Çok yaşa sen II. Abdülhamit!
Bu sözler yıllar önce söyleniyordu, o karanlık dönemler içinde. Şimdi Gazze şeridi içinde oranın karanlık sokaklarında söylenir oldu. Gazeliler II. Abdülhamit’in yeniden doğuşunu kutlar gibi, ellerinde posterler, Osmanlı ve de Türk bayrakları ile meydanları doldurmuşlardır. Sen çok yaşa Abdülhamit!
Tarihin yeniden doğuşu gibi algılanabilir, fakat tarih yeniden doğmaz, çünkü o gün olanlar öyle olmak zorunda olduğu için olmuş ve bitmiştir. Bugün aynı koşullar ortada değildir. O gün İsrail devletinin oluşumuna izin vermeyen Abdülhamit yoktur, çünkü devlet oluşmuş, baskı yapan bir kuruma dönüşmüştür çoktan. Filistinlilere karşı katliam yapmaktan çekinmeyen bir devlet ile karşı karşıyayız ve sınırımız dahi yoktur. Bir zamanlar orada olan her şey iç işlerimizdi, bugün olmadığının farkında dahi değiliz!
Hamas’a karşı gösterilen hassasiyet, nedense başkalarına karşı gösterilmez, çünkü başkalarına karşı gösterilmesi için, iç işlerimiz uygun olması gerekliydi. Seçim olması gerek, o seçimde iktidar olma hırsı olması gerekliydi. Eğer Irak, Afganistan işgalleri sırasında muhalif partilerin biri, kitlesel gösteriler yapmış olsaydı, iktidar partisinin elindeki iktidar erkini alma konusunda tehdit oluşturulmuş olsaydı, bu hassasiyet onlar içinde gösterilirdi diye düşünüyorum. Onlara gösterilmedi, çünkü iktidarı zorlayacak durum ortada yoktu! Bizde dış tepkiler içe dayalı olarak verilir. Dış dünyadaki gelişmelerden o kadar soyut yaşarız ki, gelen global krizi bile teğet geçecek diye bekleriz! Bizi sarstığında ise şaşkınlık içinde anlamaya çalışırız!
Ülke içinde, ülke insanına göre konuşmalar seçimde oy olarak döneceği hesaplanır, batılı gibi konuşmak bu ülke iç siyaseti için geçerli değildir. Bizim için büyük olan siyasi adamlar, dış dünyada büyük olmazlar, çünkü bizim siyasi adamlarımız için öncelik iç politikada gelecek oy hesaplamasıdır. Batılı gibi davrananlar ise iktidara hep teğet geçer!
Ülkemiz içindeki değişimler dış güçlerin tetiklemesi ile olmuştur. Darbeler bile dışarıdan yönetilir, içteki figüranlar oynar. Oynayan figüranların yüzlerini mahkeme önünde görmeyiz ama ekranlardan eksik olmazlar!
Son Davos kasabasındaki çıkış, bizim iç işlerimize yönelik bir hareket olmasını umarım dış devletler anlar da bize yeni bir müdahalede bulunmazlar, çünkü her bulunduklarında bizler çağdaş refah seviyesinden uzaklaşmaktayız! İç dinamiklerimiz bu dış müdahalelere karşı güçlü olmadığı son 80 yıllık tarihimiz içinde durmaktadır. Onlara rağmen yaptığımız hareketler, bizi ne kadar çalkantılar içinde bıraktığı, ne kadar kardeş kanı döküldüğü ile ortadadır.
Şimdi bu bir korkunun yazıya dökümü olarak algılanabilir, onlara rağmen bir şey yapmayacak mıyız, bağımsız değimliyiz diye içinizden geçirebilirsiniz. Elbette onlara rağmen yapılacak bir şeyler vardır, onların sisteminden kurtulmak ve onların bizim üzerimize yığmış olduğu bağımlılık zincirinden kurtulmaktır. Onun yolu da bellidir. Tam bağımsız, demokratik bir cumhuriyet mücadelesi hep var olmuştur, var olmaya da devam edecektir. Onlara bağımlı kalarak, onlara rağmen bir şey yapılamayacağını dillendirmek istedim.
Gazze’de atılan sloganlarda II. Abdülhamit söyleniyorsa eğer, bir ülke için pek hayra alamet değildir diye düşünüyorum, umarım sonumuz Osmanlı gibi olmaz!
31 Ocak 2009 Cumartesi
29 Ocak 2009 Perşembe
Halimce Bedreddinem!
Halimce Bedreddinem!
“Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.”
Bir söz onu nerelere getirmişti, nerelere götüreceğini bilmiyordu. Bir mezarın başında sessizce duruyor ve taşın üstündekileri okumaya çalışıyordu. Okumaya çalışırken aklının içinde sesler ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile.
“Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..Ben de halimce Bedreddinem...”
Mezar dedikte, bu mezar nerede diye kısa bir bilgi ile başlayayım sözüme; O İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde, II. Mahmut’un türbesi bahçesinde pek dikkat çekmeyen bir mezarın başında mırıldanıyordu. Mezar taşı gösterişli değildi, sonradan öylesine dikilmiş izlenimi veriyordu. Taşın üzerinde Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) yazıyordu.
Sessizce durmuş elleri yanında oraya bakıyordu, dudakları konuşur gibi açıldı ve “Hakikat bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur.” sözleri duyulur duyulmaz gökyüzüne doğru savrulmuştu. Çevreye telaşlı gözlerle bir baktı, kimse yoktu. Sekizgen bir yapının içinde duran bir tek kendisiydi, mezarlıklar hep sessiz mi olur?
Mezarın hikayesi yazılı değildir. Sözler uçucudur, kalıcı olan eserlerdir. Mezar nasıl oldu da Bedreddin’e ölüm fermanı verenlerin bahçesine kondu? Onu idam edenler ile şimdi yan yana durmaktadır.
Gözleri geçmişin buğusu içinde tek noktaya odaklanmıştı. Geçmiş geleceği yazmaya devam ediyordu.
1924 yılı ülkemiz için kargaşanın ve telaşın olduğu yıldır. Lozan anlaşması gereği vatan aynı kalmış ama üzerinde yaşayanlar başka vatanlara göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerde kendi dilleri konuşur olunmuş ama vatan olarak bellememişler. İçlerinde hep özlem kalmıştır. Ülkenin etnik yapısını değiştiren bir durumdur. Nüfus değişimine yol açan mübadele sırasında sadece yaşayanlar değil, ölülerde yer değiştirmiştir. İşte bu dönüşüm sırasında idam edildikten sonra yattığı topraklardan koparılıp gelmiştir. Serez’den İstanbul’a yolculuk 508 sene sonra gerçekleşmiştir.
Mezarlığın başında dudaklarından Nazım’ın dizeleri dökülür.
“Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.”
Şeyh Serez’den yüzyıllar sonra idam fermanı verenlerin yanına getirilmiştir.
II. Mahmut’un türbesi oğlu Abdülmecit tarafından Ohannes ve Boğos Dadyan kardeşlere yaptırılmıştır. Bu türbenin bahçesi 1861 yılında türbeye bağlı mezarlığa dönüştürülmüş ve büyük çoğunluğu 1840–1920 tarihleri arasında görev yapmış devlet adamları ve yazarlar, şairler bu avluya defnedilmişlerdir. Şeyh Bedreddin mübadele sonrası buraya getirilmiş ama öyle sakin bir şekilde yatamamıştır. Yaşarken ne kadar çok korkuyorlarsa, öldükten sonrada ondan korkmaya devam edilmiştir.
1970’li yıllarda ülke yeni bir kargaşanın ortamındadır, o dönemde muhalif olarak gelişen sol güçler Bedreddin ve yoldaşlarının mücadelesini Nazım’ın destanından okur. Onu tanımak ve mezarını ziyaret etmek isterler. O dönem içinde yüzyıllar sonra mezarı bir kez daha tahrip edilir, eğreti olarak konulan taşı ortadan kaldırılır. Bu belirsizlik 1988 yılına kadar sürer, o yıl artık komünistler için esin kaynağı olmayacağına inanarak sanırım taşı yeniden yerine koyarlar.
“Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. “
Sürgün Bedreddin’in sonun başlangıcıdır. Onun yoldaşları onun açtığı yoldan gidecektir. O sürgün yılları içinde düşüncelerini daha da arılaştırmış, yüreği daha bir hızlı çırpar olmuştur.
“Öğrenciler değişir, ama öğreti kalır” öğretisi artık Anadolu topraklarındadır. O topraklarda her türlü yasaklamalara, unutturmalara karşı direnmiştir.
Mezarı saklanmış gibidir, gidenler ancak tesadüfi sonucu görürler. Gösterişsiz ve aradadır.
“Gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad olunmamıştır.” Bedreddin’in sesidir. Hiçbir ceza onun öğretisini yok etmemiştir. Bedreddin’i tanımadan Pir Sultan’ın isyanını anlayamazsınız! Onun sözüdür, onun sesinde olan. Unutturulan ve yok ettirilen dizeler içinde.
“Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir...” onun dostu Nazım geniş kitlelere destan ile ulaştırmıştır.
Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in asıl hedefleri; din, dil, ırk, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmadan, insanların adil bir düzende insanca, özgürce, eşit ve kardeşçe yaşamalarıydı. Bu düşünceleri bugün dahi bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor, her filiz daha büyümeden koparılırken, başka bir yerden yeniden güne doğru boynunu çıkarmaya devam ediyor.
“Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven, en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...
*
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler. Yenenler,
yenilenlerin dikişsiz,
ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, «hey gidi kambur felek, hey gidi kahbe devran hey,» der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”
Cem Karaca’nın sesi gelir kulağına, o mezarın başında o toprağa bakarken.
Bedreddin ve yoldaşları Ege topraklarında din ayırımı, ırk ayırımı yapmadan yoldaş olmuştu, onların kavgasında her bir can, bir beden olmuştu.
Yarın yanağından gayrı her yerde, hep beraber! Onlar şimdi ayrı yatıyor olsalar da bütün yoldaşları ile gülümsemeye devam ediyorlar.
“Boynu vurulacak iki bin adam, Mustafa ve çarmıhı cellât, kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi, yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —İriş Dede Sultanım iriş! dedi bir, başka bir söz demedi.. “
Mezarın başında “Dede Sultanım iriş!” dedi seslice ve mazerlıktan dışarıya doğru yol aldı.
Kalabalık içinde belki Bedreddin’di, belki de yoldaşlarından biriydi.
“İriş Dede Sultanım iriş!”
“Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.”
Bir söz onu nerelere getirmişti, nerelere götüreceğini bilmiyordu. Bir mezarın başında sessizce duruyor ve taşın üstündekileri okumaya çalışıyordu. Okumaya çalışırken aklının içinde sesler ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile.
“Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..Ben de halimce Bedreddinem...”
Mezar dedikte, bu mezar nerede diye kısa bir bilgi ile başlayayım sözüme; O İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde, II. Mahmut’un türbesi bahçesinde pek dikkat çekmeyen bir mezarın başında mırıldanıyordu. Mezar taşı gösterişli değildi, sonradan öylesine dikilmiş izlenimi veriyordu. Taşın üzerinde Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) yazıyordu.
Sessizce durmuş elleri yanında oraya bakıyordu, dudakları konuşur gibi açıldı ve “Hakikat bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur.” sözleri duyulur duyulmaz gökyüzüne doğru savrulmuştu. Çevreye telaşlı gözlerle bir baktı, kimse yoktu. Sekizgen bir yapının içinde duran bir tek kendisiydi, mezarlıklar hep sessiz mi olur?
Mezarın hikayesi yazılı değildir. Sözler uçucudur, kalıcı olan eserlerdir. Mezar nasıl oldu da Bedreddin’e ölüm fermanı verenlerin bahçesine kondu? Onu idam edenler ile şimdi yan yana durmaktadır.
Gözleri geçmişin buğusu içinde tek noktaya odaklanmıştı. Geçmiş geleceği yazmaya devam ediyordu.
1924 yılı ülkemiz için kargaşanın ve telaşın olduğu yıldır. Lozan anlaşması gereği vatan aynı kalmış ama üzerinde yaşayanlar başka vatanlara göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerde kendi dilleri konuşur olunmuş ama vatan olarak bellememişler. İçlerinde hep özlem kalmıştır. Ülkenin etnik yapısını değiştiren bir durumdur. Nüfus değişimine yol açan mübadele sırasında sadece yaşayanlar değil, ölülerde yer değiştirmiştir. İşte bu dönüşüm sırasında idam edildikten sonra yattığı topraklardan koparılıp gelmiştir. Serez’den İstanbul’a yolculuk 508 sene sonra gerçekleşmiştir.
Mezarlığın başında dudaklarından Nazım’ın dizeleri dökülür.
“Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.”
Şeyh Serez’den yüzyıllar sonra idam fermanı verenlerin yanına getirilmiştir.
II. Mahmut’un türbesi oğlu Abdülmecit tarafından Ohannes ve Boğos Dadyan kardeşlere yaptırılmıştır. Bu türbenin bahçesi 1861 yılında türbeye bağlı mezarlığa dönüştürülmüş ve büyük çoğunluğu 1840–1920 tarihleri arasında görev yapmış devlet adamları ve yazarlar, şairler bu avluya defnedilmişlerdir. Şeyh Bedreddin mübadele sonrası buraya getirilmiş ama öyle sakin bir şekilde yatamamıştır. Yaşarken ne kadar çok korkuyorlarsa, öldükten sonrada ondan korkmaya devam edilmiştir.
1970’li yıllarda ülke yeni bir kargaşanın ortamındadır, o dönemde muhalif olarak gelişen sol güçler Bedreddin ve yoldaşlarının mücadelesini Nazım’ın destanından okur. Onu tanımak ve mezarını ziyaret etmek isterler. O dönem içinde yüzyıllar sonra mezarı bir kez daha tahrip edilir, eğreti olarak konulan taşı ortadan kaldırılır. Bu belirsizlik 1988 yılına kadar sürer, o yıl artık komünistler için esin kaynağı olmayacağına inanarak sanırım taşı yeniden yerine koyarlar.
“Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. “
Sürgün Bedreddin’in sonun başlangıcıdır. Onun yoldaşları onun açtığı yoldan gidecektir. O sürgün yılları içinde düşüncelerini daha da arılaştırmış, yüreği daha bir hızlı çırpar olmuştur.
“Öğrenciler değişir, ama öğreti kalır” öğretisi artık Anadolu topraklarındadır. O topraklarda her türlü yasaklamalara, unutturmalara karşı direnmiştir.
Mezarı saklanmış gibidir, gidenler ancak tesadüfi sonucu görürler. Gösterişsiz ve aradadır.
“Gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad olunmamıştır.” Bedreddin’in sesidir. Hiçbir ceza onun öğretisini yok etmemiştir. Bedreddin’i tanımadan Pir Sultan’ın isyanını anlayamazsınız! Onun sözüdür, onun sesinde olan. Unutturulan ve yok ettirilen dizeler içinde.
“Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir...” onun dostu Nazım geniş kitlelere destan ile ulaştırmıştır.
Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in asıl hedefleri; din, dil, ırk, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmadan, insanların adil bir düzende insanca, özgürce, eşit ve kardeşçe yaşamalarıydı. Bu düşünceleri bugün dahi bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor, her filiz daha büyümeden koparılırken, başka bir yerden yeniden güne doğru boynunu çıkarmaya devam ediyor.
“Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven, en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...
*
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler. Yenenler,
yenilenlerin dikişsiz,
ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, «hey gidi kambur felek, hey gidi kahbe devran hey,» der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”
Cem Karaca’nın sesi gelir kulağına, o mezarın başında o toprağa bakarken.
Bedreddin ve yoldaşları Ege topraklarında din ayırımı, ırk ayırımı yapmadan yoldaş olmuştu, onların kavgasında her bir can, bir beden olmuştu.
Yarın yanağından gayrı her yerde, hep beraber! Onlar şimdi ayrı yatıyor olsalar da bütün yoldaşları ile gülümsemeye devam ediyorlar.
“Boynu vurulacak iki bin adam, Mustafa ve çarmıhı cellât, kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi, yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —İriş Dede Sultanım iriş! dedi bir, başka bir söz demedi.. “
Mezarın başında “Dede Sultanım iriş!” dedi seslice ve mazerlıktan dışarıya doğru yol aldı.
Kalabalık içinde belki Bedreddin’di, belki de yoldaşlarından biriydi.
“İriş Dede Sultanım iriş!”
25 Ocak 2009 Pazar
Olaylara bakarken…
Olaylara bakarken…
Olaylar arka arkaya ve sıra beklemeden devam ediyor. Yaşamın kaosu olayların oluş biçimine de yansıdı. O kadar olay arka arkaya ve üst üste geliyor ki, hangisine yorum yapacağımızı şaşırdık.
İstiklal Caddesinde cam aşağıya düşüyor ve altında birçok insan. Sorumlu var mı? Yok! Çünkü, tutuklanan kimse yok. Peki, sorumsuz çok mu diye sorarsak soruyu, evet demek zorundayız. Sorumsuzların cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz. Ölen öldüğü, acı çeken acı çektiği ile kalıyor. Yaşam bir tesadüf demekten başka bir şey gelmiyor elimizden!
İstiklal Caddesi değişik eylemlerin olduğu bir ana cadde. Bu caddede değişik görüşten insanlar ve gruplar eylemlerini yapar. İstiklal caddesi normalde çok kalabalıktır, kalabalığın içine karışarak, kalabalık gözükmek isteyenler ve seslerini daha çok kesime ulaştırmak isteyenler orayı eylem alanı olarak seçer. İstiklal Caddesinde, en büyük eylemler bile caddeyi dolduran insan sayısından azdır. Fakat bu az olma durumu haberlerde konu olmaz, işte şu kadar kişi ile yaptığı eylem diye haberler okuruz. O anda istiklal caddesinde insan sayısı içinde, göstericinin sayısına bir bakın, kim daha başarılı? Bu durumu yaratanlar mı, eylem yapanlar mı?
Depolitizasyon politikaların başarısı ortadadır. Eylem yapanlara dinozor gözü ile bakıyorlar. Fakat bazen o dinozorların başarısından yaralanmayı ise onur olarak görüyorlar. Katılmadıkları eylemlere sahip çıkan insan sayısı, katılanlardan fazladır. Başkalarının emeği üzerine politika yapmak alışkanlık haline geldi ve kimse onu sorgulamıyor bile. Sorgulasa da eline bir şey geçmeyeceğini biliriz, ne yapalım ülkemizin gerçekliği budur.
Yenilgi sonucu sol marjinallikten kurtulmak için çaba sarf eder, tam kurtulma umudu olduğu anda parçalanır, sonra yeniden umutlar beslenir.
Kendisine sol diyen bazı kesimler ise, marjinallikten kurtulmak, eylemine daha fazla insan gelmesi için, değişik sosyal gruplar ile ortak eylem birliklilerine girer. Karşılıklı bir çıkar durumu vardır.
İnsan Hakları Mücadelesi normalde ayrımcılık yapmaz, fakat bizim gibi gelişmemiş ülkede ayrımcılık doğaldır. İdeolojik duruş bu ayrımcılığı sonuna kadar gözler önüne serer. İslami kesimin insan hakları mücadelesi veren örgütlenmeleri vardır. Bu örgütlenmeler zaman zaman solcu olarak bilinen kişiler veya örgütler ile eylem birlikteliklerine girerler. Demokrasi mücadelesi içinde her kesim katılması kadar güzel bir şey yoktur. Ne mutlu, demokrasi mücadelesi veriliyor!
Eylem birlikteliklere bir bakıyoruz, iki tarafın çıkarının olduğu birliktelikler oluyor. Demokrasi mücadelesi bile parçalı olur, e nede olsa gelişmemiş ülkede bunlar doğaldır. Güçlü olan kendi istemini öne çıkarıp, ötekini renk olarak yanında taşır. Demokrasi için 40 milyon ayak olmadık mı? O zaman bu durumdan mutlu olmak gereklidir!
Başörtüsü olarak yutturulan türban özgürlüğü mücadelesi içinde yer alan solcular. Türban özgür olduğunda ne kadar özgür oldukları ise tarih içinde açık açık durmaktadır.
Türban özgürlüğü için eylem birlikteliği yapanlar, Alevilerin istemleri için yapılan eylemlere katılımı ne kadar olmuştur? Eylem birlikteliği yaptıkları İslamcı mücadele arkadaşlarını o etkinliklere getirebilmişler midir? Aleviler mücadelelerinde neden yalnız kalırlar?
O anlı şanlı İslamcı insan hakları dernekleri, Alevilerin istemlerini demokrasi mücadelesinden görmedikleri için, ellerine gelen ilk fırsatta boğmaya çalışırlar. Her türlü ihlal davranışları gösteririler ama eylem ortakları onları görmez, görmek istemez. Sonuçta demokrasi mücadelesidir!
Mazlum Der ile ortak eylemlere giren solcu olduğunu söyleyenlere bakın, neyi savunuyorlar? Kimi destekliyorlar? AKP bile onlar için demokrasi mücadelesi için önemli bir güçtür, onların yoluna su dökmekten çekinmezler. Bugün yaşananlar ve baskılar içinde onların sorumlulukları yoktur! (Onlara göre!)
İşine geldiği gibi hareket etmek, ilkelerin olmaması, bir sol gelenek olarak önümüze sürülüyor. İlkesizlik, eylem birlikteliklerinde kendisini gösteriyor, işine geldiği kadar yol al, sonra diyerek marjinal kalanlar, hep marjinal kalmaya devam ediyorlar. Onları eylemleri içine alan İslami kesim ise demokrat olmuş oluyor. Çünkü onlar gelin bizim ile yürüyün diyebilmektedir, dünya kamuoyu önünde bakın bizim eylemlerimizde solcular bile yanımızda diyebilmektedir. Solcuları da içimize aldığımıza göre haklıyız demekten çekinmiyorlar. (Paradigmanın iflası mı yaşanıyor yoksa?)
İslami kesimin yaptığı hangi eyleme polis zor kullanmıştır? Görülmüş şey midir? polisin davranışı bile ortada durmaktadır. Polisin demokrasi mücadelesi ortada değil mi? Solcular bir şeyi protesto ettiğinde coplar ve gaz bombaları kullanılır, kullanılmaması şaşırtıcı oluyor! İslami kesim eylem yaptıklarında, eylemcilerin güvenliği alınır. Demokrasi mücadelesi hepsi, demokrasimiz içinde her şey doğal akıyor değil mi?
Gazze saldırısı protestolarında bir gün önce Ankara Kızılay’da neler yaşandı, ertesi gün neler yaşandı? O fotoğrafları görebiliyor muyuz? Her şey gözümüzün önünde oluyor, birileri birilerin koltuk değneği görevini görmeye devam ediyor…
Sorumsuzların ortada cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz, sorumlular sorumsuz olmuşlar! Her şey demokrasi mücadelesi için!…
Olaylar arka arkaya ve sıra beklemeden devam ediyor. Yaşamın kaosu olayların oluş biçimine de yansıdı. O kadar olay arka arkaya ve üst üste geliyor ki, hangisine yorum yapacağımızı şaşırdık.
İstiklal Caddesinde cam aşağıya düşüyor ve altında birçok insan. Sorumlu var mı? Yok! Çünkü, tutuklanan kimse yok. Peki, sorumsuz çok mu diye sorarsak soruyu, evet demek zorundayız. Sorumsuzların cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz. Ölen öldüğü, acı çeken acı çektiği ile kalıyor. Yaşam bir tesadüf demekten başka bir şey gelmiyor elimizden!
İstiklal Caddesi değişik eylemlerin olduğu bir ana cadde. Bu caddede değişik görüşten insanlar ve gruplar eylemlerini yapar. İstiklal caddesi normalde çok kalabalıktır, kalabalığın içine karışarak, kalabalık gözükmek isteyenler ve seslerini daha çok kesime ulaştırmak isteyenler orayı eylem alanı olarak seçer. İstiklal Caddesinde, en büyük eylemler bile caddeyi dolduran insan sayısından azdır. Fakat bu az olma durumu haberlerde konu olmaz, işte şu kadar kişi ile yaptığı eylem diye haberler okuruz. O anda istiklal caddesinde insan sayısı içinde, göstericinin sayısına bir bakın, kim daha başarılı? Bu durumu yaratanlar mı, eylem yapanlar mı?
Depolitizasyon politikaların başarısı ortadadır. Eylem yapanlara dinozor gözü ile bakıyorlar. Fakat bazen o dinozorların başarısından yaralanmayı ise onur olarak görüyorlar. Katılmadıkları eylemlere sahip çıkan insan sayısı, katılanlardan fazladır. Başkalarının emeği üzerine politika yapmak alışkanlık haline geldi ve kimse onu sorgulamıyor bile. Sorgulasa da eline bir şey geçmeyeceğini biliriz, ne yapalım ülkemizin gerçekliği budur.
Yenilgi sonucu sol marjinallikten kurtulmak için çaba sarf eder, tam kurtulma umudu olduğu anda parçalanır, sonra yeniden umutlar beslenir.
Kendisine sol diyen bazı kesimler ise, marjinallikten kurtulmak, eylemine daha fazla insan gelmesi için, değişik sosyal gruplar ile ortak eylem birliklilerine girer. Karşılıklı bir çıkar durumu vardır.
İnsan Hakları Mücadelesi normalde ayrımcılık yapmaz, fakat bizim gibi gelişmemiş ülkede ayrımcılık doğaldır. İdeolojik duruş bu ayrımcılığı sonuna kadar gözler önüne serer. İslami kesimin insan hakları mücadelesi veren örgütlenmeleri vardır. Bu örgütlenmeler zaman zaman solcu olarak bilinen kişiler veya örgütler ile eylem birlikteliklerine girerler. Demokrasi mücadelesi içinde her kesim katılması kadar güzel bir şey yoktur. Ne mutlu, demokrasi mücadelesi veriliyor!
Eylem birlikteliklere bir bakıyoruz, iki tarafın çıkarının olduğu birliktelikler oluyor. Demokrasi mücadelesi bile parçalı olur, e nede olsa gelişmemiş ülkede bunlar doğaldır. Güçlü olan kendi istemini öne çıkarıp, ötekini renk olarak yanında taşır. Demokrasi için 40 milyon ayak olmadık mı? O zaman bu durumdan mutlu olmak gereklidir!
Başörtüsü olarak yutturulan türban özgürlüğü mücadelesi içinde yer alan solcular. Türban özgür olduğunda ne kadar özgür oldukları ise tarih içinde açık açık durmaktadır.
Türban özgürlüğü için eylem birlikteliği yapanlar, Alevilerin istemleri için yapılan eylemlere katılımı ne kadar olmuştur? Eylem birlikteliği yaptıkları İslamcı mücadele arkadaşlarını o etkinliklere getirebilmişler midir? Aleviler mücadelelerinde neden yalnız kalırlar?
O anlı şanlı İslamcı insan hakları dernekleri, Alevilerin istemlerini demokrasi mücadelesinden görmedikleri için, ellerine gelen ilk fırsatta boğmaya çalışırlar. Her türlü ihlal davranışları gösteririler ama eylem ortakları onları görmez, görmek istemez. Sonuçta demokrasi mücadelesidir!
Mazlum Der ile ortak eylemlere giren solcu olduğunu söyleyenlere bakın, neyi savunuyorlar? Kimi destekliyorlar? AKP bile onlar için demokrasi mücadelesi için önemli bir güçtür, onların yoluna su dökmekten çekinmezler. Bugün yaşananlar ve baskılar içinde onların sorumlulukları yoktur! (Onlara göre!)
İşine geldiği gibi hareket etmek, ilkelerin olmaması, bir sol gelenek olarak önümüze sürülüyor. İlkesizlik, eylem birlikteliklerinde kendisini gösteriyor, işine geldiği kadar yol al, sonra diyerek marjinal kalanlar, hep marjinal kalmaya devam ediyorlar. Onları eylemleri içine alan İslami kesim ise demokrat olmuş oluyor. Çünkü onlar gelin bizim ile yürüyün diyebilmektedir, dünya kamuoyu önünde bakın bizim eylemlerimizde solcular bile yanımızda diyebilmektedir. Solcuları da içimize aldığımıza göre haklıyız demekten çekinmiyorlar. (Paradigmanın iflası mı yaşanıyor yoksa?)
İslami kesimin yaptığı hangi eyleme polis zor kullanmıştır? Görülmüş şey midir? polisin davranışı bile ortada durmaktadır. Polisin demokrasi mücadelesi ortada değil mi? Solcular bir şeyi protesto ettiğinde coplar ve gaz bombaları kullanılır, kullanılmaması şaşırtıcı oluyor! İslami kesim eylem yaptıklarında, eylemcilerin güvenliği alınır. Demokrasi mücadelesi hepsi, demokrasimiz içinde her şey doğal akıyor değil mi?
Gazze saldırısı protestolarında bir gün önce Ankara Kızılay’da neler yaşandı, ertesi gün neler yaşandı? O fotoğrafları görebiliyor muyuz? Her şey gözümüzün önünde oluyor, birileri birilerin koltuk değneği görevini görmeye devam ediyor…
Sorumsuzların ortada cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz, sorumlular sorumsuz olmuşlar! Her şey demokrasi mücadelesi için!…
19 Ocak 2009 Pazartesi
19 Ocakta ne olmuştu?
19 Ocakta ne olmuştu?
Soru kafamızın içine düştüğünde cevabını arama macerası da yola düşer. 19 Ocakta Ermeni asıllı olan, sosyalist bir yazarın suikast sonucu öldürülmesidir. Azınlıkların sorunlarını çoğunluğun dilini kullanarak tartışmak ve demokrasimizi geliştirmesi yönünde adımlar atmak olarak tanımladığı yaşamında, 19 Ocak günü susturulmak istendi.
Hrant öldürüldü, binlercesi sokaklarda yeniden doğduğunu kanıtladı.
Ülkemizin sorunları keskindir ama üzerine çoğunluk konuşmak istemez! Genelde sorunları ya görmezden gelinir, ya da bulunduğu zemin altına görülmeyecek şekilde süpürmeye çalışılır. Tarih bilgimiz o yüzden önemsenmez, hep gelecek konusunda konuşulur.
O anda yaşadıklarımız geçmişin birikimi ve yakıcılığı önemsenmez. Bir çöp alanında çıkan gazlardan oluşan büyük bir patlama duyarız, belki yüzlerce insan ölür ve bizler bu olayı bile çöp patladı diye algılarız. O çöpün etrafında oluşan ya da oluşturulan gecekonduları düşünmeyiz. O çöpün oraya neden toplandığını sorgulamayız. Bir iki gün çöpü katil olarak görür ve unuturuz. Sorunumuzu unutarak geçiştiririz. Bayrampaşa’da patlamada ölenlerin katili olarak kimi görüyoruz? Kaç gün geçti üzerinden?
Her ölüm unuttuklarımızın aslında unutmadığımızın göstergesidir.
Hrant öldürüldü, arkasından ölüm listeleri bulundu, yine ermeni vatandaşları namlunun ucunda gözüküyordu. Sadece ermeni mi? Elbette değil, azınlık olan kim varsa, öteki olan kimse varsa hepsi namlunun ucunda duruyor. Namlunun kabzasındaki el bellidir, unutturmaya çalışan, unutmamız için her türlü ortamı yaratandır.
Hrant öldürüldü ve onu arkadaşları sanki bir Ermeni azizi gibi anmaya başladılar. Hrant Ermeni Hıristiyan aziz değildir, o sosyalisttir. Sosyalist inancına uygun olarak yazılar yazmış, kavgasını vermiştir. Sosyalist dünya görüşüne göre dergi çıkarmış, Ermeni halkının sorunlarını Türkçe olarak yayınladığı AGOS gazetesinde dillendirmiştir. Gazete içinde ermeni cemaatinin bir çok tepkisini çeken yazılarda yazmıştır. Ermeni patriği ile çelişkilere düşmüş, direkt sorunlarını dillendirmeyi seçmiştir. Gördüklerini açık açık ve patadan söylemiştir. Öyle politika yapayım, şuradan kıvırtayım gibi bir art niyeti olmadan. Yurtdışında olan ermeni cemaatleri ile çatışmaktan çekinmemiştir. Sorun varsa ve sorunun olduğu yerde sorun çözülür inancını hep korumuştur. Bu ülkede Ermeni doğmak suç olmadığını ve bu ülkede yaşadığı sürece de herkes gibi sevebileceğini göstermiştir.
Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, fakat Ermenilere karşı bakış bu ayrıcalığı doğumdan hemen sonra başladığını hisseder. Çünkü Ermeniler bu topraklardan zorla koparılan bir halk olarak tarih sayfalarında durur. Unutturulmaya çalışılsa da onlar oradadır. Sıraya dizilmiş, çöllerin sıcağına doğru yol alan o fotoğraflar tarih sayfalarında durmaktadır. Sadece cephe arkası olarak ileri sürülen sürgün, aslında cephe arkası olmadığı Anadolu topraklarının en batı kesiminden de götürüldükleri tarih sayfaları içinde yerlerini almıştır. İki şehrin Ermenileri bu büyük sürgünden kurtulmuşlardır ama yıllar süren büyük bir korku bulutu altında da yaşmak o sürgüne gidenlerden daha büyük acıları içlerinde yaşamış olduklarını kim farkına varabilir?
Sizler, kaybolanlar için oluşturulan başvuru merkezlerine gittiniz mi? Onlar için yapılmış sitelerde, onlar için oluşturulmuş kurumlara adımınızı attınız mı? Sizler, hiç yakını kaybetmiş, kimsizler yurdunda büyümüş bir insanın acısını hissetiniz mi?
Ermeniler ve kaybolanların acıları tarih sayalarında durmuyor, yaşamaya devam ediyor.
Bir yerde kayıp vatandaş varsa, orada acı kendisini yeniden büyütür ve dünyayı sarar!
Hrant Dink anmalarına bakıyorum, mumlar yanıyor, onun adına türküler okunuyor, sanki bir ayinde okunan ses tonu ile. Hrant bir aziz değildir, o sosyalisttir ve bu ülkenin aydınıdır. O acıları seslendirmiş ve acılar son bulsun diyen çığlığını sonsuzluğa bırakmış bir aydındır.
Onun dostları, arkadaşları onu bir sosyalisti anar gibi anmalıdır. O bu ülkenin insanı ve tarihi olarak görmelidir.
Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, kimse doğumunda hangi ulusa ait olacağını seçemez. Ayrımcılık doğumdan sonra başlar. Bizler, bir arada yaşamı savunan insanlar olarak, her türlü ayrımcılığa karşı olmalıyız. Karşımızdakini olduğu gibi kabul ederek, onu kendi gerçekliği içinde değerlendirmeliyiz.
Nazım’ı komünist kimlikten soyutlamak istemeleri gibi, kişileri siyasi kimliklerinden soyutlayarak sahip çıkmak ne anlama geldiğini yaşayarak bilmekteyiz.
Nazım komünisttir, memleket sevdalısıdır.
Hrant sosyalisttir ve memleket sevdalısıdır.
Memleket sevdalıları namlunun ucunda yaşamıştır, Nazım, Kıvılcımlı, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan…. Binlerce memleket sevdalıları bu ülkede namlunun ucunda toprağa düştüler ama binlerce memleket sevdalıları bu ülkede yaşamaya devam ediyorlar, binlerce Hrant, Mahir, Nazım olarak.
19 Ocakta ne olmuştu sorusu soruldun mu, cevap için artık ilk adımı atmış oluyorsun!
Soru kafamızın içine düştüğünde cevabını arama macerası da yola düşer. 19 Ocakta Ermeni asıllı olan, sosyalist bir yazarın suikast sonucu öldürülmesidir. Azınlıkların sorunlarını çoğunluğun dilini kullanarak tartışmak ve demokrasimizi geliştirmesi yönünde adımlar atmak olarak tanımladığı yaşamında, 19 Ocak günü susturulmak istendi.
Hrant öldürüldü, binlercesi sokaklarda yeniden doğduğunu kanıtladı.
Ülkemizin sorunları keskindir ama üzerine çoğunluk konuşmak istemez! Genelde sorunları ya görmezden gelinir, ya da bulunduğu zemin altına görülmeyecek şekilde süpürmeye çalışılır. Tarih bilgimiz o yüzden önemsenmez, hep gelecek konusunda konuşulur.
O anda yaşadıklarımız geçmişin birikimi ve yakıcılığı önemsenmez. Bir çöp alanında çıkan gazlardan oluşan büyük bir patlama duyarız, belki yüzlerce insan ölür ve bizler bu olayı bile çöp patladı diye algılarız. O çöpün etrafında oluşan ya da oluşturulan gecekonduları düşünmeyiz. O çöpün oraya neden toplandığını sorgulamayız. Bir iki gün çöpü katil olarak görür ve unuturuz. Sorunumuzu unutarak geçiştiririz. Bayrampaşa’da patlamada ölenlerin katili olarak kimi görüyoruz? Kaç gün geçti üzerinden?
Her ölüm unuttuklarımızın aslında unutmadığımızın göstergesidir.
Hrant öldürüldü, arkasından ölüm listeleri bulundu, yine ermeni vatandaşları namlunun ucunda gözüküyordu. Sadece ermeni mi? Elbette değil, azınlık olan kim varsa, öteki olan kimse varsa hepsi namlunun ucunda duruyor. Namlunun kabzasındaki el bellidir, unutturmaya çalışan, unutmamız için her türlü ortamı yaratandır.
Hrant öldürüldü ve onu arkadaşları sanki bir Ermeni azizi gibi anmaya başladılar. Hrant Ermeni Hıristiyan aziz değildir, o sosyalisttir. Sosyalist inancına uygun olarak yazılar yazmış, kavgasını vermiştir. Sosyalist dünya görüşüne göre dergi çıkarmış, Ermeni halkının sorunlarını Türkçe olarak yayınladığı AGOS gazetesinde dillendirmiştir. Gazete içinde ermeni cemaatinin bir çok tepkisini çeken yazılarda yazmıştır. Ermeni patriği ile çelişkilere düşmüş, direkt sorunlarını dillendirmeyi seçmiştir. Gördüklerini açık açık ve patadan söylemiştir. Öyle politika yapayım, şuradan kıvırtayım gibi bir art niyeti olmadan. Yurtdışında olan ermeni cemaatleri ile çatışmaktan çekinmemiştir. Sorun varsa ve sorunun olduğu yerde sorun çözülür inancını hep korumuştur. Bu ülkede Ermeni doğmak suç olmadığını ve bu ülkede yaşadığı sürece de herkes gibi sevebileceğini göstermiştir.
Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, fakat Ermenilere karşı bakış bu ayrıcalığı doğumdan hemen sonra başladığını hisseder. Çünkü Ermeniler bu topraklardan zorla koparılan bir halk olarak tarih sayfalarında durur. Unutturulmaya çalışılsa da onlar oradadır. Sıraya dizilmiş, çöllerin sıcağına doğru yol alan o fotoğraflar tarih sayfalarında durmaktadır. Sadece cephe arkası olarak ileri sürülen sürgün, aslında cephe arkası olmadığı Anadolu topraklarının en batı kesiminden de götürüldükleri tarih sayfaları içinde yerlerini almıştır. İki şehrin Ermenileri bu büyük sürgünden kurtulmuşlardır ama yıllar süren büyük bir korku bulutu altında da yaşmak o sürgüne gidenlerden daha büyük acıları içlerinde yaşamış olduklarını kim farkına varabilir?
Sizler, kaybolanlar için oluşturulan başvuru merkezlerine gittiniz mi? Onlar için yapılmış sitelerde, onlar için oluşturulmuş kurumlara adımınızı attınız mı? Sizler, hiç yakını kaybetmiş, kimsizler yurdunda büyümüş bir insanın acısını hissetiniz mi?
Ermeniler ve kaybolanların acıları tarih sayalarında durmuyor, yaşamaya devam ediyor.
Bir yerde kayıp vatandaş varsa, orada acı kendisini yeniden büyütür ve dünyayı sarar!
Hrant Dink anmalarına bakıyorum, mumlar yanıyor, onun adına türküler okunuyor, sanki bir ayinde okunan ses tonu ile. Hrant bir aziz değildir, o sosyalisttir ve bu ülkenin aydınıdır. O acıları seslendirmiş ve acılar son bulsun diyen çığlığını sonsuzluğa bırakmış bir aydındır.
Onun dostları, arkadaşları onu bir sosyalisti anar gibi anmalıdır. O bu ülkenin insanı ve tarihi olarak görmelidir.
Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, kimse doğumunda hangi ulusa ait olacağını seçemez. Ayrımcılık doğumdan sonra başlar. Bizler, bir arada yaşamı savunan insanlar olarak, her türlü ayrımcılığa karşı olmalıyız. Karşımızdakini olduğu gibi kabul ederek, onu kendi gerçekliği içinde değerlendirmeliyiz.
Nazım’ı komünist kimlikten soyutlamak istemeleri gibi, kişileri siyasi kimliklerinden soyutlayarak sahip çıkmak ne anlama geldiğini yaşayarak bilmekteyiz.
Nazım komünisttir, memleket sevdalısıdır.
Hrant sosyalisttir ve memleket sevdalısıdır.
Memleket sevdalıları namlunun ucunda yaşamıştır, Nazım, Kıvılcımlı, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan…. Binlerce memleket sevdalıları bu ülkede namlunun ucunda toprağa düştüler ama binlerce memleket sevdalıları bu ülkede yaşamaya devam ediyorlar, binlerce Hrant, Mahir, Nazım olarak.
19 Ocakta ne olmuştu sorusu soruldun mu, cevap için artık ilk adımı atmış oluyorsun!
18 Ocak 2009 Pazar
Aday adayları ne yazık ki parti başkanın ağzına bakıyorlar!
Aday adayları ne yazık ki parti başkanın ağzına bakıyorlar!
Yerel yönetimler seçimleri yaklaşırken aday adayları da kendilerini açıkladılar ama esas açıklama parti genel başkanından gelendir. Partinin belirlediği adaylar seçimlere katılmaya hak görülüyor, yoksa adayların kendilerini açıklamaları o kadar bu koşullarda önemli değildir.
Adaylar kendilerini açıkladılar ama adayları açıklayacak genel başkanın gözüne girebilmesi içinde bir çok yeteneğinin ve başarılarının olması şarttır! En büyük başarı bence başkanın yakın çevresine sızmak ve onun aracılığı ile başkan ile birkaç etkinliğe katılmaktır. Bu sayede oluşacak parti içindeki kamuoyu sayesinde aday adayı olanın adaylığa bir adım daha yakınlaşması anlamına gelmektedir.
Ülkemizin her noktası değerlidir ve önemlidir, hiç birini diğerinden ayıramayız. Yerel seçimler her bir noktaya hizmet götüreceklerin seçilmesi demektir. O yüzden her aday enine boyuna araştırılmalıdır ve adaylar desteklenirken hizmet verebilecekler seçilmelidir. Kısaca kişinin sözüne, giydiği elbisesine ve çevresine verdiği imajına bakmamak gereklidir. Geçmişinde yaptığı işlere bakmalıdır. Yerel yönetimde neler yapmış, sosyal mi, hangi toplumsal olayda rol almış, gelecek için projeleri var mıdır?
Yerel yönetimleri genel seçimlerden ayıran en büyük özellik, hizmet vereceklerin temsilci olarak değil, direkt seçimidir. Demokraside en önemli olan şey hizmet verecek kişiye güven duygusu verilmesidir. Aday kendisini aday olarak ilan etmesi önemli değildir. Adayı, kendi aday olarak görmek ve onu desteklemek önemlidir, çünkü nasıl bir gelecek istediğine dair bir tercihtir. Tercihlerimiz; sosyal, adaletli, sokakların engellilere göre düzenlenmesi, onlar için ve çocuklar için özgür olmasıdır. Hizmeti sadaka ya da rüşvet olarak alma yerine, hakkın olduğun için alacağın bir yerel yönetimdir. Bir sorunun olduğunda, sorunu direkt ulaştırabileceğin, kapısını çaldığında konuşabileceğin bir yönetim ve yöneticidir. Karar mekanizmasında danışılan biri olabileceğin bir anlayıştır. Her bireyi ilgilendiren kararlarda referandum yapmaktan çekinmeyen bir anlayıştır. Siyasi görüş ayırım yapmayan, partizanlığa son veren anlayışın hakim olacağı bir düzendir. Hizmet veren firmalar için yapılan ihaleler, kamuoyu önünde ve denetime açık olacağı bir anlayışın yerleşeceği yerel yönetim istemek en doğal hakkımızdır.
Uzun süredir tanıdığım ve geçmişi, duruşu ile örnek bir insan olan Avukat Ali Yıldırım Ankara Çankaya’dan CHP’den aday adaylığını koymuş olduğunu basın aracılığı ile duydum. Ali Yıldırım, diğer adaylardan farklı olarak nasıl bir belediyecilik anlayışı içinde bu göreve talip olduğunu yazdığı yazılar ve afişler ile seçmene duyurmuştur. Aynı yerden aday adayı olan yine dost ve gazeteci Yüksel Işık ismi öne çıkmaktadır. İki güzel insan aynı yerden aynı görev için aday olması benim için şaşırtıcı olmuştur… Bu iki değerli insan Çankaya’da yaşayanlara hizmet için aday olmuştur. Kırşehir’den CHP’den Yıldırım Kaya aday olmuştur. DSP’den Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığına Prof.Dr Yılmaz Büyükerşen aday olmuştur. Ankara Büyükşehir’den aday bellidir. İstanbul aday adaylar bellidir, Ercan Karakaş ne yaptığı ve ne yapabileceği belli olan dürüst bir politikacıdır, İstanbul’a Karakaş yeni bir yön verebilir diye düşünüyorum. Kim hizmet verebilecekse onu seçin, yerel seçimler hizmet veren adayların desteklendiği bir seçim olmalıdır. DSP Adayı Üsküdar Belediye başkan adayı Levent Kırca desteklenmedir. O sanatçı kimliği ile Üsküdar’a yeni bir kimlik kazandırabilir. O yüzden kim hizmet vermeye adaysa onu seçin. AKP korkusuna kapılmadan, kötünün iyisi diye oy veremeyin. O düşünce ile verdiğinizde sonuç ortadadır. Parti ayrımı yapmadan, laik, çağdaş, demokrat ve hizmet verirken ayrımcılık yapmayanı seçin. Aklıma gelenleri yazdım, bağımsız adaylardan da olabilir, çatı partisinden de olabilir, kim hizmet vereceğine güveniyorsanız onu seçin. Liste yapmaya kalkarsak bu yazının sonu gelmez, umarım seçimlerde hizmet verebilecekler seçilir.
Aday adaylarını, aday olarak belirleyen yine parti başkanı olacaktır. Ne yazık ki, bizler parti başkanına adayımızın yanında olduğunu belirtmek ile yükümlüyüz. Bunu sözlü olarak değil de, sandık başında seçime gidecekleri oylarımız ile belirlemiş olsaydık. Parti başkanın açıklamasını beklemiş olmasaydık. Adayı seçim kurulu şeffaf bir şekilde oyların sayımı sonucunda açıklamış olsaydı.
Demokrasilerde seçmen aday adaylık sürecinde kendi adayını seçer ve değişik görüşteki adaylar ve partiler seçim sürecinde kendi seçmeni ve projeler ile karasız seçmeni kendi yanına çekmek için mücadele edebilirdi. Demokrasimiz ne yazık ki çağdaş demokrasilerde olduğu gibi değildir, eksik yönleri sayesinde çağdaş ve medeni ülkeler seviyesinden çok uzağız. Umarım bir gün parti başkanlarının belirlediği adaylar değil de, seçmenin belirlediği adaylar kendi aralarında hizmet için yarışırlar.
Yerel yönetimler seçimleri yaklaşırken aday adayları da kendilerini açıkladılar ama esas açıklama parti genel başkanından gelendir. Partinin belirlediği adaylar seçimlere katılmaya hak görülüyor, yoksa adayların kendilerini açıklamaları o kadar bu koşullarda önemli değildir.
Adaylar kendilerini açıkladılar ama adayları açıklayacak genel başkanın gözüne girebilmesi içinde bir çok yeteneğinin ve başarılarının olması şarttır! En büyük başarı bence başkanın yakın çevresine sızmak ve onun aracılığı ile başkan ile birkaç etkinliğe katılmaktır. Bu sayede oluşacak parti içindeki kamuoyu sayesinde aday adayı olanın adaylığa bir adım daha yakınlaşması anlamına gelmektedir.
Ülkemizin her noktası değerlidir ve önemlidir, hiç birini diğerinden ayıramayız. Yerel seçimler her bir noktaya hizmet götüreceklerin seçilmesi demektir. O yüzden her aday enine boyuna araştırılmalıdır ve adaylar desteklenirken hizmet verebilecekler seçilmelidir. Kısaca kişinin sözüne, giydiği elbisesine ve çevresine verdiği imajına bakmamak gereklidir. Geçmişinde yaptığı işlere bakmalıdır. Yerel yönetimde neler yapmış, sosyal mi, hangi toplumsal olayda rol almış, gelecek için projeleri var mıdır?
Yerel yönetimleri genel seçimlerden ayıran en büyük özellik, hizmet vereceklerin temsilci olarak değil, direkt seçimidir. Demokraside en önemli olan şey hizmet verecek kişiye güven duygusu verilmesidir. Aday kendisini aday olarak ilan etmesi önemli değildir. Adayı, kendi aday olarak görmek ve onu desteklemek önemlidir, çünkü nasıl bir gelecek istediğine dair bir tercihtir. Tercihlerimiz; sosyal, adaletli, sokakların engellilere göre düzenlenmesi, onlar için ve çocuklar için özgür olmasıdır. Hizmeti sadaka ya da rüşvet olarak alma yerine, hakkın olduğun için alacağın bir yerel yönetimdir. Bir sorunun olduğunda, sorunu direkt ulaştırabileceğin, kapısını çaldığında konuşabileceğin bir yönetim ve yöneticidir. Karar mekanizmasında danışılan biri olabileceğin bir anlayıştır. Her bireyi ilgilendiren kararlarda referandum yapmaktan çekinmeyen bir anlayıştır. Siyasi görüş ayırım yapmayan, partizanlığa son veren anlayışın hakim olacağı bir düzendir. Hizmet veren firmalar için yapılan ihaleler, kamuoyu önünde ve denetime açık olacağı bir anlayışın yerleşeceği yerel yönetim istemek en doğal hakkımızdır.
Uzun süredir tanıdığım ve geçmişi, duruşu ile örnek bir insan olan Avukat Ali Yıldırım Ankara Çankaya’dan CHP’den aday adaylığını koymuş olduğunu basın aracılığı ile duydum. Ali Yıldırım, diğer adaylardan farklı olarak nasıl bir belediyecilik anlayışı içinde bu göreve talip olduğunu yazdığı yazılar ve afişler ile seçmene duyurmuştur. Aynı yerden aday adayı olan yine dost ve gazeteci Yüksel Işık ismi öne çıkmaktadır. İki güzel insan aynı yerden aynı görev için aday olması benim için şaşırtıcı olmuştur… Bu iki değerli insan Çankaya’da yaşayanlara hizmet için aday olmuştur. Kırşehir’den CHP’den Yıldırım Kaya aday olmuştur. DSP’den Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığına Prof.Dr Yılmaz Büyükerşen aday olmuştur. Ankara Büyükşehir’den aday bellidir. İstanbul aday adaylar bellidir, Ercan Karakaş ne yaptığı ve ne yapabileceği belli olan dürüst bir politikacıdır, İstanbul’a Karakaş yeni bir yön verebilir diye düşünüyorum. Kim hizmet verebilecekse onu seçin, yerel seçimler hizmet veren adayların desteklendiği bir seçim olmalıdır. DSP Adayı Üsküdar Belediye başkan adayı Levent Kırca desteklenmedir. O sanatçı kimliği ile Üsküdar’a yeni bir kimlik kazandırabilir. O yüzden kim hizmet vermeye adaysa onu seçin. AKP korkusuna kapılmadan, kötünün iyisi diye oy veremeyin. O düşünce ile verdiğinizde sonuç ortadadır. Parti ayrımı yapmadan, laik, çağdaş, demokrat ve hizmet verirken ayrımcılık yapmayanı seçin. Aklıma gelenleri yazdım, bağımsız adaylardan da olabilir, çatı partisinden de olabilir, kim hizmet vereceğine güveniyorsanız onu seçin. Liste yapmaya kalkarsak bu yazının sonu gelmez, umarım seçimlerde hizmet verebilecekler seçilir.
Aday adaylarını, aday olarak belirleyen yine parti başkanı olacaktır. Ne yazık ki, bizler parti başkanına adayımızın yanında olduğunu belirtmek ile yükümlüyüz. Bunu sözlü olarak değil de, sandık başında seçime gidecekleri oylarımız ile belirlemiş olsaydık. Parti başkanın açıklamasını beklemiş olmasaydık. Adayı seçim kurulu şeffaf bir şekilde oyların sayımı sonucunda açıklamış olsaydı.
Demokrasilerde seçmen aday adaylık sürecinde kendi adayını seçer ve değişik görüşteki adaylar ve partiler seçim sürecinde kendi seçmeni ve projeler ile karasız seçmeni kendi yanına çekmek için mücadele edebilirdi. Demokrasimiz ne yazık ki çağdaş demokrasilerde olduğu gibi değildir, eksik yönleri sayesinde çağdaş ve medeni ülkeler seviyesinden çok uzağız. Umarım bir gün parti başkanlarının belirlediği adaylar değil de, seçmenin belirlediği adaylar kendi aralarında hizmet için yarışırlar.
15 Ocak 2009 Perşembe
Yemekteyiz!
Yemekteyiz!
‘Yemekteyiz’ programı ülkemizde izlenme rekoru kırıyormuş, bende oturup izleyeyim dedim. Neden kırıldığını izledikten sonra kendimce yorumladım. Kamera önünde programa katılanlar dedikodu yapıyorlardı, sonra dedikodu yaptıkları kişinin yüzüne gülüyorlardı. İşte ülkemin insanı! Masadan kalkan kim olursa olsun, onun arkasından konuş, üstelik tanımadan!
Yemekteyiz programı bir standardı içinde barındırıyor. (Program yurtdışından ithal edilmiştir, çünkü yurtdışında da değişik ülkelerde benzer programlar var. Son yıllarda yurtdışından program alıp, bize uyarlamak moda oldu. Düşünmeden ithal et, ‘garantili’ rating listesine gir!) Çatal şöyle olacak, şurada duracak. Tabaklar şöyle konulmalı gibi bir sürü kural. Kim belirlemiş bu sofra kültürünü? Elbette köylü Mehmet ağa değil, dışarıda bir kültürün ürünü olarak doğmuş ve gelişmiş. Bizim için yabancı bir durum. Yabancı olduklarımıza ne kadar çabuk alıştık ve benimsedik. Hatta o kadar benimsedik ki, kendi ulusal değerimiz ilan ettik. Kuru fasulye öyle olmadı mı? Milli içkimiz olan rakımız, o kadar çok milli değerimiz var ki, çoğu bize ait değil! Olsun, milli oldu ya, onları savunmak can borcumuzdur.
Yemekteyiz programı milli yemeklerimizi de sofraya getirilişini, yapılışını kameralar aracılığı ile izliyoruz. En azından evde yemek yapan erkek resmi ekrana yansıması bile güzel. Erkek imajını bozuyor, bu durumda milli erkeklerimiz neden itiraz etmediler anlamadım! Erkek ancak ve ancak yemek yapmayı ya asker ocağında yapar ya da lokantada! Kadın aşçı olmaz, o yüzden oraları erkeklere kalmıştır! Hatta bir kasabanın erkekleri potansiyel aşçı olarak görülür, oradan nedense başka meslekler çıkmaz! (Öyle olup olmadığını bilmiyorum elbette, latife olsun diye öyle yazdım, fazla ciddiye almayın efendim!) Lokantalar demek ki eskiden sadece erkelere aitti! (Bizler erkek toplu değimliyiz, bazı şeyler bizi bozar diyerek nara atan sokak kabadayıları yok mu oldular? Bozulduk, çok bozulduk, değer filan da kalmadı!)
Yemekteyiz programı bizim ne kadar insanın arkasından konuşan bir millet olduğumuzu gösteriyor. Yemek eleştirisi yapmayı bilmeyen ne yapar, adamın hareketlerini eleştirir, o yüzden program yemek yapmaktan çok, nasıl misafir ağırlanıra doğru geçiş yapıyor. Bir de ne kadar bencilleştiğimizi de gösteriyor, çünkü başkasını beğenmeyen bir tipoloji ortaya çıkarıyor. Sadece kendi yaptığının en güzel olduğunu düşünen bencil olmazda ne olur?
Yemekteyiz programı bilmeden gerçek yüzümüzün ekrana yansıması olmasın! Gerçi, yemekteyiz programına bakamıyorum, çünkü o saatlerde başka kanallarda izlediğim diziler var. İzlemek için ekranın karşısında oturduğumda, beklediğim diziler haber verilmeden yayından kaldırılmış oluyor son dönemde, o yüzden yerine konan filmlere bakar oldum.
Yemekteyiz programı ucuz bir programdır, fazla kurguya gerek duyulmayan, en az insan ile yapılan bir çalışmadır. Oraya konuk olanlar acaba programa katılmak için bir ücret ödüyorlar mı? Fakat benim gördüğüm, ekranlar artık ucuz ve seyirci çeken programlar medya sahipleri tarafından isteniyor, bu sayede kasalarından para çıkmış olmuyor diye düşünüyorum.
Yemekteyiz programı bakalım hangi yüzümüzü ekrana taşımaya devam edecektir?!
‘Yemekteyiz’ programı ülkemizde izlenme rekoru kırıyormuş, bende oturup izleyeyim dedim. Neden kırıldığını izledikten sonra kendimce yorumladım. Kamera önünde programa katılanlar dedikodu yapıyorlardı, sonra dedikodu yaptıkları kişinin yüzüne gülüyorlardı. İşte ülkemin insanı! Masadan kalkan kim olursa olsun, onun arkasından konuş, üstelik tanımadan!
Yemekteyiz programı bir standardı içinde barındırıyor. (Program yurtdışından ithal edilmiştir, çünkü yurtdışında da değişik ülkelerde benzer programlar var. Son yıllarda yurtdışından program alıp, bize uyarlamak moda oldu. Düşünmeden ithal et, ‘garantili’ rating listesine gir!) Çatal şöyle olacak, şurada duracak. Tabaklar şöyle konulmalı gibi bir sürü kural. Kim belirlemiş bu sofra kültürünü? Elbette köylü Mehmet ağa değil, dışarıda bir kültürün ürünü olarak doğmuş ve gelişmiş. Bizim için yabancı bir durum. Yabancı olduklarımıza ne kadar çabuk alıştık ve benimsedik. Hatta o kadar benimsedik ki, kendi ulusal değerimiz ilan ettik. Kuru fasulye öyle olmadı mı? Milli içkimiz olan rakımız, o kadar çok milli değerimiz var ki, çoğu bize ait değil! Olsun, milli oldu ya, onları savunmak can borcumuzdur.
Yemekteyiz programı milli yemeklerimizi de sofraya getirilişini, yapılışını kameralar aracılığı ile izliyoruz. En azından evde yemek yapan erkek resmi ekrana yansıması bile güzel. Erkek imajını bozuyor, bu durumda milli erkeklerimiz neden itiraz etmediler anlamadım! Erkek ancak ve ancak yemek yapmayı ya asker ocağında yapar ya da lokantada! Kadın aşçı olmaz, o yüzden oraları erkeklere kalmıştır! Hatta bir kasabanın erkekleri potansiyel aşçı olarak görülür, oradan nedense başka meslekler çıkmaz! (Öyle olup olmadığını bilmiyorum elbette, latife olsun diye öyle yazdım, fazla ciddiye almayın efendim!) Lokantalar demek ki eskiden sadece erkelere aitti! (Bizler erkek toplu değimliyiz, bazı şeyler bizi bozar diyerek nara atan sokak kabadayıları yok mu oldular? Bozulduk, çok bozulduk, değer filan da kalmadı!)
Yemekteyiz programı bizim ne kadar insanın arkasından konuşan bir millet olduğumuzu gösteriyor. Yemek eleştirisi yapmayı bilmeyen ne yapar, adamın hareketlerini eleştirir, o yüzden program yemek yapmaktan çok, nasıl misafir ağırlanıra doğru geçiş yapıyor. Bir de ne kadar bencilleştiğimizi de gösteriyor, çünkü başkasını beğenmeyen bir tipoloji ortaya çıkarıyor. Sadece kendi yaptığının en güzel olduğunu düşünen bencil olmazda ne olur?
Yemekteyiz programı bilmeden gerçek yüzümüzün ekrana yansıması olmasın! Gerçi, yemekteyiz programına bakamıyorum, çünkü o saatlerde başka kanallarda izlediğim diziler var. İzlemek için ekranın karşısında oturduğumda, beklediğim diziler haber verilmeden yayından kaldırılmış oluyor son dönemde, o yüzden yerine konan filmlere bakar oldum.
Yemekteyiz programı ucuz bir programdır, fazla kurguya gerek duyulmayan, en az insan ile yapılan bir çalışmadır. Oraya konuk olanlar acaba programa katılmak için bir ücret ödüyorlar mı? Fakat benim gördüğüm, ekranlar artık ucuz ve seyirci çeken programlar medya sahipleri tarafından isteniyor, bu sayede kasalarından para çıkmış olmuyor diye düşünüyorum.
Yemekteyiz programı bakalım hangi yüzümüzü ekrana taşımaya devam edecektir?!
11 Ocak 2009 Pazar
Dünyayı virüsler yönetir!
Dünyayı virüsler yönetir!
Dünyayı insan kendisinin yönettiğini sanır, aslında gerçek öyle değildir. Bunu virüslerin kontrol edilemeyen gücü ile daha iyi anlarız. Virüsler her türlü ortama hızlı bir şekilde uyum sağlıyor ve değişimi insandan daha hızlıdır, insanın hızı sayesinde dünyaya hızlı bir şekilde yayılmaktadır.
İnsandan önce virüs vardı, insandan sonrada varlığını sürdürecektir.
Virüsleri tam kontrol edeceğimizi düşündüğümüz an, o bizi yataklara düşürmüş, zayıflatmış olabiliyor. Hatta bir çoğumuzun son nefesinin sebebi dahi oluyor. Virüsler her şekilde yayılmaya devam ediyor. İnsanın elinde silah oluyor ve önce yaratanı yok ediyor.
Virüsler kontrol edildiğinde bir bakıyorsunuz başka bir virüs olarak karşımıza çıkıyor.
Virüsler o kadar hayatımızın içindeki sanal dünyamızı dahi karıştırabiliyor. Virüssüz ortam düşünülemiyor.
Virüs kelime anlamı ile zehir demektir. Zehir olan yerde ondan bahsedilir. Antibiyotikler virüslere etki yapmaz, o yüzden virüs kapanın tedavisi zordur. Virüslerin üremesi de ilginçtir, hücresel bölünme olarak çoğalmazlar, çünkü hücre değildirler. Hücrenin özelliklerini kullanarak kendilerini kopyalarlar, o yüzden virüsün çoğalmasını sağlamak için ortamda hücre olması yeterlidir.
Virüsler ancak canlı bir hücrenin enzimlerini kullanarak çoğalabilirler. O yüzden virüs canlı hücre olmayan yerde çoğalamadığından dolayı canlı mı, cansız mı tartışması yapılmış, fakat duruma göre cansız, duruma göre canlı denmiştir. Virüs canlı olabilmesi için hücreye ihtiyaç duyar.
Virüs silah olarak kullanılmaktadır. Laboratuvarda çoğaltılan virüsler kullanılarak silahlar üretilmiştir. Biyolojik silahların temelinde virüs vardır. Son yıllarda salgın hastalıklar bu silahların geniş kitleler üzerinde denenip denenmediği konusunda soru işaretleri oluşturmuştur.
Dünyayı yönetenleri bile yok edecek güçte olan bu virüslerdir. AİDS hastalığının yaratılması ve yaygınlaşması bu konuda örnektir. Kuş gribi olarak bildiğimiz H5N1 Virüstür. Tedavisi yoktur.
Virüs bir hücreye girdiğinde hücreyi parçalar ve kendisi yönetir. Virüsün hakim olduğu insanlar vardır bu dünyada. Virüs gibi toplumların içine girer ve o toplumu yok eder. Virüs tanımına göre zehir. Yaşadığımız büyük kriz bir virüs belirtisi olabilir mi? Toplumları ve sistemli çalışan bir yapı artık bakıma muhtaçtır. O virüsü tespit edebiliyor muyuz? Grip virüsünün belirtileri bellidir ve o belirtiler içinde son dönemde gelişen hali ile insanı öldürebilecek düzeye gelmiştir. İngiltere sağlık bakanlığı sürekli dikkatli olun çağrısı yapmaktadır ve korkularını/ beklentilerini basına açıklamaktadırlar. Son kriz ile ortaya çıkan dönüşüm acaba bazı devletlerin ölümü olabilir mi?
Dünyayı insan kendisinin yönettiğini sanır, aslında gerçek öyle değildir. Bunu virüslerin kontrol edilemeyen gücü ile daha iyi anlarız. Virüsler her türlü ortama hızlı bir şekilde uyum sağlıyor ve değişimi insandan daha hızlıdır, insanın hızı sayesinde dünyaya hızlı bir şekilde yayılmaktadır.
İnsandan önce virüs vardı, insandan sonrada varlığını sürdürecektir.
Virüsleri tam kontrol edeceğimizi düşündüğümüz an, o bizi yataklara düşürmüş, zayıflatmış olabiliyor. Hatta bir çoğumuzun son nefesinin sebebi dahi oluyor. Virüsler her şekilde yayılmaya devam ediyor. İnsanın elinde silah oluyor ve önce yaratanı yok ediyor.
Virüsler kontrol edildiğinde bir bakıyorsunuz başka bir virüs olarak karşımıza çıkıyor.
Virüsler o kadar hayatımızın içindeki sanal dünyamızı dahi karıştırabiliyor. Virüssüz ortam düşünülemiyor.
Virüs kelime anlamı ile zehir demektir. Zehir olan yerde ondan bahsedilir. Antibiyotikler virüslere etki yapmaz, o yüzden virüs kapanın tedavisi zordur. Virüslerin üremesi de ilginçtir, hücresel bölünme olarak çoğalmazlar, çünkü hücre değildirler. Hücrenin özelliklerini kullanarak kendilerini kopyalarlar, o yüzden virüsün çoğalmasını sağlamak için ortamda hücre olması yeterlidir.
Virüsler ancak canlı bir hücrenin enzimlerini kullanarak çoğalabilirler. O yüzden virüs canlı hücre olmayan yerde çoğalamadığından dolayı canlı mı, cansız mı tartışması yapılmış, fakat duruma göre cansız, duruma göre canlı denmiştir. Virüs canlı olabilmesi için hücreye ihtiyaç duyar.
Virüs silah olarak kullanılmaktadır. Laboratuvarda çoğaltılan virüsler kullanılarak silahlar üretilmiştir. Biyolojik silahların temelinde virüs vardır. Son yıllarda salgın hastalıklar bu silahların geniş kitleler üzerinde denenip denenmediği konusunda soru işaretleri oluşturmuştur.
Dünyayı yönetenleri bile yok edecek güçte olan bu virüslerdir. AİDS hastalığının yaratılması ve yaygınlaşması bu konuda örnektir. Kuş gribi olarak bildiğimiz H5N1 Virüstür. Tedavisi yoktur.
Virüs bir hücreye girdiğinde hücreyi parçalar ve kendisi yönetir. Virüsün hakim olduğu insanlar vardır bu dünyada. Virüs gibi toplumların içine girer ve o toplumu yok eder. Virüs tanımına göre zehir. Yaşadığımız büyük kriz bir virüs belirtisi olabilir mi? Toplumları ve sistemli çalışan bir yapı artık bakıma muhtaçtır. O virüsü tespit edebiliyor muyuz? Grip virüsünün belirtileri bellidir ve o belirtiler içinde son dönemde gelişen hali ile insanı öldürebilecek düzeye gelmiştir. İngiltere sağlık bakanlığı sürekli dikkatli olun çağrısı yapmaktadır ve korkularını/ beklentilerini basına açıklamaktadırlar. Son kriz ile ortaya çıkan dönüşüm acaba bazı devletlerin ölümü olabilir mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)