksız kazanç yaptığı için elinden tek tek alındığını göreceği günlerin başladığını sanırım o bombanın patlaması ile olacağını hiç düşünmemiştir...

Son başlamıştır, haksız olarak elde ettiği ne varsa elinde tek gecekondu kalıncaya kadar alınması adalet için önemlidir... Böyle birinin tekrar lider olamayacağı bir gelecek için hesap sorulmalıdır, sorulmaz ise bu suça sormayanlar ortak olmuş olacaktır...

"Bir bomba patladı, tüm hayatı değişti" sözü birilerin anılarının başlangıç cümlesi olacak...

İsmail Cem Özkan

5 Haziran 2015 Cuma

Sağ - sol yok, çıkar çatışması var!

Sağ - sol yok, çıkar çatışması var!

Ülkemiz tarihinde her daim sağ sol çatışması varmış gibi hava yaratılır ve insanlar bu yaratılan sağ ve sol içinde yer alan cemaat, fraksiyon gibi şeylerin içinde kendilerini ifade etmeye çalışırlar ve bu cepheleşme ve çatışma durumunda da başarılı olunmuştur. 12 Eylül öncesi sürekli vurguladığımız bir cümle vardı, “sağ – sol çatışması yok, faşist katliam var ve ona karşı direnen devrimciler!”

Türkiye devleti kurulmadan önce, Osmanlı son dönemlerinde de devlet yapımız ve insana bakışımız kul, köle ve efendi ilişkisi içinde Almanya’dan gelen o dönemde henüz adı konmamış olan ‘toplum mühendisleri’ tarafından biçimlendirilmiş ve devlet hiyerarşik yapısı modern batı dünyasına uydurulmuştur.  Yeni kurulan cumhuriyet, Osmanlıdan aldığı devlet geleneğini ve anlayışını devam ettirmiş, padişah yerine cumhurbaşkanı oturtmuştur. O devrin zamanın ruhuna uygun devlet adamı ve devlet anlayışı hakim olarak kabul edilmiş ve ulus devleti bakış açısı içinde homojen toplum yaratmak için devlet adına baskı araçları kurmuş ve yönlendirmiştir. ‘Padişah’ adı yerine ‘Türk Milleti’ adına kararlar verilmiş ve padişahın keyfiyeti yerini alan yeni mekanizma aynı keyfilikte devletin çıkarı için önüne geleni ezmiş, yok etmek için her türlü aracı kullanmıştır.

Fransız devrimi sonrası feodal yapının tasfiyesi ve yeni rejimin oluşması sürecinde eğitimin önemi anlaşılmış ve homojen toplum için en gerekli şey ‘eğitim birliği’, ‘dil birliği’,  olduğu anlaşılmıştır. Bu sayede ulus devleti içinde yer alan diğer kültürler ve halklar asimilasyona uğratılmış ve onların yok olma süreci hızlandırılmıştır.  Kapitalist sistemin doğuşu için sermaye birikimi ve feodal yapının iktidara güçlü şekilde gelmesini engelleyecek tek modelin homojen toplum yapısından geçtiği düşünülmüş ve uygulanmıştır. Sermeye birikimi, ulus devleti içinde yeteri kadar sağlandıktan sonra yeni sınıf ve iktidar sahipleri, geçmişten aldıkları miras olan emperyalizmi bu sefer kendi çıkarları için kullanacak ve geliştireceklerdir.  

Osmanlı bu emperyalist bakış içinde o dönem için sonsuz gibi gözüken ve fabrikalar için gerekli olan enerji kaynakları neden ile paylaşılması gereken topraklar olarak görülmüştür. Az gelişmiş ve ortaçağ teknolojisi ile 21. Yüzyılı yakalamaya çalışan Osmanlı, karşısında olan güç karşısında sürekli geri adım atan konumdadır. Ve reform yapabilecek ne gücü vardır ne de sermaye birikimi. Sermaye birikimi o dönemin ruhu içinde ulus devleti olmazsa olmazıdır. Homojen toplumlar kendi ırk temelinde kapitalistler ile sermaye birikimi sağlayacağı fikri yaygındır ve ilk kriz ile birlikte faşizmin temeli bu ulus devleti anlayışı içinde doğacaktır. Her şeyin üstünde gören (… über alles) ırkçı bakış açısı elbette Mussolini ve Hitler’i yaratacaktır…

Cumhuriyet, Osmanlıdan aldığı mirası sorgulamamış, olduğu gibi kabul etmiştir. Kurumları bugün dahi yaşamaktadır. Devletçi olarak kurulan cumhuriyet, yanı başında yer alan Sovyet ve ittifak içinde olduğu batı dünyası arasında bir tampon ülke olarak kurulmuş, bu sayede Sovyetlerin Akdeniz’e inmesi için bir duvar görevi görmüştür. Cumhuriyet rejimi ilan edilmeden, devletin biçimi ve tercihi İzmir’de toplanan iktisat kongresinde batıya ilan edilmiştir. Bu yeni rota sayesinde Lozan anlaşmasında yetkili devlet temsilcisi olarak kabul edilmesi sağlanmıştır.

Sermeye birikimi yapacak özel girişimcinin olmadığı ulus devleti sınırları içinde karma ekonomi çözüm yolu olarak bulunmuş ve bu sayede devlet eli ile kapitalist yaratma sürecine girişmiştir. Heterojen olan ve Osmanlıdan aldığı mirasını olabildiğince hızlı bir şekilde homojen yaratma sürecine girişmiştir. Elbette bu girişim cumhuriyet ile olmamış, ilk adımlarını Abdülhamit, Hamidiye Alayları ile Anadolu -  Mezopotamya topraklarında Hristiyan’sız bir ümmet birliği kurma girişimi ile atmış ama bunda başarılı olamamış, onun düşüncesinin başka boyutu ve daha ırkçı şeklini İttihat ve Terakki Partisi eli ile yapılacaktır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu politika devam ettirilmiş ve Mübadele ile ülkede Hristiyan azınlık daha azınlık konumuna getirilerek ülke yönetiminde etkili olmaları şansını dahi ortadan kaldırmıştır. Azınlıkların ticarette başarılı olmaları (ki bu zorunlu bir şekilde olmuştur, Osmanlı rejimi altında Hristiyanların,  Yahudilerin ve diğerlerin toprak sahibi olmaları engellenmiş, onların yaşam alanı olarak ticaret yapmaları teşvik edilmiştir.) onların ulus devleti anlayışı içinde kaderlerini çizmiştir. Kaderlerinde; sürgün, aşağılanma ve katliam vardır.  

Yeni devlet ulus devleti yolunu seçecek ve sermaye birikimi ile yeni sınıfı devlet eli yaratılacak ve bu süreç devlet korumalı sınıf 24 Ocak 1980 yılına kadar sürecektir.  Ve o dönemden sonra uluslar üstü kapitalistlerin ‘Liberal Ekonomi’ adı altında bütün devlet korumasının kalktığı ve yaratılan sosyal devletin yerine parası olanın parası kadar hizmet alma sürecini başlatmıştır. Devlet birikimi ile yaratılan tüm işletmeler ulusal ve ulus üstü firmalara ‘zarar ediyor’ gerekçesi ile devredilmiş ve devlet eli kapitalist sistemin yeni ihtiyacına göre ortadan kaldırılma süreci devam etmektedir.

12 Eylül sonrasında devlet yapımız yeniden yapılandırılmış ve dış etkilerin etkisi ile tipik Ortadoğu ülkesi refleksi gösteren liderlerin hakim olduğu ideolojisi, uzun vadeli hedefi olmayan parti görünümlü yapıların meclis içinde Karagöz - Hacivat gölge oyunu oynar gibi bir senaryonun parçası oluvermişlerdir.

12 Eylül öncesi gibi sonrasında da sağ -  sol çatışması yoktur. Bu dönemde tipik Ortadoğu liderleri gibi bölge lideri olduğuna inanan, ‘bir koyup üç alma’ peşinde olan kendi kasasını ve çevresindekilerin kasasını öncelikle doldurma peşinde olan, devlet olanakları ile yaratılan rantın paylaşımının yarattığı göreceli zenginlik içinde olanların oluşturmuş olduğu kaos vardır. Bu kaosun yaramış olduğu kriz girdabından bugün dahi çıkamadık. Gün be gün geçmişin tüm birikimleri yok edilmekte ve din bu süreç içinde erozyona uğratılarak liderler elinde maşa konumuna gelecektir. 

Din, yükselen değer olarak tüm ülkelerin gündeminde yer alamsı bu “Liberal Ekonominin” uygulanası için birer araca ve bir şeylerin üstünü örtülme aracı olarak ortaya çıkacaktır. Savaş, kapitalist sistem için krizden çıkış kapısı olarak kullanılması yeni bir durum değildir. Son krizden kurutulamayan kapitalist sistem, din kullanarak güçsüz ve kontrol altında bir düşman yaratmış ve resmi ilan edilmeyen savaşlar içinde kapitalist sistem kuzey ülkelerin yıkılan devlet yapısını göreceli refah sayesinde ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Kapitalist devletler içinde hoşgörü devlet yapısı içinde oldu mu sorusu aklınıza gelebilir. Homojen toplum arzulayan ülkelerde hoşgörü göreceli olarak varlığından söz edilmesine rağmen, aslında yoktur. Bizim ülkemiz öznelinden diyebilir ki, hiç bir zaman hoş görü olmadı. Kısa tarihimiz içinde sürekli baskı ve iktidarın gücünü kullanan bir Sünni devlet yapısından söz edebilirim. Her dönem içinde ulus devlet bakışını özümsemiş ırkçı, mezhepçi ve batı karşısında aşağılık kompleksi olanların hakim olduğu sistem içinde masumlar, mazlumlar ve öteki olarak gördüklerinin üstüne her türlü baskı unsurunu kullanarak gitmiş bir devlet biçimi varlığını korumuştur ve korumaktadır…

Bu ülkede hiç bir zaman özgürlük olmadı.

Her daim bir baskı yapan vardır ve suç işleyenler masumları her daim cezalandırmış ve ölenler suçlu, katiller masum olarak ya da kader kurbanı olarak anılmıştır.

Sürekli olarak devlet dilinde yer alan ve propaganda aracı olarak kullanılan ülkemiz için sağ ve sol kavramları aslında aynı şey olduğunu ve ayrım olmadığını bugünden bakarak rahatlıkla söyleyebilirim.  

Günlük siyasi parti isimlerini kullanarak söyleyebilirim ki, AKP ile MHP, CHP ve de HDP (yarın başka partiler olabilir, parti isimleri çok hızlı bir şekilde tüketilmekte ve yenileri çıkmaktadır.)  arasında büyük fark yoktur. Kök olarak her biri aynı düşünceden gelen ve kendi hakimiyetini ve gücünü sürekli tutmaya çalışan bir birliktelikten bahsedebilirim. Bunlara ne sağ diyebilirim ne de sol. Çünkü sağ ve sol düşünce devlete bakışı ve devletin konumlandırmasında görüş farkı vardır, bunların o konuda yani devlete bakışları bile sağlam değildir, çıkarı için her şeyi yapabilecek konumda ve zihniyetteler… O yüzden bugün iktidarda olan AKP, sağ parti değildir. Mezhepçi ve ırkçı çıkar birliği etrafında toplanan güruh özelliğini göstermektedir. Çıkar ortadan kalktığında ANAP gibi dağılma potansiyeli taşımaktadır. İdeolojisi ve çizgisi yoktur. Hedef diye koydukları ideal bir gelecek projeleri bile yoktur. Olanlar ise var olan çıkar birlikteliklerin kısa vadeli hedefleridir, rant yarattığı sürece birlik sorunsuz devam etmektedir. Muhalefet partilerinde alternatif düşünceleri yoktur, o yüzden iktidar ne zaman sorun ile karşılaşsa, zor konuma düşse mecliste olan bir parti onun yedek değneği olmuş ve sorundan kurtulması için canla başla çalıştığına şahitlik edebilirsiniz. .

AKP - cemaat ayrışması işte bu çıkar kavgasının sonucunda ortaya çıkmış ve arlarında hiç bir uygulama ve çıkarı için her şeyi yama anlayışı arasında fark yoktur. AKP cemaattir, cemaat AKP’dir. Tek sorun liderlik sorunudur. Her ikisi de dincidir ve dini kullanan açgözlüler birliğidir. Gerçek anlamda dine inanmış olsalardı bu kadar yalanı arka arkaya her iki tarafta kullanamaz, vicdan hesaplaşmasına girmeleri gerekirdi. 

Devlet adına işlenen tüm cinayetler, devletin çıkarını korumaktan daha çok iktidarın çıkarını ve iktidar ile işbirliği içinde olan sermaye birikimi içinde olanları çıkarı doğrultusunda olmuştur. Kayıp silahların başka ülkeye birileri tarafından ihraç edilmiş olması, onlara rakip olan işadamların bir bahane ile vurulması veya korkutulması arkasında kontrgerillanın kuruluş amacından çok uzakta çıkar çatışmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Homojen toplum, homojen ırk, dil, mezhep ve din yaratma süreci insanlık tarihinin son yüzyılında ortaya çıkmış ve kan göllerini kan okyanuslarına döndüren süreçtir. Bu süreçten ne yazık ki ülkemiz nasibini almış ve almaya da devam etmektedir. Ulus devlet savunmak bir anlamda öteki gördüğünü yok edip, onun birikimini sermaye birikiminde kullanmak anlamındadır. Devlet adına işlenen tüm cinayetlerin arkasında bu sermaye hareketlerin olduğu gerçeği çatışmaların sağ – sol ve başka bir adla anılmasını doğurmaz, sadece üstü örtülmek için kullanılan cümlelerdir.

Son cümleye doğru geleyim, hoşgörü bu topraklara en yabancı olan şeydir. Eğitim diye verilen kafa yıkama yeri olan okullarda hoş görü yerine çocuklar at yarışında yarışan atlar gibi görülüp belirli hedeflere koşan ve koştuğunda ödül alan bireyler olur… Yarışan insanlarda hoş görü olmaz, rekabet vardır. Rekabet ise ister istemez cepheleşmeyi yaratır. Çatışma ile beslenen AKP ve diğerleri meclis içinde varlıklarını korur, ortak çıkarları için hep birlikte el kaldırırlar… Bütün vekillerin ortak çıkarı maaşlardır, vekiller için sunulan olanaklardır…

Bu ülkede keşke sol yaşama alanı bulabilmiş ve kendisini geliştirme şansı bulsaydı, insanlar daha özgür ibadet eder, daha özgür kendisini tanımlayabilirdi... Bu mecliste olanların ortak düşmanı özgürlüktür... Özgürlüğü sahiplenenler ise soldur, geleneklere sahip çıkarak hoşgörü kültürünü savunanlar da sağdır...

Sonuçta hoşgörü ve özgürlük bu ülkede yoktur, sağ sol ayrımı da yoktur...

İsmail Cem Özkan


31 Mayıs 2015 Pazar

Devletin malı!

Devletin malı!

‘Devletin malı, yemeyen domuzdur!’ tekerlemesini çocukluğumda çok duyardım, çünkü o zaman her şeyin sahibi devlet ve o devletin de kurtçukları çoktu. Domuz biliyorsunuz Yahudi ve İslam geleneğine göre yemesi günah! Yani devlet malını yiyecekler bu tekerleme ile güya vicdan rahatlatıyor, günahı yiyor! Yemeyen ise ‘gavur’ olmuş oluyor!

“Yerli malı sonra çıkar kokusu” diyerek yerli olan her şeye karşı tiksinti, küçümseme eşliğinde liberal ekonomi geldi, ‘artık hiçbir şey karaborsada olmayacak, isteyen istediğini alacak!’ dendi, ama parası olana uygun bir söz olduğunu en kısa zamanda anladı, bu halk!

Liberal ekonomiye geçiş ile düşünce yapımızın değişmesini göstergesi, yaşama bakışımız ve yaşam içinde günlük olarak tükettiklerimizin göreceli olarak artığını bakarak söyleyebiliriz. Ne kadar çok tüketirsek o kadar çok liberal olmuş olduk. Tüketim, sadece mal üzerinde değil, fikir ve insan tüketimini de kapsadığını tarihin çöplüğüne bırakıldığımız da anladık!

Tüketim çılgınlığı yeni bir savunma aracını yükselen yıldız yaptı, din! Parası olanın çok tükettiği ve çok seyahat etmeye başladığı bir dünyada, tüketeni kuşatan ‘gecekondu’ mahalleri apartmana dönerken adı da ‘varoş’ oldu. Varoşlar, Lübnan’dan gelen Şii örtüme modelini kutsayarak direnme aracını saldırı aracına döndürerek şehri kuşattı. Önce, çekinerek girdikleri zengin semtlerdeki yeni yaşama giyimleri ile; önce yadırganan, sonra alışılan, daha sonra da modası ve kaliteli çizim eseri olan özgün eserleri ile tesettürlü yaşam ‘yeni’ olanın biçimsel görünümü oldu.  Yeni ama eski yaşama benzemeye ve bu benzerlik de tek fark öznelerin değişmesi ile birlikte, aydın, ilerici kimlikleri olanların ‘özgürlük maskesi’ arkasında liberal kimlikleri ile bu değişimi alkışlamasıdır. Liberal aydınlar, başörtüsünü özgürlük adına savunurken, Alevi vatandaşların ibadet özgürlüğünü görmemezlikten ve yok saymayı günün trendi olarak kabul ettiler. Onlar yeni yükselenin kuyruğuna takılarak, yeni kariyerler ve unvanlar peşindeydi. O unvanları ve bekledikleri saygıyı kısa sürede kavuşacaklardı. Yağma, varoşlardan başlayarak, yaşamın her alanına üstünlüğünü kabul ettirecek, yeni dönemin popüler söylemi rant olacaktı. Yoktan para kazanma adını vereceğimiz bir örgütlü düzenek!

Rant uğruna önceden yaratılmış işgal evleri olan gecekondular yıkılıp, yerine villalar yapılıyor, sahibi kalmamış mezarlar kimseye sorulmadan inşaat alanı yapılıyor, göğe yükselen binalara rant uğruna kolaylıklar sağlanırken, dört çarpar safari arabaları şehrin düz yollarında sık görülmeye başladı. Bu yeni yaşamın içinde yer alan kadın, yeni yaşam biçiminde erkeğin malını yemeyen domuzdur anlayışı içinde erkeğinin malını hızlı bir şekilde tüketirken, üstüne gelen kumlarını görmemezlikten gelmekte ve bu kumalar için şehrin yeni yerleşim yerlerinde semtler oluşmaya başladı. Eski eş, yeni kuma. Yasaya uygun değilse yasa yaşama uydurulur. Rant kapıları, para üzerine kurulu yaşamın bütün algılarını değiştirmekte, saf ve temiz olanların hep birlikte kirlendiğine şahitlik ettik ama gözlerimiz kapatmayı daha doğru gördük, çünkü ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!’

Rant öyle bir zehirdir ki, insan kendi memleketinin deresini bile kurumasını göze alır hale getirir. Dağların tepesi altın için delinir, şehrin altı maden vardır diyerek ocağa dönüştürülür, siyanür ile toprak yıkanır, göçmen kuşlar yollarını kaybediyormuş, kaybetsin para gelen yerden göçmen kuşların yok olmasının ne önemi olabilir ki? Para gelen yerden derenin kurumuş olması, derelerdeki ekolojik yaşamın sonlanmasının ne önemi olabilir ki, insanlar kanser oluyormuş, yeni yaşamın kadını üç çocuk yapar ölenlerin yerini doldurur!  

Rant öyle bir yılan ki, dokunduğunu sarmalamakta, rant zehri öyle bir damarlarında akmaktadır ki, iktidarı elinde tutana daha fazla yetki vermekte ve yetkileri istediği gibi kullanması için göz yummaya başladı. Rant gelen yerden siyasi destek eksik edilmez!

Rant gelen yerden Mercedes marka araba eksik olur mu? Devletin malı yemeyen domuz demişken bu işten Diyanet İşlerinin nemalandırılamaması düşünülebilinir mi? İsraf haramdır ama Mercedes gelen yerde israf olmaz! O bir ihtiyaçtır ve yapılan işin riski karşısında Mercedes’in lafı mı olur! Zırhlı araçlar, sadece eski karşılıklı anlaşmalı Genel Kurmay başkanına verilmiyor, iyi biat eden, istenileni ‘şak’ diye yerine getirenler içinde bu ayrıcalıktan yararlanılması sağlanıyordu. Her işin riski vardır, risk karşılığında elde edilen şey ihtiyaçtır, israf denilemez!

Liberal düşüncenin ve yaşam biçiminin de bir ömrü vardır, her şey devlet içinden, her şey devleti yönetenler içine dönüşen bu çark, elbette bir gün üretimin hakim olduğu düzene de döner. O zaman tarih ve gerçekler ile yüzleşme komisyonu kurulursa, bugün yaşananların suç olmadığı zamandan, suç olduğu zamana doğru evirildiğinde; devletin malını kendi malı gibi savuran, yandaşına pay dağıtan, ‘her riskin bedeli vardır, o bedelinde ödülü lüks yaşamdır’ diyenlerin ve de işlenen tüm faili belli cinayetlerin ‘emri ben verdim’ diyerek sahiplenin sahiplenenleri olacak mı? 

İsmail Cem Özkan 



26 Mayıs 2015 Salı

Gün doğarken…

Gün doğarken…

Gün ağarırken kuşlar yeni ötmeye başladığında, köpekler gecenin yorgunluğu ile sokakları terk edip, kendileri için uygun bir yerde yatmaya doğru gidiyorlardı. Kuşlar ağaçlarda birbirine karşı kur yaparken, pencereme konan bir kumru derin düşüncelere dalmış gibi kafasını gövdesine doğru çekip hareketsizce duruyordu. Henüz horoz ötmemiş, tavuk sesleri gelmiyordu. Rüzgar yapraklara bir şeyler fısıldadı, yapraklar oynadı önce, sonra serçelerin hareketi ile dallar.
Sessizlik dağılıyordu.
Sessizlik gökyüzüne doğru kendisini bırakmış yerini doğanın sesinin yanında insanın yaratmış olduğu gürültü alıyordu. Araba, uçak, vapur sesleri geliyordu. Şehir canlanıyor, hareketli hale gelirken doğanın kendisine ait olan sesleri gürültü içinde yok oluyor, insan sabah telaşı içinde koşturmaya başlıyordu. İlk otobüs seferi başlamıştı, dolmuşlar gürültülü şekilde yolunu alıyor, kamyonlar şehrin içinde hafriyat taşımak için taşıyacakları yere telaş içinde ve önüne geleni ezecekmiş gibi gitmeye başlamıştı.
Şehir, binlerce yılda oluştuğunu düşünür içinde yaşayana göre. Ama dışarıdan bakana göre ise şehir metropol olmadan önce ticaret yolunda oluşmuş ve ticari barışı sembol eden yer olarak görür. Savaşlar ticarette başarılı olamamış barbarların yağması üzerine kurulmuştur. Barbarlar başkalarının emeğini çalarak, yağmalayarak, çadırlarda yaşayarak yerleşik ticaret hayatı sonlandırıyor, altın yumurtlayan tavuğu kesiyordu. Elbette insanın kellesini de tavuk keser gibi kesiyor, sürekli bulunduğu yeri toprağını kan ile suluyordu. Kanın düştüğü yerde ene ot biter ne de yaşam olur orada.
Çöl kan ile sulanmış toprağın kuma dönüşmesi ile oluşmuş. İlk insanın doğduğu geçtiği yerler bugün çöl. Kumlar savruluyor. Baharat yolu üzerine kurulmuş kervansaraylardan ne bir temel kalmış ne de iz. Devlerin gölgesinde yaşanan aşklarda artık dillenmez olmuş. Çöl rüzgarı almış götürmüş hiç keşfedilmemiş diyarlara. İnsan gördüğü kadar bilmiş, gördüğünü yağmalamış. Görmediğini ise korkudan o tarafa doğru gitmemiş bile. İnsan korktuğu için korkusunu yenmek için güç alacağı soyut şeyler yaratmış. Soyut şeyler zaman ile somut olmuş, bakış somut olan ölüyor, sonra gitmiş soyuta geri dönmüş. Soyut şeyden korkarken, soyut şeyden güç almış. Hem korkmuş, hem güç almış. Hem inanmış, hem de dalgasını geçmiş. Dalgasını geçmiş, çünkü yarattığı soyut şeylerin sunaklarını yok etmiş, taş taş üstüne bırakmamış. Yerine gitmiş yeni tapınak yapmış, inanmış, dua etmiş ama bakmış ihtiyacını karşılamıyor, yeniden yıkmış. Yıkarken yeniden sunak sunacağı bir yapı yapmış. Yapılar yapıldıkça içi zenginleşmiş, zengin olan yerde emek harcamadan oluşan artı değeri yiyecek yeni bir sınıf oluşmuş. Buna ruhban sınıf demişler. Korkuyu yenmek için bu ruhban sınıf korkuları kullanarak insana korkuyu yaymış. Korku büyüdükçe insan daha fazla cani olmuş. Korkan öldürmüş, öldürdükçe korkuyu yeneceğine daha fazla esiri olmuş, çünkü öldürdüğünün akrabası gelir de onu yok eder diye korkmuş. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamış ama doğa onu yaşamdan koparmış. Korkan ölmeyeceğini sanır ama sonunda ölür. Tiran da olsa ölür, ruhban sınıfın en üstünde de olsa ölür. Ölüm her şeyi eşitlermiş…
Gün ağarıyor, insan karanlık çağını en aydınlık zamanında yaşıyor. Güneş ağacın, börtünün, böceğin üstüne vuruyor, insan yarattığı beton binaların içinde ve yarattığı şehrin pislik kokan sokaklarının karanlığında telaş içinde kayboluyor. Kendi karanlığında yok oluyor. Ne kur yapacak zamanı var, ne de düşünecek. Kuşlar sabah kur yapıyordu, insan koşuyordu.
Çocuk cıvıltıları henüz sokakları doldurmadı, dolduracak kadar özgür çocuk yok sokakta, çünkü anneleri ve da babaları onların kötü ve karanlık güçlerden korumak için sokakta özgürce oynamalarına izin vermiyor, onlara en son teknoloji alıyor, onlar ile oynamaları için ortam yaratıp sonra sokağa çıkmayan çocuğunun ne kadar asosyal olduğundan şikayet ediyor. Çocuklar, bir birleri ile futbol karşılaşmalarını ellerinde ki küçük ekranlardan aynı odada oynayarak zamanlarını yok ediyorlar, çünkü onların da üzerine güneş doğmuyor. Küçük bir odada insanın yarattığı steril ortama dünyayı ellerinde ki tuttukları ekranlar ile tanıyıp, tatillerinde gidip gördükleri turlar ile sürü olmanın güvenlikli halini yaşıyorlar.
Dünyanın en tehlikeli yollarından bisikleti ile yol alan bir orta yaşlarında macera dolu ve hayat dolu biri, ülkenin ayrılmış yollarında en güvenli olduğu düşünülen güvenlik şeritti içinde arkadan gelen bir aracın altında kalıp son nefesini veriyor. Güvenlik şeritleri uyanık şoförlerin hız merakını giderdiği alanlar olmuş, o gezgin bu durumu nereden bilecekti? Güvenlik şeridinde pedal çeviren bir adam, bir aracın altında kalacağını asla düşünemezdi ama düşünmediğini göremeden son nefesini verdi.
Gün henüz ağrımadı, kuşlar ağaçlarda bir birine kur yapmaya ve sesler çıkarmaya devam ediyor. Kumru şişirdiği boğazından gelen gu guuuk diye sesi çıkarak çiftleşme davet ediyor.  Davetine henüz yanıt aldığını düşünmüyorum, çünkü hala ses çıkarmaya devam ediyor. Horoz henüz ötmedi.
Rüzgar yine bir şeyler fısıldıyor, gök maviye dönüyor.
İsmail Cem Özkan