Tek Kimlikten Tek Tüketime
Aynı ülkede yaşıyoruz, aynı bayrak altında yaşıyor ve aynı
dili konuşuyoruz. Hatta dış görünüşlerimiz, ten rengimiz bile benzer. Ancak
aynı topraklar üzerinde yaşayan; farklı dillere, geleneklere ve inançlara sahip
insanlarız. Ortak bir ülkeyi paylaşsak da hepimiz aynı hikâyeden gelmiyoruz.
Çok kültürlü bir imparatorluktan ulus devlet yaratma
sürecinde, yüz yıl sonra önemli bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Farklılıkları tek
bir kimlik altında toplama çabası, zamanla kendi sınırlarına ulaştı. Bugün hâlâ
bu çıkmazı aşmaya çalışıyoruz. Ya önümüzdeki engeli yıkacağız ya da bu çıkmaz
yolu oluşturan duvarın dibinde yeni acılar birikmeye devam edecek.
Ülkenin adı belli ve hepimiz bunu kabul ediyoruz. Ancak aynı
ülkenin içinde farklı dünyalar da var. Genel kabul gören yaşam biçimlerinin
dışında kalan hayatlar, deneyimler ve hafızalar bulunuyor. Sadece Aleviler ve
Kürtler değil; dışarıda bırakılan topluluklar, bu topraklara sığınanlar, asker
olarak gelip yerleşenler, devşirme olarak gelip kök salanlar, sürgün edilenler,
soykırımdan kaçanlar ve soykırıma uğrayanlar da bu hikâyenin bir parçası. Hepsi
bu toprakların öz evlatlarıdır.
Çeçenler, Çerkesler, Abhazalar, Gürcüler, Ermeniler,
Farslar, Süryaniler, Arnavutlar, Romanlar, Yahudiler ve Rumlar... Kısacası,
onlarca halk ve kültür yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamaktadır. Buna rağmen,
bütün bu çeşitlilik çoğu zaman görmezden gelinmekte ve herkesten aynı duyguları
paylaşması beklenmektedir.
Oysa insanlar aynı şekilde düşünemez. Dil, kültür ve
yaşanmışlıklar düşünce dünyamızı şekillendirir. Bu nedenle farklılıklar
yalnızca kimlik meselesi değil, aynı zamanda dünyayı algılama biçimidir.
“Hepimiz aynıyız” söylemi kulağa kapsayıcı gelse de çoğu zaman gerçek hayatın
karmaşıklığını karşılayamaz. Çünkü geçmişin izleri silinmediğinde, bir nefret
söylemi yıllar sonra bile yeniden ortaya çıkabilir.
Nitekim bu topraklarda yaşanmış trajediler, acılar ve
kırılmalar toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Bu izler zamanla
ötekileştirme biçimlerine dönüşebilmekte, bazı insanların yaşam alanlarını
daraltmakta ve onları görünmez hâle getirebilmektedir. Böylece toprağa nefret
tohumları ekilir. Bir süre sonra bu tohumlar yalnızca bireyleri değil, toplumun
tamamını etkileyen bir iklime dönüşür.
Ancak günümüzde farklılıkları ortadan kaldıran tek güç
nefret söylemi değildir. Küreselleşmenin yarattığı yeni düzen de yerel
kimlikleri ve kültürel çeşitliliği aşındırmaktadır. Küresel şirketler tüketim
alışkanlıklarımızı biçimlendirirken yerel olan giderek geri plana itilmektedir.
Biz birbirimizle kimlikler üzerinden çatışırken, küresel sistem hepimizi benzer
tüketim kalıplarının içine çekmektedir.
Bugün hangi ülkede yaşarsak yaşayalım, çocuklar benzer
giyiniyor, benzer ürünleri tüketiyor ve benzer müzikleri dinliyor. Kültürel
farklılıklar tamamen ortadan kalkmasa da giderek daha görünmez hâle geliyor.
Ailelerin ve yerel kültürlerin etkisi azalırken, küresel bir tek tipleşme güç
kazanıyor. Üstelik bu süreç çoğu zaman baskıyla değil, cazibe ve alışkanlıklar
yoluyla gerçekleşiyor.
Modern dünyanın dışında kalmamak için aynı teknolojileri
kullanıyor, aynı platformlarda vakit geçiriyor ve aynı medya araçlarından
etkileniyoruz. Artık yabancı bir dili öğrenmeden bile çeviri sistemleri
aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz. Kullandığımız araçlar, markalar ve dijital
platformlar küresel bir ağın parçası hâline gelmiş durumda.
Bu nedenle çok kültürlü dünya bir yandan çeşitliliğini
koruyor gibi görünürken, diğer yandan tek tip tüketim kültürüne doğru
evriliyor. Biz birbirimizi tüketirken aslında kendi kültürel zenginliğimizi de
tüketiyoruz.
Oysa bu ülke her zaman çok kültürlüydü. Buna rağmen farklı
olanı kabul etmek yerine çoğu zaman onu görmezden gelmeyi tercih ettik. Rejimin
ihtiyaçlarına uymayanlar dışlandı, bazı acılar konuşulmadı, bazı hikâyeler
unutulmaya bırakıldı. Faili meçhul cinayetler ve benzeri karanlık olaylar da bu
coğrafyanın hafızasında derin yaralar olarak kaldı.
Bugün ise benzer bir yok oluş daha görünmez yöntemlerle
devam ediyor. Geçmişte insanlar kimlikleri nedeniyle dışlanırken, bugün herkes
aynı tüketim düzeninin içinde yavaş yavaş benzeşiyor. Farklı nedenlerle olsa da
sonuç değişmiyor: Hepimiz bu sistemin içinde tüketilenlere dönüşüyoruz.
Dünyada yaşanan savaşlar, ekonomik krizler ve küresel
gelişmeler artık yalnızca belirli bölgeleri değil, herkesi etkiliyor. Enflasyon
nedeniyle gelirlerimizin alım gücü azalıyor, insanlar daha fazla borçlanıyor.
Oysa borç arttıkça ekonomik bağımsızlık azalır; ekonomik bağımsızlığını
kaybeden bireyler ve toplumlar ise başkalarının kurduğu sistemlere daha bağımlı
hâle gelir.
Pandemi süreci de bu küresel yapıyı daha görünür kıldı. Bir
virüsün dünyanın en uzak noktalarındaki insanları aynı anda etkileyebilmesi, ne
kadar birbirine bağlı bir sistem içinde yaşadığımızı gösterdi.
Belki de son yüz yılın en büyük çelişkisi burada yatıyor.
Bir yandan farklı kimlikleri, dilleri ve kültürleri tek bir kalıba sığdırmaya
çalıştık; diğer yandan küresel sistem hepimizi aynı tüketim alışkanlıklarının
içine çekti. Dün insanlar kimlikleri nedeniyle birbirine benzetilmek
istenirken, bugün tüketici olarak birbirine benzetiliyor.
Oysa bir toplumun gücü, herkesi aynılaştırmasında değil;
farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesindedir. Çünkü çeşitlilik yalnızca
kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda bir hafıza, bir direnç ve bir
özgürlük alanıdır. Farklı olanı yok saydığımızda da, onu küresel tüketim kültürünün
içinde eritip görünmez kıldığımızda da aynı şeyi kaybederiz: Kendimizi.
Bugün önümüzde duran soru, geçmişten kalan ayrılıkları
yeniden üretip üretmeyeceğimizden daha büyüktür. Asıl soru şudur:
Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir gelecek kurabilecek miyiz, yoksa tek
kimlik yaratma arzusundan çıkıp bu kez tek tüketim kültürünün içinde mi
kaybolacağız?
Çünkü tek kimliğin vaat ettiği şey birlik değildi; tek
tüketimin vaat ettiği şey de özgürlük değil. Her ikisinin sonunda da insanın,
kültürün ve hafızanın yavaş yavaş silinmesi var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder