26 Ekim 2017 Perşembe

Para insanı fırıldak yapar!

Para insanı fırıldak yapar!

Naziler en güçlü olduğu zamanlarda Naziler ile ticaret yapan Yahudiler, Naziler yenilmeye başladığında Nazi avcılığını desteklemiştir... Güç nerede olursa olsun her ulustan, ırktan, dinden insanlar güçlü olan ile iş birliği yapar ve onlar adına en yakınını düşmanına teslim etmekten çekinmez... Güçlü yok olduğunda ise kendi ırkını, dilini, dinini, ulusunu anımsar ve onların gelişimi için karanlık zamanda elde ettiği servetimi bu sefer aksi yönde kullanır, kullanırken de o işten para kazanmaya ve yeni yatırımlar yapmaya devam eder...

Ahlak çöktü ama din hala ayakta… Dinin olduğu yerde ahlakın olmaması yaşadığımız zamanda yadırganacak bir durum değildir… Din kisvesi altında insanlığın en çirkin yüzü kendisini meşru görür ve en olmayacak şeyleri bile olağan karşılamamıza sebep olur… Din birçok şeyin üstünü örttüğü gibi bazı şeylerin de yaşamasına olanak sunar, çünkü yorgan altında kurulan hayaller din sayesinde yaşamın olağan akışında olağan hale gelir… Ağızlardan çıkan lağım kokuları ağız yıkanmadan din kisvesi altında rahatlıkla toplum içinde kendisine taraf bulabilir, çünkü din sizi düşünmeye ve araştırmaya yöneltmez, “biat edin” ve “sizin için düşünenlerin bilgilerini sorgulamayın” diye emir cümleleri içinde hayatı biçimlendirir.

Din aslında yaşanan değildir ama yaşanan din olur…

İnsan daha çağdaş, daha özür, daha iyi ve bir arada yaşamak için mücadele eder... Bunların dışında bir de daha çok para ve güç için de mücadele edenler vardır... Onlar sizi baskı altına alır ve sizi köleleştirir... Biat etmenizi ister, sorgusuz onun dileklerini yerine getirmenizi ister. İşte faşizm ve faşist kelimesi burada söz konusudur...

Ulus devletinde devletin birincil görevi; ulusal sermaye için ekonomik birikim için olanak sağlamak ve ulusal sermaye grupları arasında serbest rekabet koşullarını hazırlamaktır. Liberal ekonominin hakim olması ile birlikte ulus devletin devlet anlayışı çöpe atılmıştır. Uzun zamandır yaşayan fiili olanın ortaya çıkmasıdır aslında, çünkü devleti elinde bulunduranlar yandaş sermeye oluşması için her türlü olanağı kullanmıştır, o yüzden zaten serbest piyasa ekonomisi hiçbir zaman olmamıştır. Liberal ekonomi politika ise ulusal sermayenin ortadan kalması ve küresel sermayenin her şeye hakim olmasının yolunda ki engelleri kaldırmıştır. Ulus devlet bu durumda söz konusu işlevini yapamaz hale gelmiş ve şirketlerin çıkarını savunan ve şirketlerin önerdiği siyasilerin karar alma noktasında yer almasını sağlamıştır. O da devletin küçülmesi adı altında devleti ortadan kaldıran ve şirketin çıkarını koruyan yeni devlet yapısı oluşması adım atılmış olmasına rağmen bunun ile ilgili henüz küresel anlamda yasal düzenleme yapılamamıştır... Kısaca devlet çökmüş ama yerine yeni devlet henüz oluşmamıştır...

Etrafımızı saran eşyalar hareketlerimizi ve düşünce yapımızı belirliyor.

Dilenenler direnenlerden daha fazla kazanıyor dedi bir arkadaşım... Ben de son sözü direnenler söyler demekle yetindim... Dilencinin üzerinden çıkan serveti anlatan haber makalesini görmezden geldim...

"Çocuğumun ölümüne para hırsı sebep oldu" dendiği gün dünya değişir...

"Siz istediğiniz kadar sokağa çıkın, imza toplayın ama ben dediğimi yaparım, meclisten geçtikten sonra size geçmiş olsun" diye düşünmekte bazıları... Sokakların sesi sokakta kaldı ve gittikçe yasal düzen içinde sönmeye ve yok olmaya doğru eğilmekte. Sokakta kalan seslerin kaçını artık duyuyoruz...??? Sokakların sesi duvar yazıları renklendi, ne dünün izini taşıyor ne de yarının... Küreselleşen dünyamızın duvarlarının izi geldi ülkemize, popüler grupların isimleri Meksika duvarlarında olduğu gibi bizim ülkemizin duvarında da yer almakta, biraz renk ayrımı ve yapan sanatçıların el becerileri bire bir kopyalamıyorsa da bir birini çağrıştırıyor...

Para insanı fırıldak yapar!

Para hırsı yüzünden bu kadar zulüm ve savaşlar, para için iktidar koltuğuna yapışan diktatörler, parasını yalan ve dolan ile elde edenler gücünü kaybetmemek için sürekli yalan ve dolambaçlı, örgütlü işler yapar. Para için her şey; para hırsı yüzünden insanlar yer altında, üstünde, bulutların üstünde insan haklarına aykırı bir şekilde çalıştırılır. Para için en yakını satar insan, çünkü para ile güç elde edeceğini düşünür ve o güçle en yakından başlamak üzere önüne geleni ezmeye çalışır, liberal ekonomi bu düşüncenin küresel yayılmasına sebep olmaktan başka işlevi olmamıştır, kısaca liberal ekonomi küreselleştikçe dünya daha fazla kirlendi.

Çocuklar yaşasın, çocukluk hayalleri ile büyüsün!

İsmail Cem Özkan


24 Ekim 2017 Salı

Oyunun Oyunu

Oyunun Oyunu

Eğlenmek mi istiyorsunuz, üstelik hiçbir şekilde sistem sorgusu olmayan, yaşadığımız ana dair göndermeleri olmayan eğlenceli oyun. Oyun üç ana bölümden oluşmaktadır.

Tiyatro perdesi henüz açılmamıştır, son yıllarda bütün oyunlar perdesiz olarak sahnede oyuncular başlama gongunu beklerken görmeye alışmıştık, bu sefer kırmızı perde kapalı. Perdenin açılması oyunun başladığı anlamındadır, telefonlar kapanır, sessizlik hakim olur, ışıklar sahnede oyuncuların üzerindedir, seyircilerin gözü loş bir karanlığın içinden ışıkların aydınlattığı oyunculara yoğunlaşır… Ses tiyatronun sahnesinde ki tozu hafiften havalandır. Seyircilerin arasından bir ses sahnede ki oyunculara müdahil olur, yönetmendir. Yönetmenler provalarda sesini ulaştırır oyuncularına, normal oyun zamanında yönetmen çoğunlukla orada bile değildir, çünkü oyuncularına ve sahne amirine güvenir, neyin nasıl işleyeceği, küçük hataları oyuncuların yetenekleri sayesinde doğaçlama olarak oyun içinde oyuncu dayanışması ile seyirciye hissettirmeden oyun akışında akmasını sağlar…

Yönetmen, sahnedeki oyunculara son provanın son düzenlemelerini yaptırmaktadır, seyirci önüne çıkacaklardır. Oyun için önemli imgelerin sahnede sırası ile ve düzenli olarak vurgulanması önemlidir. Oyun ispanya’ya tatile gitmiş (aslında kaçmış, çünkü başları maliye ile derttedir, maliyenin vergi kaçakları üzerine gittiği bir süreçten etkilenmişler) bir iş adamının evinde geçmektedir. Her Çarşamba günü evine giden eden sorumlu hizmetçisi Bayan Clackett, evin boş olmasını ve Kraliyet taç takma törenini TV’den izlemek için evde kalmıştır. Sardunya Balığı kızartmış ve Sardunya eşliğinde TV’den töreni izleme planı içindedir. Ev sahipleri tatilde oldukları sürece evi kiraya vermek istemektedirler. Emlakçı evin boş olduğunu düşünerek eve maliyede çalışan bir kız arkadaşını getirmiş, onun ile bir kaçamak yapma düşüncesindedir.

Evde yapılan hesap çarşıya uymaz ata sözünde olduğu gibi planlar ve beklentiler yaşantı ile çelişecektir. Olaylar iç içe geçecek şekilde karışacak ve kaos ortamı komik olayların yaşanmasına sebep olacaktır. Son prova, teknik prova arasında gidip gelen karmaşa içinde oyuncuların zamanında sahneye çıkıp repliklerini söylemesi gereklidir, fakat zaman oyunda saat değildir, her hangi giriş ve çıkış zamanın belirlenmesine neden olmaktadır. Bir söz ya da kapı kapanması… salondan müdahil olan yönetmen olaylar içinde kriz ortamını kontrol ve yönetmesini bilendir. Oyuncuların neden diye sormasına karşılık sabır ile yanıt aramaktadır.

Oyun vergi borcunu vermemek için kısa bir soluk almak için ispanya’ya tatile giden ev sahibinin öyküsünü işlerken, oyunun sahneye konulması ve o sahne düzenlenmesini oyun için oyun olarak izleyici ile bulurken ilerleyen zaman içinde hangi oyun hangisi oyunun yönetimi hangisi üçüncü zaman diliminde bizim olduğu iç içe geçmektedir. Üç farklı zaman aynı düzlemde farklı şehirlerde gösterimlerde buluşmaktadır… aynı konunun sahne arkası ve sahnede ki gösterimi üç ayrı zamanın çakışmasını seyirciye yansıtılırken seyirci muhteşem performansı ve zamanın hızlı akışına şahitlik etmektedir. Oyuncular arasında yaşanan çelişkiler, ilişkiler, toplumun kısa yansıması eğlenceli bir şekilde sunulurken, sahneye hakim olan diyaloglar kadar sahne düzenlemesidir. Işık sahnenin düzenlenmesine büyük katkı sunarken oyuncuların her birinin nefes kesen yetenekleri de sahnede her şey doğalmış gibi seyirciye yansımaktadır…

Sahnenin arka yüzünde oyuncuların gerçek yaşamları ve sahnede ki rollerini canlandırırken arkada yaşadıklarının etkisini en alt düzeyde seyirciye sunmaları ve aksilikleri nasıl tolere ettiklerine şahitlik etmekteyiz. Oyun her şeyin üzerindedir, seyircinin karşısında olacaklardır, arkada yaşanan ne olursa olsun…

Eğlenmek için muhteşem bir oyunu izledim, eğlenirken oyuncuların her birinin başarısına şahitlik ederken onları görünür kılan, sahne düzenlemesi, ışık, kostüm, ses efektleri ile muhteşem bir şölen diyebilirim… günlük tartışmalardan, kaostan bir an için de olsa uzaklaşmak isteyenler bu oyuna gidebilir, hem eğlenirler hem de yaşadıkları ülkenin dışında başka sorunların içinde eğlenerek zamanlarını geçirebilirler…

İsmail Cem Özkan

Oyunun Oyunu
Oyuncular:
Ahmet Saraçoğlu
Aslıhan Kandemir
Aysen Sezerel
Berna Oğuzutku Demirer
Caner Çandarlı
Destan Batmaz
Ergün Üğlü
İlhan Kilimci
Yeliz Gerçek

Yazar: Michael Frayn
Çevirmen: Lale Eren Dalsar
Yönetmen: Ali Gökmen Altuğ
Dramaturg: Özge Ökten
Sahne Tasarım: Taciser Sevinç
Kostüm Tasarım: Nihal Kaplangı
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Ses & Efekt Tasarım: Erhan Aşar



21 Ekim 2017 Cumartesi

Sessizliğin içinden…

Sessizliğin içinden…

Şehir sessizdi. Aslında sessiz şehir hiç olmaz, bize sessiz gelmesinin tek sebebi gürültünün biraz azalmasıdır… Sessizlikte şehirde yaşayan biri kafayı oynatmaması işten bile değildir...

Şehrin sessizliğini devletin varlığını hissettiren, ambulans, itfaiye ve polis araçlarının çıkarmış olduğu siren seslerdir. Devlet vardır, çünkü devleti sembolize eden ama çevreye gereğinden fazla ses bırakan araçlar...

Şehrin her yerinde olması gereken anıtlar bir kaç noktada bulunmaktadır, sessizce ona yüklenen anlamları üzerinde taşır... Heykel neden yapılırsa yapılsın sonuçta bir anlam taşır bir de üzerine yüklenen anlamlar. Kimse bilmez bile o heykelin oraya neden konduğunu, başlangıçta bilinir ve zaman içinde göz önünden çıkar gider, ta ki birileri adres sormaya başlayıncaya kadar. Ancak bir yer tarifinde kullanılır belki...

Şehir sessizdir...

Bir anıt etrafında devletin sesini duyabilirsiniz. Gaz, plastik mermi, üst rütbelilerin haykırışları, kaçanlar, kaçmadan durup slogan atanlar. Pasif direniş içinde olanlar...

Pasif direnişçinin devletin gücü karşısında her türlü eziyete sessiz kalıp boyun eğmesi. Her boyun eğmek aslında başka bir direniş ve başkaldırıdır. Sessizce yapılır pasif direniş… Pasif oldukları içinde devlet onların karşısında daha güçlüymüş gibi hisse kapılır ve devlet adında görev yerine getirenler kendilerini çok güçlü ve ezilmişliklerini sırıtarak kendisini gösterir. Emir kulunun hiç söz hakkı ve itiraz hakkı yoktur, çünkü onun görevi odur. Ezilmişlik, boyun eğme, isimsizliğini ancak karşısında güçsüz birini gördüğünde sessizce kendisini ortaya çıkarır ve yüzünde bir gülümseme kaplar. Mazoşist, sadist ve psikiyatride kategorize edilen tüm sıfatlar ve davranış biçimleri ortaya çıkar…

Eğer direnişçiler pasif olmasalar acaba derim içimden. İçinden geçen cümleler suç teşkil etmez...

Her gün bir anıtın etrafında kurulan karakol... Aslında orada bina yok ama devletin sesi, gözü, kulağı oradadır... Bir de bariyerler. Bir heykelin etrafı neden bariyerler ile çevrilir?

Taksim meydanı her sene bir Mayıs’ında bariyerler ile kuşatılır... Kuş uçsa suçtur... Hatta sadece heykel değil, heykele çıkan tüm yollar caddeler kapalıdır.

Ankara?

Ankara'nın bir Mayıs’ı sanki her gündür. Her gün uzun bir süredir bir heykelin etrafı bariyerler ile çevrilidir, sanki orada unutmuşlar gibi...

Heykelin etrafında kuş olur, kuşlara yem atan çocuklar, anı fotoğrafı çektirmek isteyen turistler... Sessizlik içinde onlar yoktur...

Devlet ve pasif direnenler...

Pasif direnenlerinin üzerine gaz sıkan polisin görüntüsü ... Öyle kendisinden geçmiş ki, sanırsın muhteşem bir iş yapıyor. Pasif direnenlerin üzerine gaz sıkarken etrafında polis çemberi var... Yerde bir kaç pasif direnişçi... Yerde kendilerini koruyorlar, birazdan gözaltına alınacaklar...

Her gören biliyor... Her gözün gördüğünü emir verenler de görüyor...

Şehrin sessizliğini gazın açtığı acı dağıtıyor... Şehir sessizliğe birazdan bürünecek yeniden...

Aç karınların guruldamasını kimse duymayacak...

Sessizce adalet bekleyenler, sessizce pasif direnenler, sessizlik içinde devletin çıkardığı sesten ürkmekteler, sessizlik sabah işe gidenlerin ayak sesi ile dağılacaktır...


İsmail Cem Özkan

9 Ekim 2017 Pazartesi

Üryan geldik…

Üryan geldik…

Çırılçıplak, halk deyimi ile üryan!

İşçiler, nerede çalışırsa çalışsın gurbetteler, çalıştıkları yer gurbettir...

Ekmek parasını sırtında çimento taşıyarak kazananlar...

Alın terini ekmeğine somun yapanlar...

Başka bir kültürün ve çevrenin içindeler… Vize olmadan seyahat edilen yerdeler, farklılar, ötekiler...

İşçiler; dilleri Kürtçe, patronları Türkçe konuşur, çevre Türkçe konuşur, turistler kendi dilini...

Turizm merkezinde çalışan işçiler, sırf Kürtçe şarkı söyledikleri için, Kürtçe birbirine hitap ettikleri için üryan aranmayı hak edilmiş gibi üryan halde sokakta, asfaltın üzerinde ters kelepçe içinde...

Neden? Çünkü orada bir ihbar alınmış, ihbar alınmışsa ilk bakılacak yer işçilerin arası, inşaatlar...

Ters kelepçe ile yerde yatan insan!

İnsanlık...

Her şey üryan, her şey ortada...

Nefret söylemi, öfke, linç...

Tesadüfen çekildiği iddia edilen görüntüler...

Tesadüfen denilen şey iyi ayarlanmış görüntü. Yoldan geçenler çekmiş derler ama bizim kültürümüzde var; ilan etmek, sergilemek.

Deve sırtında derisi yüzülmüş insanlar teşhir edilirdi, üstelik şairler, hiciv söyledi diye hiciv muhatabı tarafından idam edilen, işkence yapılan şairler bu ülkenin toprağında sesi durur...

Çırılçıplak yerde yatar, elleri arkasından kelepçeli...

Suçlu ilan edilmiş, teşhir edilir...

Sırf öteki olduğu için, alın terini somun ekmeğine katık yapanlar...

Kınayacaklar mı, sanmam, yapanlar sorgulanacak mı, sanmam! Aksine ödül verilecek, bizde suçlar her daim ödüllendirilir, suçlular “kader kurbanı” diye ödüllendirilir...

Suçlu, yaşadığı sürece suçlu değildir, ölen, ters kelepçeye maruz kalan ise her daim suçlu ilan edilir, yargılanır...

Yargısız infaz sonucu ters kelepçeli olarak kayıp olur, sonra bulunur, kayıp olur ve üryan olarak sergilenir medya sayfalarında...

Cumartesi Anneleri’nin ellerinde birer poster!

Bizde özgürlükler bile izafidir. Kime göre özgürlük?

İşte, bizde seyahat, çalışma özgürlüğü!

İşte bizde peşin hüküm verme özgürlüğü!

Ülkemiz özgürlükler ülkesi her şey özgür ama öteki olmayacaksın, emeğini savunmayacaksın, doğayı yağmalayana göz yumacaksın, sesini çıkarmayacaksın… Sessiz kalıp izleyici olmak özgürlük kavramı içindedir...

Ayrıcalıklı doğumlar olduğu sürece birileri kendisini efendi ve şanslı görür. Ve bu şansını ters kelepçe takarak gösterir, özgürdür ve özgür iradesi ile özgürce yapmıştır. Çünkü yasalar ayrıcalıklı doğanları korur, çoğunluk kimse onun tarafına pozitif ayrımcılık yapar.

Söyledikleri yalanları sokağa çıkıp haykırdım, dediler anarşist, terörist! Tek bağırdığım şey onların yalanlarıydı, doğruyu söyleyin çocukları öldürmeyin, ters kelepçe takmayın dedim! Doğruyu söylemeyeceksin, görmeyeceksin özgürlüğü var dediler. Sessizlik de bir direniştir dediler… Sessiz kal!

Her şey bittikten sonra “bile bile yanılttık” dediler... Tarih, yaşadığı zamanda bile bile yalan söyleyenlerin destanını sergiler…

Şiddete ait ne varsa durduralım! O zaman bakın ayrıcalıklı doğanlar ayrımcılık yapacaklar mı?

Yorgan altında kurulan hayaller bugünlerde sokaklarda hayat bulmuş... Taciz, tecavüz günlük sokak yaşamın parçası olmuş... Bazıları ayrıcalıklı doğmuş, kendisine ne uygun geliyorsa yapma özgürlüğü içinde.

İsmail Cem Özkan


22 Eylül 2017 Cuma

Referandum derken…

Referandum derken…

Referandum, halkın iradesi idareye doğrudan doğruya yansımakta olup doğrudan demokrasinin güzel bir örneğidir. Referandum dikkatli başvurulması  gereken bir yoldur, çünkü oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabilecek halkın istismar edilmesine çok müsait bir yoldur. Çoğunluk haklarını savunanlar, azınlıkların haklarını referandum ile tamamı ile ortadan kaldırabilecek ve ülkeyi istibdat dönemine götürecek kadar tehlikeli yol olarak da karşımızda durmaktadır. Demokrasinin güzel örneği demokrasinin da ortadan kalkması anlamına gelebilir. Ülkemizde referandumlar özgürlükler veriliyor gibi yapılıp özgürlüklerin budanmasında kullanılan bir araca ve silaha dönderildiğini yakın tarihimizden bilmekteyiz.

Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının referandum ile olmasını savunanlardanım. Çünkü savaş ile kader tayin etmenin düşmanlık yaymaktan ve nefret söylemini ayrılanlar arasında yaygınlaşmasına hizmet etmekten başka işlevi yoktur, üstelik her ayrılık her iki tarafta da iki halktan yaşayanların kalması anlamına gelir, kalanların ötekileştirilmesi kadar kötü bir şey yoktur. Sonuç felakettir. Homojen olmak adına diğerlerini baskı altına almak o coğrafyaya yapılan en büyük kötülüktür. Katliamlara ve linçler davet çıkarmaktan başka işlevi yoktur. Ülkemizde nice 6-7 Eylül olayları olmuştur, olayların temelinde ayrılık ve iki devlet arasında yapılan mübadele anlaşmasının olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gereklidir.

Referandum bir kültürün geleceğini belirleme yönünde en demokratik yöntem olarak karşımızda dururken, hakim devletin referandum için ortam yaratması ve iki tarafında neden birlikte yaşam neden ayrılık konusunda halkı bilgilendirmesi için ideal ortamın oluşması için zemin hazırlaması gereklidir, ki o ne yazık ki Çekoslovakya örneği dışında hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

Gelişmiş demokrasi örneği olarak İngiltere ve İspanya, içinde ayrılıkçı olanlar ile mücadeleyi askeri çözümler ile aramış ve yıllar yılı bastırmış olmasına rağmen, bugün her iki devlet içinden ayrılmak isteyen haklar mevcuttur. Mevcut referandum için propaganda eşitliği için ortam hazırlama yerine jandarma operasyonları ile kendileri lehine olan yasaları uygulamaya çalışmaktadırlar.  Bir de Ortadoğu ülkesinde bunun nasıl olduğuna kısaca bakalım, çünkü liderleri gibi düşünmeyenlerin yaşama hakkının olmadığı coğrafyalarda, ayrılıklar referandum ile hiçbir zaman olmamıştır, hakim güçlerin çizdiği masa üstü sınırlar içinde yaşamaya alışmış olan haklar için demokrasi sadece batılıların konuştuğu bir terimdir.

Kürdistan, referandum ile mi kurulacak?

Irak içinde gerçekleştirilecek referandum konusunda tavrım nettir. Bir halk bir ülkeden ayrılmak istiyorsa keyfince hadi ayrılalım diyerek ayrılmaz. Onların çözmediği sorunlar vardır ve ayrılık bu konuda sorunların çözümü için bir çözüm yolu olarak görüyorlardır.

Irak içinde yapılan bir referandumda solun tavrı mazlumdan yana olmalıdır. Hakim devletin dili ile konuşmak ve bir arada yaşamayı savunmak ancak oranın gerçeğinin göz ardı etmek ve ideal toplum açısından bakmak anlamına gelir. Bir arada yaşamak için ortam varda o yüzden bir tarafın kibirliği yüzünden mi ayrılık için referandum olmaktadır?

Kim ayrılıyorsa vardır bir haklı yanı. Dışarında gazel okumak, yok iç savaş çıkar, yok bölgesel savaş çıkar korkutması ve öngörüde bulunmak dışarıda yaşayanlar için hiç bir anlamı yoktur. Hatta ırak'ta yaşayan halklara akıl vermek hiç haddine değildir, çünkü akıl vermeye kalkanlara sorarlar; kimin çıkarını savunuyorsun?

Ulus devleti bugün ve geçmişte sınıfsal karakteri ortadadır, özgür olamayacaktır. Sermayenin çıkarını savunan ve onların çıkarı yönünde karar almak ile yükümlüdür.

Ulus devletlerden hangisi bağımsız ve özgürdür?

Sorunun yanıtı nettir, çünkü ortada bağımsız ve özgür ulus devleti gerçekliği yoktur, uzun yıllardır uygulanmakta olan liberal ekonomiler ile devletler şirketlerin çıkarlarına uygun olarak değişim göstermektedir. Var olan tüm ulus devletler sermayeye hizmet etmek ile yükümlüdür, her hangi bir coğrafyada oluşacak yeni ulus devletlerde, oluşan sınırlarda sermayeye hizmet etmek ile yükümlüdür, sadece devlet mekanizmasında bürokrat ve kontrol ettikleri coğrafya değişmiş olur.

Yugoslavya dağıldı, birçok devletçik oluştu, kazançlı olan kim? Sermaye...

Her hangi bir ulus devletinde durduk yere hadi dış güçler geldi ve ayrılın dedi diyerek ayrılık mı oldu? Ayrılıkçılara ne vaat ettiler de ayrıldılar, vaat edilenlerin kaçına sahip oldular? Milyonlarca insan öldü, peki ayrılık ya da birlik bu ölümleri durdu mu?

Her ayrılıkta tedirgin olması gereken sermayedir, eğer çıkar çatışmasında yeni roller oluşuyorsa ki, Irak içinde oluşan referandum sonucunda ve başında sermayenin çıkar kavgasında değişen bir şey zaten olmayacaktır.
Geçmişte katliam yaşamış, kazanılmış hakları olan ve halan birçok konuda merkezi hükümet ile sorunu çözememiş bir bölge ayrılmak istiyorsa ayrılır, en demokratik yöntemi referandumdur. Referandum sonrası merkezi hükümet ile pazarlık süreci başlar, kimin eli güçlüyse pazarlık sürecinden kazançlı çıkar, zayıf çok zayıfsa güçlü olan savaş kartını çıkarır ama sonuçta büyük olasılıkla ayrılık olur ya da birlikte çıkarlarımız var, şimdi birlikte bu ülkede yapacak koşullar oluştu devam edelim de diyebilir...

Türkiye zaten özerk Kürdistan ile resmi ilişkisi olan ve ticari çıkarı olan bir ülkedir. Bakmayın şimdilik yüksek sesten konuşmasına, devlet olarak ya da özerk devlet olarak yürütülen ilişkilerde değişen pek bir şey olmaz, hatta devlet olması Türkiye’nin işine daha çok gelir, o zaman resmi olarak kapatın kampları rahatlıkla der, şimdi diyemez. Kapatın kamplarını ancak Irak hükümetine diyebilir, muhatap orasıdır ama onun da gücü yoktur...
“Referandumda ne olacakmış, birlikte olun!” çözüm önerisi Pir Sultan'ın idamında dostun attığı gül kadar insanın vicdanını kanatır...

Bırakın özgürlüğü hiç tatmamış halklar, özgür olacakmış umudu ile devlet kursunlar. Bırakın o halk geleceğini istediği gibi belirlesin, sizden akıl değil destek bekler... Onlardan tek beklentimiz ulus devleti mantığı içinde homojen toplum yaratmayın, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü, insana saygılı ve doğa ile dost bir devlet yaratın! Zaten kurulacak devlette sınıfsal çatışmamız bakidir, mücadeleler sonucunda hakim sınıfın yerini emekçilerin devleti alacaktır; o zaman ayrılan her sınır zaman içinde silinecek ve sınıfsız, sınırsız, çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı, her rengin yaşayabileceği bir dünya özlemi ütopyamızda var olmaya devam edecektir. Fakat bugün yaşanan somut durumun somut tahlilinde nerede duracağımız net olmalıdır.

Akıl vermek yerine pratikte halkların kendi kaderini tayın hakkı için ortam yaratın, o zaman sizin sözünüz referandum içinde bir propaganda aracı olur. İkna ederseniz birlikte yaşarlar, ikna edemezseniz ayrılık belki daha hayırlıdır. Hiçbir halk sınırlar olsun istemez, pasaportlar ile sınırlar geçmek istemez.

Hiçbir halk mülteci olmamalı, sınırlar önünde emekçiler vize kuyruğunda olmasın…

Ortadoğu’da yaşanacak referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, onu izleyen günler kanlı olmasın… Savaşlar ile yoğrulan hakların coğrafyalarında artık din savaşları, linçler, katliamlar, mülteci haklar olmasın… Medeniyetin doğduğu yerler medeniyetin nimetlerinden yararlanan, gülen yüzlerin çoğunluk olduğu bir coğrafya olması dileğimdir.

İsmail Cem Özkan 


21 Eylül 2017 Perşembe

Okullu olduk, biçimlendik!

Okullu olduk, biçimlendik!

Eğitilen beyin, eğitim müfredatını verene hizmet eder, elbette istisnai durumlar ortaya çıkar, çünkü hiçbir uygulama homojen şekilde başarılı olamamıştır, olamazda, çünkü bireyin özgünlüğü ve içinde bulunduğu kültürel yapısı bu farklılığı ortaya çıkarır. Eğitim toplum için birey yetiştirmez, aksine devletin gerçek sahibi sermaye sahipleri için birey yetiştirir ve onların ihtiyacı yönünde projeler üretir. Ulus devletinde birey ulus için yetiştirilirdi, onun çıkarı yönünde tarih bilinci ile donatılırdı, fakat ulus devletin ortadan kalktığı bir düzlemde devlet sadece şirketlerin çıkarını korumak ile yükümlü olduğunda, eğitim hangi şirketlerin çıkarı yönünde kendisini tanımlayacaktır? Tarih kimin çıkarı yönünde yeniden yorumlanacak?

Liberal ekonomi yeni bir tolum yarattı ama tanımlayamadı ve tanımlayamadığı toplumun tarihi yapısını oluşturamadı, çünkü hukuk sistemini neyin üzerine inşaat edeceği konusunda hala kafa karışıklı devam etmektedir. Ulusal olanların elden çıkarılıp küresel firmaların birer şubesi konumuna getirildiğinde, tarih ve hukuk bu sefer duruş noktası sezinlenmesine rağmen tam yerine oturmadı, kısaca devlet çöktü ama yeni devlet ve yeni insan oluşmadı. Geçiş sürecin ortasında kalan bir karmaşa ve kaosun bireyleri ise nereye savrulacağı ve nasıl biçimleneceği konusunda kafa karışıklığı devam etmektedir. Din ile devlet bayrağı altında bireyleri bir arada tutma girişimi başarılı olamadı, yerine batı toplumunda İslamofobi geliştirildi, bu sayede düşman somut olarak ortaya çıkarıldığında, korku ile toplum devletin çöktüğü konusunda kafa yormayacaktı. İslam devletleri zaten gerçek anlamda devlet olamadıkları için onlar da batı düşmanlığını radikal cihat eğilimleri ile batının istediği gibi davranış geliştirdi, ki Afganistan deneyi başarılı olmuş ve ona bakarak ‘Yeşil Kuşak’ projesi İslam ülkelerinde Arap Baharı ile somut hale gelmiştir.

Batı (Hıristiyan toplumlar) için korku içselleştirilmesi için 11 Eylül yaşanması gerekliydi ve o da toplumların devleti sorgulayamayacağı şekilde bireyler üzerinde travma kalıcılaştırılmıştır. Toplum çökmüş sistemin içinde sorgulamadan olayların akışı içinde kendisine yer bulmaya zorlanmıştır. Bugün bireylerin gelecek kaygısından daha çok yaşama kaygısı vardır.

Bireyin tarihi bugün için yoktur, olmayan tarihin hafızası da yok. Hafıza ise elbette o toplumun hukuki duruşudur…

Ülkemizde eğitim hiç bir zaman laik olmamıştır, çünkü laiklik olabilmesi için Alevilerin ibadet hakkının ve ibadet yerlerinin resmi olarak tanınması gereklidir, o olmadan olmaz... Şimdi laik eğitim denen kavram da zaten içten içe çelişki barındırır, çünkü eğitimin laiki olmaz, teokrat/otokrat eğitim yerine çağdaş eğitim yani bilimsel olanın öğretilmesi, bilimin ışığı altında bilimsel eğitim ya da teokrat/otakrat eğitim karşı karşıyadır. Birinde bilim öğretilir, ötekinde ilim, yani batıl inançlar ve önyargılar... Şimdi bilimin de öğretildiği eğitim konumu icabı ile sistem için insan yetiştirme ve yöntemi demektir.

Sisteme uygun ve ihtiyaca göre insanın biçimlendirildiği sistemde ilerici, özgürlükçü birey yetişmez... Eğitim tutucudur, gericidir, bulunduğu coğrafyaya özgü, sisteme uygun insan yetiştirme makinesi ya da aracıdır... Eğitim bir anlamda topluma bireyin kazandırılması ya da zor ile değiştirilmesidir...

Kural varsa disiplin vardır diyen bir siyasetçi topluma tek tip kıyafet giydirmek için yasaları kullanır...

Yaşadığımız zaman içinde eğitim teokratik bir sisteme uygun yeniden düzenlendi. Bu düzenleme içinde geçmiş sistemden çok büyük farkı, bilimi tamamı ile müfredattan çıkarması ve günlük konuşmanın Arapça ağılıklı olmasıdır... Cihat için insan yetiştirmeye teokratik eğitim diyebiliriz. Bu eğitimden geçen cihat için kendisini canlı bombaya dönüştürebileceği gibi İslam adına küresel dünyamızda gönüllü ya da paralı askerlik kısaca fedailik yapabilir...

Bugün eğitimde yapılan referanduma karşı gelmek demek çocuğunun geleceğine sahip çıkmak demektir… Eğer çocuğunuza sahip çıkamazsanız ileride çocuğunuz devletin belirlediği hedeflere saldıran bağnaz, gözü kapalı birey olması demektir... Vicdan ve ahlakın yerini dini duygular alır ki, o birey artık ne çağdaş, ne bilim ne de uzaya giden ileri ülkelerin nasıl ulaştığı soruları ile kafasını çalıştırmaya ihtiyaç duymaz... Beyne ihtiyaç duymayan duygusal çocuklarınız olmasın istiyorsanız; yaşanan eğitimde ki değişimlere karşı direnmek zorundasınız...


İsmail Cem Özkan

9 Eylül 2017 Cumartesi

Beklentiler geleceğimizi belirliyor!

Beklentiler geleceğimizi belirliyor!

Beklentiler yaşamın devamını belirler. Beklenti bittiğinde yaşam son bulur...

İnsanların beklentilerine karşı aldığı yanıtlar ve gerçekleşip gerçekleşmediği konular insanın psikolojik yapısını ve dokusunu belirler. Sürekli depresyon içinde yaşayanların beklentilerini çok üst sınırda tuttuğuna şahitlik ederiz...

Her insanın beklentisi vardır ve ne yazık ki insanların beklentileri genelde karşılanmaz ama buna karşı geliştirmiş savunma aracı o insanın ilişkilerinin devamını ya da kesmesini ortaya çıkarır...

Ne yazık ki ilişkiler sürekli değildir ve sürekli olanları ise hoşgörünün sınırlarını ortaya çıkarır. İnsanımızın hoşgörüsü artık yoktur, çünkü beklenti karşılanmamış her zaman birimi öfkeyi büyütür ve zaman içinde sorunun temelini oluşturan neden öfkelendiğini de ortadan kaldırır. Öfkeye birikim sağlayan ortam ortadan kalktığında öfkenin gerçek nedeni de ortadan kalkar. Her öfke bir birikim işidir ve o birikim karşılıksız kalmış beklentilerin ortaya çıkarmış olduğu kriz ve kaos ortamıdır. Bizim kültürümüzde kriz yönetebilme birikimi yoktur, krizi yönetemediğimiz için sürekli değişen çevrenin savrulan bireyleri oluruz. Bize insan olmanın birinci koşulu kriz yönetimi ve kriz koşullarında nasıl davranmış gerektiği verilmiş olsaydı, fakat öyle bir kültürün ürünleriyiz ki, her hangi bir şeyi elde etmek için ömrümüzü yok ederiz ama inat ile o sorun olduğumuz duvarı aşamayız. Orada kalırız, çünkü orayı aşarsak mutlu olacağımıza inanırız… yani dikey bakış açısının ürünü olan bizler için Ferhat ile şirin gibi anlamsız aşk öykülerin birer kahramanı olarak ortaya çıkarız, aşkımız için dağı deler, sevgimiz için çölü aşarız. Ee deldik ve aştık ne olacak? Krizi yönetemeyen bir durumu işaret eder, inat ve inanç ile tüm zorlukları baş ederiz ama sonunda ömrümüz yok olur, mutlu olmamız gereken zamanı heba etmişiz… Elde edilen amaç bize mutluluk vermeyeceğini hatta kısa sürede terk edeceğimizi bilsek… bu kadar inada ve öfkeye değer mi?

Mutsuz ve sürekli öfkeli biri; kaşlı çatık, gülmesini suratından kaldıran bir garip yaratığa döner ama aynada kendisine bakmadığı için sırtından düşen anlamların diğer insanları uzaklaştırdığının farkında bile değildir. Aslında gülmek istemektedir, kucaklaşma arzusu içindedir ama nedense adı konulmamış garip onuru için bundan da vazgeçemez. Kendisine biçtiği rolü sonuna kadar oynar… Gülen yüzlü, hoş görülü ne kadar yaşlı tanıyorsunuz? Düşünün çocuklar için kitap yazan, çocuklara sevgisini sürekli gösteren birinin cenaze töreninde kızları yoktu… Neden acaba? Bizim toplumuzun bir yansıması değil mi, en yakına karşı öfkeli ve sevgisiz ama dışarıya karşı sevgi tomurcuğu.. Dışarıdan tanıyan onu sevgi ile anarken en yakını en son yolculuğunda yanında yok… toplum olarak ve birey olarak neden bunları sorgulamayız, sokaklarımız pis ve evlerimiz kullanılmayan odaları ile geniş ve büyük... Üstelik her an misafir gelecekmiş gibi temiz tutulan bir yer… En zor gününde ziyaretçisi az olan bireylerin sosyal insan olması sorgulanmaması bizim garip gerçekliğimizdir...

Gözleri gülmeyen insanların yarattığı topluluk ne yazık ki sevgiyi ve bir arada kalmayı değil sürekli parçalanmayı ve sürekli sevgiyi ve mutluluğu başkasında aramayı getirir, arayış boşunadır ve boş olan arayış hiç bir zaman uzun soluklu ilişkiyi büyütmez...

En uzun soluklu ilişki doğduğunda yanında olandır... Onun sesi ve sevgisidir. O yanında olanın öfkesi ve hırsı bitmemişse, sürekli yeni öfkelere yol açan birikimlere sebep oluyorsa, kendi öfkesini ve hırsını çevresine yayıyorsa orada ne bir arada yaşam kalır ne de geçmiş...

Her şeyin göreceli olduğu yerde mutluluk anlık olan bir zaman ama öfkenin daim olduğu alana döner ve hiç bir zaman mutlu ve istenilen beklentilere yanıt bulunamaz...

İstenilen beklenti bir arada ve geleceğe umut ile bakmaktır...

Geleceği geçmişe kalarak yok edenlerin öfkesi ne kadar isterlerse istesinler geleceği yok ettiğinin farkında değildir... Gelecek keşke ideal olan gibi olsa, mutsuz insanların geleceği hiç bir zaman ideal olan gibi olmayacak...

Bireylerden sürekli masal kahramanın trolleri beklentisi yaratılması ve sürekli bilinçaltımıza işlenen medyanın fısıltıları ile eğitimden geçen biz bireylerin yaşamda karşılığı olmayan hayallerin birer beklentisi içinde kendimize roller biçiyoruz. Kendimize biçtiğimiz roller içinde karşımızdan beklentilerimizin de artmasına sebep olmaktadır, tanıdığımız en yakınınızı aslında hiç tanımadığımızı karşılaştığımız her hangi bir kriz ortamında beklentinin çökmesi ile öğreniyoruz. Sonra beklentimize uygun dayatmalar ve zor ile elde etmeye çalışıyoruz, çünkü bizim düşünce yapımız ve içinde bulunduğumuz kültür buna uygundur… Zor ile elde edilen her zafer kişinin davranışını belirlerken, karşısındakini ezen ve sürekli baskı ve zor ile yönlendirilen bireye dönüşür... Bu tek yönlü zaferin olduğu yerde öteki kavramını ortaya çıkarır ki zaman içinde en küçük kriz ortamını kaosa dönderir. Krizi yönetemeyenler kaos ortamında çatışması doğaldır ve o doğal ortamı zorun hakim olduğu alana sıçratır… Evlilikler bir yastığa baş koyanların yastığında düşmanını veya katilini yaratması gibi…

Tek taraflı Polyanna olmaya zorlanan ilişkiler sadece mutluluğu masallarda bulur, hayatta ki karşılığı çatışmadır… Polyanna rolü verilene dayatılır… Sonuç yaşamda ki karşılığı daha kapalı ve açılmaz bir savunmaya ittiklerinin farkında değiller...

Mutsuzluk bir birine geçen geçici bir hastalıktır, grip gibidir ve gribin tedavisi yoktur, ilaç alarak ya da almayarak benzer zaman içinde kendiliğinden iyileşir... İyileşmek için zamana bırakmak daha önemli olmasına rağmen sürekli dürtmek ve sürekli mutsuzluğu gündem yapıp başa kakmak ve birlikteliği ve geleceği ortadan kaldırıldığının farkına varılmadığını gösteriyor.

Ömür denilen şey kısadır ve kimse bu kısa ömrü mutlu yaşama yerine Türk dizlerin fesatlık aşılayan senaryosu gibi yaşıyorlar...

Keşke hep mutlu olsaydık ve keşke her birimiz Polyanna olmasak da Peter ve Heidi olsak, çünkü her birimiz kölelerin olduğu topluluğun üyesiyiz, hiç birimiz zengin ve varlıklı ailelerin çocukları değiliz. Elimizde ki imkan bellidir, ruhen çok zengin olan fakirler, sanki zenginmiş gibi davranış içine girip geleceği belirsizlik yapan beklentilere olanak sunmaktadır...

Çocuklar bugün geleceği yok, çünkü fakir aileler ellerinde olmayanı çocuklara vererek onları beklentileri geniş ve zenginmiş gibi yaşanmasına neden oluyor... Keşke her çocuk kendisinden beklenilenin farkında olsa, ne yazık ki ne beklenti içinde olan ne de ona yanıt verecek birey bu ikili ilişkinin farkında...

Türk dizileri yeni toplumu fesat ve beklentisi yüksek bir güruh yarattı...

Hiç üzerimize kondurmadığımız sıradanlık ve mutsuzluk hayatımızın birer parçası olduk ve mutsuzluk için sürekli yeni bahaneleri üzerimize biriktiriyoruz... Kaldıramıyoruz ama biriktiriyoruz… Sürekli biriken bahaneler ise bizi daha da yalnızlaştırmakta ve fiziki hastalığa sürüklüyor...

Yaşanan sorunların karşısında beyin uyuşuyor, çünkü hiç bu yaşananlar hiçbir insanın hak etmediğini düşünüyorum, “sorun yumağının bir parçasıyım ve o parçanın öznesi olarak ne yazık ki beklentimi kaybediyor, hedefsiz bir geleceğin baştan savma rüzgara göre savrulan yaprağı oluveriyoruz.” Düşüncesi içimizden fısıldıyor ama yüksek ses ile konuşamaz hale geldik, çünkü kriz ortamını yönetmeyenler bir birinin sözünü dinlemek yerine içinden geçenleri konulmuş ve duymak istediklerini duyan birer canlıya dönüşüyor. Kurgu gerçeklerin üstünü örten ve beklentiye karşılık gelen cümleleri beyinlerde daha fazla yer elde ediyor…

Dalından kopmuş her yaprak sonunda toprağa düşer, uzun ya da kısa süre kalır havada... Sorun üretmek yerine sevgi üreten her ilişki mutluluğu büyütür. Bizim için öncelikle kriz yönetmeyi öğrenmemiz gereklidir, kriz ortamında konuşmalar insanı beklemediği ve hedeflediği sonuçlara iteklemektedir… Doğum anında yanında olanların ömür boyu yanında ve onların birikimleri ile kendisini biçimlendirenler krizi yönetemeyenlerin nesli olduğunda ortada bir birinden kopuk beklentilere yol açmaktadır… beklentilerini ortaya koyamayanların gelecek korkusu yalnız kalmayı sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır… en yakını elinin tersi ile uzaklaştıranlar aynada bir de kendilerine bakmayı olanakları kılmış olsalardı acaba nasıl bir sonuç ortaya çıkar?

Toplum çürüdü, ne yazık ki bu çürümede siyasi irada yanında bu iradeye bilerek ve isteyerek boyun eğmenin de sonucunu yaşamaktayız. Dini nesil isteyenler, toplumu biat eden ve sorunlu bireylerin yoğun olarak yaşadığı paradigma için en yakını üzerine basan liberal bireye dönderdi… Kiriz yönetemeyen her toplum gibi toplum en küçük birimi de zorlamaktadır…

Peki, bu kriz ortamından kurtulamayız mı, elbette kurtuluruz. Grip hastalığında olduğu gibi ilaçlı ya da ilaçsız aynı zamanda geçen bir hastalıktır… Zamana bırakın, zaman kriz yönetmenin yönetimini size reçete olarak vermez ama ne yapmamanız geldiğiniz yaşadığınız tecrübe size gerekli ipucunu sunmuştur. En azından batı kriz yönetimi dersleri bireylere/ şirketlere vermektedir, imkanınız varsa alın bir kitap okuyun… Tek yöntem yoktur ve her kriz kendisine özgü çözüm yolları vardır, standart ve reçete ile sunulacak bir formülü yoktur… Sağlık sektöründe her şeyi standart yaptılar ama her hastalığın standardı yoktur, para kazanmayı isteyenler sadece standart ederek ortalama bir çözüm yolu bulur…

İsmail Cem Özkan