6 Mart 2008 Perşembe

İki parti tek parti midir, yoksa yanılsama mıdır?

İki parti tek parti midir, yoksa yanılsama mıdır?

CHP üzerine düşüncelerimde henüz değişiklik olmadı, son süreçte MHP ile aynı kulvarda paralel tepkileri vermesinden dolayı düşüncem değişmediği gibi görüşlerimde daha da katılaştığımı düşünüyorum.

CHP = MHP olarak algılıyorum. Olaylara verdikleri tepkiler benzerdir. Birbirlerinden ayıran en önemli unsur sadece parti adları ve sembolleridir. Parti başkanlarının fiziki görünüşü dışında davranış ve söylem olarak benzerliklerin çokluğuna dikkatiniz çekmiştir sanırım. Şimdi türban konusunda ayrılık varmış gibi gözükmektedir. MHP AKP ile ortak davranarak yasanın geçmesine yardım etmiştir. Buna en büyük tepkiyi CHP vermiştir. Fakat satırlar arasına baktığınızda ise başka bir gerçek ile karşılaşıyorsunuz, çünkü CHP genel başkanı Bahçeli, pardon Baykal aslında türbana karşı olmadığını, isteyen istediği gibi örtünme ve ibadet etme özgürlüğü olduğunu vurguluyor, tek karşı durduğu şey, bu yasa değişikliğini AKP getirmesi ve getiriş biçimine ve zamanına karşıdır. Aslında karşı değildir, fakat sert muhalefet görünümü altında Erdoğan’ı desteklemektedir. Erdoğan ne zaman sıkışsa, Baykal’ın verdiği olanaklarla rahatlamakta ve kendi düşüncesine daha sistematik ve önceden düşünülmüş havası vermektedir. Aslında Erdoğan Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır.

Cumhuriyetimiz inançları belirli biçimde olması için müdahil olmuştur ve anlayışına göre laikliği biçimlendirmiştir. Baykal gibi özgürlükçü değildir. Cumhuriyetin kuruluş düşüncesinde tek din ve mezhep çoğunluk için geçerli görülmüştür. Azınlıklar haricinde olanlar bu pota içinde eritilmesi planlanmıştır. Bugün Baykal’ın durduğu gibi durmamaktadır, kuruluş felsefesi.

CHP demokratik bir parti gibi görülür, genel başkanı demokratik yollardan (seçim ile) kongrede seçilir. CHP gibi demokrasi aslında ülkemizin demokrasisi gibidir. Seçecekler önceden bellidir, seçileceklerde bellidir. Parti genel başkanı delegeleri belirler, o delegeler ilçe ve il parti yönetiminde olur. Eğer genel merkez beğenmediği ve kendi gibi düşünmeyen olduğunu düşündüğünde hemen değişim gerçekleşir. Seçilenler ve atananlar genelde genel merkezin düşündüğü gibi olanlar olur. Muhalif olacağı düşünülenler ya partiden uzaklaştırılır ya da parti disiplin kurulunun verdiği kararlar nedeniyle seçimlerde belirleyici olamazlar. Bu şekilde seçilen delegeler genel başkanını seçer. Genel başkan seçimle gelmiş demokratik bir kurumun başında olur. Demokrasi dediğimiz seçim değil midir?

Ülkemizde her şey kurallara uygun işler. Demokrasi kuralların işleyişi ile ilgilidir. Sonuçta seçilmişler karar verir, seçilmişlerin nasıl seçildiği sorgulanmaz. Meclisi oluşturan vekiller genel başkanın belirlediği adaylar arasından seçilmiştir, ön seçim yapılmış olsa dahi genel başkanın düşüncesi alınır ve onun onayı ile aday olunur. Seçilmişlerin yarışında genel başkanların performansına göre seçimler sonuçlanır. Genel başkan meydanlarda iyi ise seçmenin oyunun çoğunu alır, değilse kaybeder. Bir tek genel başkanları seçim bölgesine geldiğinde seçim otobüsünün üzerine çıkıp seçmenine el sallar, bir de genel başkan ile birlikte çektirdiği fotoğraflar anı olarak kalır. Genel başkanın taktığı rozet ceketinin yakasında gurur ile durur. Ülkemizde demokrasi hep yolunda gider!

CHP hala solcu olarak görünenler var. Üstelik tek alternatif olarak sunulur. Parti üyeleri özel sohbetlerde genel başkan aleyhinde konuşanlar, partili birinin yanında ise genel başkana övgüler ve methiyeler dizmekten de geri kalmazlar. (Ne olur, ne olur, ya genel başkanın kulağına giderse, o zaman karaya düşmüş balık gibi olur!) En büyük demokrat onlardır, eğer onları seçmezseniz gericiler iktidara gelir ve bütün kadınlarımızın başlarını bağlarlar, kafeslerin arkasına koyarlar. Onlar anayasanın bekçisidirler. Anayasa dediğimiz de 12 Eylül rejiminin yarattığı ve halkın büyük çoğunluğunun onay verdiği bugün değiştirilmesi istenen bir temel yasadır. AKP değişiklikten yanadır, kendi özgürlük ve demokrasi anlayışı içinde, CHP ise buna da karşı görünmektedir. MHP bu konuda ne tavır alacağına bakmaktadır sanırım.

İçimizde hala CHP sol bir parti olarak gören var mıdır? CHP gerçekten kimi temsil ediyor? CHP içinde kendilerine solcuyum diyenler ne yapmak istiyorlar, neden hala oradalar? Acaba Baykal’ı ikna etmek için mi oradalar, ne yapıyorlar? Soruları fazla uzatmayayım değil mi?

6 Mart 2008

3 Mart 2008 Pazartesi

Uluslar üstü devlete doğru…

Uluslar üstü devlete doğru…

Yerel seçimler üzerine bir tahmin yapıyordum, Mayıs ayında erken yerel seçimler olur demekteydim, bugün o düşüncemden ayrılma zamanı geldiğini düşünüyorum, çünkü son yurtdışı seferi sonrası yaşanan olaylar bu düşüncemden vazgeçmemi getirdi.

Kendisine güvenen başbakan, tüm kaleleri almayı hedeflemişken, evinden olma sorunu ile karşı karşıya kaldı. Son geri eve dönüş, AKP’nin büyük birader tarafından gözden çıkarıldığını düşünüyorum. Büyük birader bugün başka bir alternatif yaratma süreci içinde olduğunu ve tek başına iktidarın beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkarabileceğini görmüş olmalı diye düşünüyorum. Kürt sorunu yeni bir kırılma noktası yaşamaktadır, bugün eski politikaların iflas ettiği ve yeni çıkış yolunun ortaya çıkması gerektiğini tarih bize söylemektedir. Yeni süreç nasıl gelişecek bilmiyorum, şimdiden tahminlerde bulunabilinir, fakat uzun süren çözümsüzlük tıkanma ile karşı karşıya gelmiştir. Ülke yeni sorunlar ile boğuşurken, eski sorunlarında çözümü ile karşı karşıya kalmıştır. Ertelenecek fazla bir zaman kalmamıştır. Ülkemizin önünde iki sorun durmaktadır, özgürlük ve demokrasi yolunda. Laiklik anlayışın çağdaş anlamda tanımlanması ve uygulanması ile türban ve Alevilik sorunun çözümü ile özgürlük yolunda adım atılabilinir. Kürt sorunu kendi kulvarını yeniden belirleme ile sonuçlanmıştır.

Yerel seçimler büyük bir sürpriz olmazsa zamanında yapılacaktır, çünkü bahar ayında yapılacak her hangi bir erken seçim iktidar partisinin büyük yenilgisi ile sonuçlanacaktır. Politikasızlık ve duruş sorunu bir noktada yolu bitmiştir. AKP gelecek konusunda politikasızdır, hırçın bir tavır içinde başına gelenleri anlamaya çalışmaktadır. 28 Şubat ayarlaması sonunda yeni bir ayarlama yapılmıştır. Bu yeni bir muhtıra olarak görülebilinir. Muhtırayı bizzat büyük birader tarafından verilmiştir. Küçük piyon politikacıların yorumları ise ayakları havada kalmıştır, yeni sürece uygun gelişmeler kısa zamanda oluşacaktır. Yerel yönetimlerin yeniden yapılanması ile sorunların aşılacağı yönünde politik söylemler artacaktır.

Bu yeni süreç içinde ülke değişim sürecini tamamlama yönünde bir ivme kazanacaktır ve ulus devlet kavramı dışında uluslar üstü devlet anlayışı yönünde eğilim güç kazanacaktır. Ülkemiz tek ulus devlet anlayışının hakim olduğu ütopyanın sonlanması ile karşı karşıyadır. Çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı bir devlet anlayışı için yeni yapılanmaları savunanlar daha da güçlenmiştir. İyi değerlendirilirse, bu çatışmaların en az düzeyde olan bir süreçten geçebiliriz. Elbette direniş olacaktır, eski alışkanlıklarından ve nemalarından olmamak için direnen bir bürokratik yapı ile karşı karşıya olacağız, fakat bu direnişin gelmekte olanı engelleyebileceğini düşünmüyorum.

Ulus devlet yaymış olduğu pis kokulardan arıma zamanı gelmiştir. 1930 yıllarına kadar Fransa’da ve Büyük Britanya’da küçük çocuklar asla yıkanmazdı, zaman içinde banyo yapmak ve temizlenmenin önemi anlaşılmıştır. Sanayi devrimine kadar Avrupa devletlerinde kanalizasyon sistemi olmadığı için şehirler hep kokardı, şehir demek koku demek anlamına gelirdi, zaman içinde şehirler nasıl temizlendiyse, ulus devletlerde yaydığı kokudan kurtulacaktır. “Su” kokan şeyi temizleme arası olarak adlandırılıyorsa günümüzde, uluslar üstü devlet anlayışı da ulus devletini temizleme olarak adlandırılacaktır. Yeniden kirlenmemek için, banyo yapma alışkanlığı geliştirilmelidir!

3 Mart 2008

29 Şubat 2008 Cuma

Rüyalardan sonuç çıkarılır mı?

Rüyalardan sonuç çıkarılır mı?

Geçenler de bir rüya gördüm, gerçeklerden uzak ama gerçeklere de yakın bir durum sergiledi rüyamı. Kısaca paylaşayım bu rüyamı.

Bir ülkede bir başbakan varmış, bir de orduların komutanı. Biri sivil giyinirmiş, öteki resmi kıyafet. Omzunda kılıcı asılıymış, komutan olanın. Omzunda pırpırları, göğsünde katılmadığı savaşların nişanları bulunurmuş. Komutan olduğu içinde her türlü ödülü kendisine layık görürmüş. Sadece ödül değil, söz yetki ve karar vericisinin kendisini olduğunu düşünürmüş. Başbakan ise komutan gibi düşünür, tek öznesini değiştirirmiş. Özne olarak kendisini koyarmış. Her ikisi de ülkesini çok ama çok severmiş. Her şey bir yana, ülke öteki yanaymış. Ülkeye verecekleri her türlü hizmet, onların öteki dünya için yazılmış defterine yazıldığına inanırlarmış.

Ülke bu iki adamın elleri üzerinde biçimlendiğine inanırmış, ülke içinde yaşayanlar. Ülke içindeki her huzurlu durum bu ikisinin başarısı olarak görülürmüş. Yıllar içinde bu iki insan hiç görüş ayrılığına düştüğü gözükmemiştir. O roller içinde özneler değişse de, kurallar değişmezdi. Kurallar yaşamın vazgeçilmezdi. Yaşam içinde önemli olan devamlılıktı. Başbakan gider yenisi başbakan gelir. Bu böyle gelmiş böyle gidecektir. Devlette önemli olan kişiler değil, rollerdir.

Yıllar içinde rolünü değiştirmek isteyenlerde olmuştur elbette, o rollerin değiştiği döneme darbe demiş halk. Kendileri ise küçük bir ayarlama olarak bakmışlardır. Küçük ayarlamalar zaman zaman olmaktadır, biri ötekinin gidişatı değiştirdiği düşündüğünde olur bu durum. Genelde resmi kıyafetliler bu dönüşüme sert tepki gösterirler. Her ayarlama sonunda kan akar ama bir süre sonra akan kan dururmuş. Küçük ayarlamalar demek, kanın akması anlamına gelir.

Yıllar içinde ülke toprakları kan ile sulanırken, birden kan akmaz olmuş, o gün sabah saatlerinde marşlar ile uyanmış ülkenin sıradan halkı. Günlük kanlı kavgaya alışmış olanlar için ertesi gün anlaşılır gibi olmamış, evlerinde kalmışlar, işi olanlar sokağa çıkmış, hava kararmadan evlerine dönmüşler. Yeni bir süreç başladığını düşünmüşler. Yeni sürece uygun elbise giydirilmiş. Fakat birde gazete sayfalarında “bizim çocuklar başardı!” cümlesini duyar olmuşlar. Kim nerede demiş bizim çocukları diye düşünmemiş büyük çoğunluk. Bir süre tek başına resmi kıyafetler içinde yönetmiş ülkeyi, sivil olan ise ortada gözükmez olmuş. Resmi kıyafetler içinde meydanları dolaşıp kendisinin ne kadar haklı olduğunu anlatmış, büyük çoğunlukta hep alkışlamış, kim gelirse gelsin hep alkışlamıştır. Gelenek bozulmamıştır. Devlette önemli olan devamlılıktır, devamlılıkta sadece özneler değişir!

Zaman geçer, devran döner, sivil adam yeniden yerini alır. Güçsüzdür, fakat alttan alta güçlenmek için elinden geleni yapar. ‘Bizim çocuklar’ diyenler yeni bir strateji geliştirir ve o stratejiye uygun olarak politikalar belirlenir. Büyük çoğunluk bu yeni durumdan haberi yoktur, fakat her durumda da alkışlamaya devam eder. Gelene hem uyum gösterir, göstermemesi düşünülemez dahi. Eskinin en küçük partisi zaman içinde büyür büyür ve iktidara aday olur, o tarihe kadar kimse düşünemezdi, hep küçük ortak görülen biri birden büyüdüğünün farkına varmışlardır, küçük olduğuna inanda birden büyüdüğünde de şaşırmış durumdadır, uyum sağlayamaz ve bilmeden hatalar yapar, gider çadırda yerde ayakların dibinde oturur. Resmi kıyafetlilerin küçük bir ayarlaması olur, fakat gelende giden sivilden farkı yoktur, ‘bizim çocuklar’ diyenlerin stratejilerine uygun ve tek başlarına iktidara gelirler. Artık güçlü bir devlet için tek başına iktidar süreci başlamıştır. Arzu edilende bu değil miydi?

Tek başına gelmiştir, gelmesine de o günden sonra resmi kıyafetli ile sivil kıyafetli arasında çekişme gün yüzüne çıkmış durumdadır. Bir gün yurtdışına sefer yapılması kararı alınır, büyük çoğunlukta bunu destekler, hatta kan kan diye meydanlarda alkışlar ve sloganlar yükselir. Aksi sözler linç ile bastırılır. Sokakta barış demek devlete karşı gelmek olarak algılanır. Sefer yapılacaktır, yapılacakta ne zaman yapılacağına hep sivil ve resmi arasında çekişme ile ortaya çıkacağını düşünür, büyük çoğunluk. Ama bizim çocuklar diyenler onların kavgasını uzaktan seyreder ve zaman zaman ben ne dersem o olur demek için izin verdiği kadar ve izin verdiği yere kadar gideceği siyasi hedefleri belirler. Ve izin çıkar. Resmi ve sivil iki yönetici bu seferi zafer olarak sunar, zafer alkışlarla karşılanır. Fakat bu sefer sırasında bir şey olur ve bizim çocuklar diyenlerden hemen çekil, çok ileri gittiniz diyerek uyarı gelir gelmez, geri çekilme başlar. Sabah açıklama yapmaya hazırlanan sivil yönetici, konuşma metnini olduğu gibi değiştirir, çünkü geri çekilme olayından haberi yoktur. Resmi kıyafetli ona haber vermeden çekilmiştir, çünkü o daha yakın olduğunu hissediyordu bizim çocuklar diyene.

Tam bu sırada uykum kaçmaz mı, aman Allah’ım ne olacak bundan sonra, ben de yeniden rüya görmek için uykuya mı dalsam. Yaşadığımız günler ile alakası yok aslında bu rüyadan, benzerlikleri de lütfen ciddiye almayın derim… bu rüyadan ne sonuç mu çıkarmamız lazım, valla ben çıkaramadım, çıkaran varsa bana bir zahmet edip yazsın…

Yaz görünümlü bir kış gününden…

Yaz görünümlü bir kış gününden…

Hava yazı aratmıyor, kış gününde yazı yaşamak ne kadar normal bilemiyorum, fakat artık kışı uzun zamandır yaşamadığımızı düşünüyorum.

Yaşamın içinde değişiklikleri hemen kabul eder olduk, sorgulamadan. Soru sormak yerine kanıksamak yerini aldı. Biz günlük koşturmacamız içinde bireysel sorunlar altında ezilirken, toplumsal sorunlardan da nasibimizi alırken dahi bireysel kaldığımızı düşündüm. Bireysellik normaldir, fakat toplumun içinde yaşarken yalnız olmak duygusu gün geçtikçe sırtımıza bir kambur gibi oturmuş durumdadır. Bireysel hastalıklar gün geçtikçe artmaktadır, toplumsal bir hastalık olan panik atak, bireysel ve normal görünüyor. Panik içinde nefes almaya çalışanlar, kalabalık içinde kendi kendine konuşanlar, gülenler her an karşımıza çıkmaya başladı. Bireysel çıkışların en ilginci geçenlerde ekran önünde bir toplumsal acıya parmak basarak oldu. Bülent Ersoy savaş karşısında bir annenin duygusunu seslendirdi. Bu sese olumlu olduğu kadar olumsuz da sesler çıktı. En ilginci ve en aşağıdan vuran tepki bir milletin vekilinden çıktı. Ben sakalımı keserim, başka yerimi kestirmem derken, güya eleştiri yaptığını sanıyor. Milletin vekili bu olunca millet ne düşünmez ki? Elbette kendi kendine söylendi, tek başına kaldığında savaşa çocuğunu göndermek istemeyen annenin duygusu ile yaklaştı, fakat toplum içine girince evlatları savaşa gitmeyenlerin duygularına kapılıp düşünceleri ve duyguları dışında da sesler çıkarmıştır. Vatan millet söylevleri eşliğinde duygularının dışında sesler çıkaranların az olmadığını söylemekte abartı olmasa gerek. Bir futbol karşılaşması sırasında taraftar gibidir ölümler karşısında insanlar. Daha çok ölüm daha büyük zafer olarak algılayanlar normalleşmiştir. Ölümlerin ne yenilgi ne de zafer olmadığını, birer meta haline geldiğini düşünüyorum. Ölümler üzerinden geçinenler ve politikalarını belirleyenler her ölümde zafer atar gibi naralar attığını düşünüyorum. Her ölüm bir yerde bir kasanın dolması anlamındadır. Ölümden geçinenler az değildir ve bir metanın sermaye olarak piyasası olduğunu kanıksadık.

Ölümler olmazsa, büyük silah sanayi nasıl ayakta duracak? Ölümler olmazsa masa başında savaş yapanlar akşamları çocuklarına nasıl ekmek götürecekler? Ölümler olmazsa savunma sanayisi nasıl olacak? Ölümler birer sanayiyi besleyen meta oldu ve kanıksadık! Ölümlere karşı çıkanları ise çılgın olarak değerlendirdik, nasıl karşı olunur ölümlere karşı?

Ölümler sadece sınırlarda ve sınır ötesinde değil, sınırlar içinde de, bir fabrikanın içinde de, sokakta da olmaktadır. Ölüm yaşamın vazgeçilmezidir. Yaşam varsa ölümde vardır. Ölümü ticari birer araca döndürenler de vardır. Sadece cenaze firmaları değil, cenaze firmaları için torba üretenden, mezar yerlerine kadar, mezar yerlerinden taşlarına ve üzerine yazılacak yazılarına kadar birbiri içinde girmiş birer zincirleme sanayi ve onun çalışanları vardır. Ölüm iyi para getiren birer sermaye olmuştur. Ve bu durum bizim kanıksadığımızı bir durumdur. Buna karşı oldun mu, bu kadar kişinin ekmeğine hayır demek mi oluyor?

“Hayat bu, ne yapalım...Belki de, hayat bu değil ama, yine de ne yapalım...” demekte bugün Çetin Altan yazısında.

Yaz görünümlü bir kış gününde insanın aklına aslında başka şeyler gelmeli, fakat ne yaparsın ki, sokakta sadece gölgeler dolaşıyor, beynimde başka şeyler…

23 Şubat 2008 Cumartesi

Şarktan…

Şarktan…

“Yalan Şark’ta ayıp değildir.” (Falih Rıfkı Atay) diye söze girer yazar, söz bazen insanı alır geçmişe yolcular, bazen ise geleceğe taşır. Sözdür, uçar gider, fakat yazı kalıcıdır. Çizgi hep var olur ve kalır. Evren içinde sonsuzluk içinde durur, orada çizgi için zaman durmuştur. Geçmişte yazılanlara bakarken, günümüze çağrışımlar yapmaması olmaz, her geçmiş, günümüze bir şeyler taşır.

Osmanlı son döneminde arabaya binen kandın erkeklerde evlilik belgesi istenirmiş, şimdiden o günleri düşündüğümüzde gülünç gelir, fakat o günün gerçekliği olduğunu sararmış yapraklar arasında buluruz. Geçenlerde ben Kadıköy’de bir otele gittim, orada şahit olduğum bir durum vardı, gelen kadın erkekten evlilik cüzdanı isteniyordu, yasalarda yoktu, fakat uygulamada vardı. Tutuculaşırken, namus önem mi kazanıyor? Boşanmak için evlilikler! En azından otelde sorunsuz kalmak için evlilik!

İnsanlar ilk isim verildiğinde candandır, bizden biri olarak algılanır, ilk isimi ile çağrılır, hatta önüne daha candan hissettirmek için sıfatlar takılır. Sıfatlar zaman içinde değişime uğrar ve bey ya da bayana dönüşür. Bazıları hanım ya da beyefendi der. Meslek aldıkça önüne bilmem kim derken, haa şu meslekten olan mı deriz. Meslek kişiyi belirlemeye başlar. Meslek ilk yıllarında kuralları olduğu gibi kabul eden ve ona göre davranırken, konuşmalara sınır konur, siz ile hitaplar başlar. Bir sınır çizmektir siz demek. Sınırlar zaman içinde kutsallaştırılır, birinden bahsederken, İncil’den, Tevrat’tan alınma kutsal bir ada benzer. Korku ile karışık bahsedilir. Dönüşüm yaşamın içinde vardır. O dönüşümün nerelere varacağını kimse tahmin edemez. Bugün Susurluk davasında ya da Ergenekon davasında yargılananlar çocukluklarında nasıl adlandırılıyorlardı, korku ve çekinerek bugünkü gibi bahsedilmezlerdi o yıllarda.

Yalan günümüzde sıradanlaşmıştır, normal karşılanır hale gelmiştir. Yüzüne karşı gülerken, arkanızdan hemen farkı sözlerin söylenmeyeceği anlamına gelmez. Yalan yaşamın gerçekliğidir, şark’ta belirleyicidir. Liberal aydınların yalanların duvarın tosladıklarında gerçekle ilk defa karşılaşıyormuş gibi isyan içinde olmalarına gülerek bakıyorum. Çünkü onlar o yalana inandıklarında kendilerine yalan söylediklerinin farkında değiller miydi? Elbette farkındaydılar, şimdi hayal kırıklığı nereden kaynaklanıyor dersiniz? Kendi hedefleri yönünde yönlendiremedikleri için kızgın olmasınlar? Özgürlük anlayışı beklentiler ve duruşa göre değişim taşımaktaydı. Öncelikler birileri için türban olurken, birileri fikir özgürlüğü ile sınırlıyordu! Özgürlük kavramını ortaya atan Fransız devrimi ve ilk komun deneyi neler anlatıyordu? Geçmişten kalan resimlere ve yazılara bakarak bugünden o güne doğru yolculuk yapılabilinir, fakat o gün idealleri için barikatlarda ölenler, bugüne bakabilme şansı olsaydı neler düşünürlerdi? Yaşam barikatta ölmeye değer miydi?

Korkular acaba yalan söylemeye iten önemli bir itici güç olabilir mi? Korkular mı Şark’ta yalanı ayıp olmaktan çıkarmaktadır? Yaşamın kendisi yalan diye algılayanlar için yalan söylemek normaldir, önemli olan öteki dünyadır! Tek tanrılı dinlerde öteki dünyaya giderken günahları affettirecek bir kutsal mekan hep var olmuştur. Günahsız ve yalansız olarak yollar açılır…

20 Şubat 2008 Çarşamba

Gelmekte olanı anlamak…

Gelmekte olanı anlamak…

AnadoluÇıplakYalınayakKarnı açistediğiBir lokma ekmekBilmez tatlı yemezGirer patronun cebine emekBir yandaKadehler yanyanaŞampanyalarPatlarYalınayak çocuklarYok bir lokma ekmekKarınlarını doyurmaları gerekSuçlarıFakir olmakAğlamak istiyorumAğlamak.


Ulaş Bardakçı bu şiiri yazdığında ne düşünmüştü, neden bu şekilde seslenme ihtiyacı duydu, bugünden bakınca kendimizce yorum yapabiliriz, fakat onun yaşamı bir bütün olarak algılarsak duruşu hemen ortaya çıkar. 68 kuşağının devrimci kesiminin önderidir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde ön saflarda yer almış, düşündüğü yaşam için mücadele vermiş bir liderdir. Siyasi görüşleri o güne özgüdür, o günün koşulları içinde dünyayı yorumlamış ve tam bağımsız Türkiye mücadelesi vermiştir. Kendisinin hayatının sonlanmasına yol açan olaylar art arda gelir, düşünecek zamanı dahi yoktur. Hızlı bir koşudur onun yaşamı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı direnişin içinde yer alır ve İstanbul’da 19 Şubat günü Arnavutköy’de öldürülür. Duygusaldır, duygularını yazdıklarını ve sohbetlerine saklar. Yaşam onun kavgasının devamı değil bir ara duraktır. Kavga süreklidir, kavganın içinde düşenler olacaktır. İlk düşenlerdendir, bir orman gibi kardeşlik mücadelesi içindedir. Adalı yoldaşının duygusallığı vardır üzerinde, dostluğun ve dayanışmanın en güzel örneklerini yaşamları içinde göstermiştir. Mahkeme salonun da Mahir Çayan ile karşılaşması gözler önündedir. O kucaklaşmada her şey anlatılır, her türlü engellemelere rağmen. Düşüncelerini savunurken gösterdikleri dik duruş ortadır. Taviz vermezler, dayanışma ve özgürlük mücadelesi içinde.

Bugünlerde yılların birikimi içinde Fidel aktif siyasetten çekildi, onun çekilmesini güle güle diyerek kutlayanların yanında, tarihin silinmeyecek sayfasına yazanlarda vardır. Kendi halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içinde önemli bir liderdir. Yol arkadaşının ölümünü nasıl selamladıysa, bugün bizde onun gidişini aynı duygular ile paylaşıyoruz. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sömürünün olduğu her yerde devam edecektir, Fidel onun sembolüdür, kavganın sembolü CHE olması gibi. Giden ve gelmekte olana merhaba diyerek yerden göğe doğru selamlarımı gönderiyorum.

Kavganın şehrinde tersanelerde ölümler birbirini izlemektedir. Ölümler saklanmakta, orada ilkel sömürü düzeni kendisini basının önünden saklamaya devam etmektedir. Orada ölüm demek, kan parası olarak ailelere verilen paradır. O paralar sayesinde ölümleri duyar olduk. İlkel koşullarda çalışmaya zorlanırken emekçimiz, dayanışmadan uzak, gözlerden ırak yerlerde her türlü baskının altındadır. Onlar için öncelik yaşama mücadelesidir. Sonra ekmektir. Ekmek olmadan özgürlük olmaz! Alın terlerini bu soğuk günlerde de dökmeye devam ederler, alın terleri buz kesede. Kışın soğuk koşullarının hüküm sürdüğü ülkemizde insanların bir bölümü sokaklarda donamam mücadelesi verirken, çelişkilerin gün geçtikçe derinleştiğine de şahit oluruz. Altıyüzbin insanımız bir dolar ücretle günlük yaşamını geçirmeye çalışırken, banka reklamlarında kredi verme yarışiı devam etmektedir. Borçsuz insan kalmamıştır bu kampanyalar sonunda. Borç yiğidin kamçısıdır derler, fakat artık kamçının da vermiş olduğu acının farkında değiliz. Ülke ekonomisi iflasın eşiğine doğru hızlı akarken, sokaklar günlük yaşamın koşturmacısı içindedir. Prof. Mehmet Altan, “Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşıyor. 600 bin kişi aç yatıyor.” demektedir bir röportajında, ülkenin aynası burada durmaktadır. Ulaş Bardakçı ve arkadaşları ne için mücadele ettikleri ortada değil midir? Fidel ve arkadaşları neden başardıkları ortada değil midir, eğer Fidel ve arkadaşları olmasaydı Küba bugün nerede duruyor olacaktı, yan komşusu Haiti’ye bakmakta fayda var.

Özgürlük anlayışını sadece türban ile sınırlayanlar, özgürlükten bahsedebilirler mi? 301 ortada dururken, vicdanı retçiler cezaevlerinde yatarken, özgürlükten bahsedilebilinir mi? Başbakanın açtığı davalara bakın, hep düşüncelerini açıklayanlara karşıdır. Onun özgürlük anlayışı ortadayken, yapacağı anayasanın ne kadar özgürlük ve demokrasiyi içselleştireceği ortada değil midir?

13 Şubat 2008 Çarşamba

Yaşam’dan…

Yaşam’dan…

Tersane işçilerinden biri bugün ölmüş, kaç kişi öldü? Ölümler peş peşe gelmekte ve bizler görmezden gelmeye devam mı edeceğiz, neler oluyor tersanelerde, neden ölümler gün geçtikçe artmaktadır?

Dolapdere’de patlayan havai fişekler bir gerçeğin daha üstünü açtı ama açılan yere kimse bakmak istememektedir, kaçak işyeri ve kaçak işçiler hangi koşullarda çalışmaya zorlanıyor?

Ülkemizde kaç kişi açlıktan ölmektedir?

Asgari ücretin altında çalışan emekçilerin sayısı belli mi?

Ülkemiz sorunlar içinde yuvarlanırken, yeni sorunlara kavuşuyor, bütün sorunlar iç içe geçerken, içinden çıkılmayan bir karmaşaya doğru hızlı bir şekilde yuvarlanıyoruz. Bu karmaşayı ortadan kaldıracak sihirli bir değnek yoktur, fakat sorunların çözülmeyeceği anlamına da gelmez. Sorunları yaratan koşullar ortadan kaldırılırsa, ki bu liberal ekonomi politika uygulandığı sürece kalkacak gibi gözükmüyor, bu durumda politikaları oluşturanların değişimi ile bu sorunların üzerine gitmek için yeni ve sosyal politikalar uygulayıcılara ihtiyaç vardır. Bugünkü parlamenter yapı içinde bunu yapabilecek bir parti ve anlayış maalesef yoktur, her kişi kendi sorununu merkeze alarak öncelik olarak ona vermektedir.

Ülkemizde öncelikli sorunu demokrasi ve özgürlüktür. İktidar partisi özgürlükten ve demokrasiden anlayışını ortaya koyarken, ana muhalefet partisi ise demokrasiden ne anladığını girdiği polemik ile ortaya sermiş durumdadır. Çözüm bu partilerin dışında olduğu ortadır.

Yaşam alanları içinde bizler günümüzü kurtarmaya çalışırken, günlerin çok hızlı geçtiğini hastalanıp yatağa düştüğümüzde anlar hale geldik. Fırsat dahi yok ki, neler yaşadığımızı düşünelim! Durmadan tüketen ve tükettirilen biz zaman dilimini yaşıyoruz. Bilinçli tüketici olmadığımız sürece, gelmekte olanı ve gitmekte olanın farkına dahi varamayacağız.

Dışarıda hafiften kar yağışı başladı, sokaklar sular altında kalmasına kaldı, da barajlar hala dolmadı, yaz ayı gelmeden susuz kalacağımızı bilemeyiz(!), ‘Allah nasıl olsa düşenin yanındadır ‘ inancı hakim olduğu sürece, düşmeye devam edeceğiz!

İstanbul’da yayın yapan Yaşam Radyo’da iş başı yaptım, çok kültürlü bir toplumun radyosu çok kültürlü ve bir arada yaşamı savunan anlayış ile yayın dünyasına karışmış durumdayım. Yaşam radyo İstanbul için 89,4’den dinlenirken, internet dünyasından www.yasamradyo.com.tr adresinden ulaşılabiliniyor. Şu anda sitemiz yapım aşamasında olmasına rağmen canlı dinleme olanağı vardır. Yayınlarımızda zaman zaman ses sorunu yaşamaktayız, fakat yakın bir zaman dilimi içinde yeni yerimize taşındığımızda bu gibi teknik sorunları aşmış olarak tüm dostlarımıza ulaşmış olacağız.

Yarın ilan edilmiş olan sevgililer günü adı altında tüketim gününde, sevgimizi tüketmeden ve çoğaltarak geçirmenizi dilerim…


13 Şubat 2008