20 Eylül 2026 Pazar

Türk-Yunan sidik yarışı…

Türk-Yunan sidik yarışı…


Yunan devleti ile Türk devleti ne zaman sidik yarışına girdi? Peki, “kim sidiğini daha ileri fırlatır?” yarışından kimler kârlı çıkıyor?

Yunanistan, Osmanlı döneminde Osmanlı yönetimine karşı ayaklanarak bağımsızlığını kazandı. Krallar, darbeler ve siyasal çalkantılarla geçen süreçte bu gelişmelerden en fazla yararlananların başında İngilizler geldi. İngilizler, büyük ölçüde savaşmadan Kıbrıs’a yerleşti ve adanın geleceği üzerinde söz sahibi oldu. Kıbrıs, İngilizler açısından önemli bir üs hâline geldi; Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemek ve gerektiğinde müdahale etmek için stratejik bir konum kazandı.

Türkler ve Yunanlılar arasındaki bu bitmeyen sidik yarışından en fazla silah üreten ülkeler, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, kazanç sağladı. Elbette yalnızca onlar değil; Sovyetler Birliği ve günümüzde Rusya da bu rekabetten kendi çıkarları doğrultusunda yararlandı.

Silahı satan mutlu; alan ise ülke topraklarında tatbikat adı altında o silahları tüketip yenilerini alarak bir denge politikası yürütüyor. Türkiye ile Yunanistan arasında, özellikle askerî alanda, sözsüz bir denge olduğu söylenebilir. Ancak bu denge yalnızca silahlanma alanında geçerli; nüfus açısından aynı şey söz konusu değil. Türkiye’nin nüfusu Yunanistan’ın nüfusundan çok daha fazla ve göçmen nüfusuyla birlikte Avrupa’nın, Rusya dışında, en kalabalık ülkesi konumunda.

Peki, Türkler ve Yunanlılar aslında birbirlerine tehdit değilken nasıl birdenbire tehdit hâline geldiler?

Bu anlayış zaman içinde yerleştirildi. Türk-Yunan düşmanlığı, her iki ülkenin de kendi iç dengelerini belirleyen unsurlardan biri hâline geldi. Türkiye’de “Yunan korkusu”, Selanik’teki Atatürk Evi gibi semboller üzerinden de canlı tutuldu. Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül Olayları’na kadar, sermayenin el değiştirdiği çeşitli süreçlerde Yunanistan’a ve Rumlara yönelik korkunun ve düşmanlığın kullanıldığını görürüz.

Yunanistan’ın iç politikası da benzer biçimde şekillendi ve iki ülke arasında zaman zaman birbirini besleyen organik bir ilişki ortaya çıktı.

Balkanları kaybeden Osmanlı, ilk ayrılanı bir anlamda suçlu olarak gördü ve ona karşı dişini hep biledi. Aynı şekilde, Küçük Asya özlemiyle içi yanan Yunanlar da Türklere karşı dişlerini bilediler.

Sonunda bu diş bileme hâli, iki toplumun da siyasal hafızasının bir parçasına dönüştü.

Ama bu diş bilemeden en sonunda dişçi kârlı çıkar.

Çünkü sonuçta, düşlerin sağlam kalması için onların da düzenli bakıma ihtiyacı vardır! :)

Fakat bu oyunu halklar bozar.

Bozmaya da turistik gezilerle başlanmıştır. Birbirlerinin ülkelerine giden, birbirlerinin şehirlerini gören, aynı sokaklarda dolaşan, aynı sofralara oturan insanlar, devletlerin çizdiği düşmanlık sınırlarının ne kadar yapay olduğunu görmeye başlayabilir.

Bu turistlik gezilere en çok kimler karşı çıkıyorsa, onlar emperyalist devletlerin çıkarlarını kollayan, onları kıble kabul edip ibadet edenlerdir.

Çünkü halkların birbirini tanıması, yıllardır anlatılan düşmanlık hikâyelerini bozar.

Tarihsel düşmanlık yoktur; çıkarlar vardır.

Devletlerin çıkarları, halkları birbirine dost da yapar, düşman da. Dün düşman olanlar bugün dost, dün dost olanlar yarın düşman olabilir. Değişen halklar değil; çoğu zaman devletlerin çıkarları ve bu çıkarlara göre kurdukları ilişkilerdir.

Halklar birbirini tanımaya başladığında ise devletlerin kurduğu bu oyunun kuralları değişmeye başlar.

Belki de bu yüzden, iki halkın birbirinin ülkesine turist olarak gitmesi bile bazıları için yalnızca bir gezi değildir.

Çünkü insan, kendisine yıllarca “düşman” diye anlatılan insanla aynı masaya oturduğunda, ister istemez şu soruyu sormaya başlar:

Biz neden düşmanız?

İşte sidik yarışının bozulmaya başladığı yer de tam burasıdır.

Hiç yorum yok: