29 Mayıs 2026 Cuma

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Ne kadar yatkınız ritüeller yaratmaya...

Dincisi, solcusu, milliyetçisi, komünisti, cihatçısı... Hepimiz bir şeylerin etrafında toplanmayı seviyoruz. Aynı sloganları tekrar etmeyi, aynı günlerde aynı duyguları yaşamayı, aynı cümleleri kutsallaştırmayı seviyoruz. Çünkü insan, galiba tanrısız kalamayan bir canlı. Tanrı gidince yerine fikir koyuyor, fikir çökünce yerine lider koyuyor, o da yetmeyince markaları, teknolojiyi, ekranları kutsallaştırıyor.

Belki de bu yüzden her çağ kendi dinini yaratıyor. Çünkü insan önce çevresini değiştiriyor, sonra o yeni çevreye uygun kutsallar üretiyor. Çölleşen toplumların başka tanrıları oluyor, betonlaşan şehirlerin başka. Dağın eteğinde yaşayan insanla plazanın kırkıncı katında yaşayan insan aynı şeye inanamaz zaten. Birinin duası yağmuradır, diğerinin internet çekim gücüne.

Gelenekler, görenekler, her sene aynı yerde tekrar edilen anmalar da böyle doğuyor belki. Önce hayat değişiyor, sonra o değişimi anlamlandıracak ritüeller kuruluyor. İnsan yeni bir dünya yaratırken yalnızca yolları, şehirleri, fabrikaları değiştirmiyor; hafızasını da yeniden düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, geçen yıl yapılan tören bu yıl “gelenek” olmuş. Üç yıl sonra “değer”, on yıl sonra ise dokunulmaz bir kutsal.

Biz zaten tekrar etmeyi seven bir türüz. Aynı acıları, aynı öfkeleri, aynı sloganları tekrar tekrar yaşamayı seviyoruz. Hatta bazen neden toplandığımızı unutuyoruz ama ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü ritüeller çoğu zaman anlamdan daha uzun ömürlü oluyor.

Her sene aynı saatte yapılan anmalar mesela... Aynı kürsüler, aynı cümleler, aynı yüz ifadeleri... Acının bile protokolü oluşuyor zamanla. İnsan bazen gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülme görevini mi yerine getiriyor, ayırt edemiyorsun. Bir süre sonra yas bile canlı bir duygudan çok, aksatılmaması gereken toplumsal bir programa dönüşüyor.

Ama belki de insanlığın en büyük yeteneği tam olarak bu: Her şeyi törenselleştirmek.

Doğayı bile.

Her yaz ormanlar yanıyor. Sonra herkes sırayla üzülüyor. Birkaç gün boyunca aynı cümleler kuruluyor, aynı fotoğraflar paylaşılıyor, aynı öfkeler dolaşıma giriyor. Ardından hayat normale dönüyor; ta ki bir sonraki yangına kadar. Felaket bile artık mevsimsel bir ritüel gibi yaşanıyor. Yaz gelince yangın, kış gelince sel, sonra anmalar, etiketler, konuşmalar... Doğa yavaş yavaş yok olurken biz onun için dijital ayinler düzenliyoruz.

Salyangoz gezmesin diye toprağa ilaç sıkıyoruz. Yabani olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çobanların yerini dronlar alıyor, köpeklerin yerini sensörler. Yakında koyunları bile uygulamadan sayacağız herhalde. Sonra bütün bunlara “ilerleme” diyeceğiz. Çünkü insan yaptığı her değişimi önce normalleştiriyor, sonra kutsallaştırıyor.

Çünkü insanlık tarihi biraz da doğadan kopardığını kendi hizmetine sunmanın tarihidir. Önce doğaya sunduklarımızı tanrılara sunduk. Şimdi ise tanrılara sunulan şeyler bile tüketim nesnesine dönüştü. Eskiden insanlar ekmek yapıyordu, şimdi içeriğini okuyunca laboratuvar raporuna benzeyen şeyler yiyoruz. Ama ambalajın üstünde “köy usulü” yazınca içimiz rahatlıyor. Modern insanın en büyük ibadetlerinden biri de galiba organik yazısına inanmak.

İnsan daha doğduğu anda kimyasallarla tanışıyor. Suni ışıkların altında büyüyor, ekranlara bakarak uyuyor, algoritmaların yönlendirdiği hayatlar yaşıyor. Doğa ise artık çoğu insan için ya felaket haberi ya da güzel fotoğraf fonu. Yakında denizlerdeki çöp yığınlarını temizlemek yerine çevresinde safari turları düzenlerlerse kimse şaşırmaz. Hatta girişte kulaklık dağıtılır: “Medeniyetin atıklarıyla yüz yüze geldiğiniz bu deneyime hoş geldiniz.”

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ yeni tanrılar üretmeye devam ediyoruz.

Eskiden insanlar yağmur için göğe bakıyordu, şimdi bildirim bekliyor.

Eskiden tapınaklara gidiliyordu, şimdi meydanlara, stadyumlara, alışveriş merkezlerine ve dijital platformlara gidiliyor.

Eskiden kurban sunuluyordu, şimdi zamanımızı, dikkatimizi ve öfkemizi sunuyoruz.

Belki de hiçbir çağ dinsiz olmadı. Sadece tanrılar isim değiştirdi.

İnsan değiştikçe kutsalları da değişiyor. Çünkü insan yaşadığı çevrenin inancını taşıyor içinde. Çevresini dönüştürdükçe yeni korkular yaratıyor, yeni korkular da yeni ritüeller doğuruyor. Sonra o ritüeller gelenek oluyor, gelenekler kimlik oluyor, kimlikler de sorgulanamaz hale geliyor.

Ve dünya, yavaş yavaş her şeyin ritüele dönüştüğü bir yere dönüşüyor.

Hiç yorum yok: