Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes
Bir zamanlar ellerim boştu.
Yolda yürürken selam verilir, el sıkılır, iki cümlelik bir
muhabbetle gün akardı. Şimdi ise o sahneler, sanki başka bir çağın masalı gibi.
Elimin birinde, artık vücudumun parçası gibi hissettiren cep telefonu var.
Diğeri hâlâ boş ama boş bile değil; sanki orada olması gereken bir organ
eksilmiş de yerine görünmeyen bir ağırlık bırakılmış gibi. Sadece klavyeye
dokunurken “işe yarıyor”.
Eskiden “sol el sadece kıç temizler” derlerdi. Helalar
vardı, şimdiki gibi her şeyin iç içe geçtiği WC’ler değil. Evlerin dışına
saklanmış bir düzen… Şehir büyüdükçe önce helaları sildi, sonra mesafeleri,
sonra da insanın kendiyle arasını. Ve fark etmeden bir ele siyaset bile
bulaştı.
Şimdi ise sahne tamamen değişti.
Genç, yaşlı, çocuk… okula giden, işe giden, hiçbir yere
gitmeyen herkesin elinde aynı nesne: cep telefonu. Herkes birileriyle
yazışıyor. Yazışırken başka hayatlar kuruyor, başka ihtimaller yaşıyor.
Emojilerle süslenmiş bir dünyada, herkes biraz daha “olmak istediği kişi”. Her
an fotoğraf, her fotoğrafta bir onay beklentisi… Beğenilme ihtimali, gerçek
olmanın yerini almış durumda.
Sonra buna “fırsat eşitliği” deniyor.
Herkesin aynı sahte dünyaya eşit erişimi var çünkü. Aynı
ekran, aynı filtre, aynı algoritma… Ve elbette aynı yanılsama.
Elimin biri teslim alındı. Diğeri ise gönüllü nöbet tutuyor.
Eskiden evden aranırdık. Şimdi ise her an ulaşılabiliriz.
Ama ilginç olan şu: ulaşan var, ama arayan yok. Çünkü aramalar bile artık
ihtiyaçtan çok alışkanlık, iş, çıkar ya da anlık bir dürtüye dönüşmüş durumda.
Sonuç mu? İnsan duygudan arındırıldı. Yerine sürekli bildirim alan, ama hiçbir
şeyi gerçekten “hissetmeyen” bir tüketici yerleştirildi.
Tüketen insan, önce kendini tüketir. Sonra çevresini, sonra
yaşadığı dünyayı.
Bugün aileyi çocuk tüketiyor, çocuğu sistem, sistemi ise görünmez
düzenler.
Bankalar aileyi, aile borcu, borç ise umudu tüketiyor. İç
içe geçmiş bir döngü… Ve en sonunda geriye sadece “ekonomi” adı verilen büyük
bir açıklama kalıyor. Hırsızlık bile artık sistemin içinde bir kalem gibi
duruyor; adı değişmiş, formülize edilmiş: enflasyon.
Elimizde telefon oldukça, sadece tüketen bir varlığa
dönüşüyoruz. Ve garip olan şu: bunu özgürlük sanıyoruz.
Kariyer bile bir vitrin artık.
Dışarıdan bakınca yükselme gibi görünen şey, içeriden
bakınca çoğu zaman daha sıkı bir bağlanma biçimi. Kırbaçlayan da aynı düzenin
içinde, kırbaçlanan da. Sadece pozisyon değişiyor, sistem aynı kalıyor.
Ve şehirler…
Cezaevleri çoğaldı. Sadece fiziksel olanlar değil;
görünmeyenleri de var. Ekonomik, sosyal, dijital… Her biri kendi içinde ayrı bir
dünya. Hatta bazı yerler, cezaevi sayesinde ayakta duruyor. Yani sistem, kendi
mahkûmunu üretmeden yaşayamaz hale gelmiş durumda.
Tüketim arttıkça mahkûmiyet de artıyor. İçeride olan da
dışarıda olan da farklı bir tür bağlılık içinde. Biri duvarların içinde, diğeri
zamanın içinde.
Ve telefon…
Aslında kimse onu elimize tutuşturmadı. Biz satın aldık,
benimsedik, cebimize koyduk, sonra da “benim parçam” dedik. Ama bağımlılık tam
da böyle başlar zaten: gönüllü kabul ile.
Telefonun tek ihtiyacı enerji. Bizim ise sürekli bir şarj
noktası. Ne kadar hareket edebileceğimiz bile prizlerin yerini ezberlememize
bağlı. Powerbank bile sadece daha küçük bir bağımlılık alanı.
Kontrol artık görünmez.
Birisini takip etmek gerekmiyor. Bir uygulama, bir konum
izni, bir giriş… yeterli. Nerede olduğun, ne düşündüğün, neye baktığın zaten
kaydediliyor. Ve buna “kolaylık” deniyor.
Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi ise artık bulanık değil;
çoğu zaman tamamen silinmiş durumda. İnsanlar gördüklerine inanıyor, çünkü
başka referansları kalmadı.
Ve biz bunu olağan sanıyoruz.
Aklımızı, hafızamızı, tarihimizi küçük bir ekrana devrettik.
Gri hücreler değil, bildirimler çalışıyor artık. Her şeyi unutup “anı yaşamak”
denilen bir döngüde sıkıştık. Ama bu an, çoğu zaman gerçek bir an değil; kaydedilmiş,
filtrelenmiş, onaylanmış bir kopya.
Siyaset bile artık yatak odası metaforlarıyla bitiriliyor.
Liderler yükseliyor, düşüyor, değişiyor… Ve biz tüm bunları sanki doğal bir
akışmış gibi izliyoruz.
Bugün yaşadığımız şey bir kırılma anıysa, sesi ineklerin
boynundaki çan gibi.
Sallanıyorlar ve biz ses duyuyoruz. Ses varsa yaşam vardır
sanıyoruz. Oysa çan sadece varlığın değil, yönlendirilmiş bir düzenin işareti
olabilir.
Çünkü bazı yolculuklarda çanlar en son çıkarılır.
Ve biz…
Elimizde cep telefonu taşıyoruz.
Boynumuzda ise şimdilik görünmeyen bir çan var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder