Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti
Büyükbabamı hiç görmedim. Kısacası ne anne tarafından ne de
baba tarafından dedelerimi tanıyabildim. Ben doğduğumda anneannem ve babaannem
varmış.
Onlar, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları köyde, o yılları
iliklerine kadar hissedecek şekilde yaşamadılar. Zaten fakirdiler. Fakirler
için kıtlık da, karneyle satılan ekmek de, karartma geceleri de pek anlam ifade
etmezdi. Çünkü bizim köye elektrik 1970’li yıllarda geldi.
O zamana kadar pil ile çalışan radyolar vardı. Öyle hemen
düğmesini çevirince çalışanlardan değil, ısınması gerekenlerden… Gaz lambası,
çıra ve yıllar sonra “lüks” adını alacak ışıklar… O zaman gerçek ışığın ne
demek olduğunu gördük. Gaz lambasının ışığı sarıdır; sadece bulunduğu yeri
aydınlatır. Lüks lambasının ışığı ise beyazdır; her yeri doldurur, taşır,
büyütür. Öyle ki o ışığın altında dışarı çıktığında, gökyüzü geri çekilir gibi
olurdu.
Belki de ilk kez, ışık çoğaldıkça gökyüzünün azaldığını
orada fark ettim.
Çocukluğumda her gece yıldızlar yere kadar inerdi. Gökyüzü
canlıydı; yıldızların dansını, göktaşlarının izini görmek sıradan bir şeydi.
Günlerce süren kuyruklu yıldız geçişleri hem gündüz hem gece hissedilirdi.
Evlerin içine kadar su girmezdi; su, ya dereden ya da köy çeşmesinden kovalarla
taşınırdı.
Zamanın ağır aktığı, her şeyin kendini açıkça gösterdiği bir
dünyaydı o.
Bizlere “medeniyet” denen şeyin gelişi, aslında çok yakın
bir tarihin içindeydi. Anadolu’nun birçok yeri böyleydi. Hiçbir şey İstanbul’da
ya da Ankara’daki gibi değildi. Çünkü orada çağı yakalama telaşı vardı; bizde
ise yolun bile zor geçtiği yerlerde, sanki zaman Çatalhöyük’ten kalma bir yerde
duruyordu. İnsanlar değişmiş, ülkeler kurulmuş, diller değişmişti; ama yaşamın
akışı kendi sabrında kalmıştı.
Dışarıdan bakıldığında geri kalmışlık gibi görünen şey,
içeriden bakıldığında başka bir zamanın devamıydı.
Karartma gecelerini sonradan kitaplarda okuduk: acıyı,
trajediyi, devletin sertliğini, açlığı, sefaleti… Bir devlet vardı; çünkü vergi
topluyordu, bayrağı vardı, asker alıyordu. Köyler terk edilmiş değildi; devlet
gerektiğinde kendini hatırlatıyordu.
İstanbul’da şairler hapsedilir, insanlar işkenceden
geçirilir, siyaset rüzgârı sert eserdi. Ama bu rüzgâr köye ya çok geç ulaşırdı
ya da hiç uğramazdı. Çünkü köyün kendi derdi vardı: hayatta kalmak.
Büyük şehirlerin tarihi gürültülüydü; köyün tarihi ise
sessiz.
Benim yaşadığım köye elektrik çok geç geldi. O yüzden harman
zamanlarını, biçerdöver öncesi dönemi yaşadım. Rüzgâr beklenir, buğday
savrulur, düven dönerdi. Atın ya da öküzün arkasına takılan taşlarla buğday
dövülür, elekler, yabalar, çırpılar… Toz her yere sinerdi; ama toprağın kokusu
da o tozun içindeydi.
At arabaları, kağnılar… Bunların hepsi benim çocukluğumun
içindeydi. Sonra traktör geldi; ama her eve değil, önce uzak bir ihtimal gibi
geldi. Biçerdöveri ilk görenlerin şaşkınlığı hâlâ hafızamdadır.
Birdenbire her şey değişti. Biz ise sanki hep buna
hazırlanmışız gibi uyum sağladık.
Zaman, teknoloji geldikten sonra hızlandı.
Ve zaman hızlandıkça kayıplar da hızlandı.
Eskiden 50 yaşına gelen için “uzun yaşamış” denirdi. Doktor
yoktu; kırıklar için çıkıkçılar, hastalıklar için nefesi güçlü hocalar
aranırdı. Her köy nerede bir çare varsa onu bilirdi.
Yaşam, çözümden çok dayanma üzerine kuruluydu.
Benim hayatım, bir anlamda teknolojinin hızına yetişmeye
çalışmakla geçti. Bugün hâlâ teknolojinin içinde bir kürek mahkûmu gibiyim; tam
alıştım derken her şey değişiyor.
Kısacası, yaşadığımın farkına varmak için ara sıra tüm
teknolojileri bir yana bırakıp sessizce akan suya bakıyorum.
Derelere bakıyorum.
Suyun ilk çıktığı yeri arıyorum; toprağın içinden doğduğu o
anı, kumların ilk hareketini…
Ve o anlarda, yeryüzüne bereket taşıyan her şey gibi, ben de
geçmişe doğru kayıyorum. Kekik kokusunu, uçan kuşları, bulutları ve gece
karanlığında yere inen yıldızları hatırlıyorum.
Keşke bir kez daha görebilsem yıldızların dansını.
Keşke bu kırılma anlarını hiç bilmeden, köyde, demirin henüz
yeni olduğu bir zamanda yaşayabilseydim.
Savaşlarda artık karartma geceleri yok.
Savaş aletleri, insan olmadan çalışan ölüm makinelerine
dönüştü.
Ve bugün, köyde hiçbir şeyden habersiz yaşayan biri bile,
gökten gelen bir sesle irkilip son nefesini verebilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder