Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya
Ne kadar yatkınız ritüeller yaratmaya...
Dincisi, solcusu, milliyetçisi, komünisti, cihatçısı...
Hepimiz bir şeylerin etrafında toplanmayı seviyoruz. Aynı sloganları tekrar
etmeyi, aynı günlerde aynı duyguları yaşamayı, aynı cümleleri kutsallaştırmayı
seviyoruz. Çünkü insan, galiba tanrısız kalamayan bir canlı. Tanrı gidince
yerine fikir koyuyor, fikir çökünce yerine lider koyuyor, o da yetmeyince
markaları, teknolojiyi, ekranları kutsallaştırıyor.
Belki de bu yüzden her çağ kendi dinini yaratıyor. Çünkü
insan önce çevresini değiştiriyor, sonra o yeni çevreye uygun kutsallar
üretiyor. Çölleşen toplumların başka tanrıları oluyor, betonlaşan şehirlerin
başka. Dağın eteğinde yaşayan insanla plazanın kırkıncı katında yaşayan insan
aynı şeye inanamaz zaten. Birinin duası yağmuradır, diğerinin internet çekim
gücüne.
Gelenekler, görenekler, her sene aynı yerde tekrar edilen
anmalar da böyle doğuyor belki. Önce hayat değişiyor, sonra o değişimi
anlamlandıracak ritüeller kuruluyor. İnsan yeni bir dünya yaratırken yalnızca
yolları, şehirleri, fabrikaları değiştirmiyor; hafızasını da yeniden
düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, geçen yıl yapılan tören bu yıl “gelenek”
olmuş. Üç yıl sonra “değer”, on yıl sonra ise dokunulmaz bir kutsal.
Biz zaten tekrar etmeyi seven bir türüz. Aynı acıları, aynı
öfkeleri, aynı sloganları tekrar tekrar yaşamayı seviyoruz. Hatta bazen neden
toplandığımızı unutuyoruz ama ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü
ritüeller çoğu zaman anlamdan daha uzun ömürlü oluyor.
Her sene aynı saatte yapılan anmalar mesela... Aynı
kürsüler, aynı cümleler, aynı yüz ifadeleri... Acının bile protokolü oluşuyor
zamanla. İnsan bazen gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülme görevini mi yerine
getiriyor, ayırt edemiyorsun. Bir süre sonra yas bile canlı bir duygudan çok,
aksatılmaması gereken toplumsal bir programa dönüşüyor.
Ama belki de insanlığın en büyük yeteneği tam olarak bu: Her
şeyi törenselleştirmek.
Doğayı bile.
Her yaz ormanlar yanıyor. Sonra herkes sırayla üzülüyor.
Birkaç gün boyunca aynı cümleler kuruluyor, aynı fotoğraflar paylaşılıyor, aynı
öfkeler dolaşıma giriyor. Ardından hayat normale dönüyor; ta ki bir sonraki
yangına kadar. Felaket bile artık mevsimsel bir ritüel gibi yaşanıyor. Yaz
gelince yangın, kış gelince sel, sonra anmalar, etiketler, konuşmalar... Doğa
yavaş yavaş yok olurken biz onun için dijital ayinler düzenliyoruz.
Salyangoz gezmesin diye toprağa ilaç sıkıyoruz. Yabani olan
her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çobanların yerini dronlar alıyor,
köpeklerin yerini sensörler. Yakında koyunları bile uygulamadan sayacağız
herhalde. Sonra bütün bunlara “ilerleme” diyeceğiz. Çünkü insan yaptığı her
değişimi önce normalleştiriyor, sonra kutsallaştırıyor.
Çünkü insanlık tarihi biraz da doğadan kopardığını kendi
hizmetine sunmanın tarihidir. Önce doğaya sunduklarımızı tanrılara sunduk.
Şimdi ise tanrılara sunulan şeyler bile tüketim nesnesine dönüştü. Eskiden
insanlar ekmek yapıyordu, şimdi içeriğini okuyunca laboratuvar raporuna
benzeyen şeyler yiyoruz. Ama ambalajın üstünde “köy usulü” yazınca içimiz
rahatlıyor. Modern insanın en büyük ibadetlerinden biri de galiba organik
yazısına inanmak.
İnsan daha doğduğu anda kimyasallarla tanışıyor. Suni
ışıkların altında büyüyor, ekranlara bakarak uyuyor, algoritmaların
yönlendirdiği hayatlar yaşıyor. Doğa ise artık çoğu insan için ya felaket haberi
ya da güzel fotoğraf fonu. Yakında denizlerdeki çöp yığınlarını temizlemek
yerine çevresinde safari turları düzenlerlerse kimse şaşırmaz. Hatta girişte
kulaklık dağıtılır: “Medeniyetin atıklarıyla yüz yüze geldiğiniz bu deneyime
hoş geldiniz.”
Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ yeni tanrılar üretmeye
devam ediyoruz.
Eskiden insanlar yağmur için göğe bakıyordu, şimdi bildirim
bekliyor.
Eskiden tapınaklara gidiliyordu, şimdi meydanlara,
stadyumlara, alışveriş merkezlerine ve dijital platformlara gidiliyor.
Eskiden kurban sunuluyordu, şimdi zamanımızı, dikkatimizi ve
öfkemizi sunuyoruz.
Belki de hiçbir çağ dinsiz olmadı. Sadece tanrılar isim
değiştirdi.
İnsan değiştikçe kutsalları da değişiyor. Çünkü insan
yaşadığı çevrenin inancını taşıyor içinde. Çevresini dönüştürdükçe yeni
korkular yaratıyor, yeni korkular da yeni ritüeller doğuruyor. Sonra o
ritüeller gelenek oluyor, gelenekler kimlik oluyor, kimlikler de sorgulanamaz
hale geliyor.
Ve dünya, yavaş yavaş her şeyin ritüele dönüştüğü bir yere
dönüşüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder