Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi
Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı belki dün (30 Ağustos) paylaşılan şiirlerinden yaptığı alıntıları asla yazmazdı...
Ne yaparsın, o dönemin solcularının başına ne geldiyse
Nazım'ın da başına geldi. O da işi abarttı; en güzel cümlelerini belki de o
şiirlerin içinde kullandı. Cezaevinden çıkmak için solcu aydınların önüne,
kurucu lidere ithafen şiirler ve yazılar yazdırıldı. "Ya aç kalacaksın ya
içeride çürüyeceksin ya da özgürlük..." diye baskı uyguladılar. Birçok
kişi, özellikle cezaevinde olanlar, bu baskıya boyun eğip yazdılar...
Nazım Hikmet tarihi bilmiyor muydu? Elbette biliyordu.
Yaşanan tarihin her kaldırımında Nazım Hikmet'in bir akrabasının izi vardır.
Devletleşme sürecinde her konan taşta bulabilirsiniz o parmak izini.
Akrabalarından farklı bir yol izler Nazım; Moskova'ya döner
yüzünü. Moskova neyi işaret ederse, o da ona bakarak "Bu doğru, bu
yanlış." der.
Moskova, Anadolu'daki savaşı antiemperyalist bir savaş
olarak tanımlar; Nazım da onun söylediklerini tekrar eder. İster inanır, ister
inanmaz ama söyler. Çünkü parti disiplinine çok inanmıştır. Örgütlüdür Nazım,
örgütünün çizgisinden çıkmaz.
Bugün solcuların ellerinde Türk bayrağıyla yola çıkmasının,
işçi sınıfının her eylemde ellerinde Türk bayrağıyla bulunmasının arkasında,
işte tarihin bu başlangıcında Moskova'nın izi vardır. Moskova onlara öyle
telkinde bulunmuştur ve onlar da ellerine Türk burjuvazisinin bayrağını alıp
yola, eylemlere çıkmıştır.
Devlet için kimin ne taşıdığının önemi yoktur; ezilmesi
gerekiyorsa ezer. Yani karşı tarafın elinde Türk bayrağı varmış, kızıl bayrak
varmış, önemli değildir.
Devletin kendisine göre bir düşman tanımı vardır ve düşman
gördüğüne karşı acımasızdır.
Yetmişli yıllarda yaygınlaşan gecekondu, alan açma,
şehirleşme ya da şehirlerin köylüleştirilme süreci vardır.
27 Mayıs'tan sonra solcu olan Aleviler, gecekondularına,
evlerine asıp "Bana dokunma, ben zararsızım." dedikleri bayrakları ve
Atatürk fotoğraflarını gecekonduların yüzüne astılar; gelen belediyenin yıkım
ekiplerine karşı.
Belediyenin yıkım ekibi, ilk etapta yıkıp geçti.
Bunun daha kârlı bir iş olduğunun farkına varan devleti
yöneten siyasiler, gecekondulaşmaya yol verip, o yolu olmayan sarp yerlere
elektrik ve yol götürünce yıkım ekiplerinin işi de sonlandı. Yani gecekonduları
ne devrimciler koruyabildi ne de Türk bayrağı ve Atatürk portresi...
Dönemin siyasi liderlerinin oy devşirmesiyle gecekondulaşma
yaygınlaştı; hatta ilk gecekondu mafyası da o süreçte olgunlaştı.
Sonuçta Moskova vermiştir Türk bayrağını Türk solcusunun
eline.
Moskova işaret etmiş, çıkarına uygun bir şekilde...
Moskova'ya karşı gelmek ne haddine Türk solcusunun? Henüz ne
tam kendi benliğini oluşturabilmiş ne de gerçek anlamda örgütlenebilmiştir.
Komintern ile sınırlanmış çevre ülkelerde sol hareket, Komintern'in eline
geçmiş; o süreçte komünistlerin ipini eline alan yapı, onları gerek gördüğü
gibi biçimlendirmiştir. Çünkü ilk kurulan devlet yaşamalıdır, ne pahasına
olursa olsun...
Hangi ülkede olursa olsun, Moskova'nın çıkarına kim karşı
geliyorsa cezaevi yolu gözükmüş; işine geleni korumuş, almış götürmüş
Moskova'ya, işine gelmeyeni ise...
Ülkemizde Sansaryan Han'da işkence görmüştür. İşkence gören,
cezaevinde yatanların hepsi Moskova'nın işaret ettiği, Moskova'nın çıkarına
uymayan ve kulağı çekilmesi gerekenlerdir. Moskova işaret etmiş, kulağını
devlet çekmiştir...
Dün böyle bir disiplin ile biçimlenen solcu, bugün dünün
iziyle yarına bakmaya çalışıyor. Elbette hepsi değildir. Moskova'nın
biçimlendirdiği çizgiye itiraz edip farklı yolu deneyenlerin akıbeti, 12 Mart
sürecinde çıplak olarak ortadadır...
Devrimci liderlerin ölümünde sadece devletin ve NATO'nun
yeraltı örgütlenmesi Gladio'nun eseri olarak bakmak doğru değildir. Her idam,
infaz, işkence bir anlamda Moskova'nın çıkarına uygundur. Onun yolundan
gitmeyenlerin sonu bellidir!
Ya yüzleş ya da alışkanlıklarını bozma, öğretilmiş yolda
devam et!
Bugün solcuların kafası karışık. Çünkü ya Moskova'nın
yolundan gitmeye çalışacak ya da tarihle yüzleşip gerçek sınıf bayrağını eline
alıp mücadele edecek.
İşçi sınıfının bayrağı alın teridir; mücadele de vurulup
üzeri kanla yeniden renklenen tulumudur, gömleğidir...
Sınıfların kendisine uygun bayrakları vardır. Burjuvazinin
yarattığı bir bayrak, işçi sınıfının bayrağı olamaz.
Burjuva devletinin oluşturduğu resmî tarih, işçi sınıfının
tarihi değildir.
Her sınıf kendi tarihini yazacaktır.
Kaçınılmaz olan budur. Sınıflar kendi tarihlerini kendi
penceresinden yazar. Bizim gibi ülkelerde işçi sınıfı, kendi tarihini yazmak
yerine burjuvazinin penceresinden bakıyor.
Devletin sönümlenmesini, üretenin yönetici olmasını savunan
işçi sınıfının politikası; devletin bayramlarını kutlayıp orada
ötekileştirilmiş halklar üzerine nefret söyleminin gelişimine katkı sunmak
değildir.
İşçi sınıfının çıkarı, alın terine burjuva bayraklarını
yansıtmak değildir. Tersine, tüm burjuva bayraklarını o alın terinin içine
hapsetmek; sınıfsız, sınırsız, bir arada yaşayan ve üreten bir dünya kurmaktır.
Sınıfın tek bayrağı vardır ve o da evrenseldir.
Sınıfı ezenlerin nasıl ki sınırı yoksa; her ülkede
ürettikleri malları, sınıfın üzerindeki sömürüden kâra dönüştürüp piyasaya
sürüyorlarsa, sınıf da onların sömürüsü altında sineye çekilmek yerine mücadele
alanını bütün ülkelere yaymalı, küresel dayanışmayla mücadele vermelidir.
İşçi sınıfının duruşu evrenseldir; tıpkı ideolojisi gibi.
Sınıfın çıkarı, işçilerin birliğinin çıkarıdır.
Burjuvazinin "böl, parçala, yönet" politikası
karşısında artık o eski yöntemleri çöpe atmış; sınıfın çıkarına uygun, bir
arada yaşayan, birlikte üreten bir sınıf mücadelesidir esas olan.
Nazım bütün bunları bilmiyor muydu?
Elbette biliyordu. Ama dönemin siyasi iradesine, parti
disipliniyle boyun eğdiği için o boyun eğişe uygun şiirler yazmıştır.
Bugün yaşasaydı, o şiirleri yazar mıydı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder