Muhalefet Var, Endişeye Gerek Yok
İ. Melih Gökçek neden Kemal Kılıçdaroğlu'na siyasi
tartışmalarda dövdürüldü? Neden onun karşısında çaresiz gibi kalmasına olanak
tanındı? Kılıçdaroğlu ile Gökçek arasındaki siyasi tartışmalar olmasaydı,
Kılıçdaroğlu bir kaset sonrası paraşütle CHP'nin başına atanamazdı. Yani onu
parti başına taşıyanlar, bu Gökçek-Kılıçdaroğlu tartışmalarını organize
edenlerle aynı çevrelerdi.
Aslında mesele yalnızca bir liderin yükselişi değildi. Aynı
dönemde siyasetin dili, dostları ve düşmanları da sürekli yeniden yazıldı.
Sonuçta, popüler olması için kurgulanmış organize
süreçlerden bugüne kadar gelen dönemde her siyasi aktör kendi rolünü harfiyen
oynadı. Erdoğan ise tek lider, yenilmez lider, sürekli koltukta oturan lider ve
ülkeyi en uzun süre yöneten lider konumuna getirildi. Peki, bu kadar uzun süre
aynı koltukta oturmasının sonucunda ülkede neler değişti, neleri kaybettik?
Yeri geldiğinde ülkedeki tüm popüler siyasi liderler FETÖ'cü
oldu, yeri geldiğinde hepsi FETÖ karşıtı kesildi. Bir yanda küfürler, diğer
yanda övgüler vardı. Dün birbirine hakaret edenler, ertesi gün birbirinin
dizinin dibinde oturup "sana muhtacım" dedi. Bütün bunlar aynı zaman
diliminde yaşandı ve biz bu zıtlıkların birliğini evlerimizde, ekranlar
aracılığıyla izledik.
Bir yaz gecesi İstanbul Boğazı'nın kapatılmasını, Meclis'in
bombalanmasını seyrettik. Ardından OHAL ilan edildi. OHAL ve olağanüstü
yetkilerle yürütülen süreçte, "FETÖ ile mücadele ediyoruz" denilerek
operasyonlar yapıldı. Ancak FETÖ'ye başından beri mesafeli olan insanlar da
cezaevlerine dolduruldu. Sonuçta FETÖ yumruğuyla solun ve muhaliflerin
örgütlenme alanları dağıtıldı, çok sayıda insan hapsedildi.
Bütün bu süreç yaşanırken muhalefetin en görünür yüzü ise
değişmedi; aksine daha da merkezî bir konuma yerleşti.
Kemal Kılıçdaroğlu bir proje insanıdır.
Geçmişin komedi dizilerindeki; her işi yapan, masum görünen,
saf duran ama sonunda hep istediğini elde eden karakterleri andırır. Her şeyi o
saflığından kaynaklanıyormuş gibi gösteren bir ses tonuyla halka, yani
kandırdıklarına seslendi. "Başaramazsam o koltukta oturmayacağım"
dedi ama hep o koltukta kaldı. Seçim kaybetti, mahkeme kararlarıyla geri döndü.
Bütün bunlar, o koltukta oturtulmasının bir nedeni olduğunu gösteriyor.
Erdoğan'ı koltuğunda tutanlar bunu elbette biliyor.
Bu adamın arkasından gitmeyin denildikçe, "Erdoğan mı
kalsın?" dediler ve yine gittiler. Erdoğan karşıtlığı bilinçli biçimde her
muhalif bireyin zihnine işlendi. "Yeter ki o gitsin, gerisi hallolur"
dendi. Ama ne Erdoğan gitti ne de işler düzeldi.
Muhalefeti iyi kontrol edenler ve yönetenler, iktidarda
kimin kalacağına da karar verdi.
Trump'ı iktidara taşıyanlarla Erdoğan'ı ya da Kemal
Kılıçdaroğlu'nu bulundukları koltukta tutanların aynı kesimler olduğunu
düşünüyorum. Ancak bu tabloyu mümkün kılan yalnızca dış dinamikler değil,
içeride buna uyum sağlayan siyasal aktörlerdi. Onların çıkarları sürdüğü sürece
koltukta kimin oturduğu önemlidir.
Bu nedenle meseleyi yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle
açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Sol ise bu süreçte CHP kuyrukçuluğu görevini başarıyla
yerine getirdi. Kendi bağımsız siyasetini oluşturmak yerine, günlük ihtiyaçlara
cevap veren kararlar aldı ve görünür olabileceği alanları kullandı. Kısacası
faydacı bir yaklaşım benimsedi. Bu faydacılık da solu tüketti.
CHP, seçim kazanamayacağı yerlerde solcuları aday gösterdi;
elbette kaybettiler. HDP ve onun temsil ettiği gelenek, bazı solcuları Meclis'e
taşıdı; onlara siyasi kariyer ve emeklilik hakkı kazandırdı. Ancak sola bir şey
kazandırmadı. Emeklilik maaşı alanlar, sol politika üretmek yerine günlük
siyasi gelişmelere uygun roller oynamayı tercih etti. Kendi perspektiflerinden
örgütsel çıkarları öne çıkardılar.
Sonuçta liberalizm, bu ülkede yaşanan tarihsel birikimi
çürüttü. Yerine bireyciliği, faydacılığı, görünür olmayı ve popülerliği koydu.
Bugün geriye dönüp bakınca, yaşananların tek tek kişilerden
çok daha büyük bir siyasal işleyişe ait olduğu görülüyor.
Belki de bütün bu hikâyenin özeti budur. Yıllarca iktidarı
konuştuk, liderleri konuştuk, seçimleri konuştuk. Oysa asıl mesele muhalefetin
ne yaptığıydı. Çünkü iktidarı ayakta tutan yalnızca kendi gücü değil,
karşısında duranların çizdiği sınırlar ve oynadığı roldü. Her seçimde umut
üretildi, her yenilgide yeni gerekçeler bulundu, her hayal kırıklığı bir
sonraki seçime ertelendi. Sonunda değişmeyen şey iktidardan çok siyaset yapma
biçimi oldu. Bu yüzden sistemin en büyük güvencesi güçlü bir iktidar değil,
görevini aksatmayan bir muhalefettir. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
Muhalefet var, endişeye gerek yok.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder