14 Ekim 2011 Cuma

Başlangıçta hayatı kazanmaktı amacımız…


Başlangıçta hayatı kazanmaktı amacımız…

Bir ressam, ünlü, parası var, bir de atölyesi. Mutlu mu, değil, kendi yaşamında ve tuvale yansıyan renklerin ayrıntısında trajediyi işliyor. Kendi yaşamı içindedir trajedi, yaptığı resmin boyasında, ışığın az yansıdığı atölyesinde, renklerin geçişlerinin içine gizlemiştir. Yaptıkları birikimdir, birikimin felsefi temeli olan bir duruşun, birikimin izleri tuvale fırçanın izi ile yansıtılmaktadır.
Kırmızı bir çok şeyi anlatır ama kırmızı bireye göre neyi anlatır? Hangi kırmızı? Sorular basit ve günlük kullandığımız kelimelerin içinde gizlidir, gerçekten biz kırmızı derken hangi kırmızıdan bahsediyoruz?
Kırmızı denilince benim aklıma ilk olarak Türk edebiyatının Nobel almış yazarının kitabı geliyor. ‘Benim Adım Kırmızı’ Orhan Pamuk. Oyunu seyrederken beynimin bir ucunda acaba Orhan Pamuk kendi eserini yazarken bu oyun metninden haberi var mıydı diye usumun bir noktasında asılı soru olarak kaldı. Oyun konusu ve kurgusu başka bir sanat dalı içinde de olsa bir çok yönden benzerlikleri içinde taşımaktadır, Trajedi başroldedir. Kahramanların rolleri farklı olsa da (ressam / hattatlar ve nakkaşlar) yaşadıkları toplum açısından bakınca (üstten kuş bakışı ile) pek farklı olmadığını görürüz. Fakat bu yazının konusu içinde karşılaştırmalı ve farklı sanat dallarının ürünlerinin bir birini ne kadar etkilediği yoktur, çünkü yazının amacı oyunu ve oyunun sahneye konulması üzerine kişisel düşüncelerimdir.
Sonbahar yağmuru pencereye vurmaktadır. Ressam önemli bir sipariş almıştır. Yeni yapılmakta olan bir lokantanın iç mekanında kullanılmak üzere bir dizi resim kendisine ait atölyesinde yapmaktadır. Ressam, aslında o mekanda yemek yiyenlerin üzerine biriktirmiş olduğunu düşüncelerini kusmak istemektedir, ona göre konu ve renk seçmiştir. Resme bakan resmin hareketi içinde, ezilmesi amaçlanmıştır, fakat hiçbir şey başta düşünüldüğü gibi olmadığı oyunun ilerleyen sahnelerinde anlayacağız.
Sermaye mekanı için bir dizi resmi duvara asmıştır, sadece ressamın ismini kullanmıştır, resminin içeriği, ne anlattığı mekan için o kadar önemli değildir, çünkü müşteriler resimden daha çok bir birleri ile ilgilenmektedir. Yemek yerken çıkarılan seslerin eşliğinde, gözler mekanın duvarında olan resme değil, yan masada ya da uzak masada oturanların kıyafetleri, yanlarında kimlerin oturduğu üzerinedir. Bu ressamın baştan düşündüğü durum ile çelişmektedir, o çelişki bir öfke nöbeti eşliğinde resimlerini geri istemek olarak oyunun sonunda yansımıştır. Peki, bu duruma gelene kadar neler yaşanmıştı?
Bir ressam (Rothko) kedisinden önceki kuşağın resmin ustalarını sürgüne göndermek ve onların sürgünde ölmeleri için elinden geleni yaparken, kendisi de yeni bir resmin dili içinde yeni yol açmıştır. Resminde mesajlar / ip uçlarını gelecek kuşağa bırakmak ile yükümlüdür. Rothko kendisinden önce kübist ressamları sürgüne gönderirken, onların değerlerini ve birikimlerini küçümsemeden olduğu gibi kabul ederek, başka bir yol açmış ve onların kendi yaşadığı kuşak içinde karşılık bulamayışını ortaya getirmiştir. Kübizm ölmüştür ama sanat eserleri sonsuza kadar yaşayacaktır, ama yeni bir sanat anlayışı daha etkindir ve ressamların dilini etkilemektedir. Ölen sanat anlayışının yerini kendileri almıştır. Değişim; dinamiktir, dinamik olan hareket halindedir. Durağanlık yoktur, resmin içinde hareket vardır ve hareket yaşamın belirtisidir, çünkü yaşam hareket üzerine kuruludur.
Rothko aldığı siparişi yetiştirmek için yanına bir çırak almıştır. Aldığı çırak hakkında hiç bir şey sormamaktadır, çünkü ilgisi yaptığı eser ve kendi düşüncesi üzerinedir, çünkü işin sahibi, mekanın sahibi kendisidir ve kendisinin dışındakiler ile bağlantı kurmak gibi bir düşüncesi yoktur. Çırak (Ken) aslında bir ressamdır. Renklerden anlamaktadır ve büyük ustanın yanında onun tecrübelerinden ve birikiminden yararlanmak amacındadır. O yeni bir kuşağın bir temsilcidir ama Rothko nasıl Picasso’dan çok öğrenip, kendi stilini yaratmışsa, o da bilinç ile tercih ettiği bir ustanın yanında kendisini geliştirmek için öğrenmeye açık ve ustasına görünür olmak istemektedir. Sabah erkenden gelip, akşam belirli saate Rothko’nun emrinde çalışmaktadır. O Rothko’nun isteklerini yerine getirdiği sürece çatışmayacaktır. Fakat siparişler bitmeye yakın bir tartışma kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Ken kendisini işe başladığı günden uzun bir aradan sonra ilk defa ifade etmek için sesini yükseltmiştir. Sesini yükseltirken kendisini anlatmaktadır. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, değişik ailelerin yanında devletin gözetimi altında büyümüştür. Öksüz kalmıştır ve bir cinayetin sonucunu kardeşi ile birlikte yaşamıştır. Bir kış günü kaybetmiştir, onun gözünde yasın rengi beyazdır. Siyah herhangi renklerden biridir ama usta Rothko ise siyahı renkleri yuttuğu için yani hepsini içinde erittiği için yasın rengi ve ölümü temsil ettiğini düşünmektedir. Yunan mitolojisinden günümüze yansıyan düşünce birikimin bir yansımasıdır. Nietsche’nin felsefi duruşu derinden etkilemektedir. Ken araştırmalar ve okumaları sonucunda bu etkileşimi çözmüştür. Ustasını daha iyi anlamakta ve onun davranışının yani tuvale yansıyan yönünü daha yakından hissetmektedir.
Tuvalin astarını çekmekteki hüneri ustasının dikkatini çekmiştir ve beğenmiştir. Beğenmeyi elbette açıktan söylemeyecektir, ima edecektir.
Siparişler yerine gelmiş, mekanda resimler olması gereken yerlere asılmıştır. Fakat Rothko beklediği sonucu elde edememiştir. Mekanın sahibine telefon ederek, parasını iade etme kaydıyla resimlerini geri almıştır. O burjuva sınıfının üzerine kusmayı beklerken, burjuva mekanda sadece bir süs etkisi gören nesneye dönmeyi kaldıramamıştır.
Rothko Ken’e kışa dönmüş bir günde pencereyi açarak onun yeri yanı olmadığı, arkadaşları ile bir grup kurarak kendilerinin yaptığı gibi önceki kuşağı sürgüne göndermelerini istemiştir. Sürgüne gönderirken kendi imgelerini içlerinden geldiği yapmalarını da öğütlemeyi unutmamıştır. Artık yaşlıdır ve kendi gerçekliğini kabul etmiştir. Bu yaşta ne paraya, ne üne ihtiyacı vardır.
Trajedi bu bütün oyun boyu içinde sahnede hep kendisini hissettirmiştir. Kara mizahın unsurlarının bol bol kullanıldığı oyunda, oyuncaların müthiş performansı ve bu performansı ortaya çıkaran sahne ve ışık düzenlemeleri müziğin ince bir zeka olarak seçildiğine şahitlik edeceksiniz.
Oyun devlet tiyatrolarının olanağı içinde izleyicilerin beğenisine sunulmuş, iyi seçilmiş oyuncular ve teknik ekibin sayesinde bir seyir şölenine dönüşmüştür. Bu oyunda emeği geçen her bir bireye bizden sadece teşekkür etmek düşer…
İsmail Cem Özkan

Yazan: JOHN LOGAN
Çeviren : ERAY ESEROL
Yöneten : İSKENDER ALTIN
OYUNCULAR
NİHAT İLERİ
TURAN GÜNAY
DEKOR - GİYSİ TASARIMI
ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI
ENVER BAŞAR
YÖNETMEN YARDIMCILARI
EZGİ YENTÜRK
DOĞAN TURAN

7 Ekim 2011 Cuma

Röportaj denemesi…



Röportaj denemesi…

Anı röportajlar serisi elimdeki kitapta toplanmış olduğunu gördüm. Zamanı olmayan röportajlarda, sanatçının çevresi ile yakınlaşma, tanıma fırsatını elde ediyoruz.
Mehmet Güleryüz zamana yayarak sanat ve sanatçılar ile yapmış olduğu röportajlarını bir kitapta toplamış. İçten ve samimi olarak sanatın ve sanatçının yaşamına, yaşadıkları zamana dair notlar bulabilirsiniz. Bu röportajlarda istisnai durum var, o da Güler Sabancı ve gazeteci Nilgün Cerahoğlu. Güler Sabancı, sanat eseri satın alan olarak sanırım kitapta yerini almış. Sanattan çok, dönemsel sorunlar konuşulmuş. Ben o konuşmada; sanatçı genelde sipariş üzerine eserini ürettiğine göre, sanat eseri satın alan bir işverenin kitapta yer alması daha önemli belki, çünkü sanatı ve sanatçıların yolunu belirleyenler, sanatın tarih çizgisinde en önemli iz bırakanlar sanatçılar gibi gözükmesine rağmen, aslında sanata para yatıranlar olduğu gün gibi ortadadır. Sabancı ile yapılan sohbette dönemin satın alıcılarının düşüncelerini, onların bu yaşamları nasıl yönlendirdiklerini görmek isterdim açıkçası.
Güleryüzlü Sohberler’de genelde sosyal demokrat görüşteki sanatçılardan seçilmiş, bu durumunda istisnai durum mevcut. Erol Akyavaş.
Erol Akyavaş ile konuşurken röportaj yapanın dili de değişiyor. Demek ki röportajları yapan sanatçımız, dostları ile onların dili ile konuşmayı seviyor. Belki bir saygıdan dolayı olsun, belki başka nedenler ile her röportajın dili, duruşu farklı olduğunu bu 192 sayfa içinde görebiliyorsunuz.
Güleryüzlü Sohbetler Mehmet Güleryüz’ün seçkisi olduğunu düşünüyorum, çünkü röportajlarda tarih yok, tarih notu yerine sanatçıların döneme uygun düşünceleri mevcut. Karikatürden, resme, resimden heykele, heykelden gazeteciliğe, gazetecilikten gazete karikatürüne kadar uzanan bir çizgi içinde kısa bir Türkiye tarihinin düşünsel yolculuğuna röportaj yapanın gözünden bakıyoruz. Sorular bazen kısa, bazen uzun. Soruyu sorarken duygusal yönlendirme mevcut, duygusal sözcüklerin arkasında bir duruşu da yakalıyorsunuz.
Mehmet Güleryüz “Güleryüzlü Sohbetler” Ayrıntı yayınlarından 2011 yılında çıkmış. Raflarda yerini almış olan bu kitapta; sanatçının penceresinden, dostları ile yapmış olduğu sohbetlerin içinde kelimelerin, cümlelerin arasında sizi de davet ediyor.
Mehmet Güleryüz’ü biraz daha yakından tanımak ve düşüncesini, dostlarını öğrenmek istiyorsanız bu kitaba göz atın derim…
İsmail Cem Özkan

Muhalefet olmak “sazan olmak” değildir…

Muhalefet olmak “sazan olmak” değildir…

Bir ülke düşünün, çevresinde her ülke ile kavgalı ve sorunlar içinde yaşıyor olsun.
Bir ülke düşünün, ülke topraklarında yıllardır bitirilmeyen adı konulmamış savaş olsun.
Bir ülke düşünün, bir lideri olsun ve firmalar ile pazarlık yapıp, istediğini yaptırsın.
Bir ülke düşünün, kendisi gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanımayan bir lideri olsun, ölenin arkasından ise hak etti desin, umursamasın.
Bir ülke düşünün, iktidarda olanlar mağdur yaparken, mağdur rolü oynamayı sürdürsün.
Bir ülke düşünün, muhalefette olması gerekenler; ülke liderine övgü düzsün, ona cesaretli, büyük ve destek verilmesi gereken olarak görsünler…
En iyisi siz o ülkeyi düşünmeyin, suya sabuna dokunmadan dağlara, ülkelere, macera olsun diye bir yerlere seyahat edin. Seyahat etmek için paranız mı yok, o zaman kadim konularda kafa yorun, matematik rakamlarından anlamlar çıkarmak için kutsal olanları yorumlayın, yeni anlamlar yükleyin ya da uzak doğu nefes alma tekniklerini öğrenin, öğretin, alternatif tıp olarak kullanılan yöntemleri bir seminer sonucunda öğrenin ve hemen uygulamaya geçin… Sonuçta alternatif tıp öldürmez, var olan sorunu büyütür ya da küçültür, yaşasın sanayi tıbbı! Sağlık sorununu sanayi tıp içinde çözmek isteyenler; ilaç firmalarının belirlediği tedavi yöntemini uygulayan hastanelerde, hastane yönetimi tarafından “müşteri” olarak görülen bizler ve hastalara “gerekli işlemi” yapan doktorlara bakın, sorgulamayın, onlar sizin adınıza düşünmüştür ve karar vermiştir. Sadece uyun, sigorta firmanız varsa eğer, masraflarınızı müşterileri yani biler ile yapmış olduğu sözleşeme sınırları içinde karşılayacaktır…
Sağlık, eğitim, ulaşımda bizler birer istatistiki rakam ve müşteri konumundayız, insan değiliz, bizlerin bir yıl içinde ne kadar harcama yapacağımızı istatistiki rakamlar içinde ön görülmüştür, uyalım!
Aman aman hiç birine bakmayın, yorumlamayın, çünkü lider gibi düşünmeyenin sonu gökyüzünü göremediğiniz, ışıkların altı olabilir…
Bir ülke düşünün, komşu ülkenin gelecekteki tasarlanan iktidarı için kendi topraklarında meclisler kurdursun, onlara her türlü özgürlüğü tanısın...
İnsan hakları için her şey…
Evet, her şey insan hakları için olsaydı, parasız eğitim diyen çocuklara uygulananlar da göz önünde olurdu, seçim çalışmasında muhalefetlik yapan ve biber gazının etkisi ile hayatını kaybeden bir emekli öğretmende…
Kendi ülkesi içinde yaşayanlara “insan gözü” ile bakmayanlar, işlerine geldiğinde dış ülkede yaşayanlara “insan gözü” ile bakıp, onların hakkını savunabiliyorlar.
İnsan hakkı ödülünü alıp, sonra insan hakkını ihlal ediyor diyerek, ödülü aldığı elin iktidarına son vermek için asker göndermek, birliğe dahil olmak, henüz iktidar değişmeden, muhalefetlerin bulunduğu şehre bir bakanını göndermek. Ne bu telaş, bu savunucuk demeden, orada neyin pazarlığı yapıldığı ortada değilken, değişen gündemler, değişen gündemi belirleyen iktidar ve onun yandaş medyası… Ve o rüzgara dahil olan muhalefet.
Muhalefet, gündem belirleyenin istediği gibi tepki veriyor, o tepkiler ise iktidarı daha da güçlendiriyor, çünkü iktidarın; kimi insan, kimi koyun, kimi çoban gördüğü konumu gözden kaçırılıyor…
Bir ülke düşünün, iktidar; ülkenin bütün derelerinde santral kurdurmak istiyor, onun için ihaleler yapılıyor. Santral için ihale kazananların ceplerine paralar giriyor, ormanlar, yollar, tabiat yok ediliyor. Uçan kuşların yolları değiştiriliyor, yok ediliyor ve o bölgede yaşayan, sağcısı, solcusu, dincisi her dünya görüşünden vatandaş karşı geliyor ve bir şey yokmuş gibi davranan bir iktidar, muhalefet bu ülkede Karagöz - Hacivat oyununu oynamaya ve gündem değiştirmeye devam ediyor.
Bir ülke düşünün, güneyinde işgal edilmiş ve yeni oluşturulmaya çalışılan bir devlet olsun. O işgale uğramış devletin batı komşusu iç savaş eşiğinde olsun, yıllardır iktidar koltuğunda bir ailenin fertleri olsun.
Bir ülke düşünün, ülkenin doğusunda dünyaya baş tutan ve ülkesinde nükleer çalışma yapan bir iktidar olsun. Onun kuzey ülkesinde ise iktidar kavgası güneydeki iktidar kavgası gibi aileler üzerinden olsun. O ülke ile kardeş olduğumuzu söyleyip, en pahalı doğalgaz alıcısı olalım. Dolar artar, ülke içinde elektrik tüketimi artmadan maliyeti artar olsun… Artan maliyeti sanki elektrik tüketimi artmış gibi gösteren bir enerji bakanlığı olsun… Enerji tüketmek için sanki son otuz yıldır fabrikalar kurmuş gibi sunulsun ama ağır sanayiden, orta ölçekli fabrikaların kapısına kilit vurulsun... Orman arazilerini talan eden altın arayıcısı firmalar, siyanür ile toprağı sulamış olsun… Talan edilen topraklara yerleşim hakkı verilsin, orman arazilerini bilinçli yakanlara af gelsin, onların yaktıkları yerleri orman arazileri konumundan çıkarıp, devlet destekli evler, villalar, residenceler yapılmasına izin verilsin.
Adını anmadan anlattığım ülkeyi bilen var mı? Elbette hepinizin aklından bir yerler geçiyor olabilir… Anlatılan her ne kadar senin hikayen gibi de olsa, tarih sayfalarına bakarsanız bir çoğu ile karşılaşabilirsiniz… bu söz ettiğimiz ülke belki kuzeyde, belki güneyde, onu arayıp bulmak tarihçilerin görevi olsun…
Atlantis gerçekten var mıydı?
Atlantis’te muhalefet olmak sazan olmayı getirdiğinden sanırım, denizin derinliklerinde muhalefet olarak görevini yerine getirmeye devam ediyorlardır. Deniz içinde “sazan” olmak doğaldır, ama yeryüzünde politik arenada ‘sazan’ olmak ise…. Hadi söz burada bitsin, siz nasıl olsa kafanızda o ülkeyi yazmaya, yaşamaya devam edeceksiniz…

İsmail Cem Özkan

Her halk hak ettiği şekilde yönetilir

Her halk hak ettiği şekilde yönetilir

Roma ülkesi; başında ise bir Sezar yani kral. Bir ülke olunca elbette bir yönetici olacaktır, yöneticilere; kral, padişah, başkan ya da başbakan diyebilirsiniz, sonuçta yöneticidir. Ülke içinde ekonomik kriz, dışarıda savaşlar ile meşguldür. Ekonomik kriz yaşayan ülkenin dışarıda başarı kazanma şansı yok gibidir, (‘gibi’diri fazla mı oldu dersiniz?) çünkü savaş para demektir. Ekonomik kriz yaşayan devletlerde ise; bankerler ve bankalar olur, çünkü devlete, halka borç para verirler ve kasalarını doldururlar. Bankası / bankeri olan ülkelerde bir şekilde kriz vardır diyebiliriz, krizin olmadığı ülkede kim, neden bankayı ve bankeri kullanacaktır ki?
Oyunumuzun konusu tarihte belki hiç yaşamamıştır, belki de yaşayan örneklerden biridir. Kara mizah unsuru yaşarken, kara mizah olduğu anlaşılmaz, yaşayanlar çok acı çekerler, onun isteklerine boyun eğerler. Diktatör kendisine diktatör demez, demokrat olarak görür. Birçok kişi diktatör zamanını özlem ile anar hatta, çünkü o iktidarın nimetlerinden yararlanmıştır. Baskı devri bittiğinde birleri artık açıktan iktidar sahibine diktatör der ve genel kabul görür. Onun iktidar olduğu dönemde ise yaşayan halk acısını içine gömer ve yaşadıklarına gülemez, uyum sağlar.
At oyununu kısaca tanıtmaya çalışayım öncelikle; oyun iki perdeden oluşmakta ve tiyatro eseri için uzun sayılacak süreye tekabül eder. Saat 20:00’de başladı, 23:05’de bitti. Oyunu baştan sona kadar büyük keyif ile izlerken, kendinize yansıyan bir aynanın içinde bulabilirsiniz. Hiç sıkılmadan akıcı bir dilin sahnede canlandırmasına şahitlik edeceksiniz. “Hadi” der gibisiniz, sanki duyuyor gibiyim, “artık oyunun konusundan bahset!”
Oyun; Roma döneminde geçiyor, Caligula Sezar’dır. Kumar düşkünüdür. Halkın arasına kılık değiştirerek kumar oynamaya bir pansiyona gitmektedir. Genelde bu durumu halk bilir, gelenin Sezar olduğunu ama bilmemezlikten gelirler. Sezar hiç yenilir mi, elbette yenilmez. Ama bir gün Roma dışında yaşayan bir genç atı ile şehre gelir ve kumara oturur. Kumar oynadığı kişiyi elbette tanımaz, çünkü sikkeler üzerindeki Sezar değildir karşısındaki, o sakal takmış, üzerine başka kıyafetler giymiş biridir. Ve genç, Sezar karşısında her şeyini kaybeder, elinde tek atı kalmıştır. Atı karşılığında kumar oynamak istediğini söyler ama alaya alınır. İkna etmek için atını anlatır ama başta kimseye inandıramaz, fakat atın sesi öyle bir gelir ki, artık roller değişmiştir. Atı karşılığında kumar oynamak isteyen kılık değiştirmiş Sezar’dır. Kaybettikleri karşılığında ve Sezar’a ait olan değişik ülkeleri betimleyen sembollere karşılık kumar son bir kere oturulur ve Sezar kaybeder. Kılığından artık çıkmıştır, genç kimi yendiğini o an anlamıştır ama artık iş işten geçmiştir. Sezar kaybetmenin hayal kırıklığı ve burukluğu içinde sarayına dönerken, genç ülkenin Konsülü olan babasının arkadaşını aramaya çıkar.
Konsül bugünkü anlamı ile başbakandır. Meclis başkanı rolünü de oynar. Roma hukuku içinde önemli konumdadır. Elbette Roma’nın lüks semtinde yaşamaktadır, lüks semtte yalnız değildir, kapı komşusu bir bankerdir. Genç bankerin kızına vurulmuştur, ilk defa göz ile dokunması onu hayatının kadının ismini söylemiştir sanki.
Konsül ile tanıştıktan sonra, yaşadıklarını anlatır ve dedikodu gençten önce konsüle ulaşmıştır bile. Midas’ın kulakları bile bu kadar hızlı duyulmamıştı!
Roma meclisinde senatörler birbirlerinin kuyusunu kazarken, komutanın (Günümüz adıyla genelkurmay başkanı diyelim) hanımı bülbüllerin yoğun olarak bulunduğu bahçeyi istemektedir, yani konsülün evini ve bahçesini istemektedir. Onun sonunu hazırlayacak senaryo hazırdır, uygulaması kalmıştır. Sezar komutanın hanımının elinde bir oyuncak gibidir, çünkü Sezar’ın önünde dahi eğilmemektedir. Sezar’ı elinde bülbül sesini çıkaran bir düdük ile oynatmakta ve isteklerini yerine getirtmektedir.
Krizin olduğu dönemde bir çok baş gider, koltukların sahipleri değişir. Bu Roma döneminde de böyleydi, bugünde oyun bir şekilde aynen devam eder ve Roma tarihten gelen geleneğe karşı gelmez ve Konsülün sahibi değişecektir.
Sezar, mecliste bu değişimi açıklar ama beklenen olmaz, çünkü beklenen ve kendisini konsül olarak görmek isteyen meclis üyesini değil, bir atı konsül olarak atamıştır ve kumarda yenildiği genç ve atın sahibini ise ata bakıcı olarak atamıştır.
Yüze Sezar’ın görüşü ve uygulamasını kim tartışabilir ki, kabul edildi ve yeni yaşama uyum sağlamak için atın dili, kıyafeti tüm topluma hakim olmuştur. Bir at konsüldür ve halk yeni duruma hızlı uyum sağlamıştır.
Atın malzemeleri moda olmuştur, konsül gibi yaşamak için değişim Roma sokaklarına yansımıştır. Bu durum Sezar’ı rahatsız eder. Konsülün ilgi odağı olmasından uzaklaşması gereklidir ve uygun bir yol bulunur. Evlendirilirse göz önünden düşecektir. Ve at ile evlendirilecek genç bakire kız aranır ve başvurular alınır.
Banker bu fırsatı kaçırır mı? Hangi dönemde bankerler veya banka sahipleri güç ile kaynaşmak ve akraba olmak için uğraşmamıştır?
Banker, kızını konsül at ile evlendirmek ister. Yarışmaya katılmak için giderler ama geç kalmışlardır. Bir fırsatını bulurlar ve Sezar ile karşılaşırlar ve Sezar kızın güzelliği karşısında kararını vermiştir. At ile evlendirecektir ama kendisi at kılığına girip onun ile birlikte olacaktır. Kılık değiştirmek onun için doğal bir şeydir ve tabisi olan halk bu durumu bilmektedir. Bülbül bahçesinde tüm kahramanlar buluşur. Kral at kılığındandır ve halk kral çıplak diyecektir. Halk at kılığındaki Sezar’ı bir eşek ile çiftleşmesine zorlar ve bu durum atın sonunu getirmiştir. At öldürülmüştür. Sucuk haline getirilen at artık yoktur ve konsül koltuğuna; konsül koltuğunu kaybedene bırakılır, çünkü Sezar öyle istemiştir.
Ve gökten üç elma düşer ve herkes mutlu olur. Aşıklar birleşir, istedikleri işi yapmak için Roma’yı terk ederler, Roma çalkantılı dönemden kurtulmuş, eskisi gibi sakin ve insanın hakim olduğu yaşama döner. Bundan hem halk, hem de Sezar memnundur. Halk, hak ettiği şekilde yönetilmeye devam edilir… Bugünde devam ediyor mu bu gelenek dersiniz?

İsmail Cem Özkan

At
İstanbul Devlet Tiyatrosu
Kadro :
Yazar: Gyula Hay
Yönetmen : Hakan Boyav
Çeviren : Prof. Özdemir Nutku
Dekor Tasarım : Sertel Çetiner
Kostüm Tasarım : Nalan Alaylı Türkoğlu
Işık Tasarım : Serhat Akın
Dans Düzeni : İhsan Bengier
Yönetmen Yardımcısı : Halil Doğan

Oyuncular
Tolga Evren, Süleyman Atanısev, Metin Beyen, Kaya Akarsu, Müge Arıcılar, Halil Doğan, Özlem Güveli Türker, Zeliha Güney, Ebru Bilingen, Sevinç Niş, Aydın Şentürk, İmer Özgün, Güneş Hayat, Ceyhun Turgut, Nuray Çokol, Tuncay Koçal, Zekeriya Karakaş, Ali Murat Altınmeşe, Berkan Bulut, Dilek Demir, Özcan Akgöz, Berkay Tulumbacı, Salih Şimşek, Kaya Akarsu, İmer Özgün, Aydın Şentürk, Güneş Hayat, Ceyhun Turgut, Nuray Çokol, Tuncay Koçal, Zekeriya Karakaş, Ali Murat Altınmeşe, Berkan Bulut, Dilek Demir, Özcan Akgöz, Berkay Tulumbacı, Salih Şimşek, Eylül Ezgi Yılmaz, İpek Şen

26 Eylül 2011 Pazartesi

Emir emirdir…

Emir emirdir…

Faili meçhul cinayetlerin muhatapları ortada olmasına rağmen, gözle görülmezler. Gazete sayfalarında, mahkeme tutanakları arasında mürekkep ile isimleri yazılı olması dışında çoğu kimse ilgilenmez bile. Çünkü bilinir ki onlar bir emir ile yok edildiler. Emir emirdir diyerek görevini yerine getirenler vicdan sorunu ile de baş başa kalmazlar, çünkü onlar verilmiş kutsal telkinler ve eğitim ile vicdanları rahattır, çünkü görevlerini yapmışlardır.

Emir; sorgulanamaz, yargılanamaz, ancak yerine getirilen bir sözdür. Peki, emir verene verilen bu hak nasıl oldu da verildi? Nasıl oldu da emirler tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz oldu?

Bir şeye sahip olanlar; kendilerinde emir verme yetkisi olduğunu düşünürler, çünkü sahipse bir şeye; onu yönetme ve yönlendirme hakkını kendisinde görür ve hatta buna kutsal bir ifade ile taçlandırır, çünkü emir vermek kutsaldır, kutsal olan ise tartışılmaz!

Kutsallık verilerek emirler kesinlikle tartışılmaz, sorgulanamaz, yargılanamaz kılınır. O yüzden bugüne kadar faili meçhul cinayetleri, yasal olarak işlenen cinayetlerin hesapları, tarih önünde sorgulanmamış, yargılanamamış, sonuçlanamamış olduğunu görürüz, çünkü bir kere yargıladınız mı, kutsallık zırhı ortadan kalkar ve basit bir cinayetin parmak izi ortaya çıkar.

Emri sorgulamak demek, güce sahip olanların güçlerinin sorgulanması demektir…

Toplumun en küçük biriminden, en üst yönetimine kadar emir verenlere bakın; hep kendilerinin sahip, emri uygulayanların kapı kulu, emre muhatap olanların ise köle, kişiliksiz, suçlu olarak görüldüğünü görürsünüz. Bir kölenin yaşam hakkı, bir sahibin rahatından önemsizidir, o yüzden rahatsız olmamak için işledikleri suçlar hep gölgede kalmasına özen göstermişlerdir.

Korku; toplumu yönetmek için en önemli araçtır, korkuyu besleyen, büyüten ise emirdir. Emirler ile sorgusuz, kutsal iktidarlar devamlılığını korur, eğer emir sorgulanırsa kutsallık perdesi ortadan kalkacak ve köle ile sahip arasındaki eşitsizlik gün yüzüne çıkacaktır. Tarih boyunca verilen mücadeleye bir halka olmak kaçınılmaz olur. Emri verene karşı başkaldırının adı Spartacus olur, çünkü insanlar eşitsiz yaşadığı sürece mutsuz, yaşam kalitesi düşük, dengesiz, doğa ile kavgalı olarak tarih boyunca olduğu gibi yaşamaya devam edecektir.

Emir veren ile emre muhatap olanlar arasında kalanlar ise; emir uygulayanlar olarak kendi varlıklarını yaşatmaya devam edecektir. Devlet mekanizmasında ki adı bürokrasidir, uygulayanda bürokrat. Aile içinde en küçük kardeştir. Bürokratlar, toplumun içinde emri yerine getirenler olarak adlandırabilinir. Faili meçhul cinayeti işleyen bir memur ile elektrik faturasını tahsil edene arasında biçimsel olarak aslında büyük fark olmadığını yukarıdan bakarsanız daha çıplak olarak görürsünüz. Sonuçta her ikisi de verilen görevi; yani emri yerine getirmek ile mükelleftir, yaptıkları işe göre ödülleri de, aldıkları risklerde farklıdır doğal olarak.

Emir emirdir, sorgulama yap! Emir sorgulandın mı, tarihin çizgisinde sapma olabilir!

Emre itaatsizlik cezası büyüktür, çünkü emir verenin gücünün ortaya çıkmasına sebep olur. İtaatsiz olanlar toplum içinde sevilmezler, çünkü tarih çizgisinin değişmesine neden olurlar.

18 Eylül 2011 Pazar

Zayıflar barış ister!

Zayıflar barış ister!

Eskiden krallar; krallar ile buluştuklarında, taçlarını çıkarır eşit koşullarda bir birlerine sarılarak selamlarlarmış birbirlerini… Ve tarih yazmak için komşu ülkenin toprağına yapacakları fetihleri aralarında konuşurlarmış. Eğer komşu barış istiyorsa zayıf demektir… Zayıfı yok etmek, tarihin bir gerekliğidir, tıpkı doğanın yasasını güçsüzlerin ayakta, güçsüzlerin yok olmasın da olduğu gibi… Savaş, başkalarının kanları tarih yazmayı marifet sayan kralların bir oyunu gibidir. Tarih kralları anımsar, askerleri değil… Fetih ettikleri topraklardaki zenginliği alıp halkı ile paylaşırken, gururları ve zenginliğin göstergesi olarak sarayları ve ibadet yerlerini daha da zenginleştirmekte, komşu ülkelerin halkalarını kıskanır hale getirmektedir. Güçlü olmanın simgesidir büyük binalar, büyük heykeller ve kendi tanrıları için yaptıkları sunaklar ve hediyeler…
Tarihin en kanlı savaşı ve belki de en uzunu olarak destanlaşan Truva savaşı bir aşkın gölgesinin Truva şehrinin duvarlarına gölgesinin vurması ile başlar. Paris, konuk olarak gittiği sarayın kraliçesini baştan çıkarmış, gizli olarak bindiği savaş gemisinin gölgesinde denize açılmıştır. Paris, kadınlara tutkundur, sunakların bakire rahiplerini baştan çıkarması ile meşhurdur. Helen ne bakiredir, ne de kendisini tanrısına adamış biridir, o evlidir. Spartalı Helen evini terk etmiştir. Sevmediği adam ile evli olan Helen tarihin içinde kaderine başkaldıran kadın rolünü üzerine almıştır. Başına geleceklerin ve gelmekte olan savaşın da habercisidir, çünkü krallar güçsüz değildir, o halde savaş kaçınılmazdır. Bir aşk; bir şehri kanlı ve hileli bir şekilde yok edecektir.
Günlük ticareti ile uğraşan bir Truvalı, kendi dışında gelişen bir aşkın sonucunda olan kanlı bir hesaplaşmanın kurbanı olacaktır… Fakat savaş rüzgarı duvarlarına yansımadığı sürece günlük yaşamına devam edecektir. Zeytinyağı üreten köylü ağaçlardan zeytin toplamaya, kadınlar çıkan yağ ile ciltlerini güzelleştirmeye devam edecektir. Savaş, var olan alışkanlıkların ve birikimlerin yok olması anlamına gelecektir. Savaş ateşi, şehrin duvarlarına gölgesi vurduğunda, kaçınılmaz bir sonuç tarihin yazarları dilinde destana dönüştürülecek, dram, trajedi tarih sayfalarına kan ile yazılacaktır.
Truvalı kral zayıf olduğunu göstermemek için gelen onbinlerce Spartalı ve Atinalı savaşçıya karşı duvarların önünde savaşı kabul edecektir, çünkü güçlü olmak demek; meydan okumaya aynı dil ve ses ile karşılık vermek demektir.
Şehir, bir kadındır ve kadını korur gibi savaşacaktır. Kadın imgesi kralların namusu anlamına gelmektedir. Kral kadını istediği gibi korur ve kullanırken, şehri ve insanları da birer hücre gibi görmektedir. Bir vücuttur şehir ve o vücut en güzeli içinde barındırır. Güzelliği dilerle destandır, görenlerin gözünün kaldığı bir kadındır şehir…
Truva uzun süre direnir, güzelliğini ateşlerin gölgesinde kaybetmiştir. Onu almak için gelenlerde duvarların etrafında aynı derecede yorgun düşmüştür. Ne fetih için gelen, ne de savunan barış isteyemez, çünkü barış demek zayıflık anlamına gelir… Doğanın yasasıdır, güçsüz; zayıftır ve yok olmaya mahkumdur. Bugün, toprakların altında güçsüzlerin vücutları yatmaktadır. Ama savaş kazanan da kaybedenin kaderini yaşayacaktır. Tarih içinde zaferler ile şehirlerini zenginleştirenler, bugün toprağın altında bir destanda bir kelime kadar yer kaplamaktadır.
Şehir devletlerden, imparatorluk yaratanların destanı ancak meraklıları tarih sayfalarını karıştırırken karşılaşırlar, kimse savaşın izini sürmez. Tarih eserler kaçakçıları hazinelerin peşinde toprağın altını son teknolojiler ile kazanmaya devam ediyorlar. Ne savaş önemlidir, ne de kahramanlar… onların kullandıkları şeyler para ediyorsa eğer, toprağın altından özen ile çıkarılmakta ve karanlık odalarda satışa sunulmaktadır. Talan ediliyor, yok ediliyor. Savaşan güçlü insanların izleri yok olmaktadır.
Bugün onların birikimlerini yaşatanlar, onlar gibi savaş çığlığı atanlar binlerce yıldır var olan kısır bir döngü içinde öldürmeye ve zayıfları yok etmek için mücadele vermeye devam ediyorlar.
Toplumları kanlar ile biçimlendirenler, tarihi kan ile yazmaya devam ediyorlar. Meydanlarda savaşanların yiğitlikleri bugün ozanların diline dahi düşmüyor. Bugün ne destan yazan vardır, ne de destanları dinleyenler. Kaç yıl olmuştu Irak işgali kim bilir, hangi ozanın dilinde destanlaşmıştır. Truva savaşı bugün dahi konuşulurken, son on yılda yaşanan savaştan kaç kişinin haberi vardır?
Tarih, bize barış isteyenlerin zayıflar olmadığını binlerce kere kanıtlamıştır. Savaş yok etmiş, talan etmiş, insanlığı binlerce yıl geriye götürmüştür. İnsanlığın yaratmış olduğu birikimlerin yok olması anlamına geldiğini tarih kayıt etmiş olmasına rağmen, başkalarının kanları ile tarih yazmayı marifet sayanlar, meydanlardan uzakta, başkaların kanları ile kısır döngünün içine masum binlerce insanı almaya devam ediyorlar.
Tarih kralları anımsar, askerleri değil…
Savaşlar kahramanları yaratırken, geçmişin kahramanların söylencesini, zenginliğini yok eder. Zafer ile sonuçlanmış savaşın izlerini başka bir savaş yok etmiştir. Savaş benliği yok eder, nefret, korku, açlık, ölümü toprağa eker…
Truva yoktur, Truva’da savaş kazananlarda yoktur. Onlarında içinde bulunduğu girdap bugünde yaşamaya devam ediyor… Geçmişte savaş çığlığı atanlar kadınları ile ölmüştür, bugün savaş çığlığı atanlar kim için ve ne için ölüyorlar?
Eğer bizler üretimden kaynaklanan gücümüzü kullanabilirsek, savaş girdabına bırakılmak istenen bireyler olarak bir arada olursak, başkaları için kanımız ile tarih yazmayı ret etmemiz daha kolay olur ve barış isteyen bizler güçsüz değil, gerçek gücü elinde bulunduran oluruz. Tarihin savaş girdabından çıkmak için, savaşa hayır diyebilmeliyiz. Artık bizim kanlarımız ile tarih yazmayın…
Güçlüler barış ister, güçsüzler, korkaklar, sorunlarını çözemeyenler savaş ister… İşte bize kahraman olarak tanıtılanlar aslında güçsüzdürler, onların güçlü imgelerini yok etmek için kral çıplak diye bağıralım… Kral çıplak olduğundan bizden farklı değildir… Üzerinde taşıdığı elbiseye, başındaki taca bakarak güçlü olduklarını düşünemeyelim, onlar bizsiz hiçtirler, güçsüzdürler… Savaş isteyenler üretemeyen asalaktırlar… Asalakları üzerimizden atalım, barış hemen şimdi diyelim.
İsmail Cem Özkan

Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?



Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?
Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret duyguları… Normal zamanlarda insanlar ölülerin yanından dahi geçmezdi, çünkü korkarlardı. Şimdi korkuyu unutmuşlardı, korku yeryüzünü terk etmişti. Nefret duygusu gökyüzünde asılı kalmıştı. Nefret duygusunun gök kubbesi altında yaşayanlar; neden ve niçin nefret duygusu içinde olduğunu sorgulayamıyordu! Sessizliğe gökyüzüne doğru yükselen dumanlar eşlik ediyordu, bir de ölülerin kanıksanan ve hissedilmeyen kokuları.
Nefret gökyüzüne asılıydı. İçlerinde ne nefret, ne korku, ne de koku alma duyguları kalmıştı. Hepsi silinmişti, insanlığa ait olanlar yoktu. Birileri tarafından belirlenen hedefe doğru gidiyorlardı. İçlerinden biri bağırdığı an hep bir ağızdan bağırmaya eşlik ediyorlar, akis görevi görüyorlardı. Dağların doruklarında akisler, tek sese karşın tek ses olarak döner ama bu sessizliğin ortasında bir ses, binlerce ses olarak geri dönüyordu.
Sessizlik hakimdi yeryüzüne, gökyüzünde nefret duygusu asılı kalmıştı, sahipsizdi.
Ölüler sessizce görevlerini yerine getirirken, doğada görevini ölülere eşlik ediyordu. Toprağın altına düşmeyenler etrafa tarifi olmayan koku yayıyordu. Ne leş yiyiciler vardı yeryüzünde, ne de gökyüzünde. Doğa da unutmuş, görmezden geliyordu bu yaşananları.
Şehirler, yaşayan birer iskelete dönüşmüştü, içindekileri de iskeletten canlılar topluluğu gibiydi. Gözlerindeki umut silinmiş, kaderlerinin çizgisi içinde kimin yazdığı belli olmayan oyunu oynar gibiydiler. Neden aç ve susuz kalmışlardı? İyi kötü alt yapıları ve konforları da artık yoktu. Onlarca yılda emek harcayarak biriktirdikleri ile bir göz oda sahip olanların, ne odası kalmıştı ne de geleceği. Yok olmuştu yarınları.
Savaş yarını yok eder, anı yaşamayı zorunlu kılardı. Kimse, yarın çocuğum okuyacak mühendis olacak diye düşünemez, tek içgüdüsel hareket kalır, yaşamak…
Bingazi şehrini kaç kişi görmüştür?
Bingazi…
Oradan gelen ve ajansların bültenlerine düşen fotoğraflar medyada yayınlanmakta, uzakta olanlar sessizce yaşananları izlemektedir, bir anlam vermeden…
Evlerinin konforları içinde, uzaktan kumanda ile açıp, 3D / HD kalitesi ile yaşananın içindeymiş gibi seyredilen görüntüler. Ağlayanlar, burnunu çeken ve aylarca yıkanmamış gibi duran çocuklar, anneler, babalar…. Babalar gerçekten var mı? Gerçekten gençler fotoğrafların içinde varlar mı?
Evet! Evet duvarda resimleri asılıydı, ama ne ağlayan bir çocuğun yanında baba vardı, ne de ağabey… Duvarlar fotoğraflar ile kaplanmıştı, bir de yeni rejimin bayrakları.
Bayrakların içinde Bingazi olmuştu Milyongazi! Gerçi ölülere gazi denmez ama resimdekilerin kaçı gerçekten öldüğü, kaçının gazi olduğu belli değildi… Kayıptı hepsi, yakınları bir umut içinde duvara fotoğrafını asmıştı. Hangi cepheye gittiği ve kimler ile birlikte ya da karşılıklı savaştığını bilmeden kaybını arıyor, önüne gelene soruyordu.
Gördün mü bu fotoğraftakini? Gördün mü???
Bir umut içinde bekleyenlerin şehri olmuştu…
Ölüler konuşamaz, gaziler ölülerin kimliklerini taşıyordu.
Gaziler de evlerinden uzak, sessizliğin ortasında, tüten dumanların arasında, nefretin gökyüzüne asılı olduğu yerde kaderlerinin çizgisini yaşıyorlardı… Neden ve niçin savaştıklarını bilemeden yaşıyorlardı.
Savaşı uzaktan seyredenler, savaşın sonucundan kazanç sağlayanlar, bu fotoğrafları görmemişlerdi bile. Onlar, birer fatih gibi ölümün, nefretin, korkunun yeryüzünden silindiği noktaya gelip, coşkulu bir kalabalığın içinde poz verme peşindeydiler… Kanlar üzerinden birileri kahraman, birileri de kahramanların dostluklarından siyasi çıkar elde etme talaşındaydılar…
Yeşil kitabın hakim olduğu yerde, yeşil kitabı okuyanlar kitabı yırtmış, yakmış... Yırtılan kitabın yerini en kısa zamanda başkası alacaktı ama henüz yazılmamıştı, çünkü yazmaya dahi fırsat olmadan yok etmişlerdi. Kimse düşünmüyordu, neyi yok ettiğini ve yerine neyin aldığını, nasıl olsa kervanların olduğu yerde, kervan yolda dizilecekti, ya da düzülecekti... Gerçekten hangisi olmuştu?
Nefretin gökyüzüne hakim olduğu bu topraklara; ateş kusan, ölümü çoğaltan araçları verenler ve bu araçları almaları için para verenler, kazananın belli olmasından sonra, güven içinde zaferlerinin tadını almak için hemen o alanlara coşku ile katılmıştır. Etrafında yaşananları bir tarih olarak algılayanlar, ölülerin üzerinden bir şey elde etmek için pozlar vermişler… Bayraklar, yeni oluşturulan bayrakların eşliğinde bir sahne şovuna dönüştürülmüştü.
Bir anlık içinde olsa yaşadıklarını unutmaya çalışanlar, bir umut içinde alanları doldurmuş, silahların gölgesinde umut arar konumda gözlerini parıldatmışlardı. Kısa süreli olan bu anlar, büyük konuklar gider gitmez, duvarların kendilerine yansıttığı gerçeklik ile baş başa kalıyorlardı.
Duvarlarda kayıpların fotoğrafları asılı… Değişen ne olmuştu?
Kısa süre öncesine kadar ülkenin babası olarak görünen gitmiş, babanın yerini yardımcısı almıştı. Artık, çocukları kendi okudukları yeşil kitabı okumayacaktı, gerçekten okumayacak mıydı? Henüz bir kişi dahi söylememişti ama çığlıklar ve yaşanan boğazlama onun için olmamış mıydı?
Savaş alanında kaybeden ve kazanan olması kadar doğal bir şey yok… En önemlisi kaybolanların kimliklerinin yok olması kadar daha doğal ne olabilirdi?
Savaşı yaşamayanlar, savaşı ekranlardan izlemeye alıştılar…
Kendi ekonomik krizlerini savaş aletleri satarak aşmaya çalışanlar, ekranlarına getirdikleri görüntüler ile hangi aletin kendi fabrikalarından çıktığını, belki bir birine gösteriyorlardır. Savaş sırasında; hangi makine ne kadar ölümü çoğaltmıştı?
Ölümü sıradanlaştıranın fiyatı daha da artmıştır. (Çok insan öldüğünde, orada artık insan yoktur, istatistik ve ekonomik terimler hakim olur)
Talep, ölüm kusan makinelere!
Talep, ölüm üzerine… Ölüm üzerinden kahramanlar yaratmaya.
Başkalarının kanları ile tarih yazanlar, dökülen kan üzerinden çıkar elde etmeyi daha önemli ve istatistiki bilgi olarak görürler…
Başkalarının yaşadıkları, şimdilik fotoğraf karelerinde satılmayı bekleyen birer meta görünümü içinde, değerinin artmasını beklemektedir… Her fotoğrafın altında © işareti yerini almıştır. O fotoğrafı kullanan, birilerine maddi katkı sunmaya devam edecektir. Fotoğrafı çeken bu işten az bir para kazanırken, esas kazanan bu fotoğrafı pazarlayan ajans olacaktır. Ölüm üzerinden kimse bilemez, kaç kişi ekmek yediğini…
Savaşı krizden kurtulmak için bir çıkış aracı olarak kullananlar, daha çok savaş çıkaracaklar, daha çok insan; birbirini tanımadan birbirine karşı nefret duygusunu büyütecek ve boğazlayacaktır… her ölüm birleri için geçim kaynağı olmaya devam edecektir, ölenler birer istatistikte rakam olurken, birileri için değerli kağıtta rakam olacaktır…
Bingazi’de kayıpların fotoğraflarının asılı olduğu o binanın nerede durduğunu ve daha önce hangi amaçla kullanıldığını bilen var mı?
Savaş gerçekten kötü ama kimin için?
Kim, savaşı ellerini okşayarak bekler?
Ölenlere kim anlatacak, neden öldüklerini?
Babasını kaybeden çocuğa; kim söyleyecek, babasının gerçekten neden öldüğünü?
Çocuklar ölen babalarını birer kahraman olarak görecekler kendi dünyalarında ama global dünya ölen babayı rakam dışında görecek mi?
Ölümlerin olduğu yerde sessizlik hakim yeryüzüne, gökyüzüne ise nefret!
Korku, o alandan kendisini tamamen silmiş, sevgi geçmişte yaşanan ama anımsanmayan bir duygu olarak kalmıştır. Savaş sırasında doğan çocuklar ve savaştan sonra doğan çocuklar sevgi çocuğu değil, savaş çocuğu olarak hayatta tutunmaya çalışacaktır.
Savaşın çocukları ile hiç arkadaş oldunuz mu?
İsmail Cem Özkan