Takvimde Sıradan Bir Gün
2 Eylül yaklaşıyor.
Benim için önemli bir gündür; çünkü o gün babamdan kötü
haberi, sabahın erken saatlerinde arayan doktordan öğrendim.
Uzun zamandır yoğun bakımda yatıyordu, bekliyordum. Her
bekleyiş, her an bende daha derin acılara neden oluyordu. Biliyordum sonucu,
çaresizdim. Çaresizlik insanı zayıflatıyor. Her yaşanan gün, son verilen nefes
ile yeniden başlayacak gibidir…
Bekleyişim bitti. Gittim ölüm kâğıdını almaya, morga girdim,
babamın yıkanması için. Ondan kalan bez parçalarını verdiler. “Ne yapacağım?”
dedim, bıraktım…
Belediyeye gittim, yıkanma işi yapılsın diye. Arkasından
büyükşehri aradım, memleketine götürmek için...
Koşturma sırasında saatler verildi. Zaman işledi, duran
zaman ansızın uçuşa geçti, yetişmeye çalıştım. Sonra Hacıbektaş’a gidiş için
yollar aradım… Babamı Nevşehir Havalimanı'nda alması için Tünay eniştemden
ricada bulundum. O da, elbette, dedi…
Tek başıma morg kapısında bekleyişim, ölüm kâğıdını alışım
ve onu Hacıbektaş'a yolculayışım...
Aradan yıllar geçmesine rağmen o günün her ayrıntısı hâlâ
hafızamda. Çok değer verdiğim İsmail Bulut abimle Hacıbektaş'ta babamın cansız
bedeni ile buluşmak için, yağmurlu bir gecede, arabamızın silecekleri gece
yarısı kırılmış olmasına rağmen yola çıkışımızı da unutamam.
Burhaniye, bizim kişisel tarihimiz açısından ayrı bir öneme
sahiptir. Orada yakaladığım dostlukları, yoldaşlıkları; aynı pencereden bakıp
farklı sonuçlara vardığım güzel dostlarımı ve onların hayatımdaki yerini hep
koruyacaktır.
Hastalık sürecinde her daim yanımda olanları nasıl
unutabilirim? Onlar artık kardeşimdir…
Burhaniye sokaklarına numara verilip yeni sokaklar açılıyor,
büyüyor. O numaralar yerinde babamın isminin de olmasını çok isterim; orada bir
Sait Özkan yaşadı denmesini…
Burhaniye'ye babam tedavi olsun diye gelmiştik. Çünkü
ciğerlerinin temiz havaya ihtiyacı vardı.
Şimdi herkesin bir babası vardır. Ama beni diğerlerinden
ayıran tarafı vardı; çünkü o aynı zamanda yoldaşımdı.
Devrimci Yol hareketinin Ankara Tuzluçayır'daki öğretmen
örgütlenmesi içinde yerini devrimci bir öğretmen olarak almıştı. Abidinpaşa,
Aydık Sokak'taki evimiz, Devrimci Yol hareketinin oradaki noktasıydı. Sadece
Devrimci Yol'un değil elbette; kendisini solda tanımlayanların da uğrak
yeriydi.
Sabaha kadar yazılan afişler, kuşlamalar, umut dolu günler…
Evimizin arkasında bulunan arsa ve hemen sokağın köşesindeki
Başkent Lisesi, o dönemin cephelerinden biriydi. Faşistler ile devrimciler
arasındaki geçiş ve çatışma noktalarındandı. Herkes kendi yerini bilir, ona
göre konumlanırdı.
Devrimci mücadelenin yükselmesi ve sönümlenmesi sürecini hep
birlikte yaşadık.
Devrimciler başlangıçta mahallelerde yer alan solcu
görülenlerin evlerinden çıkmazdı. Çatışmalar keskinleştikçe örgüt evleri
oluşmaya başladı. Silahlarla birlikte oralarda yaşarlardı.
Silahlar girdi, ilişkilerde biraz mesafe başladı… Silahsız
mücadele sürecini çok kısa zamanda silahlı mücadele almıştı. Onların sokakta
var olması bir güvenceydi.
Sık sık yapılan korsan gösteriler, şehrin değişik yerlerinde
çıkan çatışmalarda taraf olmaya gidişler, duvar yazıları, kuşatmalar...
“Ne oluyoruz, neler olmakta, neler gelmekte?”
Hepimiz yaklaşanı fark ediyorduk. Ama gözümüze fener
tutulmuş gibi, hareketsiz beklediğimiz bir süreçti.
O günlerden akıllarda kalanlar kadar vücutlarda, bilinçlerde
de kalan travmalar… Kimler geldi, kimler toprağa düştü, kimler acılarını
yüreğine alıp bugünlere savruldu?
12 Eylül ve sonraki süreçlerde kitaplara konu oldu, olmaya
devam edecek…
Antifaşist mücadelenin ne anlama geldiğini bugün yaşadığımız
savrulmalardan da anladık… Kimimiz Kemalist, kimimiz sosyal demokratların
arkasında kırlangıç salladık, kimimiz zengin, kimimiz geçmişi silinmiş, yarını
olmayan olduk…
Şimdi 2 Eylül yaklaşıyor.
O gün mezarlıkta bir avuç insandık. Yüreğimizde umudumuz,
yarına dair hayallerimiz, geçmişten gelen siyasi sembolüm elimde, babamın
cansız bedeninin üzerine örteceğim… Örttüm de.
Şimdi toprak altında birbirini kucaklamış hâlde
topraklaşıyorlar. Toprakta, yanına diktiğim zeytin ağacının kökünde
bütünleştiler, yeryüzünde bir zeytin yaprağına dönüştüler…
O günlerde yanımda olanların isimleri mezar taşının üstünde
metal bir levhada yazıyor. Her birinin ismini babama, metal üzerine isimler
yazarak fısıldamış oldum…
Elbette unuttuklarım da olmuştur ama orada, benim acı
günümde yalnız bırakmayan dostlarıma vefa borcumu, taş üzerine bıraktığım
isimler ile yerine getirdiğime inanıyorum…
Bir babayı kaybetmenin ötesinde, babamı ve yoldaşımı
kaybettiğim gün yaklaşıyor.
Bazı tarihler takvimde kalmaz. İnsan kendi hayatında taşır
onları.
2 Eylül de benim için böyle bir tarih.