Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi
Tiyatroda teknoloji, gelişen teknolojinin günlük hayatımıza katkısıyla paralellik gösterir. Her yeni yazılan eser, yeni teknolojinin günlük yaşamımıza etkisini bir şekilde sahneye taşır. Telefon icat edilince, gizemli olaylarda mutlaka yerini almıştır. Lambanın yaygınlaşması, hatta sahne aydınlatmasında kullanımıyla birlikte sahnede; panjur, abajur ya da duvarda duran ama genelde yanmayan lamba şeklinde yer almıştır…
Aynı şey radyo için de geçerlidir. Peki, günlük hayatımıza girip de sahnede yer almayan olmamış mıdır? Elbette birçok şeyin sahne dekorunda dahi yeri yoktur; örneğin bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, uçak… Treni geçerken (maket ya da görüntü olarak) görürüz ama uçağı görmeyiz!
Tiyatrolar zamanın ruhunu taşır…
Sahne sadece zamanın ruhunu değil, teknolojisini de gelecek kuşaklara aktarır. Ancak her aktarılan teknoloji, ilk aktarıldığı gibi değildir; yaşamın değişimine uygun biçim ve anlam değiştirir. Sonuçta sahne, hayatın yansımasıdır…
Çok kısa zaman önce yapay zekâ girdi hayatımıza; öyle böyle değil, muhteşem bir giriş yaptı. Girdiği gibi durmadı, çok hızlı gelişti. Başta alay ettiğimiz birçok algoritma, yapay zekâ sayesinde bizimle alay eder hâle geldi. Yapay zekânın hafızası bu kadar hızlı büyüyünce tiyatro sahnesine ulaşmaması imkânsızdı; ulaştı!
Yapay zekâyı önce bir oyunda ses olarak duydum; ardından video gösteriminin hazırlanışında gördüm: animasyona dönüştürülmüş lekeler… Her gittiğim oyunda ondan bir parça görmeye başlamam normal. Ancak dikkatli bakmayınca, tanıtım broşüründe belirtilmeyince insan gerçeğiyle ayırt edemiyor. Sahne ile koltuklar arasında mesafe var; küçük ayrıntılara takılmak o kadar kolay değil!
“Sahneyi değiştirecek mi, sahne çalışanlarının işini elinden alacak mı?” kaygısı, diğer mesleklerde olduğu gibi doğmaya başladı. Çünkü yapay zekâ, diğer teknolojilerle paralel kullanıldığı sürece birçok şeyi yapmada maharetli. Örneğin dekor resimlerini yapay zekâ tasarlıyor; matbaada bastırıp sahneye asıyorsunuz. Ya da oyunun metnini veriyorsunuz, o metne uygun sahne tasarlıyor; uygulaması dekorcuya, marangozlara kalıyor. Oyuna göre elbise tasarlıyor; o tasarım terzilerin elinde hayat buluyor. Sonuçta tasarımla ilgili ne varsa, yapay zekâ tasarımcıya ihtiyaç duymadan yapar hâle geldi.
Yapay zekâ mı sahneyi dönüştürüyor, yoksa zaten boşalmış bir sahne mi yapay zekâya teslim oluyor?
Birçok özel tiyatro, özellikle tek kişilik oyunlarda masrafları azaltmak için tasarımcıya vereceği parayı yapay zekânın aylık ücretine veriyor ve daha ucuza getiriyor. Yapay zekâ, ücret aldığı sürece işini en iyi şekilde yapıyor; ücret yoksa amatör ya da yarım yamalak işler çıkarıyor.
Yapay zekâ biraz daha ilerlesin; oyuncuya da ihtiyaç duymadan yazdığı oyunu sahneye koyup ışığını, müziğini, dekorunu kendi yaparak sunabilecek!
Şimdi bu size uçuk ve ütopik gelebilir ama önce mahkûm etmeden ne diyeceğimi dinleyin.
İstanbul’da bir dizi çeken bir yapım firması, hiç oyuncu kullanmadan; ancak oyuncuların görünüm hakkını satın alarak bir dizi çekiyor. Yani oyuncuyu sete taşımıyor, görüntüsünü ekrana taşıyor. Bu durum, Oyuncular Sendikası tarafından telif ücretleri açısından protesto edildi. “Bu beyaz perde ya da ekran için geçerli, peki sahne için?” diyeceksiniz. Elbette mümkün!
Daha önce üç boyutlu insan görüntüsü sahneye, alanlara taşındı: hologram! Kralların çadırına bile görüntü binlerce kilometre ötesinden taşındı…
Sahneye yapay zekâ denetiminde taşınırsa, oyuncunun bire bir benzeri rolünü oynayabilecek. Biraz zamana ihtiyaç var ama o da gerçekleşecek. Yeşilçam’ın efsane isimleri sahnede oyun oynayabilecek: Yılmaz Güney, Ayhan Işık… Kadın oyuncuları da analım: Fatma Girik, Afife Jale, Gülriz Sururi…
Sahnelerin jönleri tatillerini yaparken görüntülerini satacak, o görüntüler üzerinden para kazanılacak bir döneme doğru gidiyoruz. Peki ya para vermeyen? “O jöne çok benzeyen birini yap” diyecek; yapay zekâ yapacak! Son yıllarda bir an parlayıp unutulan jönler çöplüğü yok mu? “Yapay zekâ sahneleri çöpe mi döndürecek?” sorusu ortaya çıkacaktır. Ben şimdiden yanıt veriyorum: Evet!
Sonuçta yapay zekânın da bir yaratma alanı vardır ve sonrası kendini taklit edecektir. Bugün piyasada görülen birçok afişin görüntüsü aynı, işlevi farklı. İnsan aklı olmayan afişler ne kadar çekici, değil mi?
Yapay zekânın henüz ilkel hâlini yaşadığımız bugünlerde özel tiyatrolar bu işten yararlanıyorsa, ödenekli tiyatrolar yararlanmıyor mu? Elbette yararlanıyor. Sonuçta sahne ticari bir alan hâline geldi; kültürel taşıyıcılık işlevinden büyük ölçüde uzaklaştı. Ülkemizde sektörleşemedi ama dünyada sektör olmuş şirketlerin gösterileri yılda bir ülkemize gelir; parasını toplar, görsel şovunu yapar, gider. Geçmişte sirkler gelirdi; şimdi müzikal tiyatrolar ve görsel ağırlıklı sahne şovları geliyor.
Ama mesele yalnızca estetik bir dönüşüm değil; mesele cesaretin dönüşümüdür.
Tiyatro hayattan bağımsız değildir; siyasetten hiç ayrı değildir…
Ülkemizde yüksek enflasyonun, yani fakirin cebinden alıp zengine aktarma sürecinin eleştirisini yapan kaç tiyatro oyunu var? Bir elin parmağı kadar… Genelde korkak göndermeler dışında cesaretle bu düzeni eleştiren yeni eserler sahnelenebiliyor mu? Geçmişteki büyük solcu yazarların eserleri bile bugüne taşınırken birçok şeye dikkat ediliyor. Çünkü sanat ve sanatçı, tıpkı gazeteciler gibi, demir parmaklıklar arkasına atılma tehdidi altında. Cezaevleri aydınlarla doluyken kaç tiyatro oyunu yasaklandı?
Demek ki sistemi rahatsız eden eserler sahnede değil; sahnede olanlar ise günü kurtarma telaşında. Herkes bir kurtarıcı bekliyor ama kurtarıcı yok. Tek “kurtarıcı” masrafları azaltan yapay zekâ mı?
Yapay zekâ geldi; kurtulduk mu?
Godot gelecek… geldi derken gelmedi. Ama yapay zekâ günlük hayatımızda, sahnede!
Belki de asıl soru şudur: Beklediğimiz kurtarıcı hiç gelmeyecek; çünkü sahne artık kurtarıcı bekleyenlerin değil, maliyet hesaplayanların elindedir.
Sahne sonuçta hayatın yansıması değil midir? Bizde ise hayatın bugünü değil, geçmişinin yansıması olarak yaşamaya devam ediyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder