Bana göre ceket ne anlam ifade eder?
Ne zaman bir damat ve gelin görsem, üzerindeki kıyafetlere gözüm ilişir. Onların kıyafetleri bir şey anlatır ama ne anlattığı üzerine bugüne kadar hiç kafa yormamıştım, bugün ceket konusunda bir deneme yazısı yazayım dedim, kafamdakileri beyaz sayfa üzerine siyah harfler ile dökeyim. Bakalım siz bu görüşüme katılacak mısınız?
Ceketin tarihi tam olarak ne zaman başladı, ceketin altına gömlek ve kravat ne zaman eklendi bilmiyorum. Fakat öngörülerim ve tahminlerim elbette bu konuda da var, çünkü ceket toplum içinde katmanların bir birinden ayrılması için bir sembol olduğunu düşünmekteyim. Avrupalı serfler köylülerden ayrı gözükmek ve onların dışında farklı yaşama çok önem veriyorlardı. Bu da anlaşılır bir durum, çünkü serfler, köklü aileleri ve toprak zenginliğini sembolize ediyorlardı, eğer yönettikleri katmanlar gibi yaşarlarsa toplum içinde itibarları olmayacaktı. Yönettiklerini kendilerine bağlı tutmak için onların dışında, imrenecek bir hayat sürmeleri gerekliydi ki, tarım işçileri de onlara kul, köle olarak çalışsınlar. Üstün olmanın bir göstergesidir kıyafetler ve yaşadıkları yerler. Şatoların bu kadar büyük ve yaşam alanından uzak olması tesadüfi değildir. Ebette serfler köylü ile kendileri arasında bir çizgi çizmek ihtiyacı duymuşlardır, bu ihtiyacın ürünü olarak ceketin yaşamda karşılık bulduğunu düşünmekteyim, çünkü bugün dahi köylüler günlük hayat içinde ceket giymezler. Geleneksel kıyafetler içinde ceket yoktur, hiç gördünüz mü ceket ile geleneksel dans eden adamlar? Bugün dahi Avrupa’da kullanılan bayrak renklerinin serflerin giydiği ceketlerin renklerinden alması bir tesadüfi olmaması gerek.
Geçmişin fotoğraflarına ve resimlerine bakarken belki dikkatinizi çekmiştir, askerlerin kıyafetlerinde bugünkü cekete benzer kıyafetlere benzer. Ceket bir nizam ve düzeni temsil etmektedir. Amerikan bağımsızlık savaşında “kırmızı ceketliler” İngiliz resmi güçlerini temsil etmesi ve savaşta İngilizler ile Amerikan bağımsızlık savaşı yapanları ayrımında kullanıldığına şahitlik ediyoruz. Buradan şu sonuca doğru yol alabiliriz, emperyalist Avrupa devletleri, sömürge devletlerde kendi vatandaşlarını ayırmak için ceket önemli bir sembol olarak kendisini hissettirmektedir. Çünkü ceket giyenler, sömürge ülkelerinde sömüreni temsil etmektedir. Askeri bir düzen yanında bir de “temsil” etme özelliği vardır. Ceketlerin kesimleri ve renkleri giyenin hangi katmana dahil olduğunu göstermektedir. Ve dikkat edilirse eğer, geleneksel kıyafetler içinde ceket giyen hiçbir toplum yoktur. Ceket modern zamanları temsil etmektedir. Hazır giyim sanayisinin en önemli üretim aracının ceket olması tesadüfi olmaması gereklidir.
Ceket bazı mekanlara giriş için anahtar olarak görülmesi sanırım sanayi devrimi ile ortaya çıkar, çünkü ceket geçmişin izlerini taşırken, sıradan insanlar ile parası olanları ayırmak içinde bir araç görevini görür. İmparatorluk zamanında soylu ailelerin kıyafetlerine, sanayi devrimi ile burjuvaların yani “sonradan görme zenginlerin” katılması ile birlikte, taban ile arasına “görselde” olsa çizgi çekilmesi için ceket, toplum içinde statünün göstergesi olması sosyolojik evrimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Ceket giyilen mekanlara sıradan halkın girmemesi kuralı bugün dahi geçerliliğini korumaktadır. Ülkelerin meclislerine hala erkekler ceket giymeye devam ederken, ceketin tek tipliğini kadınların kıyafetleri yok etmektedir.
Ceket giyilen mekanlarda müzik aleti çalanlarında ceket giymesi zorunludur. Onların kıyafetleri elbette orada konuk olanlardan farklı olacaktır. Bu fark ceketin arkasındaki uzunluk ile ortaya çıkmaktadır. Buna frank denilecektir. Bu ceket türü ise başka bir sanayinin doğmasına sebep olacaktır. Kiralık ceket kiralama dükkanların ortaya çıkması, sıradan halkın üyesi olan ve geliri düşük olan sanatçıların o mekanlara girmek için kiralaması ile ortaya çıkmıştır. Bu konuda bir kayıt vardır. 1897 yılında İngiltere’de bir vokalist ceket giyilen mekanda iş bulması ile bu ilk adım atılır. Vokalist ceket satın alacak parası yoktur ve ceket satan dükkandan bir ceketi kiralaması ile dükkan sahibi alfred moss bu işin karlı olduğunu görerek bu işi büyütür.
Bir disiplini ve düzeni sembol eden ceket, askeriyedeki adı üniforma olarak adlandırılırken, sivil hayattaki karşılığını bulmuştur. Yurt dışı görevi yapan ve sömürge ülkenin temsilcilerinin ülke dışında giydiklerini kıyafetlerini ülke içinde de giymesi ile birlikte yeni bir moda başlamış, hatta bu moda öyle bir gelenek halini almıştır ki, bugün düğünlerin damatlarının vazgeçilmez kıyafeti dahi olmuştur. Bugün düğün fotoğraflarında gördüğümüz ceket, aslında bir sınıfı temsil etmektedir. Bir günlükte olsa sıradan insanlarda yönetenleri taklit ederler. Ceket giyen her insan içgüdüsel olarak yönetici sınıfı taklit etmekte ona öykünmektedir. Her gelin damat gördüğümde ben, çekirdek ailenin karnavalı olarak algılıyorum. Gelin ve damat ve yakınları bir günde olsa kendilerine hükmedenlerin yerine kendilerini koyuyorlar ve onlar gibi yaşıyorlar. Düğünler modern şehir yaşamında bir anlamda küçük karnaval işlevini görmektedir. Köylerde ve geleneksel düğünlerde gelin ve damadın kıyafeti içinde ceket yoktur, sonradan eklenmiştir. Tıpkı çayın bizim ulusal içeceğimiz, kurufasülye ulusal yemeğimiz destanın kabul görmesi gibidir. Okullarda ceket giyilmesi, devlet dairelerinde ceketin zorunlu yapılması askeri disiplinin yaşama yansıması olarak algılıyorum. Bugün ceketi zorunlu görenlerin zihinlerinde askeri disiplin eğitimin parçası olduğunu düşünmekteyim.
İsmail Cem Özkan
25 Ağustos 2011 Perşembe
23 Ağustos 2011 Salı
Akıl verenler genelde kapı kulludur!
Akıl verenler genelde kapı kulludur!
Bazı kavramlara göreceli özellik verenler, günümüzde de konuşmaya ve akıl vermeye devam ediyor. Göreceli kavramlar üzerine söz söylemek çok kolaydır, çünkü ona göre her zaman savunma mekanizması da vardır. Kişinin ne anlattığı tam olarak bilinmez ama dinleyen ya da okuyan kendisine göre yorum yapar. Bu yorumlar yazının ya da sözün yeniden üretilmesi anlamına gelir. Sözü söyleyen ya da yazanın amacı ortada yoktur, ne anlaşıldığı ortadadır. Anlayanın duruş noktasına göre anlam değişir.
Sol kavramı da bu insanların (acaba insan demek doğru bilmiyorum, başka şey bulmak gerek bu kelimenin yerine, her konuşan ve düşündüğünü sanan insan mı oluyor, kapı kullarına ne denmeli? Çünkü kapı kulu efendisinin sözünü söyler, onun niyetini hayata geçirmek için kendisini parçalayan şeydir. Kapı kulu benim evimde bir köpek vardı, onun izni olmadan kimse evin kapısını dahi çalamazdı.) dilinde göreceli olan kavramlardan biridir. Kapı kullarına unvan bol bol dağıtılır, bu unvanlar kapı kulları arasında derecelendirmedir. En iyi olana profesör bile denebilinir, denmiyor diyemem açıkçası. Kapitalistin kollarında para kazanmak için kurulmuş bir üniversitede öğrencilerine ders verirken, tarih bilgisi de kuşkuyla karşıladığım (ülkemizde tarih üzerine yazan ve konuşan tüm akademik unvanları hep kuşku ile karşılamışımdır. Akademi dünyamızın evrensel bilim dünyasına yapmış olduğu katkı, futbolun katkısı kadar bile olmadığını söylesem çok mu küçük görmüş olurum acaba?) kendi gerçekliğim için de hep olağan gelmiştir.
Tarih bilgisi tartışmalı ve tarihe bakışı ve tarih yazıcılığı taraf olan birinin kavramları kullanırken ve kavramları yorumlarken de kolajladığını düşünürüm. Kurgular sadece kafa karıştırmaktan, zamanın doğruları içinde oynaktan başka şey ifade etmez.
Sol bunların kolajları içinde göreceli kavramlardan biri olduğunu yukarıda belirtmiştim, nasıl oluyor da sol kavramı göreceli olur diye kafanızda soru oluşmuştur. Zaman kavramı ile oynarsanız kavramın nasıl göreceli ve anlam kayması taşıdığına şahit olabilirsiniz. Fransız devrimi sırasında J.J. Rousseau dönemine göre sol olarak kabul edilmiş, onun Toplum Sözleşmesi eseri bir dönem sol akımlar için vazgeçilmez kaynak olma özelliğini göstermiştir. Fakat bugün aynı esere baktığımızda sol diyebilir miyiz? Aynı şekilde yaşan çağımızdan örnekler verelim; İran elimizdeki en güzel laboratuvar özelliğini gösterir. İran devriminde İslamcıların darbesi öncesi ve sonrası solun tanımlarına bir bakalım isterseniz. İran’ın en büyük sol partisi olan İran Komünist Partisi (TUDEH), devrim için ittifak kurduğu İslamcılar tarafından “darbe” ile yok edildi. TUDEH parti önderlerinin ve kadrolarının önemli kesimi idam sehpalarında, vinçlerde asılarak öldürülmüştür. TUDEH İran sol hareketiydi, sol olarak o dönemde Sovyetler Birliğinin politikasının kayıtsız şartsız “doğru” olduğunu düşünüyordu. Zamanına göre bizim ülkemizden de bakıldığında sol olarak algılanırdı. TUDEH’i yok eden İran İslamcıları, devrim sonrasında devletin adını ve rejimini de “idamlar” ile ilan etmişlerdir. TUDEH artık yoktur, İran öznelinde sol biçim değiştirmiştir. Devlet rejimi içinde sol bugünlerde liberal ve reform isteyen İslamcılar olmuştur. TUDEH ve komünist düşünce artık ülke toprakları içinde hayat şansı bulamazken, sol İslamcı olan bir görüştür. Ve İran’da solun İslam ile barışması ve İslamcıları hoş görmesi gibi kavram tartışılmaz bir boyuttadır.
Ülkemiz içinde “kendisine göre” solu İslam ile barıştırmaya ve ortak hareket etmesini salık vermektedir. Geçmişte sol ve solcuların adreslerini dergi ve gazete sayfalarında yayınlayarak kime hizmet ettikleri unutulmayan bu görüş sahiplerinin yeni misyonu; “İslamcı gömleğini sol üzerine giydirmek” olarak biçmiş gibi. Bu sayede solu kitleselleştirme derdinde olduklarını düşünebilirsiniz, fakat sanki birisi ona o görevi vermiş gibidir. Profesyonel bir çalışandır, görevini layıkı ile yerine getirmeye çalışmaktadır, görevini yapıyor diyebilirsiniz. Ben de haklısınız derim, neden onu anlatıyorum ki!
Bazı insanlar para karşılığında yapar, bazıları gönüllü yapar. Para karşılığında işini yapana profesyonel denir, gönüllü yapana ve bir başkasının çıkarı ve ideolojisini hayata geçirene ise eskilerin deyimi ile “kapı kulu” denir. Kapı kulları para karşılığında değil, gönüllü olarak efendisinin kapısını bekler, efendisi adına konuşur ve işini ve niyetlerini hayata geçirmeye çalışır. Ülkemiz içinde birilerine akıl verenler işte bunlar olmaktadır.
Sol, onların aklına ihtiyacı varmış gibi akıl vermeyi hiç eksik etmezler, kapı kulluğu yaptığı kapıdan kovulma ve atılma tehlikesini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Bugün gönüllü olarak yazdıkları sayfalar, İslam sermeyenin gölgesi altında çıkmaktadır. İslami sermeyenin desteklediği sayfalardan sola akıl verirken, kime veya kimlere hizmet ettikleri ortadadır.
Ülkemizde sol, İran solu gibi değildir, sol durduğu yeri ve mücadele alanını kapı kullarından öğrenecek konumda değildir. Sol tarihin birikiminde ders alan, ona göre biçimlenmeye devam etmektedir. Solun üzerinden 12 Eylül faşist askeri darbesi yanında, dünyada gelişen değişimlerde geçmiştir. İnandırıcılığını “kitlesel anlamda” kaybetmiş gibi gözükmesine rağmen, sol varlığını koruduğu için iktidar erki hala soldan çok korkmaktadır. Korkunun en basit göstergesi, bugün sola akıl vermeye çalışan kesimdir. Eskiden kendilerine “sol” diyen ama solcuların adreslerini gazete sayfalarında yayınlayan “vatansever” çevrenin içinde kapı kullarının İslam sermeyenin reklamlarının yayınladığı sayfalardan görüşlerini sergilemeleri şaşırtıcı değildir ve onlar geçmişte olduğu gibi, zemin değiştirmiş olmalarına rağmen yeni sahiplerinin kapıları önünde “kapı kulluğu” görevlerini profesyonelce ya da gönüllü olarak yapmaya devam ediyorlar.
İsmail Cem Özkan
21 Ağustos 2011 Pazar
Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!
Savaş kelimesini zihnimizden silmeliyiz!
Savaş çığlıkları, aslında politikasızlığın ilanından başka bir şey değildir. Politik çözümler bir taraf için tıkandığında, “güçlüyüm, o halde vururum!” iç konuşmasının dışa yansımasından başka bir anlam ifade etmez. Savaşı çoğu zaman güçlü olduğuna inan taraf ilan eder, öteki taraf ise savunma düşer ama güç ve güçlü kavramı görecelidir, savaşta kimin güçlü ve güçsüz olduğunu, tarih; savaşın sonunda yazacaktır.
Savaş ilan edenler genellikle tarih içinde yenilmişlerdir. Savaş çığlığı atıp yeryüzünü kan gölüne döndürenler, genellikle kendi kanlarını dökmezler, kendilerinin kapı kulu olarak gördüklerini, yasal ve ahlaki olarak uydurdukları kurallar içinde olaylardan hiç haberi olmayan insanların kanları üzerine güç gösterisi yaparlar ve onların kanları üzerine tarihi yazarlar.
Savaş, masa başında ve kendi kanı dökülmeyecek olanlar tarafından çıkarılır, çünkü artık cephe yoktur, cephe önünde askerlerine önder olacak ne padişah ne de kral mevcuttur, çünkü meydan savaşı modern savaş tekniklerinin ilerlemesi ile yok olmuştur. Savaş, liderlerin savaş alanını terk etmesi ile daha kolay ve daha kanlı olarak yapıldığı zaman dilimi kapitalizm çağı içinde olmuştur. Savaş ilan edenlerin ellerine kan bulaşmaz ama kanların tüm sorumluluğu onların üzerinedir, eğer zafer ile çıkarlarsa ellerine kan bulaşmamış ama tarih içinde ellerindeki kandan kurtulmayan “kahraman” oluverirler. Kahramanların devri geçer geçmez ise, onları kahraman değil, katil olarak anımsar gelecek kuşaklar.
Tarih, modern zamanlarda savaş meydanında vuruşanları kahraman olarak kayıt etmez, tarih masa başında plan yapan ve planlarını uygulatanları kahraman yapar.
Riski en az olan şey günümüzde savaş ilan etmektir, eğer kendisine ve gücüne güveniyorsa. Cepheler üzerine politika yürütenler, ister istemez sıcak bir savaşın içinde figür olurlar. Savaş çığlıkları ancak ve ancak cepheler üzerine politika yapanların döneminde en üst seviyeye çıkar.
Paranın akış yönü ve enerjinin kontrol edilebilir olması için, tüm kaynakları kendi denetiminde olmasını isteyen dünya imparatoru olduğuna inanan devletler ve onların başkanları, kralları, imparatorları ve Sezarları savaşın balatsını ellerinden bırakmazlar. Yaptıkları hataları başkaları kanları ile öderler. Onlar hatalarını başkalarına ödeten, başkalarının kanları üzerine tarih yazan birer kan emici konumunda olanlardır.
Günümüzde para için, kapitalin yeniden biçimlendirilmesi için; savaşın, sıcak çatışmanın ve cephelerin yaratmış olduğu olanakları en iyi değerlendirenlerdir. Erki elinde bulunduranlar bilirler ki, kapitali elinde bulunduranlar en güçlü olandır ve eline kan bulaşmazsa da ellere kan bulaştırmaktan çekinmeyenlerdir.
Global politika ve nimetlerinden yararlanmak isteyenler, global olarak yürütülen savaşta taraftır. Güçlü olduğuna inan tarafın yanında, güçsüz olarak gördüğüne karşı kahramanlık yapanlar, yanlış kararlar almakta hiç tereddüt etmezler, çünkü onların bakış açısı güçlünün politikasına paralel olmak zorundadır, kendi ülke ve gerçekliğini göz ardı etmekte sakınca görmezler.
Bugün yaşanan savaş çığlıkları bu güçsüzlüğün bir yansımasıdır. “Bıçak kemiğe dayandı” söylemleri, politikasızlığın, hedefsizliğin, kararsızlığın, çaresizliğin bir yansımasından başka şey değildir. Bu çaresizlik, politikasızlık ise başkalarının kanları üzerine kahramanlık yapmaktan başka anlama gelmez.
Savaş, sorunları çözmez, sorunların çözümünü bir süreliğine ertelemekten başka bir anlama gelmediğini tarih sayfalarına bakarak görebiliriz. Ülkemiz öznel durumunda savaş; ne Kürt sorunu, ne de Alevi sorunu çözmedi, çözemedi. Binlerce yıldır uygulanan görmezden gelme, asimilasyon ve açık savaş yöntemleri sorunları ortadan kaldırmadığı gibi daha da karmaşıklaştırmaktan ve halklar arası, inançlar arası güvensizliği, düşmanlığı geliştirmekten başka şey ifade etmemiştir.
Bir arada yaşamak için, savaş kelimesini ve savaş çığlıklarını ortadan kaldırmak gereklidir. Bir arada yaşamak en zayıf ile güçlü olduğundan inanılanın eşit düzeyde, güçsüz yönünde pozitif ayrımcılığın yapıldığı yasal düzenlemelerin yapıldığı bir anlayışın hakim olmasından geçer. Güçlü ile güçsüz, çoğunluk ile azınlık yasalar nezdinde eşit anlamda düzenleme getirildiğinde, o ülke topraklarında barış kendisini korkmadan ifade eder ve bir arada yaşama kültürü geliştirilebilinir. Bir arada yaşamak için savaş çığlığı atanların güçlerini ellerinden alacak politikalar geliştirilmelidir. Ancak o zaman savaş çığlıkları atılmaz. Bugün savaş çığlığı atanlar, bıçak kemiğe dayandı açıklaması yapanlar, ellerine geçirdikleri gücün dışa yansımasıdır. Güç kendilerine güveni getirir, fakat bu kendine aşırı güven yenilginin ve haklar arası uzun yıllar sürecek olan düşmanlığın tohumlarını ekmekten başka şeye hizmet etmez. Bizler ve çocuklarımızın çağdaş ve halkların, inançların bir arada yaşadığı bir ülkede, boyunlarının bükük olmadan yaşaması için; savaşa ve savaş çığlıklarına hayır demeliyiz.
İsmail Cem Özkan
Babamın kitabı
Babamın kitabı
“Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii, öldüğünde artık komünist değildi zaten.” Kitap bu cümle ile başlar ve sizi sayfalarına davet eder.
İsviçre’de almanca konuşan ve Almanya sınırına yakın bir kasabada yaşayan çekirdek bir ailenin ferdiydi Karl Felix adında abisi vardı, ondan okulda hep iki sınıf üstte okurdu. Abisinin gölgesinde yaşardı, gerçi ondan başarılı olmasına rağmen aile içinde pek hissedilmeyen biriydi. Politika ile ilgilenmiyordu, hatta o kadar ilgisizdi ki Lenin ile karşılaşıp karşılaşmadığını bilemiyordu, oysa Lenin onun yaşadığı yerde sürgün günlerini yaşıyordu. Koltuğunun altında top, arkadaşları ile oyun onu daha çok cezbediyordu.
Babası öğretmendi, annesi ev kadını ve hayatında belki bir kitap okumuştu, o da kuşkuluydu. Okuduğu kitap elbette İncil’di.
Otuz yaşarlına geldiğinde solcular ile karşılaştı, takvimde otuzlu yılları gösteriyordu. Dünya yeni savaşın eşiğine doğu hızlı bir şekilde komşu ülkede adımlarını iktidara gelen Naziler sayesinde hissettiriyordu.
Karl’a babası bir “beyaz defter” verir, (ileride defter yerine kitap denilecektir, çünkü yaşamın romanı el yazısı ile yazılmış oluyordu.) yaşadıklarını gün be gün yazmasını ister. Elbette defterin verildiği gün sıradan bir gün değildir, gelenek olarak babalar oğullarına 12 yaş gününde, yani erkekliğe adım attığı günde verilir. Gelenekler daha başka şeyleri de içinde barındırır, gerçi bugün turizm bir çok geleneği ortadan kaldırmış olmasına rağmen, henüz çocukken yaşarken yaşayan geleneklerden oda faydalanır.
Bir gün babası ölür ve babasının cenazesi için doğduğu köye gidip onun tabutunu almak geleneğin bir parçasıdır. Hani masallarda denir ya; dere tepe düz gider ve köye ulaşır ve her kapının önünde tabut vardır. Gelenek gereği her doğan için bir tabut hazırlanır ve evlerin önünde dururdu. Bu gelenek yaşam içinde ölüm sürekli anımsatılır.
Gördükleri farklı bir durumdur, meydanda olan cafe’de bir nefes alırken, akrabası olduğunu orada öğrendiği babasının kardeşinin elinden içkisini içecektir. Biraz nefeslendikten sonra geldiği yolu, geldiği otobüs ile dönmek için acele etmesi gerekliydi.
Köydeki babasının, babasının yaşadığı evinin önündeki tabutu olarak, o günlerde yaşadıkları ölünün yani babasının öldüğü eve doğru yola çıkmak zorundaydı. Sırtında tabut ile bu sefer aşağıya doğru koşar adım indi, hatta inerken uçurumdan düşme tehlikesi bile atlattı. Kendisini bekleyen otobüse binerek bin bir zorluk ile evine ulaşacaktır.
Babasının geride bıraktığı “beyaz kitab”ı, babasının el yazısının itinası içinde okudu. Beyaz kitap, yazan öldüğünde okunurdu, bu da bir gelenekti. Başlangıçta büyük harfler ile başlayan kitap, son yıllara gelince karınca duası gibi küçük harfler ile daha düzgün hal almaktadır. Zaman kitabın hızını ve sayfasının daha ekonomik kullanmayı zorunlu kılmaktadır. Sayfalar azalırken yazı gün geçtikçe küçülür ve karınca duası gibi büyüteçle okunacak hal alırdı.
Karl, Clara ile evlidir. Bir köyde yaşamaktalar, Almanya sınırına yakındır. Savaş rüzgarı sınırları zorlamaktadır. Karlı savaş rüzgarının etkisi ile askere alınmıştır ve evine yakın bir birliktedir. Clara’yı özlediğinde birliğinden nöbet sonunda kaçıp karısını görebilecek kadar uzaktadır. Kısa zaman sonra söylenti yayılır. İsviçre savaşa girecektir ve devasa güç Almanya İsviçre üzerinden Fransa’ya girecektir. Doğal olarak İsviçre birkaç saat bile direnecek ne gücü, ne de silah teknolojisine sahiptir. Korku ülke saffına kısa sürede yayılır. Köyde yaşayanların büyük bir bölümü Almanlardan korkmaktadır ve daha güvenli gördükleri ülke içlerine doğru kaçmıştır. Köyde Clara ve çocukları kalmıştır. Beklenen olmaz, savaş İsviçre sınırındadır ama İsviçre topraklarına sıcak etkisini yansıtmaz. Ülke kargaşa içindedir, sol gün be gün güçlenmektedir. Seçimler öncesi kurulan Emek Birliği beklenenden daha büyük başarı elde etmiştir, Karl’da seçilmek istemediği için sonlarda liste içinde yer almıştır. Seçim çalışması sırasında eğitimde reform üzerine konuşmalar yapmaktadır. Büyük alkış almaktadır her konuşmasında. Popüler olmuştur. Ev yaşamı içinde de solcu, komünist sanatçılar ile komun hayatı yaşamaktadır bir anlamda. Clara onlar ile ilgilenirken, Karl bir yandan da kitap tercüme yapmaktadır. Tercüme yanında bir okulda da öğretmendir.
Savaş bitmiştir, yeni hükümet kurulmuş, eskiden yasak olan komunistler Emek Partisi adı altında yasallaşmışlardır, şehir meclisinde hükümet koalisyonu içinde yer almıştır. Karl Sovyetlerden gelen çocuk kitaplarını okuldaki çocuklara dağıtmıştır, kimse kiril alfabesi bilmemektedir, bilmesinin de önemi yoktu, çünkü çocuklar resimlere bakarak resimlere yeniden yaratmasını istemiştir. Fakat, okul müdürü muhafazakardır ve Nazi iktidarı dönemde Nazileri selamlayan bir sağcıdır. Onun bu kitaplara tepkisi serttir ve okuldan uzaklaşmasını sağlar. İktidarda olan partisi ve çok samimi arkadaşı ve de yoldaşı duruma müdahil olmaz, çünkü devlet sisteminde bürokrasinin devamından tarafıdır. Söz verildiği gibi reform değil, var olanın devamı çıkarları gereğidir. Öğretmenliği sırasında vermesi gereken vergileri toptan vermek zorundadır ve çok sevdiği plakları şehrin zenginine borcu karşılığı satar.
O artık ne komünisttir ne de solcu. Tercümanlığını ilerletmiş, dil zenginliğini daha da büyütmüştür. Almanya içlerine doğru yolculuk yapar. Tercüme ettikleri yazarlar ile buluşur, oturduğu şehirde onlarla okuma günleri düzenler. Her yeri ağrımasına rağmen, ilaç alarak çok çalışır. Durmadan kitap tercüme eder, sağlığını hiçe alarak. Clara ile ilişkisi aynı açtı altında yaşamak dışında pek ilişkisi kalmış gibi değildir. Evde taşınanlar, yaşananlardan habersiz kendi dünyası içindedir.
Clara bir ara psikolojik sorunu ağır basar ve Bern’de bir kliniğe yatırılmak zorunda kalır. Baba ve oğul Clara’yı görmeye giderler. Evleri bakımsızdır, çünkü her şey ile ilgilenen Clara yoktur. İsviçre hükümeti gelmekte olan ekonomik krize karşı önlemler almaktadır, her karış toprak değerlendirilecek, İsviçre kendi kendine yeter bir ülke olması için planlar yürürlüğe konur. O sırada Clara gelir ve o geniş bahçelerini bakımsız halden çıkarır ve toprak ile bütünleşir.
Ağrılar gün geçtikçe artar. Günlerden bir gün, şair bir kadını davet eder, ona hayrandır. Okuma günü ağrılar yüzünden şehre inemez. Hayran olduğu ve içten içe çok akın hissettiği şair hanım okuma gününde okumasını bitirdiği zaman dilimi içinde Karl şehre son enerjisini toplayarak inmiş ve bu şair hanım ile buluşmuştur. Onu oteline bırakırken onun gerçek kimliğini öğrenir. Ergenliğe geçiş töreni sırasında bir rüya gibi yaşadığı bir anın çilli kızıdır. Yıllardır içten içe sevgi beslediği kadın.
Son nefesini eve vardıktan bir süre sonra verecektir. Son anına kitabı yazan şahitlik edecektir. Babasının yaptığı gibi, basının tabutunu almak için babasının memleketine gitmiştir. Fakat zaman değişmiştir, İsviçre, İsviçre değildir, turizm bu garip geleneği ortadan kaldırmıştır. Eli boş dönecektir. Eve vardığında Clara yani annesi babasının tüm kağıtlarını, kitaplarını toplamış çöpe atmıştır. Babasının “beyaz kitabı” yoktur. Babasının cenazesi sadece olmuş, daha sonra onun anılarını onu tanıyanlar bir birine anlatmıştır. Annesinin attığı bu beyaz kitabı bizim okuduğumuz kitaba oğlu tarafından yazılmıştır.
Kitap bir dönemi, bir oğlun gözünden değerlendirilmesine şahitlik etmektesiniz. İsviçre’den dünya savaşının yansıması ve 50’li yılarlın Avrupa’sına İsviçre’den bakma fırsatı sunmaktadır. Kitap oğlunun gözünden babasını ve iç dünyasına bakma fırsatı sunarken, farklı bir dil ile size farklı düşünmenin kapısını aralayacaktır.
Babamın Kitabı
Yazar:Urs Widmer
Çevirmen:Zehra Aksu Yılmazer
Sayfa Sayısı: 160
Dili: Türkçe
Yayınevi: Ayrıntı Yayınevi
18 Ağustos 2011 Perşembe
Öldürmeyeceksin!
Öldürmeyeceksin!
Savaş ölüm demektir, ölüm ise her zaman savaş anlamına gelmez. Ölümün hüküm sürdüğü yüzyıllın içindeyiz, bu yüz yıl içinde milyonlarca insan öldü, ne için ve kim için sorusunu dahi soramadan. İnsanlık savaşın sonuçları ile gerçek anlamda yüzleşemeden bir savaştan öteki savaşa koşar adım gitti. Barış dönemlerinde bile soğuk savaş hüküm sürdü.
Savaş sınırların içinde ve dışında. Birbirini hiçbir zaman görmemiş, bir birine hiçbir zaman selam vermemiş insanlar karşılıklı cepheden birbirlerine bomba atıyor, kimyasal ve biyolojik silahlar ile birbirlerini zehirliyorlar. Ekranlar ölüm saçıyor, tıpkı kurşunlar ve bombalar gibi. Savaş, düşmanlık üzerine kurulur. Düşman dahi olduğunu bilmeyenlerin üzerine bombalar yağıyor, kim veya kimlerin elindeki silahtan çıktığı belli olmayan bombalar. İnsansız uçaklar, insansız bırakılan doğa, hepsi bu yüzyılın icadı. Her şey silah ve paranın serbest hareket etmesi için. Her şey kapitalin hakim olduğu sistemin devamı için…
İnsanlara vize var, sınırdan geçmek için. Silahlara ve kurşunlara sınır yok! Kurşunlar, kimyasal ve biyolojik silahlar için sınırların aşıldığı bir çağdayız. Bir birine komşu dahi olmayan ülkeler, birbirlerinin toprağını ölüm tarlasına döndürebiliyorlar. Ölüyor insanlar, insanlık ölüyor.
Kutsal metinlerde geçen bir söz vardır, öldürmeyeceksin! Kutsal metinlerde geçen bu söz, kutsallıklar yüklenerek çiğneniyor. Ölenlere kutsallık veriliyor, bir de yakınlarına bayrak. Savaş durmadan kutsallaştırılmış ölüleri doğurmaya devam ediyor.
İnsanlık öldürmeyeceksin der, ana para hırsı olanlar öldürmeye devam eder…
Kendin için ne istiyorsan, başkası içinde onu iste der kutsal metinler, ama hiç kimse silahın kendisine döneceğini düşünmeden öldürür. Ölüm gökyüzüne hakim oldu, yeryüzüne yağmur gibi yağıyor.
Barış adına savaşan tarafların topraklarına gidip nutuk atanlar, bilmelidir ki, savaş rüzgarı kendi topraklarına geldiğinde başkası da gelir kendi topraklarında nutuk atar ve bu durumdan gücenmeyeceksin… Savaş dişe diştir, nispete nispet olur… Sonuçta, taraf olanlar ölüme taraftır. Barış tarafsızdır, her iki tarafı suçlar ve mahkum eder.
Sınırlar, ticaret için çizilmişti başlangıçta ve sınırlar içinde paranın güvenli hareket etmesi için surlar yapılmıştı, çünkü paraya hakim olmak isteyenler karadan saldırırdı eskiden, ta ki birinci dünya savaşında Trablusgarp cephesinde İtalyanlar uçaklar ile bomba atana kadar. Bombalar gökten düştü, mertlik bozuldu, hakimiyet kayıtsız şartsız teknoloji sahibi olanın eline geçti. Bugün bomba atan evinde bilgisayar oyunu oynar gibi, gerçek bombaları ekran aracılığı ile hiç gitmediği, görmediği topraklara ölüm dağıtıyor.
“Öldürmeyeceksin” diye kutsal sözleri alıp tekrarlayanlar, ölüm emri vermeye devam ediyor… Ölüm emri verenlerin haklı tarafları vardır kendilerine göre ve onun haklı olduğuna inanan milyonlarca insan, çünkü o insanlar devlet okullarından tek tip eğitim geçtiler. Başka çözüm yolu olduğunu dahi düşünemezler, çünkü tek doğru kavramına ve yaptıklarının doğru olduğuna inanırlar ve inandırmak içinde her türlü baskı aracını kullanmaktan da çekinmezler.
Her ölümün kutsal tarafı olması ticaret için yapılan ilk kavgada gizlidir. Bütün savaşlar paranın hareketi içindir, parayı kontrol etmesi içindir. Parası olmayanlar savaşta ölür, parası olanlar ise ölenlerin kanları ile iktidar koltuklarını güçlendirmek için ellerine geçen kısmetlerden yararlanırlar. Her savaş yeni zenginlerin doğmasına, paranın el değiştirmesine sahne olur.
Savaş, ekonomik krizler için çıkış kapısı olmayı sürdürüyor. Milyonlarca insan paranın özgür hareket etmesi için ölür ve öldürür, toplama kampında emir alarak fırına insanları verir, işkence yapar. Savaştan bir avuç insan daha zengin olarak çıkar, çünkü kapısını tıklayan kısmetleri iyi değerlendirmiştir kendisine göre. Kimse bu yeni zenginleri savaş suçlusu olarak yargılamaz, çünkü kanlı geçmişi kimse eşelemek istemez, istese de zaten erk kendilerinde değildir. Ölüm parası olmayanların üzerine acımasızda düşer. Onlar da her ölümden bir destan yaratırlar…
Öldürmeyeceksin kelimesi kutsal bir metinde geçer, kutsal olmayan metin ise bir ananın ağzındadır, çünkü analar bilir ölümün ne anlama geldiğini. Analar, yavrusun ölümünün acısını yaşamak istemez. Acıyı hiç yaşamayanlar rahatlıkla başkalarının çocuklarını ölüme gönderirler.
Acıyı kimse yaşmazsın, bu dünyada barışın hakim olması için devletin belirlediği eğitim sistemini ret edin, çünkü bu sistem ölümü kutsallaştırmakta ve ölümü bilgisayar oyunundaki gibi duygusuzlaştırmaktadır. Geçmişimiz kahramanlıklar ile değil, bilime yaptığımız katkılar ile anılsın…
Öldürmeyeceksin, bir arada yaşamak için karşındakini ötekileştirmeden kendin gibi göreceksin. Dünyada ne kadar kültür varsa hepsi biridir diyeceksin… Barış üstünlük üzerine kurulmaz. Paranın hakim olduğu yerde hep savaş var olacaktır. Parayı hakim kılmayan bir dünya yaratmak elimizde, o yüzden paranın sistemi olan kapitalimiz ret etmek ile ilk adımı atabilirsiniz. Kapitalin olduğu yerde ölüm bir nefes kadar uzaktadır… Kapital için iktidar savaşları, paranın rakamlarını banka hesabında görmek isteyenler en yakının çocuğunu kaçırmak için fırsat kollamayı sürdürecektir… Paranın hakimiyetini benimseyenler ve para ile kişiliğini değiştirenler potansiyel katildir ya da katilin eline silah verendir…
İsmail Cem Özkan
23 Temmuz 2011 Cumartesi
Seri katiller saplantılıdır…

Seri katiller saplantılıdır…
Patrick Suskind Parfume: The Story of a Morder adlı romanı Tom Tykwer tarafından 2006 yıllındaBen Whishaw, Dustin Hoffman, Francesc Albiol, Gonzalo Cunill rol aldığı beyazperdeye aktarılmış bir sinema filmi.
Kısaca konusu; Jean-Baptiste Grenouille, parfüm inceliklerini öğrenmek isteyen, yetenekli bir gençtir. Gönüllü olarak parfüm ustalarının yanında parfümün inceliklerini öğrenir. Öğrenmenin sınırı yoktur, her şeyi en ince detayına kadar öğrenmek ister. Bunun bu koku tutkusu hiç beklemediği sona doğru atılan adımdır. Bütün kokuların inceliğini öğrenirken kafasında sorular oluşur ve kendi kokusunun aslında parfümü olmadığının farkına üstadı ile sohbet ederken varır ve o üstadı ona bir destan anlatır. Eski mısırlarda bir çok kokunun sırrı çözülmüştür ama bir halkası kayıptır. O kayıp koku hepsinin üstünde ve karışımdır. O karışımı bulan yaşama hükmeder der. ve Grenouille bu destanı ciddiye alır. O karışımı aramaya adar kendisini ve üstadının yanından başka parfümcülerin yanına doğru yol alır.
O tek bireydir, kendisini keşfine vermiştir. Dışarıdaki gelişmeler onun ilgi alanı dışındadır, o parfümde o kayıp halkayı aramaktadır ve kokularından oluşturacağı düzine olacak bir seriyi tamamlamayı kendisine hedef kılmıştır. Mısırlılar madem yaptı, neden kendisi yapamayacaktı? Yapması gerekliydi, çünkü o kayıp halkayı bularak en büyük olacağını ve toplum içinde değerli olacağını düşünmektedir.
Koku alma duygusu o kadar gelişmiştir ki, etrafında olan her şeyi artık görmüyor, kokusunu alıyor konuma gelmiştir. Koku ve parfüm onun hayatıydı. Koku alma duygusunu yapmak istediği o kendi kokusunu sağlayacak kokuyu bulmak üzere kurgulamıştır.
Yaşamın içinde kayıp halkayı aramak saplantı konumuna gelmiş durumdur. O saplantısını gerçekleştirmek için artık her türlü riski göze alacaktır. İnsan kokusunu almak için ilk tecrübesini bir hayat kadını üzerine gerçekleştirecektir. Hayat kadınını öldürür, çünkü hayat kadını yapmak istediğini anlamamış ve korkmuştur. Korku ve panik onun sonu olacaktır. İlk cinayetini soğuk kanlılıkla işleyen Grenouille ilk parfümünü de yaratmıştır, bu sayede ilk koleksiyonunda ilk şişesini doldurmuştur.
İnsan kokusunu damıtmak için geliştirdiği yöntemi hiç çekinmeden cinayetlerinden sonra uygulamıştır. Cinayetler yaşadığı şehirde kısa zamanda paniğe yol açacaktır, güzel kadın ve kız çocuklarını öldürüyor ve kokusunu damıtmak ile uğraşmaktadır. Gözü görmüyor, kokusunun peşinde gidiyor. O kokuları biriktirmektedir. Koleksiyonu gün geçtikçe gelişmekte ve o kayıp halkanın yani insan kokusunun peşindedir. O insan kokusu parfümü bütün insanları etkileyecek ve toplum içinde hak ettiği yeri alacaktır. Cinayetler arka arkaya işlenmekte ve kadınların saçları kesik olarak şehrin her hangi bir yerde çırılçıplak olarak bırakılmaktadır. Şehrin yöneticileri bu katilin hedefini henüz bilmemektedir, hiçbir zamanda bilemeyeceklerdir. Şehrin yöneticilerinden birinin kızları da bu cinayetlere kurban gitmiştir. O yönetici elinde kalan yaşayan son kızını korumak için her türlü çareye başvurur, onu şehrin dışına kaçırır ama artık o kızın peşindedir. Seri katil kendi koleksiyonu için onun kokusuna ihtiyaç duymaktadır. O kızın kokusunun peşindedir. Onun sadece kokusuna ihtiyaç duymaktadır. Sonuçta dağ bir köyde kızın odasına girer ve öldürür, tıpkı diğerlerini öldürdüğü gibi.
Grenouille ihtiyacı olan kokuyu almıştır. Kokusunu damıtmış ve koleksiyonun son şişesine de kokuyu damıtmıştır.
Yakalanır. O yakalanmasını artık önemsemez, çünkü son şişesini doldurmuş ve hedefine varmıştır. İşkence görür, idama mahkum edilir. İdam için şehrin meydanı hazırlanır. Şehrin meraklıları oradadır, bir idamı izlemek için meydanda yerler alınmış, yer kavgaları zaman zaman olmaktadır. İdam, ölüm demektir ve o şehrin insanı ölümü görmek için oradadır. Fakat beklenmeyen şey olur, meydana şehir zenginlerinin kullandığı araç ile gelir Grenouille. Meydan sessizdir. O meydana arabadan inerken bir koku dalgası yayılır. Kokuyu duyan ona hayran hayran bakar ve önünde eğilirler. Meydanı bir görünmeyen koku dalgası sarmıştır. Meydan suçlu beklerken karşılarında bir melek görmüştür sanki. “O suçsuz” nidaları yükselir gökyüzüne. Parfümün etkisi bütün meydanı şehri almıştır. “o bir insan değil, o bir melek!” diye bağırır piskopos ve önüne eğilir. Bütün şehir ona şükür eder. O melektir artık… sevgi seli göz yaşarlı içinde meydanı kuşatır. Ruhani bir duygu yaşarlar
Elinde bir mendil vardır, mendilde bir damla parfüm. Meydana bırakır. Meydan rüzgar gibi hareket eder ve …
Sessizlik, son çığlıktır. Bir birlerini sevgi ile kucaklayanlar vardır meydanda, dinin binlerce yıldır gösterdiği etkiyi meydan yaşamaktadır, ruhani olarak barışmıştır insanlık.
Grenouille ise kendi dünyasında geçmişte yaşadığı yaşayamadığı sevgilisini düşünür. O yaşamadığı sevgilisi ise son öldürdüğü kızdır. Hayal dünyasında onun ile birlikte olur.
Cinayet ise bir başkasının üzerine işkence ile kalmıştır. O idam edilir.
Grenouille ise Paris yolundadır. O dünyanın en büyük güç ile... o istese her şeyi yapacak güçtedir. Parfümün tek yapamadığı şey, onu diğerleri gibi seven ve sevilen yapamıyordu. O artık umursamıyordu. Doğduğu şehrin kapısından girer ve doğduğu yere içgüdüleri getirmiştir. Meydanda ateş etrafında yoksul bir halk vardır. o parfüm şişesini alır ve başından aşağı döker. O parfüm etkisi ile orada yer alanlar tarafından aşırı sevgi ile kucaklanır. O bir melektir ve melekten bir parça koparmak için ahali artık üzerindedir, öperken bir parçasını koparır. Sevgi aşırı boyuttadır. Üzerine yıkılırlar ve o benim sesleri gökyüzünü şehir kuşatır. Kalabalık üzerinden kalktığında artık ondan bir şey kalmaz ve dünya yeryüzünden kaybolmuştur. Orada yaşayanlar yaptıkları işi sevgi ile yaptıklarından dolayı mutlu olarak meydanı boşalttılar. Ertesi gün sıradan bir gündür, dünden kalan son parçalarda yok olacaktır, çocukların ellerinde…
Son damla yeryüzüne damlar, tıpkı mısır destanında olduğu gibi son parfüm ile ilgili hiçbir kayıt olmadan yok olmuştur, ne yapan ortadadır ne de parfüm…
Bu film ve eserden bir çok sonuç çıkarılabilinir. Fakat bize sunduğu en önemli bilgi, saplantı ve sapkın düşünceler insanı beklemediği sona ve sonuçlara götürür. O insan parfüm kokusu için onlarca kadın öldüreceğini hiçbir zaman düşünemezdi. Hitler’in saplantı düşünceleri yüzünden milyonlarca insan öldüreceğini hiç düşünemezdi. Bugün saplantı ile bakan bir çok bakanlar kurulu başkanı olduğunu unutmayın… her cinayetin ve katliamın arkasında bir çok şey bulabilirsiniz ama seri katillerin arkasında genelde saplantılarını bulursunuz…
İsmail Cem Özkan
17 Temmuz 2011 Pazar
Türküler yanmaz ama yakılır…
Türküler yanmaz ama yakılır…
Son günlerde yaşanan tehlikeli siyasi gerginlik, çatışmayı da beraberinde getirmektedir. Çatışma bir anlamda türkülerin yakıldığı cenazeler ve gençler üzerine yazılmış destanlar demektir.
Her çatışma ortamı, komşularımız ile aramızın daha da açılması anlamına gelmektedir. Çünkü çatışma, komşular arasında nefret duygusunun ve söyleminin artmasındır. Tarihin en büyük kötülüğü belki de nefret söylemin ortaya çıkmasında yatmaktadır. Nerede bir nefret söylemi var ise, orada toplu cinayetlerin varlığı anlamına gelmektedir. Nefret bir anlamda kan dökmek ve yok saymak ya da yok etmek anlamına gelir.
Anadolu toprakları nefret söylemlerine yabancı değildir. Her çatışma, başka nefret duyguların kapsını aralamak anlamına gelmektedir. Nefret söylemi geleceğe bırakılan kanlı ellerdir.
Nefret söylemi ve duygusu öyle bir birlik sağlar ki, bir toprak üzerinde yaşayan başka dillerden de konuşanların ortak duygusu ve düşüncesi hatta hareketi bile olabilir. Aynı söylemin farklı diller ve lehçeler içinde duymak hiç şaşırtıcı değildir, çünkü nefret söylemi grip virüsü gibi yayılır ve kendisine karşı geliştirilen her türlü önlemi karşı kendisini koruyacak güç ve enerjiye sahiptir. Nefret söylemi öyle bir birikim üzerine oturur ki, her ortama göre biçim değiştirerek ve yeni söylemlerin gelişimi için olanak tanır konumdadır.
Bir türkü okundu, değişik dillerde okunan bir gecede. Farklı dillerde okunan türkülere severek katılanlar bir an kulaklarına aşina olduğu başka bir türkü duyduklarında gururlarının incindiğini hissettiler, çünkü o geceden bağımsız gelişen, dışarıda olan bir olayın yankısı salona yansımıştı. Salonda kimse hadi protesto edelim demedi, ortak bir iletişim kendiliğinden oluşmuştu ve kimse bu kendiliğinden olana isim bile vermemişti ve protesto başlamıştı. Gururları incindiğini düşünenler, gurur olarak gördükleri bir marşı yüksek ses ile okuyup kendilerinin gurularını okşamışlardı. Protesto yapılmıştı, türkülere karşı marş söylenmişti. Geçmişte bir olayda olduğu gibi kaşık bıçak atılmamıştı ama ortam görünmeyen bir elektrik dalgası altındaydı. Gururu kırılanlar, gurur kırmıştı. Nefret söylemi yoktu ama duygusu ve birikimi o salonu doldurmuştu.
Salonların sesinin sokağa ulaşması uzun sürmedi. (Medya üzerine düşen görevi yerine getirmiş ve nefret duygusunun hareket alanını bir anda genişletmişti.) Ellerine onur olarak gördükleri bir sembolü alıp, istedikleri evlerin, büroların, siyasi partilerin önüne gelip bir birini tanımayan insanlar yüksek ses ile protesto etmişlerdi. Gece karanlığın içinde Molotof kokteyller atılmış, karanlık ateşe verilmişti. Her şey sessizce ve aniden, yılların birikimi olan bir duygunun hareket etmesi olarak hayat bulmuştu. Salonlar ve sokaklar aynı duygunun dalgası altındaydı…
Nefret duygusu zaman zaman hayat bulurken, aynı zamanda komşumuzu kaybetmemiz anlamına da gelmektedir. Her nefret dalgası, toplumumuz için bir rengin solması ve yok olması anlamına gelmektedir. Toplum, her dalga sonucunda daha da fakirleşmiş, daha da kronik bir hastalığın pençesi içinde, kendi sonunu hazırlayacak günlerin tohumlarını ekmektedir.
Geçmişten gelen türküler bir çok ağıtı içinde barındırır, türküler yanmaz, fakat ağıt türküsünü oluşturan yer ve zaman; bir yangın yeri olur…
Ülkemizin hiçbir alanın, bir karış toprağının dahi yangın yeri olmaması için, bilincimiz içinde yer alan nefret duygusunun kırpıntılarını dahi yok edelim. Çünkü kalan bir kırpıntı bile oluşacak olan her hangi bir dalgada sizin de katil olma olasılığını içinde barındırıyor demektir.
İsmail Cem Özkan
Son günlerde yaşanan tehlikeli siyasi gerginlik, çatışmayı da beraberinde getirmektedir. Çatışma bir anlamda türkülerin yakıldığı cenazeler ve gençler üzerine yazılmış destanlar demektir.
Her çatışma ortamı, komşularımız ile aramızın daha da açılması anlamına gelmektedir. Çünkü çatışma, komşular arasında nefret duygusunun ve söyleminin artmasındır. Tarihin en büyük kötülüğü belki de nefret söylemin ortaya çıkmasında yatmaktadır. Nerede bir nefret söylemi var ise, orada toplu cinayetlerin varlığı anlamına gelmektedir. Nefret bir anlamda kan dökmek ve yok saymak ya da yok etmek anlamına gelir.
Anadolu toprakları nefret söylemlerine yabancı değildir. Her çatışma, başka nefret duyguların kapsını aralamak anlamına gelmektedir. Nefret söylemi geleceğe bırakılan kanlı ellerdir.
Nefret söylemi ve duygusu öyle bir birlik sağlar ki, bir toprak üzerinde yaşayan başka dillerden de konuşanların ortak duygusu ve düşüncesi hatta hareketi bile olabilir. Aynı söylemin farklı diller ve lehçeler içinde duymak hiç şaşırtıcı değildir, çünkü nefret söylemi grip virüsü gibi yayılır ve kendisine karşı geliştirilen her türlü önlemi karşı kendisini koruyacak güç ve enerjiye sahiptir. Nefret söylemi öyle bir birikim üzerine oturur ki, her ortama göre biçim değiştirerek ve yeni söylemlerin gelişimi için olanak tanır konumdadır.
Bir türkü okundu, değişik dillerde okunan bir gecede. Farklı dillerde okunan türkülere severek katılanlar bir an kulaklarına aşina olduğu başka bir türkü duyduklarında gururlarının incindiğini hissettiler, çünkü o geceden bağımsız gelişen, dışarıda olan bir olayın yankısı salona yansımıştı. Salonda kimse hadi protesto edelim demedi, ortak bir iletişim kendiliğinden oluşmuştu ve kimse bu kendiliğinden olana isim bile vermemişti ve protesto başlamıştı. Gururları incindiğini düşünenler, gurur olarak gördükleri bir marşı yüksek ses ile okuyup kendilerinin gurularını okşamışlardı. Protesto yapılmıştı, türkülere karşı marş söylenmişti. Geçmişte bir olayda olduğu gibi kaşık bıçak atılmamıştı ama ortam görünmeyen bir elektrik dalgası altındaydı. Gururu kırılanlar, gurur kırmıştı. Nefret söylemi yoktu ama duygusu ve birikimi o salonu doldurmuştu.
Salonların sesinin sokağa ulaşması uzun sürmedi. (Medya üzerine düşen görevi yerine getirmiş ve nefret duygusunun hareket alanını bir anda genişletmişti.) Ellerine onur olarak gördükleri bir sembolü alıp, istedikleri evlerin, büroların, siyasi partilerin önüne gelip bir birini tanımayan insanlar yüksek ses ile protesto etmişlerdi. Gece karanlığın içinde Molotof kokteyller atılmış, karanlık ateşe verilmişti. Her şey sessizce ve aniden, yılların birikimi olan bir duygunun hareket etmesi olarak hayat bulmuştu. Salonlar ve sokaklar aynı duygunun dalgası altındaydı…
Nefret duygusu zaman zaman hayat bulurken, aynı zamanda komşumuzu kaybetmemiz anlamına da gelmektedir. Her nefret dalgası, toplumumuz için bir rengin solması ve yok olması anlamına gelmektedir. Toplum, her dalga sonucunda daha da fakirleşmiş, daha da kronik bir hastalığın pençesi içinde, kendi sonunu hazırlayacak günlerin tohumlarını ekmektedir.
Geçmişten gelen türküler bir çok ağıtı içinde barındırır, türküler yanmaz, fakat ağıt türküsünü oluşturan yer ve zaman; bir yangın yeri olur…
Ülkemizin hiçbir alanın, bir karış toprağının dahi yangın yeri olmaması için, bilincimiz içinde yer alan nefret duygusunun kırpıntılarını dahi yok edelim. Çünkü kalan bir kırpıntı bile oluşacak olan her hangi bir dalgada sizin de katil olma olasılığını içinde barındırıyor demektir.
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)