17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Kedimiz Cips’in anısına…

“Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.” Aristoteles

Evrenimiz şimdilik dünyadır, henüz uzayın derinliklerine doğru ne yol aldık ne de yerleştik. Evren bizim için ulaşabildiğimiz kadar olandır, diğerleri ulaştığımızda bizim olacaktır…

Evrenimiz henüz bir köy görüntüsünden çıkmış değildir, nereye gidersek gidelim tüm evrenin köyleri farklı görünüm altında olsa da sadece yanılgıdan başka şey değildir, çünkü yakından baktığımızda tüm köylerde tüketilen ürün global firmaların ürünlerinden başka şey değildir, tüm çöplükler belli markaların çöp yığını ile doldur. İnsan tüketiyor, tüketirken kendisini ve çevresini de tüketerek tıpkı diğerlerine benzemeye başlıyor. Tüketen insan tüketen insana benziyor ve arlarında ki şimdilik tek fark konuştukları dil ve kullandıkları alfabedir.

Evrensel köyümüzün hangi coğrafyada yer aldığına bakmadan proje üretenler yerel olan kültürleri yok saymaya ve ortak tüketen insan biçimi yaratmaya odaklanmış durumdadır. Tüketen insan davranışları, dış görünümü ve tükettiği aletler ile hiç görmediği, gitmediği coğrafyada ki insan ile benzerlik aksetmektedir…

Hangi cafe’ye girerseniz girin, küresel firmaların birer taklidi gibidir, orijinal olan ve onu taklit edenlerin oluşturduğu cafe’lerde oturan müşterilerde tıpkı cafe gibi taklit eden bireylerin oluşturmuş olduğu bir yığından ibarettir. Yeter ki paralarını oraya bıraksınlar ve boş zamanlarını boş ve zararlı ürünleri tüketerek geçiştirsinler, önemli olan tüketim ve onun sonucunda oluşacak ve henüz kesinleşmemiş ve yakında ortaya çıkacak hastalıkları taşısınlar. Hastalanan bir kitle… Hastalan kitle ilaç ve sağlık sanayisinin hazır müşterisidir. Hastalık bu sistemin vazgeçilemezdir, çünkü hastalık olmadan, savaşlar ortaya çıkmadan ne kapitalist sistem ayakta kalabilir ne de firmalar dünya çapında yayılmaya ve liberal ekonominin gerekliliği gibi genişlemeye olanak bulabilir… Tüm dünyanın mağazaları bir birine benzediği sürece liberal ekonomi kendi sistemini yaratmak için olanak bulur…

Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin birbirine benzer mağazalar ve markaların hakim olduğu bir pazar var ama hala ulus devleti görünümlü devletler tarafından o insanların yönetildiğini düşünürsünüz, fakat görünüm her zaman yanıltıcıdır. Uluslar üstü firmaların çıkarları ulus devletinin çıkarları çatıştığında, firmaların çıkarlarını savunmak liberal ekonomiyi savunan ve uygulayanlar tarafından tercihlerini firmalar lehine kullanılır. Her kullanılan tercih ulus devleti içinde görevini yapanın kasasına aktarılan bir miktar paradan ibarettir…

Liberal ekonomi uygulayan tüm devletlerde ulus devlet çökmüştür, fakat yerine yeni bir devlet mekanizmasını henüz oturtamadılar. Olmayan devletlerin hakim olduğu alanlarda krizler kronikleşmiş, çıkış yolu henüz bulunmuş değildir, çünkü küreselleşen piyasanın küreselleşen bir hukuk düzlemi henüz oluşturulamamıştır, olmayan hukuk düzlemi içinde kapitalizmin ilk döneminde olduğu gibi güçlünün hakim olduğu alanlarda güçsüzleri koruyacak hiçbir yasa yoktur. Kovboy yasaların hakim olduğu alanda ilk piyasada gücünü ispatlayan diğerlerini ya kendinin yan kuruluşu yapmakta ya da satın alarak hepten yok etmektedir. Tröstleşen piyasalarda adalet kavramı sadece kağıt üzerinde ve sadece sanayicinin çıkarına uygun işletilmektedir, işçi sınıfı ve ona bağlı mazlumların oluşturduğu çoğunluk bu piyasaların örgütsüz gücü olarak çıkış yolunu geçmişe öykünen ve sloganlar ile geçmiş güçlü günlere döneceğini söyleyen popülist politikaların ve politikacıların iktidara gelmesini sağlayan sıradan birer oy deposuna dönüşmüşlerdir… Sınıf çıkarının yerini güruh çıkarı almıştır… Sınıf sadece güçlünün peşinden giden kuru bir kalabalık konumuna dönüştürülmüştür, çünkü sınıfı bir arada tutması gereken siyasi oluşumların başında yer alan sendikalar sınıfın kazanımlarını ekonomik çıkarları gereği ellerinden alınmasına sadece sessizce onay vermişler, politikacıları liberallerden daha fazla liberal politikayı hakim oldukları ülkelerde uygulamışlardır…

Tüketim toplumlarında tüm dünyanın kedileri bir birine benzer, tıpkı sokak köpekleri benzediği gibi. Kulaklarında kimlik kartı olan sokak köpekleri kısırlaştırılmıştır, artık soyu yok olacaktır ama ne soyları tükenir ne de sevgileri. Onların gözlerinde oluşan acı bakışı, çaresizliğini bütün dünya sokakları şahittir… onları sokaklara atanlar parası olanların bitmeyen hırsları ve tüketim çılgınlıklarıdır. Her gittikleri yerde evlerine birer canlı alanlar tatil zamanı ya da yazlıktaysa eve dönerken aldıklarını oldukları yere bırakıp dönmeleridir, sokaklarda yaşayan hayvanların çoğalmasını sağlayan. Sevgiyi de tüketen ve kullanılan birer araca dönüştüren pet dükkanlarının varlığıdır… onlar hayvanlar için üretilmiş malzemeleri o dükkanlarda global firmaların logoları ve güvencesi ile satar… O dükkanların ulaşılır olması sevgiye veya gösterişe uygun olan yerlerde bir ya da birkaç hayvan alınır, sevgi ve hayvan dokunuşu için egolar tatmin edilir ve sokak hayvanları için bırakılan birkaç köşede yem ve su ve vicdan rahatlaması ile kendi beslediğini sokağa bırakmak artık parası olanların bir hobisi gibidir… Ulus, coğrafya farkı olmadan parası olanların genel olarak yaptığı bu davranış biçimi küresel köyümüzün sürekli olan görünen yüzüdür… vicdanlı olanlar bu egolarını tatmin edenlerin arkada bıraktıklarına ellerinden geldiğince sahip çıkarlar, sosyal platformlarda sorunları dillendirirler ama sorunu tarif etmek yerine sonucunu en uygun şekilde karşılamaya çalışırlar, çünkü parası olanların hakim olduğu yerde adalet parası olanların lehinedir, mağdurlar her daim sonuçlarını kendi olanakları ve dayanışması ile hafifletmeye çalışırlar…

İsmail cem özkan


12 Temmuz 2017 Çarşamba

92. gün!

92. gün!

“Hayatı, yaşayarak yaşacağım!” dedi. Eğer bu karanlık dehlizden çıkarsam. Hayat sorgulanması gereken ama yaşanan bir şeydir…

Süleyman Toklu yakalanışından Mamak Cezaevine gidiş süreci boyunca işkence merkezlerinde yaşadıklarını Sebahattin Selim Erhan kurgulamış, yeniden yaratmış. Çünkü yaşananları olduğu gibi anlatmak her yüreğin kaldıracağı gibi değildir, zaman içine yeni duyguları katarken bir çoğunu da alıp götürür, hiç anımsanmasını istemediğimiz anlar benliklerden yok olurken o anlar duvarlara işlenmiş bir çığlık olarak o işkence merkezlerinde kalır…

Çocukluğundan Mamak Cezaevine kadar ki süreci olayların örgüsü içine öyle işlemiş ki bir kronolojik yapının içinde işkence merkezine yaşanan o anlara da dolaylı ya da direkt olarak yansımalarını yakalarız…

Direnişi bir efsane olmuştur bir dönem cezaevinde kalmış ve umut arayanlar arasında… Öyle unutulmayan insanlar geldi geçit ki yaşantımızdan artık anı kitapları arasında yakalarız birçoğunu… Onların yaşamı bir dönemin tarihidir, üstelik resmi olanın dışında…

Birçok kardeşi içinde en küçüğü, abisi ile çıktığı okuma heyecanı ve onu bilmediği dünyada bir özneye dönüştürür, silik değildir, liderdir birçok alanda, omuzuna yüklenmiş birçok sorumluluk onun tercihleri sonucunda doğal olarak yüklenmiştir. O yüklendiği sorumluluğun bilincinde ve direncinde hak ettiği görevlerini yerine getirmiştir. Olması gereken belki onun yaşadığıdır belki de değil, onu tarihin yenilgiler sayfasında belki birileri yeniden sorgular… Solun yenilgiler tarihi işkence merkezlerinde yaşanan direnişler ile solun onur mücadelesinin birer öznelerinden biridir Süleyman Toklu…

Ankara solun kalbinin attığı şehirlerden biridir… 12 Mart darbesi sonrası yeninden toparlanma süreci ve ayrışmaların yaşandığı sürecin bir üniversite öğrencisinin hayatın içine karışması ve orada örgütlenme mücadelesini “profesyonel” olarak sürdürmesinin öyküsüdür…  Ankara’nın gecekondu mahallerinde orada yaşayanlar ile birlikte oranın sorunlarına yerel cevap arama süreci onu başarıya götürür. O tüm tecrübesini yaşadığı sürecin birikiminden almıştır, köydeki ilişkileri ve orada kadına, aileye ve aile içinde nasıl davranması gerektiği konusunda ki ahlaki bilgileri onu başarının anahtarını doğal olarak eline almıştır… Gecekondular her ne kadar şehre çok yakın olsa da o kadar da uzaktır… orada ilişkilerde köy yaşamının izleri hala canlıdır ve aile içinde ki erkek figürü başkalarının yanında nasıl işlediğini bilmek önemlidir… erkek her ne kadar her şeye kadir gibi gözükse de son kararı kadın vereceği ve en ağır işleri kadınlar yaptığını köy yaşamı içinde olanlar bilir… sol yapılar tüm sorumluğu erkeklere vermiş gibidir ama işkence merkezlerinde en direngen insanın kadın olduğunu yaşadıkları tecrübe ile görüyor, keşke hareketimize kadın arkadaşlara daha fazla yetki verseydik diye içten içe konuşmuştur Süleyman…

Süleyman’ı en çok yaralayan onu vuranların devrimcilerin olmasıdır. Birlikte omuz omuza kavga etmesi gerekenler faşistler ile çatışma yerine rekabetlerini silahlı düzeye çıkaranlardır. İşkencede onu vuranları sorar, elbette polis bilmiyorum demektedir ama içten içe bilmektedir ki kendi yetiştirdiği devrimcidir. Hareketin parçalanma süreci ve o parçalanmanın ortaya çıkardığı rekabet koşullarında sol içi çatışma ve birbirini “düşman” yani o dönemin jargonu ile konuşursak “faşist” ya da “sosyal faşisti” olacaktır. Elbette sol terminolojiye kazılan birçok kelime o dönemde dilden dile, dergi sayfalarından dergi sayfalarına kullanılır ve düşmanlık körüklenerek grup çıkarı kollanırdı. Safları sıkıştırarak için kavga gereklidir! Safları sıkıştırma döneminde gözlerin içine dolan düşmanlık ve acımasızlıktan o da nasibini almıştır, üstelik hiç art niyet ile orada olmamasına rağmen. “biz kardeş gruplarız” söylemin karşılığı kurşundur vücudunda… “Kardeşleri” vurmuştur onu! Ama o intikam duygusu içinde değildir, “Bu kavga bitsin diye ben ölümü göze aldım. Belimde ki silahı çekmesini bilmiyor muydum ben? Vurularak bir kardeş kavgasını bitirdim.” diyerek soğukkanlı olarak olayı yorumlamış ve çevresine telkinde bulunmuştur ama o vurulma onu yıllar sonra işkencede yine karşısına çıkaracaktır. Çünkü onu vuranları da öğrenmek ister polis. Her türlü acıya karşı devrimciler vurdu demez, bilmediği faşistler tarafından vurulduğunu sürekli tekrarlar… İşkencede en zoruna giden işte bu durumun karşısına çıkmış olmasıdır ve o merkezde vuran da vurulan da ve diğerleri de artık ortak kaderin içindedir. Aynı zeminde başka görüşler ile birlikte batmakta olan bir geminin direngen devrimcilerdir…

Polis zaman içinde her türlü bilgiyi diğer devrimcilerin sorguda çözülmesi ile elde etmiştir ama Süleyman’a bunu kabul ettiremez. Çünkü o baştan itibaren belirlediği ve çevresinin de direnişini desteklemesi ve moral olması yüzünden devam ettirmek ile yükümlüdür, o artık orada birey değil devrimcilerin onurudur… Üzerine düşen görev direnmektir ve her koşulda direnecek ve direniş içinde yaşadığı yerdekilere telkinler sunacaktır…

Direnişin boyutu örgütlü olmayı aşmıştır, insan onurunu kurtarmak ile eş değerdir… Onun direnişi tüm cezaevlerine işkence merkezlerine fısıltı olarak yayılır. Bir direniş ve umut olur… Onu tanıyanlar onur duyarlar, tanımayanlar saygı duyarlar… O artık işkence merkezinde kanata çırpan bir kelebektir… Etkisi güçlüdür…

Örgüt dağılmış yeni örgütlenmeler kurulmuştur. Bugün o günleri düşünürken polise direnenlerin polisten sakladıkları ya da polisin bildiğini polise söylemeyenlerin anıları uzun bir zamandır kitap sayfaları arasında yer almaya başladı… Direnişten yıllar sonra ortaya çıkan kitap… Artık ne hareket kalmıştır ne de o dönemde rol alanların rolleri… Rahatlıkla yazıla bilinir, söylenebilir, çünkü bu bizim tarihimiz. Bizim tarihimiz de geçmişten kalanların resmi söylemlerin dışında samimi, olabildiğince gerçeğe yakın anılar bizim sözlü tarihimizdir ve tarihimiz bu anıların ışığı ile ileride yazılacak… bugün onlar için sadece dip notlarıdır. Bu dipnotları sayesinde devletin yazdığı tarih yırtılıp atılacaktır, umarım kafamızda ki dünya kurulur ve onun da resmi tarihi bu anılar ile yok olacaktır… kim ne derse desin bu anılar çok önemlidir, küçük bir anısı olan da yazsın, işkenceye dayanamamış konuşanlar da, yakalanmadan o süreci atlatanlar da… Kimseden her direnişçinin direncini göstermesini beklemek insanı tanımamak anlamına gelir, o yüzden iyisi kötüsü, konuşanı direneni, yenileni küçük zafer elde edeni bizimdir, tarih hepsinin bir bütünüdür. Bütün olarak hepsi bizimdir…

İsmail Cem Özkan

92. gün
Sebahattin Selim Erhan
Dipnot yayınları – Ankara, 2017
ISBN: 978-605-4878-89-5


11 Temmuz 2017 Salı

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa’da yapılan tüm IŞİD saldırganları hakkında Avrupa polisinin elinde kayıt olduğu ortaya çıkmış olması benim kafamda acaba bilerek ve isteyerek kendi ülkelerinde IŞİD 'ciler eylem yapmasına mı izin verildi sorusunu oluşturdu. Çünkü IŞİD eylem yaptıkça sağ ve faşist gruplar güçleniyor, o da yıkılmış liberal ekonomi ve ulus devletinin artıklarının biraz daha zaman kazanmasına sebep oluyor. Avrupa işçi devletlerini kurmadığı sürece bu baskı ve katliamlar ile yaşayacak diye düşünüyorum ama ortada işçi devletini kuracak olası bir siyasi güç ne yazık ki yok... Ama yok olması var olmayacağı anlamına gelmiyor...

Almanya ikinci dünya savaşından yenik çıkmıştır. Amerika yeni bir devlet kurarken Naziler ile hesaplaşma yerine Nazileri kullanmayı seçti. Yani Nazi rejimi ile yüzleşmek yerine üstünü Nürnberg mahkemesi ile örttü. Sadece 27 kişi cezalandırıldı... Peki, Almanya nasıl oldu da sanayi devleti yapısını korudu diyenlere bilgi vermiş oldum, Naziler eğer cezalandırılmış ve hesap sorulmuş olsaydı Almanya sanayisi olmayacaktı... Bugün dahi Almanya’da Nazi hayranlığının temelinde işte bu yüzleşmenin olmamasında yatar...

Bizler öğretilmiş hedefler için mücadele ediyoruz...

Peki, son darbeden sonra Türkiye darbeciler ile yüzleşti mi? Ne yazık ki hayır üstleri kapatılıyor, elbette bir kaç kişi ceza alacak ve af edilecektir... Bu arada masum çok insanın canı yanacak, bugün bile cezaevinde kritik aşamada olan iki güzel insan hala aç ve greve devam ediyor...

Emek sermaye ile uzlaşmaz derler ya yalandır, her sözleşme döneminde emek sermaye için uzlaşmaya gider ve adına da çalışma dünyası barışı ve huzuru için derler... Sermaye emek ile uzlaşır mı, sanmam çünkü her fırsatta verdiğini alır ve köle düzenine dönmek ister. Sermayenin en büyük gücü devlet organını elinde bulundurmasıdır... Devlet sermaye adına emeği baskı altına alıp nefes alamaz konuma getirmektir...

Marks’ın ulus kavramını yorumlayanlar bugün faşist ya da faşist patiye hizmet eden bir çalışan konuma düşmüştür... Aslında Marks’ın ulus kavramı o dönemde başka kelime bulunamadığı için onu anlaşılır olmak için kullanmıştır... Bugün anladığınız bir ırkın birliği değildir... Sınıf birliğinden bahseder ve işçi devletlerini tanımlarken kullandığı bir kelimedir. İşte bu kelime yüzünden içimizden bol bol faşist çıkmıştır...

Devrimcilik halka birlikte halka omuz omuza kavgadan geçerdi, halk adına hareket etmek değildir... Devrimciliği soyutladılar ve halk adına hareket eden militan bir anlayışın içine sıkıştırdılar...

Hepimiz tehlikedeyiz, tehlike biziz, çünkü sessizce izliyoruz... Sessizce tüketiyoruz günleri, birilerin yaşamına rağmen…


Çevreyi kirleten plastikleri biz üretmiyoruz, tüketiyoruz. Sonra diyorlar ki tüketilirken dikkatli olun, şuraya atın, burada toplayın... Doğayı gerçekten seviyorsanız neden üretiyorsunuz ve bize satıyorsunuz ki, plastik ürünler yerine rahatlıkla başka ürünler üretilir ve satılabilinir, üstelik doğa dostu olanlardan... çevreyi kirleten ürün üret, sat, çevreyi kirlet, sonra doğa dostu projeler yaptır, sonra o projelerden elde ettiği bilgiler ile doğadan toplanan artık üretim alanı aç, geri dönüşüm ünitesi kur ve sürekli dönen bir kaos üret, bu kaos sanayicinin cebine para, yaşanan hasta olarak dönsün, hastalanan kişi, plastik üreticisinden ilacını alsın, tomografi aletinden röntgen çektirsin... Sağlık sanayisi için araç üretenler büyük hastaneler kurdursun, aletlerini oraya satsın, satın alan hastaneler satın aldıklarının ücretini çıkarmak için hasta yerine müşteri toplasın hastanelerine… Kısaca üreten sanayici her şekilde ölüden bile para kazanmayı hedefler ve adına verimlilik der...

Halifeliğin ilan edildiği şehir artık Irak devlet güçlerinin elinde. IŞID orada yeraltına indi, anılarda halkın içinde yaşayacak ve her olumsuz koşul altında yeniden başka isimler altından yeniden filizlenecek, çünkü yaşanmış bir deneyim var. O işe para yatıran proje sahipleri başka kahramanlar yaratacak ve yeniden bir cinayet şebekesi ortaya çıkaracak, çünkü o işten kısa yoldan ekonomilerin nasıl düzeltileceğini, sağ politikaların nasıl iktidarda kaldığını batı dünyası (projeye para yatıranlar) öğrendi…

Avrupa bütün projelerini “verimlilik” esasına göre önceden planlar ve uygular… Kendi içlerinde yaşadıkları çelişkilere rağmen kapitalist sistem her ölüden para kazanmayı ve düzenini devam ettirmek için toplumu küçük parçalara ayıran projeler yapmaya devam edecek…

Toplumlar kendi geçmişleri yüzleşmeleri bu “verimlilik” esasına göre imkansız hale getirildi, yüzleşme olmadığı sürece her ülkede geçmişin kanlı süreci başka özneler ile yeniden hayat bulması tesadüf değildir… 


İsmail Cem Özkan

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Eleştiri…

Eleştiri…

Eleştiri olmazsa olmazımızdır deriz ama hiçbir zaman eleştiriyi ya kaldırmayız ya da yok sayarız, çünkü her şeyi en iyi bilenlerin olduğu yerde eleştiri olmaz; ya övülür ya da yerilir…

Eleştiri tarihini yazmaya çalışan biri mutlaka kendisi ile hesaplaşmak zorundadır, çünkü eleştiri; kişinin kendisi ile yüzleşmesidir ona da özeleştiri deriz. Özeleştiri ne yazık ki eleştiri ile birlikte buharlaşmış, ısınan gökyüzünde suya dönüşmeyi bekler, bir gün kaybolduğu topraklara umarım yağmur olarak iner…

Her yapılan pratik iş aslında geçmişin eleştiridir, konuşmaktan daha çok üretin derler. Üretin geçmişe öykünmedir, en fazla öykünenler geçmiş ile bir noktaya gelir ve kopar, çünkü yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz.

Bugün ne üretilirse üretilsin geçmişte ayağı yoksa varlığı yok demektir. Her üretimin, her adımın, her söylemin geçmişte bağı olmak zorundadır, birden postmodern söylem ortaya çıkmaz, postmodern de olduğu gibi olaylar birbiri içine girip sonsuz ve karmaşık anlatım ile bitmeyen öykülerin pasif, sistem ile çakışmayan, sistemin güzellemesini dolaylı yapan bir dil ortaya çıkmazdı. Bugün yaşanan postmodern diye kabul edilen dil aslında liberal söylemin edebiyat/sanat içinde karşılık bulmasıdır. Yani postmodern yıkar ama yerine yenisini koymayı düşünmez. Yıkıntı halinde kalan ulus devlet gibidir, yıkıntılar içinde kaos ortamında kalan bir bireyin neden yıkıntılar içinde kaldığı, neden gökyüzünden bombaların kendi şehrini vurduğunu, koşusunun neden birden radikal dinci olarak karşısına dikildiğini ve de neden dine sarılarak özgürlükleri bilerek ve isteyerek kendi elleri ile yok ettiğini anlayamaz, çünkü anlaşılmazlık, dil kuralları yerine kuralsız ve bilgisizce kullanılan dil aslında bilinçli bir tercih olarak karşımızda durur…

Elbette postmodern dili kullanarak tam tersi söylemlerde geliştirmek mümkündür, onun denemeleri olmuş olsa da genel içinde küçük bir dalga konumunda kalırlar, genel ve gelmekte olan ve üzerimize çöreklenmiş olan dalganın yönünü değiştirmez. Değişim ancak dalganın önüne bent oluşturup yeni bir dili veya geçmişin güzel destansı ve zengin dilini keşfetmek ve yeniden insanlık için, birlikte yaşam için geçmişin önemli yazlarına öykünerek oluşturmak zorundayız. Bugünün popüler yazarları bizi boşlukta ayağı yere basmayan ve sadece yıkımı meşrulaştıran, direnmeyi yok sayan bir konumda bıraktı…

Yaşadığımız çağdan ve algıdan kopuk herhangi bir şey üretme şansımız var mı, belki vardır ama kopuk olan zaten anlaşılmazdır ve anlaşılmayan şey de balondur. Toplumsal gerçeklikten uzakta yaşayanların iç dünyalarını anlatması bile eleştirinin konusu içinde nereden baktığına bağlı olarak ya beğenilir ya da yok sayılır… Çünkü eleştiri birçok kategorize edilmiş dinamiklerin iç içe geçmiş halinin anlaşılır hale getirip okuyucuya ulaşmasıdır… Sadece psikolojik çözümleme yetmemektedir, onun ile bağlı sosyoloji ve sosyal bilimlerin diğer dalları da işin içine karışır. Eleştiri sosyal bir olaydır ve bilimsel temelini aramaya da gerek yoktur, çünkü nereden durduğunuza bağlı olarak değişim gösterir. Bir eleştirmenin beğendiğini başkası beğenmez, doğaldır önemli olan o esere bakan okuyucunun kendi bakış açısıdır. Ama eleştirinin de bazı kriterleri vardır ki kaçınılmaz olarak ortaya konması gereklidir, nerden bakarsanız bakın dil kuralları bellidir ve yüzlerce yıllık birikimin ürünü olarak karşımızda durur, o kuralları ben çiğnedim yeni dil yarattım diye olmuyor, öncelikle anlaşılır ve ne anlattığı okuyucu tarafından bilinmesi gereklidir. Birikim olmadan ürün olmaz.

Siyasi yaşantımız karanlığın içinde yaratılan cahillerin hakimiyeti altında geçmektedir. Karanlığın dili genelin dili olur zaman içinde, çünkü karanlık kendi hakimiyetini kurarken aynı zamanda kullanılan dili de değiştirir. O dil cahiliyet dilidir ve cahiliyet dili ile üretilen her eser geleceğe değil geçmişe övgü taşır. Gelecek geçmiştir onların dilinde ve geçmiş bir şekilde yeniden yaratılır. Yaratılan geçmiş, geçmiş değildir, onların kafasında ki gelecektir. İşte bu özleme en yatkın dil liberal ekonominin yaratmış olduğu dildir ve modern olarak sunulan her çalışma aslında karanlığın dehlizlerinde oluşan çığlıktan başka şey değildir, çünkü modern olarak sunulan her çalışma aslında belirsizliği ve geçmişi savunur gibi, gibi gözüküp geçmişten kopmaktır… Ayağı yere basmayan kulağa hoş gelen ama beyinde herhangi bir iz bırakmayan konumundadır. Bakıp, okuyup, izleyip ve anında unutulandır.

Modern sanat merkezleri arka arkaya banka sponsorluğunda açıldı, orada sergilenen absürt eserlerin çoğu yüzleşme değildir, sadece geçmişin izinin silikleştirilip bugüne sanki bugünün ihtiyacına uygun sesin değiştirilmesi olarak gelmektedir… Eserlerin sergilendiği mekanlarda ilk basın sunumlarına katıldım, birçok eseri anlatan küratörler kafada yaratılanın gerçek gibi sunulmasına şahitlik ettim. Evet, onlar belki kafalarında bir şeyler tasarladılar ve sundular ama önemli olan seyircinin okuyucunun onu nasıl algıladığıdır, sanat eseri, sanatçının üretiminden çıktıktan sonra artık onun değildir, seyirci veya okuyucu onu nasıl algıladığı ve yorumladığıdır asıl olan… Eleştiri denen kavram ile seyircinin algısı ile oynayıp, onun gözüne at gözlüğü takma girişimine şahitlik etmekteyiz, çünkü var olan tüm medya araçları bu modern olarak sunulan postmodern eserleri öyle bir şekilde sunmaktalar ki, sanırsınız geleceği bunlar biçimlendiriyor. Geleceği, parası olanların siyasi irade üzerine baskısı belirlemektedir ama esas belirleyici olan o baskıya karşı direniştir. Direniş geleceğin nasıl olacağını biçimlendirir ve yeniden yaratır. Yeniden yaratılan direnişler aslında geleceği de yaratır… Direnişi ve zulüm karşısında dik duranları görmeyen her sanat eseri geçmiş ile bağını koparmış olarak karşımda durur, çünkü direniş olmadan zulüm anlatılmaz… 

Eleştiri bir anlamda direnmektir, övgü ise karanlığın hüküm sürdüğü dönemlerde korkmak ve kendisini silikleştirmektir. Eleştiren bir insan eleştirisi karşısında gelebilecek olan her tepkiye karşı direncini ortaya koyar ve bir anlamda Donkişot’tur… Eleştirinin olduğu yerde özgürlük vardır, övgünün olduğu yerde ise korku hakimdir ve övgü düzenler bir anlamda kralın soytarısıdır… Elbette soytarılarda inceden inceye eleştirisini yapar ama kralın bıraktığı özgürlük alanı içinde kalmak koşulu ile… Bugün sanat dünyamızın eleştirmenleri yoktur, çıkar ilişkilerinin sağlamış olduğu bir eserleri görme durumu söz konusudur. (Düşünün bir eleştirmen ayda on kitap eleştirisi değişik yayınlarda yazabilmektedir. Yayınevleri ile eleştirmenin arasında ki maddi ilişki söz konusu bile edilmez. ) Yaratılan ve sunulanın sermaye olarak gösterildiği ortamda eleştiri ortadan kalkmış ve sadece piyasa belirleyicilerin bir aracı konumuna dönüşmüştür. Bir eserin fiyatını artırmak adına ‘görünür kılmak’ ve ‘farkındalık’ kelimeleri kullanılarak piyasa oluşturma işine dönmüştür… Yaşadığımız çağ kırılmanın canlı olarak hissettiğimiz ve geçmişin yaratımlarının yeniden gözden geçirildiği bir döneme denk gelmektedir. Kırılmanın yaşandığı ve yeni kırılmaların oluştuğu bu süreç aslında eleştirmene ihtiyaç duyduğu bir dönemdir, çünkü sistemin sahiplerinin elinde zaten istenilen şeyler yaşanmaktadır, ulus devlet çökmüştür, onun yaratmış olduğu tüm değerler ve direnişler tek tek ortadan kalkmıştır. İşçi sınıfı örgütsüz ve işyerlerinden mahrum olarak kalmış işsiz bırakılarak bir anlamda sınıfı ortadan kaldırmış gibiler… Fakat ortadan burjuvazi kalkmadığı sürece işçi sınıfı da ortadan kalkmayacaktır. Sosyal adaletin yok olduğu yerlerde yaratılan her devlet yok olmaya mahkumdur, küçük bir azınlık milyonları yönetemez, kontrol edemez… Sosyal devletin ortanda kalktığı yerlerde devrim kaçınılmazdır, çünkü bir küçük azınlık refah içinde ve parasına göre yaşarken olmayan paranın sefaleti o yaratılan birikimi de ortadan kaldıracak kadar öfkeyi biriktirir ve öfke bir kere yürümeye başladı mı hiçbir özel güvenlik o öfkenin önünde engel olamaz…

Korku ve hoşnutsuzluk arttıkça insanlar din, ırk, ulusa dayalı kendi grup kimliklerine daha çok sarılacak. Yaşanan her olumsuz durumun sorumluluğu kendi grubu dışındaki insanlara yıkılacak ve kin artacaktır. Bu durumda çöküşten kaçmak zorlaşacaktır. Toplumumuz yürüyen ve çürümekte olan bedenlerden oluşmaktadır. Bedenin çürümesini ancak gerçek eleştiri ortadan kaldıracaktır. Eleştiri var olanın yerine güzelden, iyiden yana bir şey yapmaktan geçer…


İsmail Cem Özkan

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Sol hastadır!

Sol hastadır!

Sol içinde Yahudi düşmanlığının temeli nerelere dayanır bilemiyorum, fakat bir düşmanlıktan söz etmek mümkündür. İsrail devleti ile Yahudileri eş gören ve her Yahudi’yi İsrail devletinin vatandaşı olarak gören ve onları oraya sıkışıp yaşamasını arzulayan bir sol düzlem nasıl oldu da benliklerin içine kadar işleyen bir düşmanlığa dönüştü?

Solun en aktif kesimini Marksistler oluşturur, sol ile özdeşleşmiştir. Marx’ın 1. Dünya Siyonist toplantısı çağrıcısı ve üyesi olduğunu kaç kişi bilir? O toplantı tarihin en solcu Siyonist toplantısı oldu, çünkü toplantıya kadın Yahudiler de katıldı.

Sorular yanıtları olduğu sürece anlamlıdır, yanıtı yoksa soru sormanın tek anlamı vardır; yanıtı aranacak! Yanıtı aranacak sorular her daim var olmasına rağmen bizler soru sormak yerine soruların yerini önyargılarımız almıştır ve önyargılarımız bizim yaşama bakışımızı ve duruşumuzu belirler konumdadır. Günümüzde sol önyargılarını boş olduğu bir zemin üzerinde kendisini tanımlamaya çalışmaktadır…

Sol kalıpları kırmak için yola çıktığını ifade etmesine rağmen kalıplar arasında sıkışmış ve belirli refleksleri vermekten başka işlevi olmayan bir konuma doğru eğilmiş. Özgürce tartışma yerine belirli kalıplar ve cümleler arasında kendisini ifade etmeye, sürekli belirli kaynakları referans kullanmak adına dogmatik düşüncenin kucağına doğru yelken açmış konumundadır. Sol özgürlükçüdür ama özgürlük kelimesini durduğu yere göre altını doldurulan veya boşaltan konumundadır.

Sol adaletçidir, adalet kavramına da özgürlük kavramı gibi davranmaktadır.

Bazı solcuların Yahudi düşmanlığının temelinde kopamadıkları Ortodoks İslam dinin etkisi olduğunu düşünüyorum... Çünkü geçmişlerinden bugüne taşınan ama söz ile ifade edilemeyen askeri bir disiplinin benliklere ve davranışlara etkisi olduğu gibi yaşamaktadır. Müslüman olmadan önce ve sonrasında tutsak edilen Türkler, Araplar tarafından köle olarak kullanılmış ya da paralı asker olarak kendi adlarına savaşmaları istenmiştir. Köle olmaktan utanmayan ve hatta köle geçmişi ile övünen bir atanın torunları elbette onlardan aldıkları bazı kültürleri bugün de taşımaktadır.

İsrail devletinin Arap toprakları işgali sonrasında 68 kuşağı kendi ülkelerinde ki devrim yürüyüşünün pratik deneyimini Filistin topraklarında İsrail devletine karşı savaşarak başlamıştır. Oraya gidenler Yahudi düşmanlığı için değil, emperyalizme karşı savaşmak için gitmiş ve anti emperyalist düşünceler ile pratiklerini belirlemişlerdir.

68 kuşağının en etkili örgütleri İsrail devletinin emperyalist politikasına karşı savaşmış, büyükelçisini kaçırmıştır. Onları geçmişte Nazi katliamında kurtulan mazlumlar olarak görme yerine o zamanki politikaları yüzünden kaçırmışlar ve eylemlerinde kullanmışlardır. Birilerinin iddia ettiği gibi proje olarak kullanılmamış, para alarak saf duygularını kirletmemişlerdir. (Projeler, 12 Eylül sonrası hayat bulmuş ve daha yaygın olarak eylemler içinde kullanılmıştır, fakat 68 kuşağı devrimcilerini projeler ile bağ kurmak tarihsel olarak imkansızdır.)

Yahudiler ile İsrail devleti arasında bire bir bağlantı kurulamaz... Türkler ile Türk devleti arasında bire bir bağlantı kurulamayacağı gibi…

Tüm devletler katildir...

Tüm devletler sermaye sahipleri için vardır, tüm devletler içinde yaşayan heterojen kültürleri yok etmek için ulus devleti anlayışına uygun olarak asimile eder... Şimdi bütün bunlar tüm devletler için geçerli olmasına rağmen neden bazıları İsrail ile Yahudiler arasında ayrışmaz bağ kurar? İsrail’de dünyanın gelişmiş barış hareketi vardır, solcular Filistinli kardeşleri ile birlikte yaşamdan bahseder. İki dil, iki kültür iki bayraklı tek devlet derler... Yahudi ulusalcılarına karşı mücadele ederler, onlar ile ortak eden Filistinliler de vardır ve onlar ile dayanışmak yerine Yahudileri soykırıma uğratacağını söyleyen İslam devleti savunan ile mi dayanışma yapılacak?

Hadi diyelim ki dini hassasiyetiniz var ve o açıdan bakıyorsunuz olaya, buna rağmen İbranice bilmek zorundasınız, çünkü dinlerin temeli İbrani kültüründen geçiyor. Bilmezsen anlamazsın... Hıristiyan’da İslam da İbrani dilini, kültürünü bilmek ile yükümlüdür...

Ortadoğu karmaşasını anlamak için sadece İngilizce, Fransızca ve Arapça yetmez... Sorunların ortasında duran İsraillerin ne düşündüğünü de ve planladıklarını da bilmek zorundasınız… Onlar her ne kadar homojen gibi gözükseler de aslında heterojen yapı içindeler, göçmenlerin oluşturduğu bir ülkedir.

Neden bazı solcular hala tek dil dünyayı yorumlamak ile uğraşırlar ki, kaç dil bildiğin çok önemlidir, farklı dillerde düşünebilme yetkisi sahibi olanlar gerçek anlamda solcu olur...

Tek dil ile ancak “ulusal solcu” olursunuz, tüm dünyanın sizi takdir ettiğini ve onlara önderlik ettiğini düşünürsünüz...

Marks boşuna yazmamıştır “tüm dünya işçileri birleşin” diye...

Hangi dil ile anlaşacaksınız?

Kafalarda oluşmuş şablonları kırmadan ne bugünü ne de yarını anlamak imkanınız olur...

Eskiden beri var olan bir sol hastalık var, nerede bir yürüyüş görseler gidip kortej önünde fotoğraf çektirip "yaşasın mücadelemiz" diye gazetelerinde yazı yazarlardı. Acaba diyorum bu Kılıçdaroğlu'nun başlattığı yürüyüşte aynısını kaç solcu yapacak? Görün, fotoğraf çektir ve hemen ayrıl...

Sol, fotoğraf çektirme hastalığında olduğu sürece meydanlar boş kalmaya devam edecek gibi...

Gerçekten iki insanın açlık grevi kaçıncı gününde?

Açlık grevini desteklemeseniz de yaşamı savunmak adına neden sessiz kalınır?

Bizden değil diyerek neden bir kaç kişinin canla başka yaptığı eylemler görmezden gelinir? Neden, neden diye sormuyorum hepimiz biliyoruz ya da hissediyoruz nedenini...

Eylemi ortaya koyan da eyleme destek vermeyen de aynı yerden bakar olgulara...

Destek veriyormuş gibi yapıp görmezden gelmek, yürüyüş yapıyormuş gibi yapıp aslında bir iki temsili olarak orada fotoğraf çektirmek, şey yapıyor gibi yapıp da şey yapmamak...

Sol hastalık; her şeyi bilip de bir şey yapmamaktır...

Bilerek ve isteyerek siyasi yapısı yarar görmüyorsa orada olmamak ve her şeyi siyasi ranta dönüştürme telaşı bir arada olmayı engelleyen en paradigmatik tutumdur ve sol hastadır...


İsmail Cem Özkan

29 Haziran 2017 Perşembe

Toprak rengini çiçeğe verir!

Toprak rengini çiçeğe verir!
Hayat bir döngüdür, döngüyü yaratan doğumdur. Doğum olan yerde ölüm kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan yaşantımızın içinde kırılma noktalarını oluşturur. Toprak üzerine düşenin rengini yine içinden yeşerttiği çiçeklere verir. Her çiçek kendisine ait rengi olması yanında bazı çiçekler toprağın yapısına göre renk alırlar. Ölümün hakim olduğu yerlerde çiçekler kan rengidir, kan çürürken rengini çiçeğe bırakır. Topraklarımızın üzerinde o kadar ölüm oldu ki, ölümlerin rengini kırmızı rengini bozkıra, ormanların kuytuluk yerlerine, çölde açan bir çiçeğe kadar vermiştir. Kan coğrafyamızın belirleyici rengi olmuştur.
Savaşların diyarında barış ancak kısa dönemli olmuştur. Her savaş barışı getirir diye bir kural yoktur, örneğin birinci dünya savaşı barışı değil savaşı getirmiştir. İnsanlık savaşlar ile doğayı ve kendisini kitlesel olarak yok ederken yerine yeni bir şey koyamamıştır. Emperyalizm ulus devletinin oluşumu ile sömürgeciliğin yerini almıştır. Şimdi yaşanmakta olan hibrit savaşlar neyin yerini doldurmaktadır?
Ortadoğu’yu proje olarak yeniden ele alanlar sonuç olarak nasıl bir Ortadoğu planlamışlardır?
İstihbarat; ulus devleti olduğu süreç içinde bilgi almak üzerine kuruluydu, liberal ekonominin hakim olduğu süreçte ise istihbartat işlevini değiştirmiştir, istihbaratın yaptığı işleri proje adı verilen uygulamalar almıştır. Proje, planlanmış bir süreçte istenilen bir gelecek için hazırlanmaktır. Bilgi toplama işi, proje yapan ama istihbaratta görevli olmayan gönüllü profesyoneller üzerine yıkılırken, istihbartat teşkilatlarında boşta kalan elemanlar ise denetim ve istenilen sonuç yaratmak için ortam hazırlamak ile yükümlü kılınmışlardır.
Hibrit savaşlar projelerin yaratmış olduğu ortamlarda ortaya çıkmış olması tesadüfi değildir. Hibrit savaşlarda birilerin adı adına başka topraklar altında savaşan profesyonel askerlerin/cihat oluşturmuş olduğu birliklerdir.
Hibrit savaşlar dünyanın değişik topraklarında aynı hedef yönünde savaşan ideal savaşçılar olarak sunulmaktadır. (parası olan kapitalistlerin çıkarlarını korumak ve yeni pazarlar oluşturmak adına)
Farkındalık, algılar üzerinde yeni düşünme yöntemi yaratmak için kullanılan yeni bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Son yıllarda sıkça duyduğumuz birçok kelimenin yeni üretilen terim olduğunun farkında bile değiliz, peki hangi terimler ortadan kaldırılmıştır ki bunlar yerine monte edildi?
Geçmiş ulus devleti algısı ile bugünü yorumlamaya kalktığımızda birçok konuda açmaza girmemiz kaçınılmazdır, açmazlarımız geçmişi yeninden yorumlamak ve yeniden yaratım ile sonuçlanmıştır. Yaşadıklarımız geçmişte idealize edilirken aslında yeninden yaratılan resmi tarih sürecine eşit denkleme gelmektedir. Özeleştiri ortadan kalkmış, yerini kibir almıştır, çünkü geçmişimiz o kadar doğru ki yenilgilerimiz bile bizim dürüst olmamıza kadar götürebilmektedir…
Açlığa mahkum olmak istemeyenler bilinçli ve iradi olarak ölüm oruçları ile ölüme mahkum olmasını hala anlayamadım ama tercihlerine saygı duyuyorum... Saygı duymuş olmam destekliyorum bu yöntemi anlamı çıkmasın...
Ölümler olmasın!
Açlık grevi ne yazık ki ölümlerin olduğu bir süreç oldu yargısız infazlar gerçekleşti hayatının baharında fidanlar toprak ile buluştu. Keşke hiç biri olmasaydı. Yaşadığımız süreçte devam eden ölüm oruçlarında hayatın baharında toprağa düşmeye yakın olanların yeniden filiz vermesini sağlamak için hala geç değil, daha fazla ölüm olmadan sonlansın bu grev...
Hepimiz biliyoruz ki grevi sonlandıracak olan siyasi iradedir açlık grevinde olanlar değil.
Haksız işten atmalara son verilsin insanlar açlığa mahkum edilmesin...
Görünürde masum olan bu isteği ideolojik zırh giydirip algılayan siyasi iktidar ölümü çağırmaktadır. Çünkü onların bakış açısı içinde geri adım olarak algılanmaktadır. Özgürlük bireylerin değil, iktidarın baskı yapma özgürlüğü olarak algılanmaktadır.
Kapitalizm sadece paranın özgürlüğünü savunur...
Günlük yaşantımızın koşturmaları arasında gözden uzakta bir yerde birileri için yaşamın son noktası olabilir...
Yüz günün üstünde gözlerimizin önünde yaşanan bir trajedinin son sahnesine doğru gidiyoruz. perde inecek...
Birileri oh diyecek, birileri üzülecek, birileri de bundan ders çıkarmak gerek diyecek ama ders çıkarılmayacak, çünkü ders çıkarılacak o kadar çok olay oldu ki hangisi neyi anlatıyordu gerçekten?...
Unutulan derslerimiz var tarih sayfaları arasında...
İki insan ölümü kucaklamadan bu işin çözüm yolunu bulabilirdi, belki de bulamazdı... bunu hiç bilemeyeceğiz... Çünkü duyarsız bir iktidar, duyarsız işsizler yığını, duyarsız benzer sorunu yaşayanlar, hepsi Allaha şükredip bugün de yaşadık diyecekler…
Bir çorba verene dua edecekler...
İki insan anılar ile kalacak, bir de günlük çekilen fotoğraflar, tutuklandıktan sonra fotoğrafsız günleri... Birileri tanıdıkları için gurur duyacak, kimileri üzülecek, kimileri anıları yolumuzu aydınlatıyor diyecek...
İki insanın ekmek ve onur mücadelesi ve açlık grevine giden yol gözlerimizin önünde döşendi... Konuşulanları duymadılar bildikleri yolda ilerlediler... Bir avuç insan onlara ses oldu, çoğu insan ise seyretti, kızdı, emir verenlere ve uygulayanlara lanet okudu...
İki insan henüz ölmedi, umarım ölmez ve yukarıda yazdığım hiç biri gerçekleşmez...
Aç olanlar, ekmeği elinden alınanlar, sizin gibi olanlardan sadece iki insan onuru ve ekmeği için bildikleri yoldan dönmediler...
Bireylerin sahiplenmesi yerine kurumlar sahiplenemedi... İçselleştiremediler... Bizden değil diyerek görmezden gelindi...
Yüksel Caddesi ayrı bir eylem alanı oldu, belirli insanlar belirli saatlerde geldi, plastik merminin, dayağın, gazın hedefi oldu, bir bölümü fotoğraf çekti, bir bölümü slogan attı, bir bölümü sessizce izledi... Bir bölümü nedir bu ya dedi, işimizden ekmeğimizden olduk dedi... Biri adalet yürüyüşüne başladı, adalet yürüyüşüne en fazla Yüksel Caddesinde olanların katılmasını beklerdim, katılmadılar...
Sosyal medya sürekli fotoğraf paylaşım alanı oldu, biri yürüdü, biri gaz yedi... Her şeyden sorumlu sorumsuzlar emir komuta içinde görevlerini yaptı...
Ülkemizin trajedisini dramalar belirler oldu..
Toprak çiçeklere kendi rengini verir, yaşadığımız coğrafyada bir renk hakimdir…
İsmail Cem Özkan


22 Haziran 2017 Perşembe

Projelerin dayanılmaz hafifliği!

Projelerin dayanılmaz hafifliği!

Projeler konusu çok yeni bir kavram olmasına rağmen sanki kırk yıldır varmış gibi algılanıyor ama kırk yıl önce proje bizim ülkemizde yoktu ama başka yerlerde ilk denemeleri oluyordu, bilgiler toplanıyordu. İlk projeler masum gibi gözüküyordu, fakat sonrası G. Soros gibi liberal ekonominin fikir ve finans babalarının elinde bir silaha dönüşüyordu.

Ulus devleti artık var olan gerçekliği taşıyamıyor, gelişmekte olan piyasaların ve şirketlerin önünde sistemin çarkına engel oluyordu. Kapitalist sistem bir sıçrama yapmak zorundaydı, çünkü ulus devletin oluşturmuş olduğu sosyal devlet kavramı sistemin içinde sorun oluşturmaya, küreselleşen piyasanın önünde ki en büyük engel olmaya başlamıştı. Gümrük duvarları yıkılmalıydı, ilk büyük deneyim sömürge devleri birliğinin dışında Avrupa’da Ekonomi Birliği adı altında Fransa ve Almanya arasında ilk çekirdeği atılmıştı. Daha sonra Avrupa Birliğine dönüşecek olan ekonomik birlik ilk olarak ulus devletinin olanakları içinde reform hareketi gibi başlamıştı, önemli deneyimler bu ilk oluşumdan çıkarılmıştı. ‘Yeni Dünya Düzeni’ için ideal birlik bu düşüncenin altında filiz vermiş ve AB olarak olgunlaşmıştı.  Avrupa birliği ihtiyaca cevap olarak sistemin üretmiş olduğu çözüm yollarından biriydi ve kapitalist sistem için önemli bir sıçrama alnıydı. Daha sonra AB deneyiminden çıkılarak kıtalar içinde ülkeler arasında gümrük birlikleri kuruldu ve halen de kurulmaya ve ayrışmaya devam ediyor…

Liberallerin en büyük zaferi Reagan - Thatcher ikilisinin iktidarı döneminde olacaktı. Onları zafere taşıyan ve doruk noktasına çıkaran Sovyetler Birliğinin tarihte ki yerini almasıdır. Peki, nasıl olmuştu da bu ikiliyi zafere götüren şey aynı zamanda ulus devletini de ortadan kaldırdı? Projeler işte bu dönemin ürünü olarak ortaya çıkmış ve doktrinlerin yerini almıştır. Eskiden ABD başkanlarının doktrinleri olurdu ve yayınlanırdı. Bunlar aynı zamanda sistemin ihtiyaç duyduğu çözüm yollarının da haritasını çizerdi. Nasıl bir dünya arzuladıkları ve ne gibi eylemler yapacaklarını tahmini olarak ortaya koyardı. İstihbarat bu belirlenen haritaya göre çalışır, gerek gördüğünde kamuoyu oluşturmak için eylemlerin içinde yer alırdı. İran’da Şahı iktidar taşıyan darbe CIA’nın ilk uluslararası başarısı olarak artık bugün genel kabul gören bir gerçekliktir. Deneyimler sistem için ileride atılacak adımları belirliyordu. Fakat Reagan – Thatcher ikilisinin neoliberal politikaları ve devletin ulusal alışkanlıklarının dışına çıkan devleti küçülten eylemler projelerin hayata geçirilmesi için artık fırsattır. Devlet istihbarata için eskisi gibi büyük paralar harcamayacaktır, daha ucuza ve gönüllü istihbarat elemanlarını projelerde çalışanlar sayesinde elde edecektir… vakıflar değişik fonlar adı altında her ülkede birden projeler yapılmaya başlandı. Sovyetler ve doğu blokunu ortadan kaldıracak olan ve sonra renkli devrimlere adını veren projelerdir. Portakal, orange, kadife devrim diye anılan geriye dönüşler ve aynı zamanda büyük bir insanlık dramını anlatan süreç projelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik o güne kadar projelerden bir haber yaşayan toplumlar artık proje ile yatıp proje ile kalkar olmuştur. Proje yazma kursları, proje takibi ayrı bir sektör olarak ortaya çıkacaktır. İhtiyaca uygun yöntemleri anlatan her şey piyasada alınır satılır ve gelir getiri konuma dönüşecekti.

Projeler bu kadar yeni bir olgu olmasına rağmen o kadar kanıksandı ki sanki yüzyıldır varmış gibi algılanıyor… projeye karşı olduğumu söylediğimde eski sol tepkisi diyerek küçümsenmeye çalışılıyor ki, yetmişlerin olduğu dönemde proje yoktu. Bugün proje var ve ne için kullanıldığını bilecek kadar deneyim sahibi oldum, çünkü ilk proje çalışmasını Almanya’da kullananların kimlere nasıl bilgi taşıdığını pratikte görmüştüm. Doğu Almanya tarihe karıştığında proje yapanalrın emeğinin yadsınamayacağını yıllar sonra bu işe para yatıran Soros açıklayacaktı.

Şu anda Ortadoğu’daki siyasi yaşamı, savaşları ortaya çıkaran proje Büyük Ortadoğu Projesidir. Uluslararası ölçekte projeler, projeye para veren, yönlendiren şirketler ve devletlerin çıkarına hizmet etmektedir. Projeyi veren düdüğünü çalar ve çaldırır…

Projelere neden karşı olduğunu tarihi çizgisine bakarak zaten anlaşılmıştır ama yine de başlıklar altında değineyim;

Projeler ve taşeron işçilik örgütlü olmayı ortadan kaldırır. Siyasi talep yerine ekonomik talep üzerine konuşurlar...

Taşeron çalışma ile proje yapmak arasında hiç fark yoktur... Her ikisi de çalışma hayatına sermaye lehine duruş demektir.

Projeyi iş gibi gören ya da yaşam biçimi haline getirenler aslında çalışma hayatından kaçan işçi olmaktan utanan bireylerdir.

Proje yaptığı için övünenleri görünce ben onlar adına utanıyorum... Ne yaptığının bilincinde ama çıkarı görme diyor…

Proje yapanlar genelde kendilerini pazarlar...

Proje yapanlar genelde kibirli olurlar…

Liberalizmin nimetlerinden yararlananlar ya da proje yapan solcular ister istemez sistemin kirine bulanmıştır.

Proje çalışanları mevsimlik işçi gibidir. Proje devam ettiği sürece harcayacağı parası olur. Aslında onlar gizli işsizdir. Beyaz yakalı mevsimlik işçi, tıpkı özel üniversitelerde çalışan dönemsel akademisyen gibi.

Proje yapanlar bir anlamda taşeron istihbaratçıdır, çünkü parayı verenin amacına uygun bilgi toplar, analiz yapar parayı verene rapor olarak tüm aşamaları ayrıntılı olarak verir. Ucuz istihbarattır ve yasaldır.

Son olarak  mekansal alana dokunayım dedim, çünkü her proje sunumu nedense lükse toplantı salonlarında olur, acaba otel sahibi olanlar bir anlamda kendilerini kayırmış oldular! ABD başkanı bir otel sahibi olduğunu düşününce…

Projeler verimlilik esaslarına uygun olarak “time management”  olarak planlanır ve ona göre tasarruf yapılması istenir. En kısa zamanda, en az masrafla en çok verimlilik projelerin finansı için istenen ön koşuldur… Buna en çok gönüllü olanlarda nedense solcular oluyor, işte bunu anlamakta zorlanıyorum! Geçici bir iş için bu kadar yüksek performans, başka iş ile uğraşsalar daha verimli olur kendi anlayışları yönünde… Demek ki öyle bir dayanılmaz çekiciliği var ki, solcular proje yapmak için birbirini bile çiğner konuma gelmiş!


İsmail Cem Özkan