Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur
Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!
Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler,
devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele
yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna
ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.
Ölüm yoksa mücadele de yoktur!
O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek
için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.
Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri
kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her
ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da
sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.
Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan
nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban
yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban
yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya
yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir.
Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o
anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.
"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."
"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."
Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin
varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler
arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son
yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden
papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?
Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil,
gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.
Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak
geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya,
istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü
kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini
yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm
sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü
kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister
siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.
Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir
"unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı
mücadelenin de olmayacağı düşünülür.
Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından
konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu
ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez.
Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.
Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum
ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir.
Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli
ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne
de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca
isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.
Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün
bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü
kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.
Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ
saklıyor. Neden?
Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam
edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak
yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir.
Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü
ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin
bir parçasıdır.
Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne
kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu
düşünülür.
Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin
daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm
olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan
devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca
geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.
Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını
etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider
öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş
hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan
minnet sayılır.
Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm
yoksa mücadele de yoktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder