22 Ağustos 2026 Cumartesi

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Gaziler ülkemizin her döneminde olmuştur. Aslında gazi diye madalya verilenlerin hepsi, yaşanan siyasi sürecin doğrudan muhatabı değil, bir anlamda kurbanlarıdır.

Siyaset, her dönem gazi kavramına katkı yapacak çatışmalar çıkarır. O çatışmalarda mazlum halkın çocukları; çaresiz, görevli ya da başka seçeneği olmayan insanlar olarak cephe önüne gönderilir ve devlet adına yaralandıklarında kendilerine gazilik unvanı verilir.

Gazi varsa çatışma, çatışma varsa siyaset vardır.

Ülkemizde çatışma olup savaş olmadığı hâlde gazilik unvanı verilen dönemler de olmuştur. Çünkü gazilik yalnızca askerî bir kavram değildir; aynı zamanda siyasetin ürettiği bir kavramdır. Kimlere gazi madalyası verileceğini de siyaset belirler.

Elbette çatışmanın diğer tarafında yer alanların da gazileri vardır; tıpkı şehitleri olduğu gibi.

Kürt sorunu 1984 yılında başlamış bir sorun değildir. Bunun daha öncesi vardır. Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasındaki dönemde 12 Kürt isyanından söz edilir. Kısacası, isyan varsa orada bir sorun da vardır.

Son Kürt isyanı olarak kabul edilen, ancak devlet nezdinde “düşük yoğunluklu savaş” ya da “düşük yoğunluklu çatışma” olarak tanımlanan süreçte, birçok taraf ölülerini ve yaralılarını çatışma alanında geride bırakmıştır.

Ülke sınırları içinde başlayan çatışma, kısa sürede Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerle bağlantılı, daha geniş bir çatışmanın parçası hâline gelmiş; Amerika tarafından ortaya atılan “Yeşil Kuşak” politikası ve arkasından gelen çeşitli politik/doktrinel isimlendirmelerin içinde yer alan çatışmalardan biri olarak uluslararası boyutta anılır olmuştur.

Irak’ta rejimin Amerikan işgaliyle sonlandırılması, ardından Barzani yönetiminin bağımlı ama devlet gibi bir konuma getirilmesi süreciyle birlikte, ülkemizdeki Kürt sorunu da başka boyutlara sıçramıştır.

Sorun, başta siyasiler tarafından tanımlandığı gibi yalnızca bir “güvenlik” sorunu değil, daha çok “siyasi” bir sorun hâline gelmiştir. Üstelik bu siyasi sorunun tarafları da çeşitlenmiştir.

Ülkemiz, dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak önce “Kürt realitesinin” tanınması, ardından bu sorunun tanımlanması aşamasını yaşadı. Daha sonraki süreçte, özellikle AKP iktidarıyla birlikte, tanınmış Kürt realitesinin altının doldurulması için girişimlerle karşılaştık.

Ancak Kürt realitesinin altının doldurulması, bugüne kadar yasal süreç içinde, hukuk maddeleriyle yerini almış değildir. Bunun temel nedeni olarak gösterilen; çatışmanın devam etmesi ve sorunun, devlet açısından “terör” sorununun çözümüne endekslenmiş olmasıdır.

Önce çatışmanın sona ermesi, ardından gelecek olan “açılım”...

1984 yılından bugüne bu “düşük yoğunluklu çatışma” sürecinde ölen insanların sayısı konusunda ortak bir rakama ulaşılamıyor. Çünkü birçok ölüm, aslında var olmasına rağmen yok sayılıyor. Bu ölümler, bir anlamda yaşanan çatışmanın boyutunu da ortaya çıkarıyor.

Taraflar, bu boyutun gerçek anlamda ortaya çıkarılmaması konusunda, benim anladığım kadarıyla, bir uzlaşı içindeler.

Gaziler ise öyle kolayca yok sayılacak insanlar değildir. Çünkü görünür biçimde içimizde yaşamaktadırlar.

Zaman zaman “düşük yoğunluklu çatışma” konusunda araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Çatışmanın askerler üzerindeki etkileri bir dönem tartışma konusu olmuş, hatta bu konuda yazılanlar yasaklanmıştır.

Bunlardan biri Nadire Mater’in 1999 yılında yayımlanan Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor adlı kitabıdır.

Mater, 1980’lerin sonları ve 1990’larda Güneydoğu’da askerlik yapmış 42 askerin kendi deneyimlerini, doğrudan onların anlatıları üzerinden aktarır. Kitabın önemi, çatışmayı yalnızca devletin resmî söylemi ya da PKK’nin anlatısı üzerinden değil, sıradan erlerin savaş deneyimleri üzerinden ele almasıdır.

Kitap yayımlandığında ciddi tartışmalara yol açmış, Mater hakkında dava da açılmıştır.

Sonuçta gaziler vardır.

Onlara maaş, bakım ve özlük hakları konusunda birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Ancak askerî hastanelerin kapanmasıyla birlikte gazilerin bakım ve tedavi konusu sanki ortada kalmış gibidir.

Uzuvlarını kaybeden gaziler açısından protezlere ulaşmak öyle ucuz değildir. Gazilerin aldığı maaşlar, bu protezlerin en ucuzuna ve dolayısıyla daha rahatsız olanına ulaşmalarını ancak mümkün kılabilmektedir. Bunların yanında gazilerin de bakmak yükümlü oldukları aileleri vardır ve gaziler arasında rütbeye bağlı farklılıklar ve haklardan yararlanma konusunda eşitsizlikler söz konusudur.

Kısacası mesele, konforlu olanı kullanmak değil; zorunlu olanı, elde edilebildiği kadarıyla kullanabilmektir.

Gaziler, 13 Temmuz günü Ankara Güvenpark’ta eylem başlattılar.

Birçok medya kuruluşu kendileriyle söyleşiler yapıldı. Siyasilerin ilgisizliğinden yakındılar. Dertlerini anlatabilecekleri, kendilerini doğrudan muhatap alacak bir siyasi merci bulamamaktan şikâyet ettiler.

Sonuçta onlar, bir siyasi tercihin sonucunda ortaya çıkmış, somut olarak karşımızda duran insanlardır.

Eylem sırasında Meclis’ten geçen yasalar gazileri memnun etmemiştir.

Tam da bu sırada, Meclis’ten geçen çerçeve yasayla “Terörsüz Türkiye” kavramının ilk somut hukuki adımı atılmıştır.

Gaziler ise bu adımın doğal muhataplarından biri olduklarını savunuyorlar.

Ama siyasi bir kararla, o çatışmada yer alanların muhatap alınmak yerine yalnızca kendilerine yalnızca söz hakkı tanındığı, sessizce ve kendilerini ziyaret etmeyerek davranış biçimiyle ifade edilmiş oldu.

Çünkü bu gazileri ortaya çıkaran “düşük yoğunluklu savaş”ın sonlanması amacıyla, Meclis içinde yeni bir arayış için adım atılmaktadır.

Atılan adım ne yazık ki açık ve şeffaf değil.

Devletin işleri —çatışma, savaş gibi konular— nedense hep karanlıkta yürütülüyor ve bizler çoğu zaman yalnızca sonucunu yaşıyoruz. Çocuklarımız ya ölüyor, ya yaralanıyor ya da ömür boyu üzerlerinden atamayacakları travmalarla içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

Sonuç olarak Ankara’da madencilerin haklarını aradığı bir zamanda, gaziler de kendi özlük hakları için meydana indiler. Çıkarılan yasanın yeterli olduğu vurgulanarak onların eyleminin sonlandırılmasına siyasi merciler karar verdi.

Eylemin 38. gününde, sabah saatlerinde polisiye tedbirle Güvenpark’tan alınıp başka bir yere götürüldüler.

Eylem alanlarını polis bariyerler ile çevrelenmesi sorunları ortadan mı kaldırdı?

Peki, gazilerin sorunu bitti mi?

 

Hiç yorum yok: