İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor
"Yeryüzünün bizim olduğuna inanmak hataydı; oysa
gerçek, bizim yeryüzünden olduğumuzdur" Nicanor Parra
Hayata Marx'ın penceresinden bakıyorum. İşçi sınıfının
iktidarını ve onun çıkarlarını politik olarak savunuyorum.
Benim yorumlarımda, "Neden bugün yaşanan süreçte yobaza
/ siyasi İslam'a karşı Cumhuriyetçiler ile birlikte olmuyorsun?" diye
hayıflanmalar duyuyorum.
Bugünü yaratan ben değilim. Bugün yaşadığımız süreç,
Kemalist ideolojinin ürünüdür. Benim yaratmadığım ve katkım olmayan bir süreçte
taraf olmak ve buna beni zorlamak doğru gelmiyor. Bu çatışmadan kim başarılı
olursa olsun, benim konumumda ve üzerimdeki baskıda değişen bir şey
olmayacaktır.
Her iki tarafı da otoriter ve otokrat olarak görüyorum. Ben
bu iki dünya görüşünün dışında, özgür bir gelecek tasavvur ediyorum. Bu nedenle
Kemalistler ile siyasi İslam'ın çatışmasında taraf olmak gibi bir zorunluluğum
yoktur.
Eğer Kemalizm gerçek laikliği oluşturmuş olsaydı, siyasi
İslam denen yapılanma bugün iktidarda Kemalist ya da ulus-devlet kazanımlarıyla
mücadele etmez, onun kurumlarını ve düzenini tersine çeviremezdi. Bugün
iktidarın elini güçlendiren zemin, Kemalist olduğunu iddia eden siyasiler ve
onların tercihleriyle oluşmuştur.
Onları iktidara getiren süreçte en önemli kırılmalardan biri
de 12 Eylül Kemalist faşist darbesidir. O faşist darbenin nasıl oluştuğu
ortadadır.
Siyasi İslam bugün yaşadığımız gerçeğin bir parçasıdır. Yönetemiyorlar,
yürütemiyorlar, ekonomiyi dahi biçimlendiremediler. Onları, emperyalist
devletlerin çıkarlarına ve dönemin koşullarına uygun olarak iktidara getirilmiş
bir geçiş süreci olarak görmekteyim. Toplumun temelini değiştirmişler; üretici
bir toplumdan tüketici bir topluma dönüştürmüşlerdir.
Yıllarca komünistleri, Alevileri ve Kürtleri düşman olarak
gören Kemalist anlayış, bugün bu grupları yanına alarak siyasi İslam ile
mücadele etmeyi savunuyor. Çaresizlik içinde yanlarına birilerini aramalarını
anlıyorum. Ancak benim tercihim ne siyasi İslam ne de Kemalizmdir.
Alevilerin çoğunluğu Kemalist, seküler bir bakış açısına
sahiptir. Ancak Aleviler, bugün dergâhsız, örgütsüz ve cemevsiz kalmalarının
nedenlerinden birinin Kemalizm olduğunu; onun yarattığı Diyanet İşleri
Başkanlığı ve sözde laiklik anlayışını gözden kaçırıyorlar.
Kısacası Aleviler, cellatlarının bıçağına kafalarını
dayamış, siyasi İslam karşısında duruş sergiliyorlar. İki cellattan birini
tercih etmeye zorlanmışlar ve seküler yaşamı, sözde de olsa laikliği seçmiş
görünüyorlar. Çünkü siyasi İslam'ın Irak'ta, Suriye'de ve Afganistan'da neler
yaptığı ortadadır. İran örneğini görenler de elbette çaresizlikten Kemalizm
tarafında saflarını seçmiştir.
Ben kişi olarak demokrasi tarihini Meşrutiyet ile başlatırım.
Bu, bugün de devam eden bir süreçtir. Kemalizmi başlangıç olarak kabul
etmiyorum. Cumhuriyet bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve henüz kuruluşunu
tamamlamamış bir süreçtir.
Kemalizmi, homojen bir toplum yaratmaya çalışan; tek lider,
tek vatan, tek dil, tek din ve tek mezhep, tek bakış açısı üzerine kurulmuş,
yaratmış olduğu resmi tarihi değişmez ve doğru kabul eden bir düzen olarak
görüyorum. Bu tekli yapıyı, tarihimize yapılmış bir hançer olarak algılıyorum.
Gerçekten özgürlük isteniyorsa, Kemalist devletin yok
saydıkları ve düşman gördükleriyle barışmak; daha çağdaş bir toplum için çok
kültürlü, çok dilli, çok inançlı ve laik yeni bir devletin oluşumunu savunmak
gerektiğini düşünüyorum.
Her devlet, üzerine kurulduğu önceki devletin mirası ve
ondan öğrendiği tecrübeler üzerine şekillenir. Modern bir deyimle, biz
Kemalizm’i de Osmanlı’yı da deneyimledik. Şimdi ise daha farklı, insan onuruna
yakışan, sınıfsız bir ülke kurma; düşünce kalıplarını ve alışkanlıkları yıkıp
özgürce düşüneceğimiz, kendi özgürlük alanlarımızı yaratacağımız bir geleceğin
nüvelerini oluşturma zamanıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder