1 Ağustos 2026 Cumartesi

Rüzgâra Karşı Yürümek

Rüzgâra Karşı Yürümek

Bugün kimse uzun yazılar okumak istemiyor. Video daha hızlı, kısa içerik daha cazip. Algoritmalar bizi sürekli tüketmeye çağırıyor. Oysa insan yalnızca tüketerek değil, üreterek de yaşar. Yazmak tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü yazı, algoritmanın değil, insanın ritmiyle ilerler.

"Çok yazı yazıyorsun; üstelik çok uzun. Bu zamanda kim okuyacak?" diyenlerin sayısı az değil. Haklı oldukları bir taraf da var. İnsanların önünde tüketebilecekleri sayısız video, TikTok ve YouTube kanalı duruyor. Google ve benzeri küresel şirketler bu devasa trafiği paraya çevirirken, elde ettikleri gelirin çok küçük bir bölümünü milyonlarca içerik üreticisine dağıtıyor. Borsada hisse alan biri gün sonunda ne kazandığını öğrenir; dijital platformlarda çalışanlar ise ay sonunda ya da sözleşmelerinde belirtilen tarihte, tıklama başına ne kadar kazandıklarını görürler.

YouTube bu modeli belki de en başarılı uygulayan platformlardan biri oldu. Kazancının küçük bir bölümünü içerik üreticilerine aktararak hem milyonlarca insanı video üretmeye teşvik etti hem de dünyanın en çok ziyaret edilen platformlarından biri hâline geldi. Büyük kazanıyor, küçük dağıtıyor; ama dağıttığı küçük pay, sistemi ayakta tutmaya yetiyor. Küreselleşmenin mantığını bundan daha iyi anlatan bir örnek bulmak zor.

Yerelde içerik üretenler de bu düzenden memnun görünüyor. Çünkü geleneksel medyada yer bulamayan insanlar kendi mecralarını kurabiliyor, söylemek istediklerini doğrudan dile getirebiliyorlar. Fakat zamanla başka bir süreç başlıyor. İzleyicisini kaybetmemek için algoritmaları, istatistikleri ve beğeni eğilimlerini izleyen içerik üreticisi, farkında olmadan kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Kendi sözünü söyleyen kişi olmaktan çıkıp, izleyicinin duymak istediğini üreten bir aparata dönüşüyor. Bugün sosyal medya üzerinden satış yapan ya da görünürlük peşinde koşan birçok kişi, bir ölçüde piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalıyor.

Benim böyle bir kaygım yok. Yazdıklarımdan para kazanmadığım için, "Karşımdaki ne düşünür, nasıl daha çok beğeni alırım?" hesabını yapmak zorunda değilim. İçimden geldiği gibi yazıp çizebiliyorum. Belki de bu, yaşadığımız siyasi ve tarihsel atmosferde akıl sağlığını koruyabilmenin en etkili yollarından biridir.

Yazmak, algoritmalara ve piyasanın insanı dönüştüren baskısına karşı bireyin kendisini koruma biçimidir.

Akıl sağlığını korumanın iki yolu var. Birincisi, akışa uyum sağlamak; ne etliye ne sütlüye karışmadan, sistemin senden beklediği gibi yaşamak ve gemini yürütmek. İkincisi ise yazmaktır. Yazmak, insanın hem kendisini hem de yaşadığı zamanı anlamasını sağlar. Olaylara uzaktan bakmayı, farklı düşünme alanları açmayı öğretir. Havaya savrulup giden sözlerin yerine, dönüp tekrar bakabileceğin kalıcı izler bırakır.

Yazı ve çizgi, insanın kendisini tanımasının en güçlü araçlarıdır. Belki de bu yüzden yazarlar ve çizerler dışarıdan göründüklerinden daha güçlü insanlardır. Ama aynı zamanda en kırılgan olanlar da onlardır. Zihinsel hassasiyet ile yaratıcılık çoğu zaman aynı yerde buluşur. Kimi zaman psikiyatri kliniklerine uzanan yol da buradan geçer. O yatışlar bazen yeni kapılar açar, yeni bakış açıları kazandırır. Ancak insan, kendisini tetikleyen şeylere karşı savunmasını kuramazsa, yaratıcılık acıyla iç içe geçebilir.

Van Gogh'un yaşamı bana bu konuda hep düşündürücü gelir. Arada bir, özellikle Fransa'da geçirdiği son yılları yeniden okurum. Onun trajedisi yalnızca büyük bir ressam olması değildi; aynı zamanda yalnızlığıyla baş edememesiydi. Bazen kendi kendime düşünürüm: Hayatın içine daha fazla karışabilse, insanlarla daha güçlü bağlar kurabilse, belki bambaşka bir yaşamı olabilirdi. Bunun kesin bir cevabı yok; ama insanın aklına ister istemez geliyor.

Belki de en doğrusu, her sıkıntıda çözümü yalnızca dışarıda aramamaktır. Elbette gerektiğinde psikiyatrik destek almak önemlidir. Ama insanın kendi iç dünyasını tanımasının yollarından biri de yazmaktır. Yazın, çizin. Sistemin bütün dayatmalarına, bütün yönlendirmelerine rağmen kendi sesinizi kaybetmeyin. Çünkü insan, rüzgâra karşı yürüyebilir. Asıl mesele, rüzgârın önüne kapılıp gitmemektir.

 

Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti

Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti


Siyasette en büyük yanılgı, gücü sadece iktidarın elinde sanmaktır. İktidarı ayakta tutan, çoğu zaman ona karşı olduğunu söyleyenlerin tercihleri, hataları ve suskunluklarıdır. Bir iktidar yalnızca kendi başarısıyla uzun yıllar ayakta kalmaz; onu besleyen bir siyasal düzen, onu meşrulaştıran bir muhalefet ve her yenilgiyi "bir sonraki seçime" erteleyen bir siyaset anlayışı da gerekir.

Bugün yaşanan tartışmalar sadece belediyelerin el değiştirmesi ya da muhalefetin yaşadığı sıkıntılar değildir. Asıl mesele, yıllardır aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç bekleyen siyasal aklın iflasıdır. Kalabalık yürüyüşlerin, sloganların ve ekranlarda üretilen iyimserliğin gerçek siyasal mücadele yerine geçtiği bir ortamda, başarısızlık artık istisna değil, süreklilik hâline gelir.

Sosyal demokratların bu duruma düşmeleri elbette kendilerinin eseridir. Erdoğan'ı iktidara taşıyan, onu başarısızlıklarına rağmen orada tutacak her türlü yolu açan yine bu onlardı. Şimdi ise mağduriyetleriyle gündemdeler. Kazandıkları belediyeler tek tek elden gidiyor. Hani Alman papazın hikâyesini anlatırlar ya; en son papazı almaya gelirler ve papaz arkasına bakıp, "Kimse bana sahip çıkmayacak mı?" der. Sosyal demokratlar kime sahip çıktı da şimdi sürekli dayanışma bekliyor? Birkaç kırlangıç sallayan mahalle takımı kadar seçmeni olan sosyalistlerin onlara sahip çıkması elbette sorunu ortadan kaldırmıyor.

Kitlesel seçmeni olmasına rağmen o kitleyi bertaraf edip, "Biz yapacağız.", "Sabreden derviş muradına erecek." diyerek sandığı beklemeyi tercih etmeleri şaşırtıcı değildi. Peki, sandığı kimin saydığını, içinden atılmayan oyların çıktığını unuttuk mu? Mühürsüz oyları kabul eden yine sosyal demokratlar değil miydi?

Bugün aslan ile kedinin kavgasına şahitlik ediyoruz. Her iki taraf da kendisini lunapark aynasında görüyor; biri olduğundan büyük, diğeri olduğundan güçlü…

Şimdi muhalif kanalların haberlerine dahi bakamıyorum. Cıvık cıvık yorumlar, başarı gibi gösterilen adımlar, "iktidara yürüyoruz" söylemleri... Erdoğan'ın paradigmasını dahi anlayamamış insanların yorumları...

"Ne olursan ol, gel!" diyen bir anlayışın olduğu bir zamanda, belediye başkanının telefonunu bile açık tutamayan bir partinin başarısı mı olur?

Sosyalistlerden alınan sloganlarla solcu gibi slogan atıp, yollarda omuz omuza, kol kola girilen yürüyüşlerin hiçbir sonuç getirmediği ortada olmasına rağmen, birkaç kırlangıç sallayarak yapılan yürüyüşlerin anlamsızlığını hâlâ çözebilmiş değiller. Demek ki bugüne kadar başarılı olmadılarsa, bundan sonra da başarılı olmayacaklar. Yani başarı için kapı aralamak yerine, iktidarın meşru olmayan, meşruiyetini uluslararası sessizlikten alan Erdoğan'ın bu başarısına gölge düşürecek hiçbir şey yapmayan muhalefet mi başarılı olacak?

Siyaset para işidir; parası olan siyaset yapar.

Bunu yeni kurulan Yeni Parti bir kez daha gösterdi. Parasız yola çıktığında seçmeninden, başarıya susamış kitleden parasını almasını bildi. Ona para yatıranlar hiç sormadı: "Sevgili vekiller, siz kaç lira bağışta bulundunuz? Vekil olarak partiye yatırdığınız ya da seçim sırasında kiraladığınız büroların masrafı kadar parayı yeni partiye bağışladınız mı?"

Futbol takımı başkanlığı seçimleri gibi... Başkan, parası olan, ihale peşinde koşan bir işverendir. "Gönlünü verdiği" renklerin kupa alması için takım başkanlığına aday olur. Aslında futbol kulübü başkanlığı, iktidarla iletişim kurmanın en önemli araçlarından biridir. Bugün "beşli çete" diye adlandırılan, devletten en çok ihale alan şirketlerin sahiplerinin geçmişlerine baktığınızda, futbol kulüplerinin yönetim kurulu üyeliklerini görürsünüz.

Futbol sadece futbol değildir; yeter ki seyircisi olsun. Cebinde parası olmadığı hâlde takımı için ekmeğinden kesip para yatıracak insanlar bulunsun. Her sene değişen forma için para biriktiren bir tüketim çılgınlığı devam etsin. Bu tüketim kültürü sürdüğü sürece futbol kulüplerinin yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği için bol reklamlı yarışlar da sürecektir. Çünkü "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez." Üstelik hormonlu, kısa sürede şişirilmiş, tadı tuzu olmayan, hayatını kafeste geçirmiş birkaç aylık tavuklar bile buna dâhildir.

Futbol seçimi ile meclis seçimi arasında artık hiçbir fark kalmadı. Seçim, seçimdir.

Gelinen son noktada, "Bizim üzerimize ne düşerse onu yaparız efendim." diyen bir anlayış var. Seçende de seçilende de aynı anlayış hâkim. Bizler küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, "gelişmekte olan" bir ülkeyiz. Gerekirse göçmen alırız, gerekirse savaş bölgelerine asker göndeririz, gerekirse fakir ülkelere ekonomik yardım ederiz; ama emeklisine insanca yaşayabileceği bir maaş vermeyiz.

Bizde siyaset; emekliden ve emekçiden kesip sermayenin istediğini yapmaktır.

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; sandığı koruyacak irade, örgütlülük ve bedel ödemeye hazır bir siyasal kararlılık gerektirir. Aynı yöntemleri tekrar ederek farklı sonuç beklemek, seçmeni sürekli sabra davet etmek ve her yenilgiyi yeni bir umut söylemiyle ertelemek, zamanla muhalefeti alternatif olmaktan çıkarır.

Siyasetin finansmandan medyaya, futboldan sermayeye kadar uzanan ilişkiler ağı içinde şekillendiği bir düzende, yalnızca sloganlarla ya da sembolik yürüyüşlerle sonuç almak mümkün değildir. Gücü anlamadan ona karşı mücadele edilemez; sistem çözülmeden sistemin ürettiği sonuçlar değiştirilemez.

Belki de en temel soru şudur: Gerçekten iktidarı değiştirmek isteyen bir muhalefet mi var, yoksa iktidarın sınırlarını kabul edip onun belirlediği oyunun içinde rolünü oynayan bir muhalefet mi?

Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır. Asıl cesaret, gölgeden çıkıp güneşin altında hesap vermeyi ve hesap sormayı göze alabilmektir.

31 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsanları mağaralara koydular, onlar da tanrılarını mağaralara aldılar. Sonra onlar için sunaklar ve mabetler yaptılar, tanrılarının etrafını duvarlarla çevirdiler. İnsan, yarattığı tanrıları zamanla duvarların arasına yerleştirdi; mabetler büyüdükçe tanrılar da büyüdü. Çünkü tanrıların evleri öyle görkemli olmalıydı ki insan, onların karşısında kendini küçük ve değersiz hissetsin. Bu yüzden tanrıların evleri her zaman insandan büyük yapıldı.

İnsan, yarattığının esiri olur. Ne yaratırsa, bir süre sonra ona bağımlı hâle gelir.

Tanrının somut hâlde yeryüzünde göründüğüne inanılan tek kişi İsa'dır; onun dışındakiler yalnızca temsilcidir. Tanrı, kendi oğlunu ölüme giderken sessizce izledi. O ise çektiği acıyı babasına ulaşmanın yolu olarak gördü. Böylece tanrıya ulaşmanın yolu, acı çekmek ve çileye katlanmak olarak kutsallaştırıldı. İnsanlar çilehanelerde açlık çekti, kendilerini dar hücrelere kapattı, olgunlaşmanın ve hakikate ulaşmanın ancak böyle mümkün olduğuna inandı. Oysa tanrı hiçbir zaman dar bir alana hapsedilmedi; onun adına yapılan bütün mabetler, insanların içinde rahatça dolaşabileceği kadar geniş ve görkemliydi.

Tanrı, insana çileyi ve acıya direnmesini öğütledi. Tıpkı insanları köleleştiren efendilerin yaptığı gibi.

Köle sahipleri de kendilerini tanrının yeryüzündeki gölgesi ilan etti. Onlar gibi yaşayabilmek için önce çile çekmek, işkenceye katlanmak gerektiğini söylediler. Köle sahibi isterse kölesine özgürlük verebilirdi; çünkü affetme yetkisinin yalnızca efendide olduğuna inanılıyordu. Tıpkı tanrıda olduğu gibi.

İnsan, efendisini yarattı.

Efendisiz köle olmayacağı fikri bütün kölelere öğretildi. Onlardan yalnızca çalışmaları değil, kendilerine yapılan eziyete bile şükretmeleri beklendi. Çöpe atılacak yemekler önlerine konuldu; onlar ise, "Şükürler olsun, bugün de doyduk. Tanrımıza şükür olsun." dediler. Aynı şükranı efendilerine de sundular.

İnsanlara tarihin hep tekerrür ettiği söylendi. Yaşadıklarının değişmeyecek bir döngü olduğu anlatıldı. "Allah tamamına erdirsin." denildi. Oysa bu söz, çoğu zaman "Köle geldin, köle kal." demekten başka bir anlam taşımıyordu. Efendiler ayrıcalıklarını soylarına aktardı; onlara şatolar inşa edenler ise ahırlarda yaşamaya devam etti.

Tanrılar kurban istediğinde, sunulan kurbanlardan memnun olup olmadığını hiçbir zaman söylemedi. Çünkü hakkını alıp gitmişti. Kurban neyin karşılığıydı? Bu soru sorulmadan, insanlık tarihine gelenek olarak yerleşti. İnsanlar itiraz etmeye başladığında ise kurbanın yanına adak eklendi. Adak, gerçekleşen bir dileğin karşılığı olarak sunulan kurbandı.

Efendiler hep ayrıcalıklıydı; diğerleri ise hizmetkârdı. Ayak takımının yönetici olması hiçbir zaman istenmedi.

Emekçiler, "Üreten biziz, yöneten de biz olacağız." demeye başladığında bunun mümkün olamayacağı söylendi. Lidersiz bir hayatın kabul edilemeyeceği savunuldu. "Herkesin eşit olduğu bir düzen olmaz; olursa anarşi olur." denildi. Anarşi ise kargaşa olarak tanımlandı. Düzen ortadan kalkarsa istikrarın da yok olacağı anlatıldı.

Korku, tanrının en güçlü koruma kalkanıdır. Korkuyu canlı tuttuğu sürece insanlar ona sığınmaya devam eder. Düzen arayışı da korkuyu besler. Korku ortadan kalktığında ise tanrıların sonu yaklaşır. Bu yüzden din, insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine büyük bir anlam dünyası kurmuştur.

Ölüm... Sonrası... Tamamına ermek...

Ölümden sonrasına duyulan belirsizlik, korkunun en güçlü kaynağıdır. Bu nedenle insanlar, dinin emrettiği cenaze töreniyle uğurlanır; ışığa, yani tanrısına doğru yola çıktığına inanılır. Bu ritüel, dinin toplumsal varlığını sürdüren en güçlü dayanaklardan biridir. İnsanlar, bir mezara sahip olabilmek ve sevdiklerini usulüne uygun uğurlayabilmek için büyük acılara katlanır. Günahsız olarak tanrıya kavuşacaklarına ve cennette huzur bulacaklarına inanırlar.

Çalışanlara emeklilik hakkı verildi. Böylece aynı işyerlerinde uzun yıllar kalmaları sağlandı. Onların emeği üzerinden kazanç sağlayanlar rahat yaşarken, çalışanlar ay sonunu borçlanmadan nasıl getireceklerini hesapladı. Buna rağmen emekliliği bekledi; bir ev, bir araba, bir yazlık, torunlarıyla geçireceği huzurlu günler... Tıpkı cennet gibi. En azından emeklilik bu dünyada görülebiliyordu; peki ya ölüm sonrası?

Emeklilik umudu ortadan kalkarsa, insanların uzun yıllar aynı yerde çalışmasını sağlayan en güçlü nedenlerden biri de ortadan kalkar. Rahat edemeyen başka bir işe geçer; çünkü kaybedeceği fazla bir şey kalmaz. İnsana kaybedeceği şeyler verildiğinde ise onu yönetmek kolaylaşır. Mutlak itaat, çoğu zaman insanın elinden bırakmak istemediği şeylere bağlanmasıyla kurulur.

Cemaatler üyelerine çoğu zaman vermekten çok alır. Buna rağmen insanlar ayrıldıklarında nefes alamayacaklarını hisseder. Çünkü kimliklerini o cemaatin içinde kurmuşlardır. Aynı ilişki biçimi siyasette, mezheplerde ve birçok toplumsal yapıda da görülür. Değişmeyen çekirdek kadrolar, aidiyetlerini bağımlılığa dönüştürür. Değişim bu yüzden onlar için bir yıkım gibi algılanır. Din de bu nedenle kolay değişmez; değişime direnç gösterir.

İnsanlar tanrılarını korunaklı duvarların arasına yerleştirdi, minnettarlıklarını orada sundu. Bugün ise kendi kurdukları şehirlerde, beton hücrelerin içinde yaşıyorlar. Kapıları açılıyor, pencereleri kapanıyor; ama onlar da tanrıları gibi dört duvar arasında hayat sürüyor. Her adımlarında, her nefes alışlarında tanrının adını anıyor, ona şükranlarını sunuyorlar.

İnsan yalnızca tanrılarını değil; efendilerini, düzenlerini, korkularını ve umutlarını da yarattı. Sonra yarattıklarını kendisinden daha büyük ve daha dokunulmaz ilan etti. Kendi elleriyle ördüğü duvarlar önce tanrılarını, ardından kendisini hapsetti. Böylece yaratan ile yaratılan yer değiştirdi; insan, yarattığının efendisi olmaktan çıktı, hizmetkârı hâline geldi.

Her düzen, varlığını sürdürebilmek için korkuya ihtiyaç duyar; her otorite itaati kutsallaştırır. İnsan ise güvenlik, anlam ve gelecek arayışıyla bunlara bağlanır. Bir süre sonra onları sorgulamayı değil, korumayı görev edinir. Oysa sorgulanmayan her kutsal, zamanla sahibini de esir alan bir zincire dönüşür.

Belki de insanın asıl özgürlüğü yeni tanrılar yaratmakta değil, kendi yarattıklarını gerektiğinde değiştirebileceğini, hatta yıkabileceğini hatırlamasındadır. Çünkü insanın yarattığı hiçbir şey, insanın kendisinden daha değerli değildir. İnsan, yarattıklarının önünde diz çökmeyi bıraktığı gün yalnızca efendilerinden değil, kendi korkularından da özgürleşmeye başlayacaktır.

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Türkiye ve benzeri ülkelerde son yıllarda orman yakma işi de adeta profesyonel ve ustalık gerektiren bir işe dönüşmüş gibidir. Sonuçta yakılan yerlerin site, otel ve yerleşim alanına dönüştürülmesi konusunda müteahhitler oldukça tecrübelidir. Orman yasasında yapılan siyasi değişikliklerle, bu alanlarda inşa edilen yapılara ruhsat verilerek yasal statü kazandırıldığı yönünde eleştiriler de yapılmaktadır. Böylece betonlaşan kıyılar turizme açılmış olmaktadır.

Kuytu yerlerde açılan hemen her otelin konferans salonları bulunur. Bu salonlar, proje geliştirenlerin uğrak yerleri hâline gelir. Bu sayede hem projeleri hazırlayanlar hem de otel sahipleri kazanç elde etmiş olur.

Bizim ülkemizde kışın dahi orman yangınları yaşanmıştır. Kısacası, orman yangını çıkması için mevsimin yaz olması bile gerekmez. Ancak sıcaklıkların yükseldiği ve rüzgârın etkisini artırdığı dönemlerde, planlananın üzerinde alanın yapılaşmaya açıldığı konusunda örnek aranırsa mutlaka bulunulur... 

Elbette her boş alan betonla doldurulmaz. Çünkü otellerin çevresinde de yeşil alan bulunması istenir. Her ne kadar cırcır böceklerinin sesi bazı konukları rahatsız etse de yeşillik, aynı zamanda temiz ve doğal bir çevre izlenimi verir.

Orman yangınları kimilerinin canını çok yakar, ciğerlerini dağlar; kimilerinin ise cebini doldurur. Hatta bazı eleştirilere göre, küresel ortaklıkların ve kara paranın aklandığı alanlara dönüşebilir. Kısacası, orman yangınlarının zararları bir çok açıdan büyüktür; buna karşılık bazı kesimlerin ekonomik kazanç sağladığı konusu da su götürmez. 

Köylü açısından bakıldığında zarar büyüktür. Hatta bazen köyün tamamen boşaltılması, izinin bile kalmaması anlamına gelir. Hayvanlar telef olur, evler kullanılamaz hâle gelir, tarım arazileri verimsizleşir. Diğer yandan, daha yangın devam ederken bile kasasını dolduranlar ve bu yangınlar üzerinden çalışarak kışlık geçineceği parasını biriktirenler olduğu yönünde eleştiriler yapılır. Yangın söndürmede kullanılan uçaklar, bu uçakların yakıtı ve bu alanda çalışan taşeron ekipler, yangınlar sürdükçe gelir elde eder. Yangın sonrasında ise yapılacak site, otel ya da başka projeler nedeniyle müteahhitlerin kazanç sağlayacağı dedikodusu mutlaka yapılır. Hatta bu kazançların siyasi bağlantılar üzerinden de sürdüğü iddia edilir ve böylece bu iddialara göre rant zincirinin domino etkisiyle devam ettiği söylenebilir.

Yangınlar bazı ailelerin ocağını söndürürken, bazı ailelere çocuklarını yurt dışında okutabilecek imkân sağlayacak gelir kazandırdığı ileri sürülür. Kimileri için ise golf kulüplerinde geçirilen rahat zamanların kapısını araladığı ifade edilir.

Ormanlar yalnızca betonlaşmaz. Bazen de maden sahası açılması gerekçesiyle yer altına doğru kazılır ve dev taş ocaklarını andıran bir görünüme bürünür. Bu alanların çevresinde siyanür kullanılan atık göletleri oluşur. Biraz ileride ise siyanürle temas etmiş toprak yığınlarından yapay tepeler meydana gelir. Zamanı geldiğinde bu tepelerin üzerine çam ağaçları dikilir; böylece sanki doğal bir oluşummuş görüntüsü verilir. yapay dağları görmek isterseniz eski altın maden ocaklarının çevresine bakmanız yeterlidir. 

Orman arazileri devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; dolayısıyla halkın ortak varlığıdır; ancak bazı yorumculara göre, yangınlar gerekçe gösterilerek bu alanlar halkın kullanımından çıkarılmaktadır.

Sonuçta her toprak parçasının bir sahibi vardır.

Orman yangınları yalnızca rant amacıyla çıkmaz; bazen tamamen doğal nedenlerle de meydana gelir.

Yol kenarına atılan bir sigaranın sararmış otları tutuşturmasıyla da yangın çıkabilir.

Bazen kırık bir cam şişe ya da cam su şişesi, güneş ışınlarını mercek gibi odaklayarak yangına neden olabilir.

Bazen bir kişi "Bu ot tutuşmaz." diyerek ateş yakar ve alevler kısa sürede büyür.

Bazen bir düşman ülkenin ajanı gelir ve yangın çıkarır.

Bazen iç savaş yaşanan bölgelerde karşı taraf yangın çıkarabilir.

Bazen de tarlayı anız bırakmak yerine, gelecek sezon ekim yapmak amacıyla otlar yakılır ve bu ateş kontrolden çıkar.

Sonuçta yakmak için bahane çoktur; çakmak ise bu işlerin en kolay aracıdır.

Bir şeyi yakmaya karar verildiğinde, oradan mutlaka duman yükselir.

Bizim ciğerimiz yanarken, bir başkasının ekmek kapısı olur.

Gün gelir, küller soğur. Yeni yollar açılır, yeni binalar yükselir, yeni tabelalar dikilir. Bir zamanlar kuş seslerinin yankılandığı yerde artık satış ofislerinin kapıları açılır. Geriye birkaç siyah ağaç gövdesi, hafızasını yitirmiş bir toprak ve "doğal yaşamın içinde" pazarlanan yeni bir hayat kalır. Belki de bu yüzden kimileri orman yangınlarına felaket derken, kimileri yalnızca yeni bir yatırım sezonunun başladığını düşünür...

Sonuçta ilanlarda belki hiçbir zaman "Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı" yazmayacak. Ama küllerin üzerine yükselen her beton, o başlığın görünmeyen satırlarını zaten tamamlayacaktır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Her yıl yeni bir istilacı tür... Tesadüf mü, iklim değişikliğinin sonucu mu, yoksa üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken başka ihtimaller mi var?

Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Doğu Karadeniz'de böcek çeşitliliğine her geçen yıl yeni bir tür daha ekleniyor. Üstelik bunların önemli bir kısmı istilacı türler.

Yeşil Karadeniz'i adeta çöle dönüştürebilecek güçte; ağaçların, meyvelerin ve otların özsuyunu emerek büyük zarar veren türlerden bahsediyoruz. Yani öyle sıradan bir durum değil.

Tam da bu noktada, her yıl yeni bir türün ortaya çıkması sadece ekolojik bir mesele olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa farklı ihtimaller de düşünülmeli midir sorusu ortaya çıkıyor.

Şimdi, bu kadar bilgi sonrasında her yıl yeni bir türün daha görülmesi bende doğal olarak bunu savaş açısından değerlendirme düşüncesi uyandırıyor. Bilindiği gibi, silah sanayisinin önemli alanlarından biri biyolojik silahlardır.

Ukrayna'da Amerikan sermayeli biyolojik araştırma laboratuvarları bulunduğu uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu laboratuvarlarda tam olarak neler üzerinde çalışıldığı konusunda kamuoyuna açık ve ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır.

Gerçi böyle çalışmalar için Amerikan sermayesinin faaliyet gösterebildiği birçok ülke vardır. Bu nedenle, üretim ve araştırma faaliyetlerinin neden belirli bölgelerde yürütüldüğü konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Geçmişte yaşanan bazı olaylar nedeniyle ABD'de kendi topraklarında biyolojik araştırmalar ve testlerle ilgili yasal düzenlemeler bulunduğu da bilinmektedir. Yani öyle özgürce her şeyi test edebilecekleri alan değildir, üret ama benim toprağımda olmasın anlayışı hakimdir.

Amerika ilke olarak savaşı kendi topraklarının dışında kabul eder, kendi topraklarına savaşı taşımaz, çünkü geçmişte yapılmış biyolojik silah testlerinin sonucu başkanlık seçimlerini etkileyecek boyutta tepki çekmiştir.

Biyolojik çalışmaların doğası gereği, asıl tartışma sadece üretim değil; ortaya çıkan sonuçların nerede ve nasıl gözlemlendiği sorusudur.

Benim aklıma gelen soru şu: Üretilen biyolojik etkenlerin veya bunları taşıyan canlıların, üretim alanı dışında bir yerde gözlemlenmesi ya da etkilerinin değerlendirilmesi mümkün müdür?

Örneğin; ne kadar hızlı yayıldıkları, çevre koşullarına ne kadar dayanıklı oldukları ve sonraki nesillere özelliklerini aktarabilip aktaramadıkları gibi konular mutlaka inceleniyordur.

Böyle bir durumda araştırmacıların sahaya gitmesine bile gerek yok! Çünkü yerel medya, olağan dışı bir böcek istilasını büyük olasılıkla haber yapacaktır. Eğer hiç haber yapılmıyorsa, test başarısızdır.

Tarih bize göstermiştir ki, görünmeyen tehditler bazen klasik silahlardan daha büyük sonuçlar doğurabilir.

Biyolojik silahlar, kimyasal ve konvansiyonel silahlar kadar, hatta bazı senaryolarda daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip olabilir.

Son yaşadığımız pandemi süreci de bana göre hâlâ birçok yönüyle tartışılmaktadır. Kişisel görüşüm, bu sürecin dünya üzerinde ne kadar hızlı yayılabileceğini gösteren bir örnek niteliği taşıdığı yönündedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, İspanyol gribi yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Buna karşılık, I. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin sayısının yaklaşık 22 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Sonuçta bir virüs, kullanılan onlarca değişik silahtan daha öldürücü olabilir; tek kaygı, silahı kullanan tarafın bundan etkilenme ihtimalidir.

Bütün bu gelişmeler yan yana getirildiğinde, ortaya sadece böcek istilası değil, daha geniş bir soru işareti çıkıyor.

Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Karadeniz Bölgesi'nin son yıllarda bir tür test alanı olabileceğini düşünüyorum.

Elbette bu, benim kişisel değerlendirmemdir. Ancak bu kadar çok istilacı böcek türünün kısa aralıklarla ortaya çıkması bana dikkat çekici geliyor.

Savaş rüzgarlarının çok sıcak estiği bir süreçten geçiyoruz. Her üretilen silah, pazarda müşteri bulabilmesi için kendisini kanıtlaması gereklidir. Bu kanıtlama yöntemleri değişiktir.

Masum, hiçbir şeyden haberi olmayan kapalı toplumlar üzerinde test edilmesi geçmişte olağandı; çünkü orada ne yaşanırsa yaşansın orada kalırdı, pek haber niteliği dahi taşımazdı.

Fakat günümüzde bu test alanları da kısıtlandı. Hedef bir yer seçilip, yerel halkın fazla ses çıkaramadığı, her baskı karşısında boyun eğip sessizce kabul eden otokrat yönetimlerin olduğu ülkeler seçilmektedir.

Sonuçta biz de test edilen silahların görücüye çıktığı büyük tatbikatların olduğu ülkeyiz...

Belki de asıl soru, gelen misafirlerin kim olduğundan önce; onları aynı adrese kimin yönlendirdiğidir.

Tesadüfler elbette olur... Ama bu kadar misafiri aynı adrese kim yönlendiriyor?

 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Bugün Hitler yaşamış olsaydı ve Amerika ile savaşıyor olsaydı, bizim bazı solcularımız (!) onu anti-emperyalist ilan eder, Almanya'ya dayanışma ziyaretleri düzenlemek isterlerdi.

İran, Amerika ile savaştığı için İran rejimiyle dayanışma içinde olanların solculuğu benim gözümde tartışmaya dahi gerek duyulmayacak bir konudur. İran, molla rejimidir ve idamlarla kendisini ayakta tutmaya çalışan tiranlık niteliğinde bir düzendir.

İktidarda molla ya da Hitler olmasının benim açımdan pek bir önemi yoktur. Eğer kendi halkına karşı suç işliyorsa, rejimle değil, o rejime karşı mücadele edenlerle dayanışma içinde olmak daha değerlidir.

Rejimlerle dayanışma içinde olanların kendisine solcu, devrimci, sosyalist ya da komünist demesinin de bir önemi yoktur. Bana göre, bugün kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapı aslında sol değil, faşizan bir anlayışa sahiptir. Onlar için tek doğru, tek gerçek kendi dergilerinde yazılanlardır.

Kendi yoldaşını bıçaklayan, öldüren yapıların solcu olma ihtimali bana göre yoktur. Çünkü bir yoldaşını "hain" ilan edip yargısız infaz etmek, adalet değil keyfiliktir. Yargı, bir grubun ya da birkaç kişinin kararı olmamalıdır.

Marx'tan alıntı yaparak solcu ya da devrimci olunmaz. Bir düşünce, kendisini eleştiriye kapattığı anda devrimci olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür. Asıl önemli olan, işçi sınıfı siyasetiyle ne kadar bağ kurulduğu, işçi sınıfının iktidara ulaşması yolunda hangi adımların atıldığı ve devletin sönümlenmesi için nasıl bir örgütsel model üretildiğidir. Tek doğrunun ve tek gerçeğin iktidarında devlet sönümlenmez; tam tersine, mutlaklaşır ve yıkılmaz hâle gelir. Ardından tek doğruyu temsil ettiği iddia edilen dokunulmaz semboller yaratılır ve bu sembollerin sonsuza kadar yaşaması beklenir.

Bu anlayışın Mussolini'nin siyaset anlayışından farkı nedir?

Siz diyeceksiniz ki: "Lenin, Stalin ve Troçki var..."

Doğru; onlar da böyle bir anlayışla devleti kurdukları için bugün tarihteki yerlerini almışlardır. Bize düşen ise o deneyimlerden ders çıkarmak ve aynı hataları yeniden üretmemektir. Çünkü geçmişi tekrarlamak devrim değil, yalnızca yeni bir otoriterlik inşa etmektir.

Düşmanımın düşmanı her zaman dostum değildir; bazen yalnızca başka bir zalimdir.

28 Temmuz 2026 Salı

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor- zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve giderek etkisini yitiriyor.

Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen unsurlardandır.

İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları, haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını yitirdiğine de tanıklık edersiniz.

Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri, kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm, toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi, insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.

Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı. Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi? Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var" denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.

Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.

Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız, kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana, şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.

Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı sunmaktadır.

Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor. Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.

Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil; yaşayan insanların ortak mücadelesidir.