30 Ağustos 2026 Pazar

Takvimde Sıradan Bir Gün

Takvimde Sıradan Bir Gün

2 Eylül yaklaşıyor.

Benim için önemli bir gündür; çünkü o gün babamdan kötü haberi, sabahın erken saatlerinde arayan doktordan öğrendim.

Uzun zamandır yoğun bakımda yatıyordu, bekliyordum. Her bekleyiş, her an bende daha derin acılara neden oluyordu. Biliyordum sonucu, çaresizdim. Çaresizlik insanı zayıflatıyor. Her yaşanan gün, son verilen nefes ile yeniden başlayacak gibidir…

Bekleyişim bitti. Gittim ölüm kâğıdını almaya, morga girdim, babamın yıkanması için. Ondan kalan bez parçalarını verdiler. “Ne yapacağım?” dedim, bıraktım…

Belediyeye gittim, yıkanma işi yapılsın diye. Arkasından büyükşehri aradım, memleketine götürmek için...

Koşturma sırasında saatler verildi. Zaman işledi, duran zaman ansızın uçuşa geçti, yetişmeye çalıştım. Sonra Hacıbektaş’a gidiş için yollar aradım… Babamı Nevşehir Havalimanı'nda alması için Tünay eniştemden ricada bulundum. O da, elbette, dedi…

Tek başıma morg kapısında bekleyişim, ölüm kâğıdını alışım ve onu Hacıbektaş'a yolculayışım...

Aradan yıllar geçmesine rağmen o günün her ayrıntısı hâlâ hafızamda. Çok değer verdiğim İsmail Bulut abimle Hacıbektaş'ta babamın cansız bedeni ile buluşmak için, yağmurlu bir gecede, arabamızın silecekleri gece yarısı kırılmış olmasına rağmen yola çıkışımızı da unutamam.

Burhaniye, bizim kişisel tarihimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Orada yakaladığım dostlukları, yoldaşlıkları; aynı pencereden bakıp farklı sonuçlara vardığım güzel dostlarımı ve onların hayatımdaki yerini hep koruyacaktır.

Hastalık sürecinde her daim yanımda olanları nasıl unutabilirim? Onlar artık kardeşimdir…

Burhaniye sokaklarına numara verilip yeni sokaklar açılıyor, büyüyor. O numaralar yerinde babamın isminin de olmasını çok isterim; orada bir Sait Özkan yaşadı denmesini…

Burhaniye'ye babam tedavi olsun diye gelmiştik. Çünkü ciğerlerinin temiz havaya ihtiyacı vardı.

Şimdi herkesin bir babası vardır. Ama beni diğerlerinden ayıran tarafı vardı; çünkü o aynı zamanda yoldaşımdı.

Devrimci Yol hareketinin Ankara Tuzluçayır'daki öğretmen örgütlenmesi içinde yerini devrimci bir öğretmen olarak almıştı. Abidinpaşa, Aydık Sokak'taki evimiz, Devrimci Yol hareketinin oradaki noktasıydı. Sadece Devrimci Yol'un değil elbette; kendisini solda tanımlayanların da uğrak yeriydi.

Sabaha kadar yazılan afişler, kuşlamalar, umut dolu günler…

Evimizin arkasında bulunan arsa ve hemen sokağın köşesindeki Başkent Lisesi, o dönemin cephelerinden biriydi. Faşistler ile devrimciler arasındaki geçiş ve çatışma noktalarındandı. Herkes kendi yerini bilir, ona göre konumlanırdı.

Devrimci mücadelenin yükselmesi ve sönümlenmesi sürecini hep birlikte yaşadık.

Devrimciler başlangıçta mahallelerde yer alan solcu görülenlerin evlerinden çıkmazdı. Çatışmalar keskinleştikçe örgüt evleri oluşmaya başladı. Silahlarla birlikte oralarda yaşarlardı.

Silahlar girdi, ilişkilerde biraz mesafe başladı… Silahsız mücadele sürecini çok kısa zamanda silahlı mücadele almıştı. Onların sokakta var olması bir güvenceydi.

Sık sık yapılan korsan gösteriler, şehrin değişik yerlerinde çıkan çatışmalarda taraf olmaya gidişler, duvar yazıları, kuşatmalar...

“Ne oluyoruz, neler olmakta, neler gelmekte?”

Hepimiz yaklaşanı fark ediyorduk. Ama gözümüze fener tutulmuş gibi, hareketsiz beklediğimiz bir süreçti.

O günlerden akıllarda kalanlar kadar vücutlarda, bilinçlerde de kalan travmalar… Kimler geldi, kimler toprağa düştü, kimler acılarını yüreğine alıp bugünlere savruldu?

12 Eylül ve sonraki süreçlerde kitaplara konu oldu, olmaya devam edecek…

Antifaşist mücadelenin ne anlama geldiğini bugün yaşadığımız savrulmalardan da anladık… Kimimiz Kemalist, kimimiz sosyal demokratların arkasında kırlangıç salladık, kimimiz zengin, kimimiz geçmişi silinmiş, yarını olmayan olduk…

Şimdi 2 Eylül yaklaşıyor.

O gün mezarlıkta bir avuç insandık. Yüreğimizde umudumuz, yarına dair hayallerimiz, geçmişten gelen siyasi sembolüm elimde, babamın cansız bedeninin üzerine örteceğim… Örttüm de.

Şimdi toprak altında birbirini kucaklamış hâlde topraklaşıyorlar. Toprakta, yanına diktiğim zeytin ağacının kökünde bütünleştiler, yeryüzünde bir zeytin yaprağına dönüştüler…

O günlerde yanımda olanların isimleri mezar taşının üstünde metal bir levhada yazıyor. Her birinin ismini babama, metal üzerine isimler yazarak fısıldamış oldum…

Elbette unuttuklarım da olmuştur ama orada, benim acı günümde yalnız bırakmayan dostlarıma vefa borcumu, taş üzerine bıraktığım isimler ile yerine getirdiğime inanıyorum…

Bir babayı kaybetmenin ötesinde, babamı ve yoldaşımı kaybettiğim gün yaklaşıyor.

Bazı tarihler takvimde kalmaz. İnsan kendi hayatında taşır onları.

2 Eylül de benim için böyle bir tarih.