25 Mayıs 2023 Perşembe

58 yıl geçmiş göz açıp kapayana kadar...

58 yıl geçmiş göz açıp kapayana kadar...

 

58 yıl olmuş… Zamanın ruhu ne derseniz, benden çok uzakta... Kaprisli, narsist liderlerin olduğu zamana denk düşmüş, geçmiş liderleri sanırım biraz abartarak imreniyorum... Tanıklığım yakın çevreme, siyasi gelişmelere, birikimi onlar sayesinde yaptım, onlar ile paylaşıyorum... Ekonomik hiçbir zaman rahat olmadım, olmayı da istemedim sanırım, hep en az ile en güzeli, en mutlu olmayı, çıkarsız bir çevrem olmasını istedim... Maddi miras bırakmayacağım ama yazdıklarım, çizdiklerim insanlığın zamanına bir nokta olarak bırakıyorum...

 


Orman yangınları başladığında, aslında hep orman yanar ama bu sefer orman yangınlarını ranta döndürmek için yanmasına göz yumanlar, yakanların olduğu zamandan bu yana doğum günü kutlamadım, ne kendimi ne de arkadaşlarımın doğum gününü kutladım... Ama bir şeyin farkına vardım bu zaman içinde, doğum günü bahane, kendini anımsatma... Evet, unutuyoruz, çok yakınımızda olanı bile unutur olduk. Pandemi bizi değiştirdi ama değişimin farkına bile varamadık, çünkü sistem bizi kobay olarak kullandı, alay etti, para kazandı, kaybettik. Kaybettiğimiz en insancıl olanlardı, bir de sevdiğimiz dostlarımız, en yakınlarımız gitti bu zaman içinde...  

 

58 yıl yaşamımın içine 12 Eylül öncesi sokak çatışması, gelmekte olana nasıl körük içinde hava taneciği olduğumuzu yaşayarak öğrendim. Bizler antifaşist mücadeleye zorlanmış, bilinçsizce ama hayati olduğu için katıldık, cephelerde nöbet tuttuk, yakınımız öldürülmesin diye... Zorunluyduk ve zorunlu olduğumuz için o nöbetlerde yaşa bakmadan durduk, kaç gün uyumadığımızı zaman geçince hissettik... Sonra bizi körükte hava taneciği gören tıkadı bir yere, toplum ile bağımızı kopardı... Faşistler kullanışlıydı ama onlar sayesinde bizde kullanışlı olmuştuk ama zaman sonra öğrendik, antifaşist mücadele devrimi değil, var olan sistem içinde direnişi örgütledi, devrimi değil… Devrimi zaten örgütleyemediğimizi 12 Eylül sonrası yakalanan o dönemin liderleri açıkladı, geri çekilmişler ve bizim haberimiz olmadı bile... İfadelerde de ortaya çıkmadı ama anı kitaplarında rahat rahat anlatmışlar, okuduk... 

 

Hayat öyle bir şey ki, girdabına alıyor ve fırlatıyor... Bizler -kendi adıma söyleyeyim en azından- "dünyayı değiştiremedik ama biz de değişmedik!" evet bir filmin fragmanında kahraman söyletilen bu sözü çok sevdim... Hala yüreğim antiemperyalist, antikapitalist, antifaşist olarak canlılığını koruyor, belki o yüzden henüz genç görünüyorum. Yüzümden gülümseme eksik değildi son yıllara kadar ama her insan yaşlandıkça acılar ve ayrılıklar daha fazla bastırıyor... Beyin ile vücut algısı arasında uçurum oluşuyor, vücut yaşlandıkça beyin hala genç! Beynim hep genç kalacak ama ara ara aynaya bakıyorum ya da fotoğrafımı çekip bakıyorum... 

 

 

Her doğum günü bir anlamda kendim ile yüzleşmektir… Bu seneki yüzleşmem yaşadığım döneme yukarıdan bakarak yapmaya çalıştım. Çok üzgünüm babam hasta, annem onun hastalığı altında eziliyor, kardeşim annemin ve babamın hastalığı arasında sıkışmış, bir yandan da oğlunun geleceği için çabaladığı zamanda... keşke param olsaydı, keşke daha fazla imkanım olsaydı da onların darlığa düşmeden yanlarında olabilseydim… Bu zamanda canım acıyor, keşke her şeyi parayı döndüren bir insan olabilseydim… Bakıyorum çevreme, bakıyorum solcuların hayatına, çoğu durumu çok iyi, yazlığı, torunları, emekli maaşları, düzenden rahatsız olmayan, gemilerini sakin denize bırakmış, istikrarlı ama geçmişi abartarak yeniden yarattıkları kahramanlık öyküleri… Her biri sanki geçmişin kahramanı, bugünün istikrarlı yaşamı seçmiş ama yaşadıklarından rahatsız gibi görünüp, fırsat buldukça birikimleri ile övünme konumunda olmaları… Bencillik, fırsatçılık, karşısında olanın her şeyinden faydalanma… İşine gelince aramalar, işine gelince kimdi diye burun kıvırmalar… Hepsi bu zamanın ruhunda var, benden uzakta… Sol geniş halktan çok uzağa düşmüş olduğunu seçimlerde alınan oylar ve nereden aldıklarına bakarak öğreniyoruz her seferinde… Her seferinden yeninden “deneyimliyoruz!”

 

58 yıl geçmiş, elimde arkadaşımın yayınladığı bir kitabım ve binlerce yazı, afiş, karikatür çalışmalarım var… Çoğu zamana nokta olmadan yok olup gidecek, kim bilecek, ne de haberi olacak… İnsanlık tarihinde yaşamış binlerce ozan, ressam, yazar gelip geçti... İnsanlık onların sayesinde birikimini diğer nesillere taşıdı ama işlevleri bitince unutulup gitti… Eseri yaptıran anılıyor ama eseri yapanı kim biliyor? Kralların büstleri, heykelleri ve resimleri var ama çizenin, onu yaratanın adı bile yok, sipariş verilmiştir, parasını veren zamana adını bırakmış oldu…

 

Son söz, keşke diğer insanlar gibi olsaydım, zamanın ruhunda belki küçük de olsa payıma düşeni alsaydım, popüler olup, biraz maddi birikimim olsaydı, en azından doğru dürüst sevdiklerime sağlık hizmeti sağlamış olsaydım… Hayata çok mu cephelerden bakmaya alışmışım, neden geçişler yapmadım?

 

58 yıl gelip geçti, ders aldım… Elimde olanı paylaşmayı hep sevdim, dostlar biriktirdiğimi sanıyordum, gerçekten de dostlarım var ama parası olanın çevresinde olan kadar dostlarım yok… Bizler hayatı en verimli en üretken şekilde yaşamayı savunduk ama fakir bir hayat yaşam bize düştü… Devrimcilik; fakir yaşamı değil, burjuva yaşamın üzerinde ve onların olanaklarından daha fazla olanağı yaratan yaşamı savunmaktır. Onların yöntemini ret ederek, yeni ilişkileri oluşturan bir yaşam...

 

Sözü uzatmaya gerek yok, çünkü 58 defa yaz ve kışı gördüm… Kaç defa yaz göreceğimi bilmiyorum… Umarım ütopyamızdaki hayatı yaşayacak bir ortam olur…

 

İsmail Cem Özkan

23 Mayıs 2023 Salı

İstikrarlı muhalefet!

İstikrarlı muhalefet!

 

İktidar kirletir, o yüzden hep muhalefette kalalım anlayışı uzun yıllardır üzerimize yapışmış bir duygu. Sürekli muhalefette kalmakta üzerimize ölü toprağın taşınması anlamına geliyor, çünkü üretemeyen muhalefet durduğu yerde ölmeye mahkumdur…

 

Son yirmi yıldır ülkemizde yapılan tüm seçimlerde oluşan duygu hiç değişmiyor; “çaldılar, biliyoruz çaldıklarını, eğer isterlerse kanıtlarız” diyen muhalefet, ‘yenilgiyi’ kabul edip bir daha ki seçime kadar kaderine ‘razı’ olmuş şekilde bekliyor...

 

Çalındığını biliyorsanız hırsızı yakalayın diyeceğim de kimse başkasının hırsızını yakalama gibi niyeti yok, çünkü kendi hırsızı belki görünür olur korkusunu yaşıyor.

 

Son seçimde sandığa giderken “Millet İttifakı” sandık güvenliği, bilgi akışı konusunda her türlü olasılığı düşündükleri ve önlem aldıklarını ifade ettiler ama görünen o ki seçim sonrasında yaşananlara bakarak sözleri havada kalmış... Her seçimde olduğu gibi sandık güvenliği yine iktidara kalmış... Oyları sayan iktidar, oylanan iktidar, sandığın güvenliği iktidar, sonra muhalefet bu durumda kesin kazanacağına inanıyor!

 

İktidar başarısını taçlandırmak için muhalefet içinde de olta ucuna taktığı yandaşını ya da para ile kendi lehine çalışacak Truva atının içinde sakladığı taraftarını koymuştur.  Uyuyan hücrelerini seçim süreci içinde canlandırıp, muhalefete hamlesini kendi lehine yapacak ortam yaratmasını sağlamıştır. Bütün bunlar bilinmesine rağmen muhalefet partisi içinde iktidarın lehine çalışanlar bir bir teşhir edilecek mi, yoksa eskiden olduğu gibi "kol kırılır yen içinde kalır" mı denecek? Sorun yokmuş gibi davranıp Erdoğan koltukta kalsın da nasıl kalırsa kalsın mı denilecek?

 

Muhalefet partisi içinde Truva atı olanlar bu Truva rolünden de para kazanmış, kişisel hesaplarına ‘offshore’ de eklenmiş olabilir... Şimdi muhalefetin inandırıcı olması için öncelikle kendi içinde ‘offshore’ hesapları olanları açıklamaktır...

 

Halka umut dağıt, umudu umutsuzluğa döndür, ondan da para kazan süreci bitecek mi?

 

Ülkemiz bu seçimde ilk defa ikinci tura kaldı. İlk turda partiler “tereciye tere satıldı,” tere sevmeyenlere ulaşmadı...

 

Bu seçimde CHP daha da küçülmüş, hiç seçmeni olmayan partileri meclise taşımıştır... Solculara sağcıları, fetöcüleri seçtirmiştir...

 

Sol ve Alevi seçmeni tabanı olan partilerde dört eğilimi bir çatı altında buluşturan tüm siyasi çalışmaların boş olduğu gerçeği ile karşılaştık. Popülizm rüzgarı ile hareket edenler küçülmüş ve çevresini de küçültmüştür...

 

Türkiye’de faşist hareket son seçimde nüfusun %30'unu kucaklamış; devrimci, sol siyaset nüfusun yüzde birini bile kucaklayamadığı gerçeği ile yüzleştik...

 

Tarihi bilmeyen ondan ders çıkarmayanlar sadece kitle partilerin fedaisi olur, onun ötesinde hiçbir şey ifade etmez...

 

Bu seçimde de meclise giren tüm vekillerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, sadece onlar el kaldırıp indireceklerdir, vekil maaşı alıp, vekil emeklisi olmayı bekleyeceklerdir... Yeni sistemde mecliste bir vekil borsası oluşmayacaktır... Kısaca meclis iradesi yoktur, cumhurbaşkanı olarak kim seçilirse onun ihtiyacına cevap verecek kadar el meclis koltuğunda olacaktır...

 

Bu seçimde AKP çalışmadı, devlet olanağı ile her seçmenine ulaştı, çoğunluğu mecliste korudu. Hizbullah ya da Hüda Par'ın devletin bir parçası olduğu gerçeğini bir kere daha idrak ettik... Bu seçim yeraltı örgütlenmesinin görünür olmasını ve amacının daha büyük kitlelere ulaşmasına vesile oldu.

 

AKP’den ayrılan partilerin tabanının olmadığı, hatta parti teşkilatının da sandıkta oy atmadığı gerçeğini da bir kenara not edin... Saadet Partisi Yeniden Refah Partisinin gerisinde nal topladı, Milli Görüş “partisini” ilan etmiş oldu...

 

MHP, üzerinde bir cinayet olmasına rağmen tabanının bu cinayeti onayladığını gördük...

 

Bir ilçede, kasabada, bir şehirde sürekli olarak sağ kazanıyorsa, orada faşist partiler hakimse o yerleşim yerinde geçmişte büyük olasılıkla ya Ermeni, Rum, Yahudi ya da Alevi kıyımı olmuştur... Kısaca "onlar (katliama uğramışların akrabaları) gelecek elimizden toprağımızı alacak" korkusu o insanları sağın kucağına itmiştir ve orada bir "çıkar" korkusu yüzünden kalmıştır... Bir arada durmalarının sebebi ellerindeki toprağı kaybetme korkusudur, başlangıçta ideolojik bir duruş yoktur ama o korku zamanla ideolojik bir duruşla bütünleşip kemikleştiği için sürekli benzer partiler o bölgelerde kazanmaya devam ediyor.

 

Önümüzde ikinci tur var, bu turda muhalefet alışkanlığını devam ettirip istikrarını mı koruyacak yoksa değişim mi diyecek? Seçim sonucuna bakarak bu soruyu yanıtlayacağız.

 

İsmail Cem Özkan

 

17 Mayıs 2023 Çarşamba

Kazanacağız!

Kazanacağız!

 

İşçi sınıfının cinsiyet ayrımı yapmadan tek bayramıdır 1 Mayıs… Mücadele düşenlerin kanı ile oluşmuş olan işçinin terini ve kanını barındıran işçi tulumları küresel bayrak olmuştur.

 

İşçi sınıfının tek bayrağı vardır, o da düşenlerin kanı ile oluşmuş olan kızıl bayraktır.

 

Ulusal bayraklar işçi sınıfını değil, ayrılmış, ayrıştırılmış mücadeleyi temsil eder. İşçi sınıfı evrenseldir ve mücadelesi de evrenseldir.

 

Dünyanın tüm meydanları işçi sınıfınındır. O meydanlarda oluşacaktır barikatlar, o meydanlarda düşenler anılacaktır, o meydanlarda yarına dair umutlarımız bir kere daha haykırılacaktır. İşçi sınıfı tüm ülkelerde 1 Mayıs günü meydanları doldurur, renk, dil ayrımı yapmadan, kim nerede alın teri döküyorsa orada işçi sınıfı vardır ve orada 1 Mayıs kutlanır, tüm yasaklamalara, tüm saldırılara rağmen kutlanır.

 

Popüler olanın peşinden koşmak demek çürümedir, çürürken bir şeyler arada yeni filizler oluşur. Çürümenin olduğu yerde oluşan filizler ile sol oradan kendisine yeni orman yaratacaktır... Küçük adımlar yeni filizlerdir, o yüzden kayıplar ne olursa olsun yarını mutlaka kazanacağız...

 

1 Mayıs alanına gidecek yollara önce afiş taşıyanlar gelir, afişler yollara serilir ve gelecek olan sempatizanlar beklenir... Üyeler ve sempatizanlar toplu olarak bu yollara geldikçe yere serilen afişlerin yerleri de değişir... Kortej adı verilen toplantılar her siyasi grup kendisine göre kurmaya başlar, her renk kendi rengini kendi kortejinde toplamak için belirlenmiş alanlarda kendi flamalarını asarlar... Gelenler o belirlenen alanlarda kalır, hiç bir yapıya dahil olmayan, gönüllü olarak meydana gelenler ise renkler arası gider gelir, çünkü dostluklar renklere göre değil, başka ihtiyaçlara cevap verilecek gibi kurulur...

 

Korteje dahil olan sempatizanlar, üyeler yürüyüş başlayana kadar orada kalır, eğer güneş varsa gün yanığı oluşur vücutta ama oradan ayrılmayı aklına bile getirmez! Yoldaşlar ile sohbet edilir, yoldaş dediğiniz de sadece birbirini tanıyan yoldaş! Müzik çalmaya başlayınca, sloganlar atıldıkça sesler birbirine karışır, "zıpla zıplaaa..." derken hep birlikte zıplanır! Yoldaşlar birbiri ile karışır ama kısa sürede o birlik yeniden özgün ayrılışa sahne olur... Renkler bile kendi içinde ton farkını ayırarak kendisini korur...

 

Her gurup siyasi propaganda için fotoğraf çektirir. Önemli olan ve kalan fotoğraftır... Afişlerde kullanılacak fotoğrafların en güzelini elde etmek için pozlar alınır... Lider kadrosu olanlar ile anı fotoğraflar bireysel makineler ile çekilir... Özgürlük için mücadele edenler, örgüt yapısı içinde özgürlükleri elinden alınmış şekilde ama kendi iradesi ile verilmiş bu özgürlükten vazgeçme hali, bilinç dışı şeklinde toplumsal baskının sonucu oluşmuş bir hürriyet kaybı göze çarpmaz... Meydanlarda renkler ne kadar ayrı gibi dursa da, çok yukarıdan çekilen fotoğraflarda gökkuşağı rengi gibi gözükür.

 

Sonuçta yürüyüş başlar, sol eller yukarıya, bayraklar daha daha yukarıyaaaa... Askeri adım atanlar yanında özgürce adım atanlar, serbest yürüyüş yapanların da olduğu bir kortejler geçidi miting alanına kadar gider. Miting alanına ise renkler karışır, kaynaşır ve gerçek özgürlük orada ortaya çıkar... Çünkü artık ne örgüt ne de kortej kalmıştır, orada amaca uygun bir dağılım söz konusu olur ve varsa yeşil alana oturulur ve sahneden gelen çok yüksek sesli konuşmalar ve müzik dinlenir gibi yapılır...

 

Kullanılan afişler ve flamalar meydanda toplanılır ve getirenler getirdiklerini toplayarak bir daha ki yürüyüşe kadar afişler sarılır... Kavga işyerlerinde, mahallelerde, şehirlerin ötekisi olarak kabul edilen mazlumların olduğu yerde devam eder… İşçi sınıfı sınıf bilinci ile donandığı sürece, kurtuluş için örgütlü yapıyı büyütür, her rengi kucaklayarak…

 

İsmail Cem Özkan

 

2 Mayıs 2023 Salı

Notalar sahnede hayat bulmuş, kendi aralarında dertleşmişler…

Notalar sahnede hayat bulmuş, kendi aralarında dertleşmişler…

 

Fıkra anlatılırken genelde söze şöyle başlanırdı: bir Fransız, bir İngiliz ve bir Türk bir barda karşılaşmışlar… Fıkralar aslında toplumun konuşmaya çekindiği bir şeyi, mizahi karşısındakine komik gelecek şekilde aktarmasıdır. Fıkralar çok rağbet görünce zamanın gazeteleri fıkrayı anonim olmaktan çıkarmış, sorumluluk sahibine köşe ayırmış ve orada fıkra yazmaları istemiş…

 

Köşe yazarlığı aslında fıkra yazarlığıdır. Köşe yazarlığı zaman içinde eğilmiş, bükülmüş, amacından çıkmış ve fıkra köşeleri gazeteciler için öyle kolay kolay terk edilecek yerler olmaktan çıkmış, dokunulmaz, yazana itibar kazandıran, gereğinde “nalına da mıhına da vuran”, gereğinde “enseyi karartmayın” diyerek arka arkaya fıkralar boca edilir ve esas amaca uygun bir fıkra arada yazılır. Okuyucu zekidir, bilir nerede ne mesaj alacağını, sansür kurulu da bu zekilikten pay almış, yakaladığının ensesine bir tokat atıverir…

 

Fıkralar ağır koşullar altında yaşayan insanlar için bir anlıkta olsa nefes aldığı alan yaratır. Elbette baskınında sınırı vardır demokrasilerde iktidar koltuğunu kaybedene kadar, kazanan bir “özgürlük” verir gibi olur ama istikrarı bozmaz o da sansüre, baskıya, işkenceye devam eder ve arada sırada “işkenceye karşı sıfır tolerans!” der, sıfır tolerans gösterilir ayak takımının özgürlüğüne… 

 

Ayak takımı dediğime bakmayın, aslında ayaklar görünmezdir. Her zaman üstü kapalıdır ve bir anlamda içeridedir, ancak bir eve girildiğinde yerde halı, kilim varsa çıkarılır ama hemen özgürlüğe ulaşmaz, ayakların sahibi ne zaman uykusu gelir, yatağa gider, o zaman ayaklar üzerindekilerin hepsi kalkar ama ayak bu sefer yorgan altındadır. Ayaklar hiçbir rejimde/ düzende özgür olmaz, üzerinde bir baskı olur.

 

Ayakların özgürlüğünü savundunuz mu, başınıza her iş gelebilir, en azından elinizden pasaportunuz alınır! Hayalleriniz alınır, gün içinde oluşan rüzgarda savrulan bir kuru yaprak gibidir, ne zaman yere düşeceği belli olmaz…

 

Günlerden bir gece yarısı, kapanan aslında devredilen bir barın herkesin çekip gittiği, sessizliğin hakim olduğu, alkol ve insan kokusunun biraz uzaklaşması gereken zamanda sessizlik beklenmedik şekilde bozulur. İçeriye bir kadın girer ve ışıkları açar ve sahne aydınlanır. Azeri dilinde (şivesinde) konuşur, neden orada olduğunu kendi kendine dertlenir gibi anlatır, dertlenme de denmez söylenir… kısa bir süre sonra caz barın sanatçısında son bir kere dokunduğu piyanosu ile vedalaşmak için salona gelir. İki kadın birbirinden habersizdir ve barın içinde karşılaşmaları onları panik hale gelmesini sağlar. Panik hali çatışma demektir, korku çatışmak için ortam yaratır ve önyargıların görünür olmasını sağlar. Azeri şivesi ile İstanbul Türkçesi konuşan iki kadının bilinçaltında oluşanların yüksek ses ile ifadesi çantadan çıkan gaz spreyidir. İki kadın ile karşılaşması, bir anlamda göçmen ve yabancı düşmanlığının insanlar üzerine bıraktığı etkiyi çıplak olarak görürüz. Artık “kral çıplak” denmiştir, çünkü nefret ile yüzleşmek, önyargılar ile hesaplaşmanın da kapısı aralanmıştır… Seyirciyi o barın salonuna davet eder. İki kadının birbirinin önyargısını kırması öyle kolay olmayacaktır, bu arada seyircinin kafasının içinde sorularda oluşturmaktadır. Günlük hayatta kullandığımız cümleler salonda bulunan seyircinin üzerine atılmaktadır.

 

Bir Azeri, bir Türk bir barda karşılaşmış ama henüz üçüncüsüne zaman vardır!

 

Çok sade düzenlenmiş bir dekor, her oyuncunun kullanacağı kadar sandalye ve bir masa vardır, özellikle salonun sadeliği, sahnenin düzenlenmesi seyircinin her açıdan oyunu görmesini sağlarken, oyuncularında hareket alanını genişletmiş… Bar, barın üzerinde kedi LED ışıklar ve bardaklar, buzdolabının zincirlenmesi, bu zincir aslında hırsıza karşı değildir, çalışana karşı takılmıştır…

 

“Le chat noir” Fransız cafe/bar düzenlemesi ile bir tescili markadır İstanbul şubesidir… Küresel markalar kendi kuralları ve düzenlemeleri ile şubelerini açar ve dayatır, onların istediğini yerine getirmezseniz marka hemen alınır…

 

Oyunun dekorunu, konusunu oluşturan tüm öğeler küreselleşmenin ülkemizdeki yansımasıdır. Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, bir birine benzeyen bir çok mağaza, bar, cafe bulacaksınız, tek fark o mekanlarda oturanlar ve işletenlerin ten rengi ve kullandıkları dilleri farklıdır… Her mekanın pırıltıları altında ama her ülkenin kendisine özgü sorunları da o ışıltıların, müzikleri arasında saklanmış halde bulunur. Acının üstü ne ile örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, acı bir yerden kendisini bazen bir nota, bazen bir gözyaşı, bazen bir cinayet ile kendisini gösterir…

 

Acının rengi her insan için aynıdır, sesi farklıdır.

 

Küresel markanın İstanbul şubesinde gece yarısıdır ve o gece yarısı olması gereken sessizliğin yerini acı ve nefret söylemlerinin ortaya çıkardığı önyargılar ile yüzleşme ve o yüzleşme sonucunda bir birinin acısını hafifletmek isteyen sabırlı bir hoşgörü alacaktır… Uzlaşı ancak farklı insanların çatışmasının sonucunda ortaya çıkan bir durumdur, uzlaşıyı sağlayan ise toplum algısı ile oluşan, zayıf gösterilen iki kadının o zayıf anı ve kadınlık hissinin hakim olması ile oluşur. Sıcak bir sarılma, kendi acısını ötekinde görme, iki yabancıyı birden yıllarca tanıdığı kadar içten görmeyi ortaya çıkarır…

 

Notalar evrenseldir, ezilmişlerin oluşturmuş olduğu müzikler hangi dilde söylenirse söylensin duygulara hitap eder ve dili anlamasanız da notalar gelir sizi kucaklar ve söylemek istediğini söyler…

 

Müzik sessizlerin dilidir…

 

Fıkra bu ya hep üç rakamına tamamlanır, hep bir üçüncü fıkraya dahil olur, gecenin sabaha doğru evirildiği zaman kapı aniden açılır ve isyanın, öfkenin, oluşmuş olan hayal kırıklığının sese yansıması ve kavganın bitiş anının o son darbesinin sesi kapıda belirir. Öfkeli, aldatılmışlığın getirmiş olduğu hayal kırıklığı ve sanki hep tekrar eden bir şeyin tekrar yaşamanın getirmiş olduğu katmerleşmiş acının sesidir kapıda… Alnından kan sızarak giren, öfkesini henüz kontrol edemeyen kadının sessizlik olması gereken bara atılmasına şahitlik ederiz. Ne bir gerekçe, ne de herhangi bir açıklama yapılmadan bir eşyanın emanetçiye bırakılması gibi bırakılıp gidilmiş ve üstelik bir de ödev/sorumluluk verilmiştir.

 

Müzisyen telaş içinde salonu terk ederken kapıda karşılaşırlar, her yeni karşılaşma oyunda önyargıların ortaya çıkıp dillendirilmesidir. Yeniden, yeniden yaşanır aynı şeyler ama bu sefer özneler değişmiştir. Gelen ne göçmendir ne de gerçek anlamda buralıdır. O da yabancıdır. Yabancılık, bir ortamda bulunanlar için kısa sürede ortadan kalkması gerekendir, çünkü üç farklı kültürden gelen kadının bir barın salonunda buluşması ve arkadaş demeyelim de “el” olmaktan çıktığı süreçtir… Üç kadını bir birine bağlayan notalardır… Notalar onları öyle bir ortak noktada buluşturur ki, üç farklı insanın, kültürün, algılayışı farklı olanın, tarihi geçmiş ve birikimleri bir biri ile ilgisi olmayan üç farklı dünyanın aynı salonda kendileri, toplum ve kadınlıktan gelen negatif ayrımcılık ile yüzleşmesine şahitlik ederiz…

 

Ezilmişlerin notaları aynı acıyı taşır ve evrenseldir...

 

Azeri temizlikçi kadının elbette bir adı vardır, Elnara: ateş, çalışkan, inatçı anlamlarına geliyormuş. Azerbaycan’dan çalışmak için geldiği ülkede elinden pasaportu alınarak beyaz köle yapılan ama beyaz yalanlar ile aldatılan bir kadındır… Hayalleri yok olmuş ve geçmişin acısını, Azerbaycan’da muhalif bir ailenin ferdi olması, başlarına gelen felaketlerin nedenlerine vakıf birisidir. Azeri hükümeti / devleti kendi muhalifini yok etmek için Ermenistan ile yaptığı savaşı kullanmış, cephe önüne muhalifleri sürerek bir taş ile iki amacına ulaşmayı seçmiştir… Elnara canlandıran Başak Meşe, gerek şivesi, gerek mimikleri ile bu acıyı sessizce üzerine oyun boyunca taşımıştır. Babasını ve eşini kaybeden Elnara, çaresizdir ama dirençlidir. Bir çikolata parçasında umudunu koruduğunu hem seyirciye hem de diğer hemcinslerine sessizce ve dillendirmeden göstermektedir…

 

Meltem ise acısı yakın tarihimiz içinde “Ergenekon Davası” adı verilen davaya gönderme yapan bir sorun yumağının içinde çaresizliğe düşürülmüş ama eğitimli, olaylara hakim, bilgisini paylaşmasını seven, ailesini kaybettikten sonra Kuzguncuk’ta aile büyüklerinin yanında kalan, sevdiği işi yapan ve emeği ile geçinen bir kadın portesi olarak yerini almaktadır. Zeynep Er bu role hayat verirken, gerek müzik ve caz müziğinin kökenlerine dair açıklayıcı bilgi verirken, müziğin piyano tuşlarından çıkıp salonu kucakladığında, o notalar sessizliğinin isyanı olmuştur. Tıpkı Elnara gibi yaşadığı ülkede muhalif olanın başına neler gelebileceğinin vücut bulmuş halidir… Her notanın, her acının dili, olmuş mimikleri, gözyaşları ile ve de sarhoş hali ile oyunun için oyunu yaşayan halindedir…

 

Fıkranın üçüncüsü olarak sahneye gelen, kısa sürede konunun ülkemiz açısından görünmeyen, gösterilmeyen tarafını temsil etmekledir. O, meyhane görünümlü yerin altında kumarhaneyi kamufle eden bir yerde sahne alan ses sanatçıdır ama öyle popüler filan değil, onu sahneye çıkarak onun hayatına girmiş bir kumarbaz, her türlü üçkağıdı doğal gibi gören biridir. Küçük yaşta annesini kaybetmiş, abisi cezaevine girmiş, babası bir kaşık düşmanı olarak gördüğü kızını yaşlı bir adama peşkeş çekmesi üzerine evden kaçmış, Roman bir genç ile roman kültürüne karışmış, orada sahne almayı, şarkı söylemeyi, dans etmeyi öğrenmiş biridir. Ne yazı ki o görünmeyenlerin acıları daha fazladır, daha fazla sömürü, baskı ve dayak vardır hayatında… Görünmeyenlerin acısı arabesk içinde popüler kültüre dahil olmuş, şansı olanlar ünlenmiş, şansı yaver gitmeyenler ise kurumuş yaprak tanesi gibi savrulması ve bir köşe başında, kuytu bir yerde nefessiz kalmasının öyküsünü üzerinde taşımaktadır… Saadet rolünü Gökçe Burcu Zümrüt hayat vermektedir. O gerek söylediği şarkılar, gerek kendisine karşı kurulan cümlelere karşı gösterdiği tepkiler ile o görünmeyen bireyi görünür kılmış… O kadar görünür kılıyor ki, her el hareketi, yüzündeki mimikler olması gereken Saadet karşımızdadır. Gergindir her anı, mutlu olurken bile gerginliği yüzündeki titreşimdir. Sesinin tınısında bile o gerginliği hissediyoruz. Korunma güdüsü, zayıf düştüğü anlar, nefes aldığı bu karşılaşmada geçmişi ile yüzleşmesi Gökçe Burcu Zümrüt’ün başarısını seyircinin alkışında bulabiliyoruz… Seçtiği her şarkı geçmişin öyküsünü anlatır.

 

Her öykünün, her fıkranın bir sonu vardır, o son ayrılıktır, çünkü gün aydınlanınca bar yeni sahiplerini karşılayacak ve yeni öyküler yazılmaya devam edecektir. Kadınların sorunları ülkemizde siyasi bir tercih ile görünmez kılınmaya çalışılmaktadır… Bu oyunda görünmezleri görünür kılmıştır. Yanından çekip gittiğimiz, hiç farkına varmadığımız kadınlar ve sorunları ile bu oyun sayesinde yüzleme imkanına sahip oluyoruz. Acının gülünç hali olur mu, mizahı olur mu diye kendinize sorun, yanıtını oyuna gelerek alacaksınız… 

 

Oyuncudan bahsettik, dekordan, ses, ışık gibi oyunun içinde olan ama notalar altında kalarak ıslanan sahne üzerinde yer alanlardan çok bahsetmedik, çünkü canlı müzik ama seçilen her parça öykünün içinde öyküyü anlatır kılmıştır. Caz müziği tesadüfi değildir, kadınların hayatının notalarıdır.  Işık için öyle geçişlerin olduğu değişik sahneler yoktu, piyano, masa ve genel ışık, dekor bar için gerekli olan her şeyi sahneye taşımıştı… Fakat, esas konuşulması gereken yazar ve yazarın sağ kolu dramaturg.

 

Pera Tiyatro oturmuş istikrarlı bir yazar, yönetmen ve dramaturg kadrosu var ve o kadro sahneye birbirinden bağımsız oyunları ve teknikleri koymaktadır… Her sahneye konulan eser uzun süre masa başında çalışıldığı, ilmek ilmek işlendikten sonra oyuncuların seçimi, oyunculara o oyunun karakteri, nerelerde nasıl hayat vereceği, kelimelerin cümleler dönüşürken o aradaki duygu geçişin nasıl yapılacağı masa başından sahneye taşındığını hissediyoruz.

 

Nesrin Kazankaya ve Şafak Eruyar ikilisinin başarılı çalışmasını bu tiyatro eserini sahnede izlerken bir kere daha olmayan şapkamı çıkararak selamladım. Oyun sonunda elbette ayağa kalkarak verilmiş tüm emeğe karanfil verir gibi alkışımın sesini gönderdim… Sezon biterken gidip izledim oyunu ama yeni sezonda da sahnede olacak. Hoş vakit geçirirken yakın tarihimizin iz düşümünü ve o döneme ait kafanızda sorular oluşmasına sebep olacak ve cevabı size bırakılacak bir kara mizahın müzikal halini izlemenizi arzularım, elbette burada tarihin bir kronolojisi değil ama kadın kimliği üzerinden yansımasını hissedeceksiniz…

 

Oyunda görünmezleri görünür kılmış, her an karşılaştığımız sorunu sahnede notalar eşliğinde farkına varmamızı sağlamış. Eğer “farkındalık” kelimesi doğru yerde kullanılmak isteniyorsa, bu oyunu izlemeniz yeterlidir. Oyun kadın sorununa onların gözünden farkındalık yaratmış. Oyunun alkışı bol beklenmedik anların yaratmış olduğu gülümseme anları sizleri bekliyor, salonda notalar konuştu, oyuncular onlara hayat verdi ve bizler alkışlarımız ile onlara ve de zaman zaman sahnede söylenen şarkılara katıldık… Emeği geçenlere kelimelerim ile alkışlarımı gönderiyorum…

 

İsmail Cem Özkan

 

 

 

Barda Son Gece

 

Yazan-Yöneten: Nesrin Kazankaya 

Dramaturgi: Şafak Eruyar 

Dekor: Sabahattin Özbakır 

Kostüm: Nesrin Kazankaya 

Işık: Muhammet Saki

Oynayanlar: 

Elnara: Başak Meşe

Meltem: Zeynep Er

Saadet: Gökçe Burcu Zümrüt

27 Nisan 2023 Perşembe

Laiklik diyerek dini siyasetin içinde saklamak…

Laiklik diyerek dini siyasetin içinde saklamak…

 

Laiklikten söz edip gidip Cami’de miting, Cemevi’nde siyasi toplantı yapılmaz...

 

Bırakın insanlar inançlarını siyaset dışı, inançlarına uygun ama insan haklarına saygılı yaşasın diyeceğim de din tarihi siyasetin içinde doğmuş ve orada kendisini tanımlamıştır. Din var olan otoriteye karşı başkaldırının bir sembolü olarak doğmuş, katliama uğramış ama sonunda başarıya ulaşmış inanç bütünlüğü olarak tarihteki yerini almış ama zaman içinde iktidarı elde tutan din; gericileşmiş, tahtından indirdiği iktidarın yerini almış ve baskı aracına dönüşmüştür. Din iktidarın elinde silaha dönüşünce, Avrupa kıtası karanlık bir ortaçağı yaşamış, o çağı yok eden düşünce ise bir çözüm bulmuş, laiklik. Yani iktidardan dini uzaklaştırıp, olması gereken yere konumlandırması…

 

Bugün Avrupa’da laiklikten söz edilirken ülkemiz gibi geri kalmış, bıraktırılmış ülkelerde hala iktidarın elinde bir silah olarak kullanılmaya devam ediyor. Bizim gibi ülkelerde tarih boyunca siyaset dinden, din de siyasetten ayrılmamıştır... Siyasetten muhafazakarlık dini silah olarak kullanılmak olarak anlaşılır hale dönüşmüştür, sağ din ile kendisini tanımlayarak geçmişteki gibi yaşamayı siyasetin içine taşıdığı an, din cihatçı tarafı öne çıkarılmıştır, hoşgörü artık sözde kalmıştır.

 

Hoşgörü, birbirine saygılı, bir arada yaşamayı savunan bir dünya görüşü, elbette dini siyasetin dışına çıkarıp, onu olması gereken yerde konumlandırmayı savunur, çünkü din, bayrak gibi yani milliyetçilik gibi öldürücü tarafı olan bir silaha anında dönüşebilir…

 

Peki, din siyasetten ayrılınca ne oluyor?

 

Laik ülke olunuyor…

 

Yaşadığımız zamanda başka ülkelerde din siyasetten ayrılınca kiliseler kendi paralarını kendileri kazanacak ticari hayata girdiler, vakıflar kurdular, radyoları, tv kanalları oldu, orada sadece dini yayın yapar oldular ve ülkenin siyaseti hakkında hiçbir bilgi, görüş paylaşmadılar... Örneğin Almanya’da kilisede CDU gidip siyasi toplantı yapmadı ama parti ismindeki Hristiyan kelimesi mezhebi belirtmese de bilinçaltında Katolik olduğunu hepimiz biliyoruz... SPD ise adında dini hiç bir şey geçmemiş olsa da seçmeni Protestan mezhebinden olduğu bilinir. Kısaca din direkt siyasetin içinde değildir ama binlerce yıldır oluşturmuş olduğu kültürü ile siyasetin içinde düşük yoğunluklu mezhepçilik yapmaya devam eder...

 

Bizde ise batının taklidi olacak ya 2. Dünya savaşı sırasında faşist olan parti olan, daha sonra ülkede ve dünyada gelişmelere uygun şekilde yeniden siyaset belirlenince CHP ortanın soluna kayıp orada kendisini tanımlayınca parti içinde Aleviler yer almış ama siyasetin tepesinde Kılçdaroğlu'na kadar görünür olamamıştır...

 

Bizde sağ partilerin propagandası ile CHP hep Alevi partisi gibi sunulmuştur, fakat Alevilerin partileri 12 Eylül öncesi ve sonrası olmuş ve sonrası Diyanet İşleri tartışması yüzünden kapatılmıştır... Siyasi partiler yasasında Diyanet İşleri Başkanlığı tartışma konusu dahi yapılmaz, yapılırsa eğer, yapan partinin kapatılma sebebidir.

 

Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri temsil etmediği gibi Alevileri asimilasyon etmek için oluşturulmuş olan bir kurum olduğunu hep beyan eder... Bu beyana göre CHP’nin kurduğu kurum Alevilere düşman ve onu yok etmek için örgütlenmiştir...

 

Diyanet İşleri Başkanlığının Alevi açılımı olmamıştır ama Kültür Bakanlığı Alevilere bir masa vermiştir, o da çok yenidir... Yani var olan iktidar Alevileri dini bir cemaat görme yerine Alevileri kültürel bir "şey" görme eğilimindedir...

 

Ülkemizde hiç laiklik olmadığı halde sanki varmış gibi laiklikten vazgeçmeyeceğini, koruyacağını söyleyenleri bugüne kadar hep şaşkınlıkla izledim... Yani diyorlar ki “biz Alevileri düşman olarak görüyoruz ve onları asimilasyon yapmak için var olan laikliği savunuyoruz.”... Var olan “laiklik” işte bu! Aleviler inanç içinde yok sayıldığı için yok edilmesi en doğal olanıdır diye bakılıyor. Peki, bunu sol adına laiklik sözleri altında savunmayı da bir türlü anlamadım...

 

Türkiye’de sol, devrimci yapılar da laiklik mücadelesini sanırım yanlış anlamış ya da Kemalistler gibi Alevileri hepten yok etmek ve asimilasyon yapmak istiyor... Dini siyasetten ayırmayı, laik bir ülke savunanların Cemevleri ziyareti sanırım düşünceleri ve söylemleri ile çelişiyor... Cemevleri siyasetin değil, inanç merkezidir. Bırakın binlerce yıldır korudukları inançlarını yaşasın insanlar, onları zor ile siyasetin ihtiyacına göre değiştirmeyin!

 

Bugün seçim çalışması yapan siyasi partiler Cemevine gidiyorsa eğer aynı şekilde camiye de gidip cami içinde cami cemaati ile toplantı yapmaları daha doğrudur... Siyasi partiler dini inançlara ve cemaatlerine eşit mesafe olmalıdır, Alevilere ne kadar uzaksanız aynı şekilde cami cemaatine da uzak olmalısınız, her ikisi de eşit düzeyde inançtır…  

 

Bu ülkede de laiklik bir gün olması gibi kurulacaktır, fakat bu siyasi anlayış ve yaklaşım ile laiklik ne yazık ki ne kurulabilir ne de laiklik gerçek anlamda tanımlanabilir…

 

İsmail Cem Özkan

17 Nisan 2023 Pazartesi

Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...

Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...

 

Doğa bile uyanırken heyecan ile uyanır, coşku, neşe kuşların sesine vurur, çiçekler hafiften başlarını kaldırır üzerine çiği bertaraf etmek için...

 

Gelelim siyasi tarafına, seçime bir aydan kısa süre kaldı hala aday tanıtımı yapılıyor ve heyecan yok, olmayan heyecanı seçmene giden zaten baştan kaybetmiştir... Heyecan duymayan, heyecan uyandıramazsa, üzerine düşmüş karanlığı nasıl atacak?

 

Heyecan yoksa, seçmeni ile sıcak iletişim kuramamışsa, kaybeder her zaman muhalefet... İktidar için zaten önemli değildir heyecan, yıllardır aynı istikrarlı bir ilişki kurmuştur, o istikrarın devamı için heyecan duymaya gerek yok...

 

Seçimi ilk turda kimse kazanamayacak ama ikinci tur elbette Erdoğan, daha güçlü, o kazanır eğer muhalefet bu şekilde hareket etmeye devam ederse... Bu konuda iddaa siteleri iddia açsa çok para kazanırlar...

 

Ben heyecana bakıyorum, muhalefet Erdoğan kazansın diye toplumda değişim isteğini yok ediyor...

 

Aday tanıtım toplantılar ile oylanıyor, adayın bu seçimde hiç bir değeri yok, seçilecek mecliste vekil olanların tek görevi vardır parmak kaldırmak, indirmektir... Liderin dışında akıl ve fikir verecek vekile ihtiyaç yok, onun isteğini meşru yapmak için vekil mecliste koltuğunu ısıtacak, eğer vekil oturmazsa o koltuğu ısıtacak elektrikli bir düzenek olacak... Kısaca vekil bu meclisin sadece süsüdür... Bibloları koltuğa oturtun aynı işlevi görecek, meclis başkanı bibloları sayacak, kabul edilmiş ya da ret edilmiş diye kayda alacaktır... O yüzden neden liderler bibloları tanıtmak için uğraşıyor ki?

 

Siyasette heyecan yaratamayan muhalefet kaybeder, bu, bu kadar açıktır...

 

Adolf Hitler iktidara geliş sürecine bakalım, tek başına iktidarı aldığında darbe yapmamıştır, çünkü o darbeyi meclisi yakarak yıllar önce yapmış, gerek gördüğü muhalif liderleri ortadan ya kaldırmış ya da pasifize etmiştir… Klasik söz haline gelmiştir onun stratejisi “Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...” özgür bir lider denetim dışına çıktığında halkların kaderini belirlemiş olur, bol kan, bol acı, soykırım gibi en uca kadar savrulma… Halklar bu savrulma ile birlikte evinde otururken eline kan bulaşır ve soykırıma ortak olur, çünkü soykırım o evde oturanın rahatı, istikrarlı yaşama devam etsin diyedir…

 

Tarih masum birinin nasıl katile dönüştüğünü anlatır, hem de binlerce örnek ile birlikte…

 

Bir ülke neden silaha yatırım yapar?

 

İstikrar için!

 

Peki, o istikrardan ne anlıyoruz?

 

Sıradan bir vatandaşın konforu? O konforu lider sağlamak için başka ülkelerin zenginliğini ya yağmalayacak ya da kendisi zenginlik yaratacak! Peki, bizim gibi geri kalmış ülkelerde zenginlik yaratacak kaynak var mı?

 

Ülkenin yetişmiş beyinleri yurtdışına kaçarken zenginlik yaratılır mı?

 

Elde tek seçenek var; ya yağma ya da yağma!

 

Zenginlik için yağma kültürü bizi nereye sürüklediğini Osmanlı tarihinden bilmiyor muyuz? Üretemeyen devlet borç alır, bir yere kadar borçlanır ve borçlanan devlete alacaklılar “Düyûn-u Umûmiye” diye bir kurum kurar ve parasını alır, sonra o ülkeyi çıkarına uygun yeniden biçimlendirir…

 

Muhalefet seçmenini heyecanlandırmazsa ne yazık ki tarih tekerrür eder diyeceğiz gibi bir his var içimde… Çünkü toplumlara bu hissi oluşturan tarih, o toplumları ve o toplumun muhalefetinin ne kadar aptal olduğunu da haykırır…

 

Bugüne kadar Erdoğan iktidarda kalmışsa muhalefetin Erdoğan iktidar istikrarını korusun diye onun karşısında olmayacak adaylar ve stratejiler ile yer almış olmasındandır…

 

Muhalefetin tercihi Erdoğan’ı kontrol dışı güç ile donatılmasına sebep olmuştur… Bugün yaşadığımız krizlerin temelinde kontrolsüz gücün iktidarın elinde toplanmasıdır…

 

Gelin hep birlikte bu düşüncemi sağlamasını bir ay sonra yapalım, Erdoğan koltuğunda oturacak, Kılıçdaroğlu CHP başkanlığı koltuğunda oturacak... Tüm liderler koltuğunda oturup istikrar devam edecek... Yani seçim heyecan yaratamadan bitmiş olacak...

 

 

İsmail Cem Özkan

 

13 Mart 2023 Pazartesi

Acının hep bir öyküsü vardır...

Acının hep bir öyküsü vardır...

 

Her olay bir şeyleri tetikler, bir arkadaşımızın aramızdan ayrılması bende Almanya günlerine kabaca değinme ihtiyacı çıkardı, içimde kalacağına yazayım dedim!

 

Bir işçi şehrini adını anarken aslında Köln, Dortmund, Berlin, Hamburg’unda pek farklı olmadığını biliyorum… Yabancılar, yabancılar ile iç içe yaşadığı zaman daha rahattır ve kendilerini daha rahat ifade eder. Alman devlet politikası da zaten yabancıları yabancıların arasında yaşamasını uygun görmüştür. Resmi bir bildirim yoktur ama uygulama bunu sürekli sessizce vurgular ve altını çizer.

 

Duisburg bir işçi şehridir, Hollanda sınırına doğru, madenlerin son şehri gibidir. Ruhr bölgesinin sanayi devrimin her türlü pisliğini, acısını, katliamını, alın teri mücadelesini yaşandığı Ruhr havasının batı kapısıdır. İşçi sınıfının olduğu yerde devrimcilerin olması doğaldır. Bizim devrimcilerimiz Duisburg şehrinin Marxloh bölgesi dediğime bakmayın açıkça getto olarak tanımlayacağım yerde yaşar... Orada Türkiye sol hareketinden her rengini bulabilirsiniz, hatta matbaasından, derneğine, kültür evinden yerel lezzetin olduğu esnaf lokantasına kadar...

 

Sol ile ilgisi olanın, gönlü bir yerde atanların bir yerde bir araya gelmesi tesadüfi değildir. Bir dernek, bir arkadaş çeker, alır onu başka şehirlere taşır... Benim ile aynı dünya görüşüne sahip, aynı geçmişin farklı mekanlarında yaşamışların gurbet elinde buluşma noktalarından biri Marxloh’daki dernek olmuştur... Oranın tarihini orada yaşayanlar yazacaktır belki bir gün ama ben en azından giriş yapayım!

 

12 Eylül olmuş, 12 Eylül ile birlikte Avrupa çapında solda güçlenmiş, gelenler ile hareketlilik ütopyaların konuşulduğu, hayata geçirmek için neler yapılacağı tartışıldığı, ülkede olanlara karşı protestolar düzenlenerek Avrupa kamuoyunun harekete geçirilmeye çalışıldığı birçok etkinlik olmuş. Elbette darbeci generallerde boş durmamıştır bu sırada, taviz üzerine taviz vererek Almanya'da yaşayan işçilerin haklarından eleştiri almam karşılığından vaz geçilmiştir. Yeter ki Avrupa darbecileri eleştirmesin! NATO destekli darbenin NATO üyeleri içinde eleştirilmesi hoş karşılanmazdı ama bunu da fırsata çeviren hükümetlerde olmuş, Türklere verilmiş olan haklar bir bir emekçilerin elinden alınmış ve Avrupa’ya göç bir anamda sınırlandırılmıştır.  1961 yılında başlayan göç ve haklar 1980 darbesi ele geçen fırsat sınırlandırılmakla kalmamış birçok hakta elden avuçtan alınmıştır. Haklar elden alınırken öte yandan iltica teşvik edilmiş ve ilticacı gelenler birçok hakka kavuşmuştur.  İlticacı ile işçi olarak gelen arasında bir haklar konusunda ayrışma yaşanmıştır. İltica yolu açılınca Türkiye’de kendisini tehlikede gören veya gördüğüne inananlar bu yolu kullanarak Avrupa'da Türk nüfusu artışına gitmiştir… Avrupa için Türkiye’den gelen herkes Türk’tür! Ayrımı zaman içinde öğrenecektir ama onlar için genelleme yapması ve ona göre politika üretmesini değiştirmemiştir. Ayrım Türkiye’nin iç sorundur!

 

Siyasi mücadele zaman içinde ekonomik mücadeleye dönüşmeye başlamıştır. Ekonomik mücadele öyle hemen olmamıştır, liberal dalganın Avrupa'da gettolarda yaşayanları vurması ve benimsetmesi çok uzun sürmemiştir… 80’li yılların ilk yıllarında olduğu gibi kitlesel eylemler zaman içinde azalmaya başlamış, ülkeye gidip gelenlerin yenilgiyi içselleştiresi ile burada yaşam kurma fikri ağır basmıştır. Zengin olmak, rahat yaşamak, evlilik yuva kurmak fikri ile iltica yolu artık suistimal edilecek boyuta gelmiştir. Mücadele ile ilgisi olmayanların iltica başvuruları hazırlanan dernekler, bürolar kurulmaya başlamış ve iltica işi bir sermaye işine döndürülmüştür. İlticası ret edilenler için para karşılığında evlilik ya da zor ile evlilik kavramları işin içine girmiştir…

 

Siyasetin bıraktığı boşluk doluyordu…

 

Devrimci mücadele edenler tercihleri değişiyor, hayata bakışlarında farklılıklar oluşurken geçmiş ile hesaplaşma ve ayrışmalar ya da birleşmeler olurken, oluşturulan cephe gibi kavramlarda sol içi işlenen siyasi cinayetler ile parçalanıyordu… Generallerin istediği bir muhalefetsiz ya da kontrol edilebilecek kadar muhalefetin oluşma süreci yaşanmaya başlamıştır… Avrupa'da Türk nüfusunun artması Türk lobi faaliyeti yapacak kadar etkili bir siyasi ağırlığın oluşması anlamına geliyordu… Lobi gibi siyasi oluşumları en iyi yapacak kapasitede olanlar ise “vatansever/ yurtsever Türk” solcularından oluşması tesadüfi değildir. Onlar mücadele ettikleri ülkenin çıkarını savunan lobi dernekleri, kurumları kurmaya başladılar. Türk toplumu adı verilen bu oluşumlar zaman içinde eskiden solcu şimdilerde ise Türk konsolosluğu ile ortak projeler üreten ve Türkiye'nin çıkarını savunan oluşumlara doğru eğildi. Bu eğilim Almanya'da bulunan tüm siyasi partiler içinde örgütlenmesi anlamına geliyordu. Bugün Türkiye'nin istediği boyutta bir lobi kuruluşları oluşmasa da en azından küçük çaplı da olsa lobi işi yapan kurumlar oluşmuştur. Türkiye'ye karşı mücadele edenler Türk işverenleri için çıkarını koruyan para sahibi profesyonel elemana dönüşmüştür. Solcuların önemli bölümü proje üreten ve projeler ile hayatlarına yön verenler konuma gelmiştir.

 

Değişim kaçınılmazdır, sürekli tekrarlanan bir söz vardır, “sen gelecek planları yaparken, hayat da kendi planlarını yapıyor”.

 

Ülkede yenilen devrimci hareketler, merkezi yapılarını dağıtırken, yeniden örgütlenmek için zamana bırakılan ama yüzleşilemeyen an ve geçmişin tortuları ve oluşturduğu dalgada Avrupa’da yaşan mültecileri de kucaklayacak ve inadına bir şey yapmak isteyenlerin de şevkini kıracaktır. Göçmenlik tartışması ve Avrupa’da devrimcilik tartışması diyerek ayrılanlar, bir biri ile yan yana gelmekten hoşlanmayanlar, birbirinin hakkında dedikodu mekanizmasını işletenler bir anlamda liberal dalganın gücü karşısında direnç noktalarının bir bir yıkıldığına şahitlik etmiş ve bireyselleşme daha ağır basar olmuştur. Derneklere sadece Türkiye'den gelen birinin mülteci dosyasını hazırlamak için uğranılan noktalar olmuş gibidir. Profesyonel iltica yazıcılar, avukatlar, tercümanlar yeni bir pazarın oluşumuna olanak vermiştir. Kitlesel eylemlerin yerini, küçük çaplı “vardık, varız, var olmaya devam edeceğiz!” bayrakların sallandığı eylemlere bırakmıştır. İltica için gelenler o bayraklar ve dövizlerin önünde fotoğraflar çekilip, iltica dilekçesine konur hale gelmiştir…

 

Durgun suda çürüme kaçınılmazdır ve hareketin olmadığı yerde çürüme tüm vücudu kaplamıştır…

 

Dağılmanın, çürümenin olduğu zamanlarda Almanya'ya öğrenci olarak geldim… 12 Eylül sonrası oluşan ve ilk sol dalga içinde yer aldığım ve her türlü baskıyı yaşadığım süreç sonrası bende yurtdışına mülteci olarak değil, öğrenci olarak çıkmış, okulu bitirir bitirmez ülkeme dönüp, “nerde kalmıştık” diyeceğim bir anlayış ile geldim… Elbette kafada oluşan ile karşılaşılan arasında büyük bir uçurum vardı.

 

“Manzara-i umumiye şöyleydi;” diye yazmayacağım elbette!  Beklediğimi değil, karşılaştığım zorlukları yaşadım. Yoldaşlığın yerini akrabalık, hemşericilik almış, iş bulamaz, ev sorunu yaşandığı zamanda ev bulamaz, sığınacak yerim olmadığı süreçleri yaşadım. Bir umut ile aynı dünya görüşümde olan arkadaşları aradım, ayağım yere basana kadar dayanışmaya ihtiyacım, yol gösterenim olmasını isterdim ama bunlardan uzak, mücadele içinde yaşadım, çok zaman kaybetmiştim, çünkü ekonomisi düzgün olmayanın öğrenimi ve içselleştirmesi de o kadar zor oluyor…

 

Bu zor günlerimde Marxloh’da yaşayan arkadaşım Zülfü ile tanıştım, birlikte kötünün iyi zamanı yaşarken bir arada olduk. Bir arada olmak, birlikte olmanın önemini biliyorduk ama Avrupa’da yaşanmış ayrışma ve ayrışmanın getirmiş olduğu tartışma ortamı içine almıyor dışlıyordu… Hangi tarafta yer alacağımı bilemiyordum, yaşadığım şehir ile Duisburg çok uzaktı. Yakınımda olan “bizden” biri var mı diye soruyordum ama yakınımda olanların daha fazla feodal ilişkinin içinde bulduğumdan onlara bir türlü dahil olamıyordum…

 

Parası olmayan devrimcinin, devrimciler arasında olmasının anlamı yoktur. Derneklerin parası olana ihtiyacı vardır, parası olmayan onlara ağır geldiği süreç, para getirecekse yatırım yapılır, mülteciliği aldığı an ilk birkaç sene bağış ve sonra yabancılaşma!  Kısaca kendi ayakta mücadelemi uzakta olan ailem ile birlikte yapacaktım. Onların olağanüstü desteği sayesinde ayakta duracak kadar bir alan açmış ve yürümeye başlamıştım… Ülkede yaşanan bir “tartışma süreci” ile ayrılanların da bir arada olduğu, tüm kavgaların bir taraf edildiği tek bir toplantı çağrısı oldu, muhteşem bir hava yaratılmıştı ama toplantı ilk dakikalarından itibaren bu havanın çok çabuk dağıldığına şahitlik etmiştim. Kazanılanı korumak ve yeni roller elde etme mücadelesi…

 

Ortak bir geçmiş, ortak bir geleceği oluşturmuyordu…

 

Kartlar yeniden karılıyor, yeni roller dağılıyordu. Yeni roller ülkede ayrışmaya uygun şekilde oluyordu… Parası olan daha çok ziyaret edilen, geçmiş birikimi ve bilgisi olanın ise görmezden geldiği bir süreç başlamıştı. Türk devleti gurbetçilere nasıl yaklaşıyorsa devrimci hareketlerde gurbetçilere aynı pencereden bakıyordu…

 

Ülkede hareketin paraya ihtiyacı vardı, her yapılan toplantı bir anlamda para toplanması anlamına geliyordu, dayanışma! Dayanışma öyle bir tarif edilmiştir ki, “bakın bizim yarattığımız hareketten burada iltica gibi kavramlar ile sermaye çevresi yarattınız, ödeyin diyetinizi” der gibidir. Ülkeden her gelen parasını alıp giderken, “ayar” vermeyi de unutmuyordu! Kısaca alanda memnun, verende memnun bir dönem yaşanıyor…

 

Yıllar sonra Almanya’da sergi açmaya gittiğimde birçok arkadaşımı gördüm, onların evinde kaldım. Onlar ile geçmişi, bugünkü duruşları ile onur duyuyorum, zor anımda yanımda olan, bana iş bularak destek veren Wuppertal’den Nedim dostum, Essen’den “Köylü” ve Rasim, Köln’den arkadaşlarım, Bochum’da Yavuz, Mustafa, Ercan ve Dortmund’ta Zeki Koşan, Hidayet dostlarım ve üniversiteden arkadaşlarım ile uzun yıllar orada yaşayarak orayı öğrendim… Birçok arkadaşım şimdi aramızda değil, bazıları aramızdadır…

 

Selam olsun birlikte olduğum adını yazmadığım tüm dostlarıma, selam olsun aramızda olmayan güzel dostlarım.

 

İsmail Cem Özkan