24 Mayıs 2026 Pazar

Özgürlüğün İzin Verildiği Kadar

Özgürlüğün İzin Verildiği Kadar

Bu ülkede faşizm mi var, yoksa otokrasinin faşizm sosuna bulanmış bir hâli mi?

Bugün herkes, durduğu yere göre bu ülkenin rejimine başka bir isim veriyor.

Kimilerine göre burası bir “özgürlükler ülkesi.” Herkes istediğini söyleyebilir; tabii iktidar eleştirisi yapmadığı ve özellikle Erdoğan’ın adını anmadığı sürece… Onun dışında özgürlük var deniliyor.

Bakın deniyor; işçiler eylem yapabiliyor, doğa savunucuları ses çıkarabiliyor. Tıpkı asgari ücret komisyonunda olduğu gibi: İşçiler görüş bildiriyor, sonra “orta yolu bulan” hakem heyeti sonucu açıklıyor. Sonuçta iktidar için özgürlük ile halk için özgürlük aynı şey olmuyor.

Muhalefet açısından ise göreceli bir özgürlük var. Biraz ileri giden sorgusuz sualsiz içeri alınıyor; gün gelir dosyası açılırsa, o gün iktidardan gelecek işarete göre ya özgürlüğüne kavuşuyor ya da tutukluluğu sürüyor.

Bu ülke 12 Eylül’de açık faşizmi yaşadı. O dönemde askerler ve darbeciler dışında her türlü toplumsal örgütlenme baskı altına alındı. Söz, yetki ve karar tek merkezde toplandı. Biz buna faşizm diyoruz. Gerçi uzun süre bu rejime “faşizm” demekte zorlanan bazı sol yapılar da oldu; ancak sonunda ortak kanaat, o dönemin faşist bir rejim olduğu yönünde oluştu.

Yıllar geçti, ülke başka bir sürece girdi. “Ilımlı İslam” projesiyle ülkenin yeniden şekillendirilmesi hedeflendi. O günden sonra açılan her dava, kazanılmış özgürlüklerin biraz daha budanması anlamına geldi. Laiklik kavramı giderek aşındırıldı; kadının çalışma hayatındaki ve modern şehir yaşamındaki görünürlüğü sınırlandırılmaya başlandı.

“Başörtüsüne özgürlük” diyerek yola çıkanlar, zamanla başı açık olmayı ahlaki açıdan sorunlu göstermeye başladı. Mahalle baskısı giderek yoğunlaştı.

Okullarda fen liseleri ve Anadolu liseleri gibi modern eğitimi temsil eden kurumların yerine imam hatiplerin yaygınlaştırılmasıyla, analitik düşüncenin yerini giderek metafizik düşünce almaya başladı. Neredeyse cinlere danışılmadan iş yapılmaz hâle gelindi.

Özal döneminde açık faşizmden liberal otokrasiye geçildiği söylendi. Ardından görece özgürlükler içeren liberalizmden, kısa sürede “ılımlı İslam” soslu bir liberal otokrasiye evrilen bir süreç yaşandı. Bugün ise liberalizm büyük ölçüde söylemde kaldı.

Peki şimdi ülkemizde faşizm mi var?

1 Mayıs kutlanabiliyor.

İşçiler greve çıkabiliyor.

Doğa mücadelesi verenler bazen de olsa kazanabiliyor.

Ama her dere bir gün HES’lerle tanışacak; derelerin suyu akmıyor, enerjiye ve dolara dönüşüyor. Rüzgâr gülleri dağların tepelerine dikiliyor, dağlar taş ocaklarıyla oyuluyor. Arkeologların kazması gereken yerlerden metro hatları geçiriliyor.

“Ilımlı İslam” sürecinde partiler tamamen kapatılmadı belki; ama siyasetçiler hapishanelerle tanıştı. Aydınların bir bölümü, sorgusuz ve çoğu zaman kanıtsız biçimde, Avrupa mahkemelerinin itirazlarına ve kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Bize özgü bir hukuk düzeni oluştu. Kurallar kişiye göre değişiyor; katiller kravat takınca “iyi hâl” indirimiyle ödüllendirilmiş gibi oluyor. Kadın cinayetleri ise artık neredeyse bütünüyle politik bir tartışmanın parçasına dönüşmüş durumda.

Rejim değişiyor.

Çünkü değişim kaçınılmazdır..

Tarih her zaman ileri gitmez; bazı ülkelerde geriye de savrulabilir.

Bu ülkenin rejimine herkes hayata baktığı yere göre isim veriyor:

“Ilımlı İslam”, “İslami faşizm”, “otokrasi”, “tek adam rejimi”, “parti devleti”…

Sonuçta her rejimin bir tanımı vardır. Zaman içinde ortak bir adlandırma mutlaka oluşacaktır. Ancak bunu yalnız tarihçiler değil, siyasetin galipleri de belirleyecektir. Çünkü çoğu zaman kazananın dünyaya bakışı, tarih yazanların kalemini de şekillendirir.

Belki bugün bu rejimin adı konusunda ortak bir fikir yok. Ancak toplumların yaşadıkları, zaman içinde kendi tanımlarını yaratır.

Özgürlüğün sınırlandığı, hukukun kişilere göre işlediği ve korkunun gündelik hayatın parçası hâline geldiği her düzen, sonunda kendi adını tarihe yazdırır.

 

Hiç yorum yok: