28 Temmuz 2026 Salı

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor- zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve giderek etkisini yitiriyor.

Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen unsurlardandır.

İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları, haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını yitirdiğine de tanıklık edersiniz.

Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri, kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm, toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi, insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.

Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı. Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi? Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var" denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.

Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.

Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız, kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana, şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.

Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı sunmaktadır.

Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor. Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.

Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil; yaşayan insanların ortak mücadelesidir.

Hiç yorum yok: