Lodos vurdu!
Havalar değişti, değişimin sürecini de lodosların yıkıcılığından da anlayabiliriz. Lodos bu sefer o kadar sert esmiş ki, çatılar yerlerinden sökülmüş ve yollara yayılmış. Yol üzerinde ne varsa çatının altında kalmış. Çatı normal olarak binanın üzerinde duru değil mi, lodos sonrası değil diye kısa yanıt verebiliriz.
Türk siyasi yapısında lodosun etkisi sürüyor. Bir yanda Ergenekon soruşturması, öte yandan parti kapatması davası, diğer yandan anayasa değişiklikleri ve yeni anayasa tartışmaları. Bütün bunların dışında Amerika’nın istekleri tek tek geliyor. İran ile savaş, Afganistan’a asker gönderme ve diğer çarpışma alanlarında cephe savaşı için asker istekleri. Çünkü ülkemizin askeri tecrübeli ve bu tecrübe kullanılmalıydı.
Ülkemizin ekonomik durumu da pek iyi gözükmüyor, karşılıksız çeklerde artışlar, habersiz kapanan işletmeler. Ülkede ulusal olanın azalması, global ekonominin sonucu olarak işletmelerin yabacı ortakların artması hatta hiç ulusal ortağın olmadığı markaların en ufak köye kadar girmiş olması nasıl yorumlanmalıdır?
Lodos sadece İstanbul’u değil, Akdeniz ve ege denizi vurmuş ama haberlerde izlerken Konya şehrinde de çatıların uçtuğunu gördüm. Lodos ülkenin ekonomisini nasıl etkiler, felaketten kar çıkaran firmalarımız gibi, işi kara dönüştürecek firmalarında varlığı yadsınmamak gerek. Her felakette ellerini ovuşturanlar mutlaka vardır. Her şey alınır satılan bir zaman dilimindeyiz!
Zamanın olmadığı biz zaman dilimi yaşadık mı? Zaman demek hareket demektir, hareketin olduğu yerde zaman vardır. Eğer hareketler hızlanırsa zamanda hızlı geçer. Ne kadar çok hızlı hareket edersek o kadar hızlı zamanı tüketiriz! Kimler şimdi zamanın farkındadır? Bugün akşam eve döndüğünüzde kaç yaşına geldiğinizi hiç düşündünüz mü? Yıl içinde doğum günleri ne çabuk geldiğini, doğum günümüzde düşünür olduk!
Lodos deniz ulaşımını felç etmiş, bir çok vapur sefere çıkamamış. Vakit nakittir diye düşünen ve vapuru kullanmak isteyenler neler neler kaybetmiştir! Lodos yaşantımıza kaç yüzyıl önce girmişti? Ne zaman adı lodos kondu? Lodosu bekleyen işadamları bayram yaparken, kimler lodosun etkisi baş ağrısı çekmiştir?
Lodoslu havada vapura binerseniz ve eğer denizin ortasındaysanız, size tavsiyem dalgaların vapuru bir yukarıya, birden aşağıya bırakmasından zevk alın, aksi halde korkulu saatler geçirirsiniz. Çocuklar parklarda oyun oynamak için sıraya girdiği tattirevaliden ne zevk alıyorsa, sizde dalgalar içinde ki vapurdan o zevki alın! Lodos böyle ilginç anıları da büyüklere yaşatabilir.
25 Mart 2008, İstanbul
25 Mart 2008 Salı
24 Mart 2008 Pazartesi
İşçinin adı yok!
İşçinin adı yok!
Dünyanın her hangi bir yerinde çalışan bir işçi sabah erkenden kalkar ve işinin yolunu tutar. Henüz evde çocukları uyurken yola çıkar ki, akşama çocukları aç kalmasın bir sıcak yemek yiyesin diyedir bu kadar eziyete katlanması.
Herhangi bir yerde herhangi bir işçidir, isimi yoktur, o sadece işçi olarak anılır. Gittiği fabrika ne iş yapar pek düşünmez, o kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Fabrikada iş bulduğu için şanslıdır, gerçi şimdi işsizler ve yabancı işçiler yüzünden işini kaybetme korkusu vardır. Şanslıdır, bugün çalışmaktadır. İşsizlik bu kadar artmasaydı, 35 saat eylemlerine hala katılırdı, fakat işsizliğin artması ile birlikte sendika bırak 35 saat çalışma teklifini, 45 saat teklifine sıcak baktığını gördü, yeter ki fabrikası kapanmasın. Fabrika kapanmaması için işçi her türlü özveriyi gösterecekti, sendika başkanları kendi hakkını savunuyordu ve onlardan daha iyi mi bilecekti. Gerçi daha çok çalışıyor ama aynı maaşı alıyordu. Bu arada ülkede develasyon olmuş, enflasyon olmuş farkında değildi ama her gün çocukları için aldığı süt pahalanmıştı. Eskiden daha az paraya aldığı sütü şimdi daha pahalıya alıyordu. Eskiden daha rahat ay sonunu getiriyordu, şimdi daha çok zorlanıyordu, gerçi çocuklar durmadan yeni teknoloji ürünü aletler istiyordu. Cep telefonu senede bir değiştiriyordu, çünkü durmadan yeni fonksiyonlar geliyordu ve çocukları istiyordu, ne yapsın çocuk arkadaşı alınca ona almamak olmazdı. Babalarda düşünmezdi ya, alırdı çocuklarına, en iyi şartlarda yetişmesi için çocuğunun. Kendisinin yaşadığı zorluğu çocuğu yaşamasın istiyordu. Çocukların ihtiyacı bütçeyi zorluyordu.
Dünyanın her hangi bir yerinde savaş oluyormuş, onları hep televizyondan izliyordu, neden insanların birbirini boğazladığını anlamıyordu. Neyse ki, kendi ülkesinde veya oturduğu şehirde bu tip cinayetler işlenmiyordu. Savaşlar, doğal afetler hep televizyonların vazgeçilmez konularıydı. Deprem korkusu duyanlardan da haberi yoktu, onun için en önemli korku işsiz kalmak korkusuydu. İşsiz kalırsa ne yapacaktı, kendi alanında hemen iş bulabilir miydi, üstelik bu kadar işsizin olduğu bir ülkede. Yaşı da ilerlemişti, işverenler şimdi gençleri daha çok tercih ediyordu. İşten bir çıkarsa ömür boyu işsiz kalma tehlikesi yaşıyordu. Ne olursa olsun, ne gerekiyorsa bütün özverileri vererek işinde kalmalıydı. Fabrikası kapanmaması için tok karnına bile çalışmaya razıydı. Akşama çocukları sıcak aş bekliyordu. Sabah erkenden kalkıyor, ayakları onu iş yerine yatağa çekse de gitmek zorundaydı. İş daha da ağırlaşmıştı, iki kişinin yapacağı işi tek başına yapıyordu, işvereni için daha çok verimli olmak zorundaydı, yeter ki işini kaybetmesin. Bütün katlandığı zorluklar çocukları içindi. Eşi de çalışıyordu, şanslıydı. Eşi ve kendi geliri yatırım yapabilecek olanak tanıyordu. Bankaya borçlanarak bir ev almıştı. Evin taksitleri ve ihtiyaçlar ile iki maaş ancak karşılıyordu, en büyük gideri ise çocukların okul gideri alıyordu, okullarda da ihtiyaç hiç bitmez. Yeter ki çocuğu iyi eğitim alsın ve kendi konumundan daha yukarıda olsun. Okumak zorunda, işçi olmamak için. Her şey çocuklar için…
İşçinin adı yoktu, işçi olarak anılıyordu. Annesi ve babası ona bir isim takmışlardı ama unutmuştu yıllardır kullanmaya kullanmaya. Eşi de ona sevgilim, hayatım diye hitap ediyordu, o bile eşinin ismini anımsamıyordu. İsimin ne önemi vardı, önemli olan çocuklara götüreceği ekmek…
İşçi her sabah fabrikaya gider, orada bandın başında çalışır. Ne ürettiğini bilir ama ürettiği ürünün hangi parçasını ürettiğini bilmez. İş zordu, dikkat etmesi gereken işti. Her şeyi göze almıştı, hatta sağlığını bile önemsemiyordu, yeter ki çocuklarına sıcak ekmek ve borçlarını zamanında ödesin. Eğer ödeyemezse bu kadar gösterdiği özveri boşa gidecekti, onun tek bir amacı vardı, çocuklarının geleceği.
İşçi fabrika girişinde fabrikanın ismini okuyordu her gün. Silah üretimi yapan bir fabrikada çalışıyordu, bütün düşüncesi çocuklarıydı. Dünyada değişik yerlerde çatışma olduğunu haberlerde izlerdi ama kendi yaptığının oralarda kullanıp kullanılmadığını bilemezdi. O alın teri ile ekmeğini kazanıyordu, o işlenen cinayetlerden sorumlu değildi, o masumdu ve sadece ekmeğini kazanıyordu, çocuklarının geleceği için…
Dünyanın her hangi bir yerinde çalışan bir işçi sabah erkenden kalkar ve işinin yolunu tutar. Henüz evde çocukları uyurken yola çıkar ki, akşama çocukları aç kalmasın bir sıcak yemek yiyesin diyedir bu kadar eziyete katlanması.
Herhangi bir yerde herhangi bir işçidir, isimi yoktur, o sadece işçi olarak anılır. Gittiği fabrika ne iş yapar pek düşünmez, o kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Fabrikada iş bulduğu için şanslıdır, gerçi şimdi işsizler ve yabancı işçiler yüzünden işini kaybetme korkusu vardır. Şanslıdır, bugün çalışmaktadır. İşsizlik bu kadar artmasaydı, 35 saat eylemlerine hala katılırdı, fakat işsizliğin artması ile birlikte sendika bırak 35 saat çalışma teklifini, 45 saat teklifine sıcak baktığını gördü, yeter ki fabrikası kapanmasın. Fabrika kapanmaması için işçi her türlü özveriyi gösterecekti, sendika başkanları kendi hakkını savunuyordu ve onlardan daha iyi mi bilecekti. Gerçi daha çok çalışıyor ama aynı maaşı alıyordu. Bu arada ülkede develasyon olmuş, enflasyon olmuş farkında değildi ama her gün çocukları için aldığı süt pahalanmıştı. Eskiden daha az paraya aldığı sütü şimdi daha pahalıya alıyordu. Eskiden daha rahat ay sonunu getiriyordu, şimdi daha çok zorlanıyordu, gerçi çocuklar durmadan yeni teknoloji ürünü aletler istiyordu. Cep telefonu senede bir değiştiriyordu, çünkü durmadan yeni fonksiyonlar geliyordu ve çocukları istiyordu, ne yapsın çocuk arkadaşı alınca ona almamak olmazdı. Babalarda düşünmezdi ya, alırdı çocuklarına, en iyi şartlarda yetişmesi için çocuğunun. Kendisinin yaşadığı zorluğu çocuğu yaşamasın istiyordu. Çocukların ihtiyacı bütçeyi zorluyordu.
Dünyanın her hangi bir yerinde savaş oluyormuş, onları hep televizyondan izliyordu, neden insanların birbirini boğazladığını anlamıyordu. Neyse ki, kendi ülkesinde veya oturduğu şehirde bu tip cinayetler işlenmiyordu. Savaşlar, doğal afetler hep televizyonların vazgeçilmez konularıydı. Deprem korkusu duyanlardan da haberi yoktu, onun için en önemli korku işsiz kalmak korkusuydu. İşsiz kalırsa ne yapacaktı, kendi alanında hemen iş bulabilir miydi, üstelik bu kadar işsizin olduğu bir ülkede. Yaşı da ilerlemişti, işverenler şimdi gençleri daha çok tercih ediyordu. İşten bir çıkarsa ömür boyu işsiz kalma tehlikesi yaşıyordu. Ne olursa olsun, ne gerekiyorsa bütün özverileri vererek işinde kalmalıydı. Fabrikası kapanmaması için tok karnına bile çalışmaya razıydı. Akşama çocukları sıcak aş bekliyordu. Sabah erkenden kalkıyor, ayakları onu iş yerine yatağa çekse de gitmek zorundaydı. İş daha da ağırlaşmıştı, iki kişinin yapacağı işi tek başına yapıyordu, işvereni için daha çok verimli olmak zorundaydı, yeter ki işini kaybetmesin. Bütün katlandığı zorluklar çocukları içindi. Eşi de çalışıyordu, şanslıydı. Eşi ve kendi geliri yatırım yapabilecek olanak tanıyordu. Bankaya borçlanarak bir ev almıştı. Evin taksitleri ve ihtiyaçlar ile iki maaş ancak karşılıyordu, en büyük gideri ise çocukların okul gideri alıyordu, okullarda da ihtiyaç hiç bitmez. Yeter ki çocuğu iyi eğitim alsın ve kendi konumundan daha yukarıda olsun. Okumak zorunda, işçi olmamak için. Her şey çocuklar için…
İşçinin adı yoktu, işçi olarak anılıyordu. Annesi ve babası ona bir isim takmışlardı ama unutmuştu yıllardır kullanmaya kullanmaya. Eşi de ona sevgilim, hayatım diye hitap ediyordu, o bile eşinin ismini anımsamıyordu. İsimin ne önemi vardı, önemli olan çocuklara götüreceği ekmek…
İşçi her sabah fabrikaya gider, orada bandın başında çalışır. Ne ürettiğini bilir ama ürettiği ürünün hangi parçasını ürettiğini bilmez. İş zordu, dikkat etmesi gereken işti. Her şeyi göze almıştı, hatta sağlığını bile önemsemiyordu, yeter ki çocuklarına sıcak ekmek ve borçlarını zamanında ödesin. Eğer ödeyemezse bu kadar gösterdiği özveri boşa gidecekti, onun tek bir amacı vardı, çocuklarının geleceği.
İşçi fabrika girişinde fabrikanın ismini okuyordu her gün. Silah üretimi yapan bir fabrikada çalışıyordu, bütün düşüncesi çocuklarıydı. Dünyada değişik yerlerde çatışma olduğunu haberlerde izlerdi ama kendi yaptığının oralarda kullanıp kullanılmadığını bilemezdi. O alın teri ile ekmeğini kazanıyordu, o işlenen cinayetlerden sorumlu değildi, o masumdu ve sadece ekmeğini kazanıyordu, çocuklarının geleceği için…
23 Mart 2008 Pazar
Büyük adadan…
Büyük adadan…
İstanbul bir Pazar günü sisler içinde uyanmıştır. Sis yeryüzünü tamamı ile kaplamaktadır, sadece İstanbul gök semaları içindedir. Sis içinde güne uzanan İstanbul şehrinden uzaklaşmak istendiğinde ilk akla gelen adalar öne çıkar. Adalar içinde en büyük olanı ise büyük adadır. Büyük ada; Prenkipos orijinal adından Türkçeye tercüme olarak aktarılmıştır. Adalar İstanbul’dan önce de vardı. Adaya ilk adım attığımız liman 1915 yılında Mimar Mihran Azaryan tarafından yapılmıştır. İstanbul çok kültürlülüğünün adaya yansıması olarak düşünürüz, fakat bu limana adım atarken ilk sürgün edilenin de bir ermeni olduğunu elimdeki notlardan okuyorum. Adalar İstanbul’un sürgün yeriymiş. Bizans zamanında, Osmanlı döneminde de sürgünler gelirmiş buraya. Adanın değişik yerlerinde idam mangaları bulunurmuş, idamların bir bölümü bu ada topraklarında olmuş ve denizin içine bırakılırmış ölenlerin vücutları.
Adalar ölüler diyarı olarak düşünebilirsiniz, ölülerin ruhları belki adanın her yerinde dolanıyordur. Sürgünlerin hepsi ölüm ile sonuçlanmamış, en son sürgün Troçki orada dört sene yaşadıktan sonra sonunu hazırlayan yolculukta büyük adadan başlamış. Troçki buradayken birçok sürgünde gelmiş, en son sürgün akımı sanırım Dersim yöresinden olmuş. Yurtdışında yaşarken Dersim’li Adalılarla tanıştım, onlar sürgünü anlatmışlardı.
Ada çok kültürlü yapısını korumaktadır. Ada toprakları üzerinde kiliseler ve camiler yan yana durur, sokakta her dili duyabilirsiniz. Mimoza çiçeklerinin kokusu gibidir. Adanın değişik yerlerinde fırlamış mimozalar, sarının içindeki dansını izleyebilirsiniz.
Ada sadece ölülerin ruhlarını değil, yaşamın güzelliklerini de içinde barındırır. Limana adım atmaz, sizi bir saat kulesi karşılar. Saat kulesinin sessini izlerken, yolda sağlı sollu dükkanlar ile karşılaşırsınız. Ada denince izole yaşam diye düşünebilirsiniz, korunmalı alan. Fakat ada İstanbul’un kokusunu taşır, rengini safiye dinginliği ile karşılar. Ada içinde motorlu araç yoktu eskiden, şimdi araçlar ile her an karşılaşabilirsiniz. Resmi plakalı araçlar adanın hizmetindedir. Adayı betimleyen en önemli unsur paytonlardır. Paytonlar ile adayı gezebilir, belirli güzergahlardan geçerken çevredeki yalıların güzelliklerini izleyebilirsiniz. Bakımlı bahçeler, içeride yaşam belirtisi olmayan villalar. Bahçelerinde yeşilin her rengini görebilirsiniz, bazılarında ise mimozalar.
Adada yaşam sakindir, koşturmaca değil dersiniz, fakat günlerden Pazar ise öyle olmadığını adım attıktan sonra anlarsınız. İstanbul’da motorlu araçlar, burada paytonlar. Birbiri ile yarış yapar gibi koşturan paytonlar, araçlar gibi sollayanlar. Payton şoförleri tıpkı taksi şoförleri gibi davrandıklarını gördüm. Bir telaş içindeler, daha çok para kazanmak için koşturulan atlar.
Adanın bugün sembollerinden olan bir kiliseye doğru yolunuzu bulursunuz, çünkü tüm yollar bu kiliseye çıkar! Roma’nın adadaki sembolü gibidir. Kiliseye çıkan yokuşun başı paytonlar ile doludur, bir de dilek tutacaklar için bir şeyler satan satıcılar. Aya Yorgi Kilisesi'ne doğru giden yol taşlar ile örülmüş. Dik bir yamacın sonunda en üst tokta da ulaşılıyor. Zirvededir ve zirvede ki kilise hedeftir. Zirveye ulaşmak sadece dağcıların hedefi değildir, zirveye çıkmak isteyen her meslek sahibi gibi duyumsarsınız. Zirvede olmak önemlidir, çünkü hep aşağıda kalan insanlara bakmak ayrı bir duygudur. İnsanın egosunun tatmin olduğu yerlerdir. Zirveye ulaşmak farklı bir duygudur, yorgunluğa değmesi gereklidir. Ben oraya çıkarken kendi egomun bencilce isteklerine kulaklarımı kapattım, sadece çevreye bakmak ve fotoğraflamak amacındaydım. Elbette elimdeki metne sadık kalarak nereye gittiğimi de biliyordum. İnsanın ciğerine oksijen girmesi için iyi bir fırsat olarak düşündüm.
Aya Yorgi Kilisesi önce kurulmuş sonra kaybolmuş, kaybolduktan sonra bulunması bir efsane olmuş. O efsane nedeniyle her yıl binlerce insanı buraya çeker.
Bir çobanın rüyasına üç gün üst üste giren Aya Yorgi tepeye çıkan uzun yolun sonunda çan seslerini duyacağını ve orayı kazmasını söyler. Çıplak ayaklarıyla yokuşu tırmanan çoban gerçekten tepeye yakın bir yerde çan seslerini duyar ve bulunduğu yeri kazmaya başlar... Saint George'un (Aya Yorgi) denizden çıkan bir canavarı mızrağı ile öldürdüğü bir ikona bulur. Çobanın bulduğu bu ikona şimdi kilisede sergilenmektedir. Efsane kulaktan kulağa yayılır. Bu kilisenin yeniden bulunması bir mucize olarak görülür ve her dinden insan buraya dilek tutmaya gelir.
Adanın zirvesine çıkılıp da dilek tutulmaz mı, mum yakılmaz mı kilisede. Bir paskalya tatilinde Aya Yorgi Kilisesinde zirvenin vermiş olduğu olanaklar ile fotoğraf çekmemek mümkün mü? Fotoğraflar ile objektifimin gördüğü anı dondurarak aşağıya doğru koşar adım indim. Adan ayrılma vakti gelmiştir, şehir üstündeki sis kalkmamış, sis içinde yaşanan gerçeklerden uzak bir ada sakinliği içinde günümü noktalamak için limana ulaştığımda İstanbul’un karmaşası ile karşılaştım. Limanı yapan mimarın bize sunduğu ışık oyunu içinde sürgünlerin ve idamların diyarını arkamda ki sisin yaydığı gri içinde bırakıyordum, gelecek günler sis içindeydi. Bir gün bir çoban rüyasında gördüğü kiliseyi buluyordu, ben rüyada görünüp bulunan kiliseyi gördüm bugün.
Adanın ilk günlerde kullanıldığı gibi kullanılmadığını ayrı bir tatil yöresi gibi algılandığını bir gün yaşayarak gördüm. Ada artık sürgün yeri değil, İstanbul’un karmaşasından kaçmak isteyen kendi mesleklerinde zirvede olanların yeri olmuş durumdadır. Elbette bir de gerçek adalılar. Onlar binlerce yıldır yaşadıkları gibi yaşamaya devam ediyorlar, onlara bakarken, onların atalarını düşündüm. Belki isyankar dedelerin torunlarıydılar. Sürgün diyarından bugünlere gelirken ada ne gibi değişimler yaşamıştır? En azından sürgün edilenler şimdi adanın bugünkü halini görmüş olsalardı ne düşünürlerdi! Zorla ikamet edilenler ve gönüllü ikamet etmek için servet harcayanlar!
Adanın zirvesinden büyük bir depremde kaybolan adayı gözlerim aradı, belki o ada da rüyalara girmiş bir kilise durmaktadır. Kim bilir, belki başka birinin rüyasına girer de o sular altındaki kilise bulunur!
İstanbul bir Pazar günü sisler içinde uyanmıştır. Sis yeryüzünü tamamı ile kaplamaktadır, sadece İstanbul gök semaları içindedir. Sis içinde güne uzanan İstanbul şehrinden uzaklaşmak istendiğinde ilk akla gelen adalar öne çıkar. Adalar içinde en büyük olanı ise büyük adadır. Büyük ada; Prenkipos orijinal adından Türkçeye tercüme olarak aktarılmıştır. Adalar İstanbul’dan önce de vardı. Adaya ilk adım attığımız liman 1915 yılında Mimar Mihran Azaryan tarafından yapılmıştır. İstanbul çok kültürlülüğünün adaya yansıması olarak düşünürüz, fakat bu limana adım atarken ilk sürgün edilenin de bir ermeni olduğunu elimdeki notlardan okuyorum. Adalar İstanbul’un sürgün yeriymiş. Bizans zamanında, Osmanlı döneminde de sürgünler gelirmiş buraya. Adanın değişik yerlerinde idam mangaları bulunurmuş, idamların bir bölümü bu ada topraklarında olmuş ve denizin içine bırakılırmış ölenlerin vücutları.
Adalar ölüler diyarı olarak düşünebilirsiniz, ölülerin ruhları belki adanın her yerinde dolanıyordur. Sürgünlerin hepsi ölüm ile sonuçlanmamış, en son sürgün Troçki orada dört sene yaşadıktan sonra sonunu hazırlayan yolculukta büyük adadan başlamış. Troçki buradayken birçok sürgünde gelmiş, en son sürgün akımı sanırım Dersim yöresinden olmuş. Yurtdışında yaşarken Dersim’li Adalılarla tanıştım, onlar sürgünü anlatmışlardı.
Ada çok kültürlü yapısını korumaktadır. Ada toprakları üzerinde kiliseler ve camiler yan yana durur, sokakta her dili duyabilirsiniz. Mimoza çiçeklerinin kokusu gibidir. Adanın değişik yerlerinde fırlamış mimozalar, sarının içindeki dansını izleyebilirsiniz.
Ada sadece ölülerin ruhlarını değil, yaşamın güzelliklerini de içinde barındırır. Limana adım atmaz, sizi bir saat kulesi karşılar. Saat kulesinin sessini izlerken, yolda sağlı sollu dükkanlar ile karşılaşırsınız. Ada denince izole yaşam diye düşünebilirsiniz, korunmalı alan. Fakat ada İstanbul’un kokusunu taşır, rengini safiye dinginliği ile karşılar. Ada içinde motorlu araç yoktu eskiden, şimdi araçlar ile her an karşılaşabilirsiniz. Resmi plakalı araçlar adanın hizmetindedir. Adayı betimleyen en önemli unsur paytonlardır. Paytonlar ile adayı gezebilir, belirli güzergahlardan geçerken çevredeki yalıların güzelliklerini izleyebilirsiniz. Bakımlı bahçeler, içeride yaşam belirtisi olmayan villalar. Bahçelerinde yeşilin her rengini görebilirsiniz, bazılarında ise mimozalar.
Adada yaşam sakindir, koşturmaca değil dersiniz, fakat günlerden Pazar ise öyle olmadığını adım attıktan sonra anlarsınız. İstanbul’da motorlu araçlar, burada paytonlar. Birbiri ile yarış yapar gibi koşturan paytonlar, araçlar gibi sollayanlar. Payton şoförleri tıpkı taksi şoförleri gibi davrandıklarını gördüm. Bir telaş içindeler, daha çok para kazanmak için koşturulan atlar.
Adanın bugün sembollerinden olan bir kiliseye doğru yolunuzu bulursunuz, çünkü tüm yollar bu kiliseye çıkar! Roma’nın adadaki sembolü gibidir. Kiliseye çıkan yokuşun başı paytonlar ile doludur, bir de dilek tutacaklar için bir şeyler satan satıcılar. Aya Yorgi Kilisesi'ne doğru giden yol taşlar ile örülmüş. Dik bir yamacın sonunda en üst tokta da ulaşılıyor. Zirvededir ve zirvede ki kilise hedeftir. Zirveye ulaşmak sadece dağcıların hedefi değildir, zirveye çıkmak isteyen her meslek sahibi gibi duyumsarsınız. Zirvede olmak önemlidir, çünkü hep aşağıda kalan insanlara bakmak ayrı bir duygudur. İnsanın egosunun tatmin olduğu yerlerdir. Zirveye ulaşmak farklı bir duygudur, yorgunluğa değmesi gereklidir. Ben oraya çıkarken kendi egomun bencilce isteklerine kulaklarımı kapattım, sadece çevreye bakmak ve fotoğraflamak amacındaydım. Elbette elimdeki metne sadık kalarak nereye gittiğimi de biliyordum. İnsanın ciğerine oksijen girmesi için iyi bir fırsat olarak düşündüm.
Aya Yorgi Kilisesi önce kurulmuş sonra kaybolmuş, kaybolduktan sonra bulunması bir efsane olmuş. O efsane nedeniyle her yıl binlerce insanı buraya çeker.
Bir çobanın rüyasına üç gün üst üste giren Aya Yorgi tepeye çıkan uzun yolun sonunda çan seslerini duyacağını ve orayı kazmasını söyler. Çıplak ayaklarıyla yokuşu tırmanan çoban gerçekten tepeye yakın bir yerde çan seslerini duyar ve bulunduğu yeri kazmaya başlar... Saint George'un (Aya Yorgi) denizden çıkan bir canavarı mızrağı ile öldürdüğü bir ikona bulur. Çobanın bulduğu bu ikona şimdi kilisede sergilenmektedir. Efsane kulaktan kulağa yayılır. Bu kilisenin yeniden bulunması bir mucize olarak görülür ve her dinden insan buraya dilek tutmaya gelir.
Adanın zirvesine çıkılıp da dilek tutulmaz mı, mum yakılmaz mı kilisede. Bir paskalya tatilinde Aya Yorgi Kilisesinde zirvenin vermiş olduğu olanaklar ile fotoğraf çekmemek mümkün mü? Fotoğraflar ile objektifimin gördüğü anı dondurarak aşağıya doğru koşar adım indim. Adan ayrılma vakti gelmiştir, şehir üstündeki sis kalkmamış, sis içinde yaşanan gerçeklerden uzak bir ada sakinliği içinde günümü noktalamak için limana ulaştığımda İstanbul’un karmaşası ile karşılaştım. Limanı yapan mimarın bize sunduğu ışık oyunu içinde sürgünlerin ve idamların diyarını arkamda ki sisin yaydığı gri içinde bırakıyordum, gelecek günler sis içindeydi. Bir gün bir çoban rüyasında gördüğü kiliseyi buluyordu, ben rüyada görünüp bulunan kiliseyi gördüm bugün.
Adanın ilk günlerde kullanıldığı gibi kullanılmadığını ayrı bir tatil yöresi gibi algılandığını bir gün yaşayarak gördüm. Ada artık sürgün yeri değil, İstanbul’un karmaşasından kaçmak isteyen kendi mesleklerinde zirvede olanların yeri olmuş durumdadır. Elbette bir de gerçek adalılar. Onlar binlerce yıldır yaşadıkları gibi yaşamaya devam ediyorlar, onlara bakarken, onların atalarını düşündüm. Belki isyankar dedelerin torunlarıydılar. Sürgün diyarından bugünlere gelirken ada ne gibi değişimler yaşamıştır? En azından sürgün edilenler şimdi adanın bugünkü halini görmüş olsalardı ne düşünürlerdi! Zorla ikamet edilenler ve gönüllü ikamet etmek için servet harcayanlar!
Adanın zirvesinden büyük bir depremde kaybolan adayı gözlerim aradı, belki o ada da rüyalara girmiş bir kilise durmaktadır. Kim bilir, belki başka birinin rüyasına girer de o sular altındaki kilise bulunur!
22 Mart 2008 Cumartesi
Borçlanmak
Borçlanmak
Borçlanmak demek insanın geleceğinin elinden alınması anlamına gelir. İnsan borçlu olduğu sürece kendi iradesi ile her şeyi yapmaz, eli ya da ayağı bağlıdır.
Firmaların borçlanması ise, gelecekteki gelirini bugünden harcaması anlamına geliyor. Günümüzde ise hem bireyler hem de firmalar borç içindeler. Bu borç Türkiye şehirleri dikkate alındığında en fazla borç taşıyan il İstanbul olduğu ortaya çıkıyor. İstanbul’da yaşam pahalı anlamını da içinde taşıyor bu söylem. İstanbul'u kişi başına 9 bin 423 YTL ile ön sıralara oturmuş demektir. Nüfus ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm sıralama ülkede ki şehirlerin nüfuslarının da sağlıklı öğrenmeme yol açtığını düşündüm. Nüfus sayımları hep tartışmalı olmuştur, fakat borçlara bakarak o şehrin nüfusunu daha iyi anlamaya yol açtığını görebiliriz, çünkü borçlu yaşadığı yerden başka yere gitmez, gidemez.
Bugünlerde karşılıksız çekler pek gündeme gelmiyor, fakat daha başka bir gerçeklik var ortada, çekler çalıntı ihbarlarında büyük artış olduğu çekler ile iş yapan arkadaşlardan dolayı biliyorum. Örneğin bize yazılan bir çeki bozdurmak için bankaya gittiğimizde bu çek çalıntıdır diye işlem yapılmadığında gördüm. Hemen çeki yazan kişiye telefon ile ulaşıldığında abi ne yapayım, çek karşılıksız çıkıp banka nezdinde kötüye düşeceğime bu şekilde davrandım söylemi ile karşılaşabiliyorsunuz, tabi bu dürüstçe yanıt verenler için geçerli. Genelde haa öyle mi, tüh yanlış ihbar yapılmış, aslında çalınan çek o değil, başkasıydı, kusura bakma söylemi kullanılıyor, hemen gel sana yenisini yazayım demektedir. Gittiğimizde ise yeni çekin tarihinde bir oynama ile karşılaşmak sürpriz olmasa gerek. Bankaya gittiğinize çekinizin çalıntı olduğunu öğrendiğinizde paniğe kapılmayın, genelde çeki yazan hemen yazdıktan sonra çekim çalındı ihbarı yapmaktadır!
Borçlar insana düşünmediğini yaptırır. Normal bir devlet memuru iken, bir bakmışsınız kuyumcu ya da banka soyguncusu olarak kendinizi ekranlarda görebilirsiniz. Borç insana düşünemediğini yaşatır.
İnsanı bir metaya dönüştürmek için borçlandırır. Metalaşan insan ise değersizdir, sadece yaptığı iş ile anılır. Günlük konuşmaları da yaptığı iş ile belirlenir. Sohbetleri, randevuları işe göre belirlenir. İş her şeyin önündedir ve dünyada ya da çevresinde ki gelişmelerden habersizdir. Önce içinde bulunduğu durumdan kurtulma telaşı içindedir, bu telaş zaman içinde yok olur, alışır. Alıştığı anda artık onun o alanı terk etmesi zordur, hatta bir çokları için imkansızdır. Borçları ödemek için çalışmak ve ses çıkarmamak zorundadır. Sessiz çoğunlu borçlanarak elde edilir.
İşyerinde tacize uğrar, hakarete uğrar ses çıkaramaz. Artık o sessiz çalışan bir makine gibidir, aldığı maaş kadar konuşur, o maaş kadar yaşar, eğlenir. İş yeri satıldığında bir masa nasıl el değiştiriyorsa o da yeni patronuna hizmet eder. Yeni gelen patron istemezse işten atabilir, tıpkı masayı değiştirir gibi. Metalaşan insan tepkisizidir, olaylar karşısında tepkisizdir.
Metalaşan insan sadece homurdanır, söylenir. Hükmettiği yerde acımasızdır, saldırgandır. Metalaşan dünyada aile içi şiddetin artması, tacizlerin yükselmesi ve kayıta geçmeyen nice insanlık dışı olaylar olması tesadüfi değildir. Metalaşan insan çevresine karşı sessiz ve tepkisizidir, verilen görevi en iyi şekilde yerine getirir. Korku borç ile katlanır, büyür. Korkan insan içinde büyük savaşlar yaparken, dışarıda sakin durmaya devam eder.
Borçlanmak insanın geleceğinin elinden alınması demektir.
Borçlanmak demek insanın geleceğinin elinden alınması anlamına gelir. İnsan borçlu olduğu sürece kendi iradesi ile her şeyi yapmaz, eli ya da ayağı bağlıdır.
Firmaların borçlanması ise, gelecekteki gelirini bugünden harcaması anlamına geliyor. Günümüzde ise hem bireyler hem de firmalar borç içindeler. Bu borç Türkiye şehirleri dikkate alındığında en fazla borç taşıyan il İstanbul olduğu ortaya çıkıyor. İstanbul’da yaşam pahalı anlamını da içinde taşıyor bu söylem. İstanbul'u kişi başına 9 bin 423 YTL ile ön sıralara oturmuş demektir. Nüfus ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm sıralama ülkede ki şehirlerin nüfuslarının da sağlıklı öğrenmeme yol açtığını düşündüm. Nüfus sayımları hep tartışmalı olmuştur, fakat borçlara bakarak o şehrin nüfusunu daha iyi anlamaya yol açtığını görebiliriz, çünkü borçlu yaşadığı yerden başka yere gitmez, gidemez.
Bugünlerde karşılıksız çekler pek gündeme gelmiyor, fakat daha başka bir gerçeklik var ortada, çekler çalıntı ihbarlarında büyük artış olduğu çekler ile iş yapan arkadaşlardan dolayı biliyorum. Örneğin bize yazılan bir çeki bozdurmak için bankaya gittiğimizde bu çek çalıntıdır diye işlem yapılmadığında gördüm. Hemen çeki yazan kişiye telefon ile ulaşıldığında abi ne yapayım, çek karşılıksız çıkıp banka nezdinde kötüye düşeceğime bu şekilde davrandım söylemi ile karşılaşabiliyorsunuz, tabi bu dürüstçe yanıt verenler için geçerli. Genelde haa öyle mi, tüh yanlış ihbar yapılmış, aslında çalınan çek o değil, başkasıydı, kusura bakma söylemi kullanılıyor, hemen gel sana yenisini yazayım demektedir. Gittiğimizde ise yeni çekin tarihinde bir oynama ile karşılaşmak sürpriz olmasa gerek. Bankaya gittiğinize çekinizin çalıntı olduğunu öğrendiğinizde paniğe kapılmayın, genelde çeki yazan hemen yazdıktan sonra çekim çalındı ihbarı yapmaktadır!
Borçlar insana düşünmediğini yaptırır. Normal bir devlet memuru iken, bir bakmışsınız kuyumcu ya da banka soyguncusu olarak kendinizi ekranlarda görebilirsiniz. Borç insana düşünemediğini yaşatır.
İnsanı bir metaya dönüştürmek için borçlandırır. Metalaşan insan ise değersizdir, sadece yaptığı iş ile anılır. Günlük konuşmaları da yaptığı iş ile belirlenir. Sohbetleri, randevuları işe göre belirlenir. İş her şeyin önündedir ve dünyada ya da çevresinde ki gelişmelerden habersizdir. Önce içinde bulunduğu durumdan kurtulma telaşı içindedir, bu telaş zaman içinde yok olur, alışır. Alıştığı anda artık onun o alanı terk etmesi zordur, hatta bir çokları için imkansızdır. Borçları ödemek için çalışmak ve ses çıkarmamak zorundadır. Sessiz çoğunlu borçlanarak elde edilir.
İşyerinde tacize uğrar, hakarete uğrar ses çıkaramaz. Artık o sessiz çalışan bir makine gibidir, aldığı maaş kadar konuşur, o maaş kadar yaşar, eğlenir. İş yeri satıldığında bir masa nasıl el değiştiriyorsa o da yeni patronuna hizmet eder. Yeni gelen patron istemezse işten atabilir, tıpkı masayı değiştirir gibi. Metalaşan insan tepkisizidir, olaylar karşısında tepkisizdir.
Metalaşan insan sadece homurdanır, söylenir. Hükmettiği yerde acımasızdır, saldırgandır. Metalaşan dünyada aile içi şiddetin artması, tacizlerin yükselmesi ve kayıta geçmeyen nice insanlık dışı olaylar olması tesadüfi değildir. Metalaşan insan çevresine karşı sessiz ve tepkisizidir, verilen görevi en iyi şekilde yerine getirir. Korku borç ile katlanır, büyür. Korkan insan içinde büyük savaşlar yaparken, dışarıda sakin durmaya devam eder.
Borçlanmak insanın geleceğinin elinden alınması demektir.
21 Mart 2008 Cuma
Gün aydınlığa dönerken…
Gün aydınlığa dönerken…
Newroz / Nevruz kutlaması bu sabah başladı, Newroz’un / Nevruz’un sahipleri de meydanlara doldu. Özgürce kutlayanlara ne mutlu! Özgürlük ve barış hep daim olsun, insanların beyinleri içindeki sınırlarında kalktığı, özgür bireylerin, özgür düşüncelerin olduğu yarınlar bu dönüm noktasında muştulu haberlerini bekler olduk. Bir dönüm noktasıdır 21 Mart. Karalık ile aydınlığın eşit olduğu gündür, karanlığın aydınlık karşısında gücünü kaybettiği gündür. Aydın bir gelecek için dönüm noktasında karanlığa inat, ateşlerin üzerinden geçerken lütfen barış dileğini tutun.
Dink, Mumcu, Anter, Kışlalı gibi aydınların bir daha öldürülmediği, Malatya’daki Sivas’ta ki gibi insanlık dışı cinayetlerin olmaması için, bugün güzel dileklerinizi yüreğinizden isteyin. Hiç kimse cinayete kurban gitmesin, kimse kahraman olmasın!
Afganistan’daki bataklığa bizi çekmek isteyenlere karşı duruşumuzu sergileyelim, bir can dahi kaybetmek istemiyoruz, üstelik başkalarının çıkarları nedeniyle asla!
Yurtta sulh, dünyada sulh sözünü gerçek kılalım. Barış içinde bir arada ve özgürce, bağımsız yaşamak için; birbirimizi değiştirmekten vazgeçelim ve olduğumuz gibi kabul edelim. Zorla dönüşüm hep çatışma ve kan getirmiştir. Hiçbir kimse, her hangi birinin kafasında canlandırdığı gibi olmak zorunda değildir.
Newroz sınırların kalktığı, her kültürden, her dilden, her inançtan insanların ortak olarak oynandığı halaylar, horanlara durulsun. Omuz omuza, el ele, yürek yüreğe bir gün geçirmeniz dileği ile…
Newroz’unuz kutlu olsun!
Nevruz’unuz bereketli olsun!
21 Mart 2008 İstanbul, Altunizade
Newroz / Nevruz kutlaması bu sabah başladı, Newroz’un / Nevruz’un sahipleri de meydanlara doldu. Özgürce kutlayanlara ne mutlu! Özgürlük ve barış hep daim olsun, insanların beyinleri içindeki sınırlarında kalktığı, özgür bireylerin, özgür düşüncelerin olduğu yarınlar bu dönüm noktasında muştulu haberlerini bekler olduk. Bir dönüm noktasıdır 21 Mart. Karalık ile aydınlığın eşit olduğu gündür, karanlığın aydınlık karşısında gücünü kaybettiği gündür. Aydın bir gelecek için dönüm noktasında karanlığa inat, ateşlerin üzerinden geçerken lütfen barış dileğini tutun.
Dink, Mumcu, Anter, Kışlalı gibi aydınların bir daha öldürülmediği, Malatya’daki Sivas’ta ki gibi insanlık dışı cinayetlerin olmaması için, bugün güzel dileklerinizi yüreğinizden isteyin. Hiç kimse cinayete kurban gitmesin, kimse kahraman olmasın!
Afganistan’daki bataklığa bizi çekmek isteyenlere karşı duruşumuzu sergileyelim, bir can dahi kaybetmek istemiyoruz, üstelik başkalarının çıkarları nedeniyle asla!
Yurtta sulh, dünyada sulh sözünü gerçek kılalım. Barış içinde bir arada ve özgürce, bağımsız yaşamak için; birbirimizi değiştirmekten vazgeçelim ve olduğumuz gibi kabul edelim. Zorla dönüşüm hep çatışma ve kan getirmiştir. Hiçbir kimse, her hangi birinin kafasında canlandırdığı gibi olmak zorunda değildir.
Newroz sınırların kalktığı, her kültürden, her dilden, her inançtan insanların ortak olarak oynandığı halaylar, horanlara durulsun. Omuz omuza, el ele, yürek yüreğe bir gün geçirmeniz dileği ile…
Newroz’unuz kutlu olsun!
Nevruz’unuz bereketli olsun!
21 Mart 2008 İstanbul, Altunizade
19 Mart 2008 Çarşamba
Özgürlük ellerimde olduğunu yeniden keşfettim!
Özgürlük ellerimde olduğunu yeniden keşfettim!
Bugün hava bir açtı, bir kapadı, sonra güneş çıktı, güneş yerine karanlık hakim olurken, sokak lambaları yandı. Sokak lambalarından önce eski binalar ve devlet dairelerin duvarlarını aydınlatan lambalar yandı. Şehir kendisini karanlığa teslim etmemek için hazırlıklarını yapmış durumdadır. Şehirde hiç yıldızları gören var mı?
Lambaların aydınlattığı sokakları adımlarken, sokakları asıl aydınlatan dükkanların camekanları olduğunu gördüm. Onlar sokaklara hakim olduklarını yaydıkları ışık ile ilan ediyorlardı. Yeni dünya düzeni sokakların aydınlığı ile daha iyi anlaşılıyordu. Sokaklar karanlığa teslim edilemezdi, onun yerine kameralara teslim edilmeliydi, her şey güvelik içindi. Güvenlik demek, insanın sokakta rahatlıkla dolaşması anlamına gelir, karanlık sokakta insanın başına ne geleceğini kimse bilemez. Sokaklar güvenli olmalıdır. Ne ilginçtir ki, hep aydınlık sokaklarda cinayetler işlenir, filmlerde karanlık ve hafif aydınlık yerlerde olur. İstanbul’un en önemli caddesi olan İstiklal caddesinde taciz ve yol kesmeceler olağan görülebilinir. Arka sokaklara kimse korkudan giremez, arka sokaklar korkuyu hep çağrıştırır. Arka sokaklar tiner çeken genç ve çocuklara teslim edilmiştir, arka sokakları tehlike olduğunu halkımıza anlatmak için. Önce ihtiyaç yaratılır, sonra ihtiyaca uygun bir sanayi ürünü orada pazarlanır. Piyasa olur. Piyasa korku üzerine işlemektedir. İnsanlar şişmanlamaktan korkar, kepekli ekmek yer! Kanser olmaktan korkar, doğal ürünler tüketir, üstelik diğer ürünlerin üç katı fiyata. Parası olan sağlığını koruyabilir! Paran kadar sağlık! Peki, köyde yaşayanın parası yok, demek ki onda sonsuz sağlık!
Paran kadar konuş, parası olmayan ne yapacak hep mi susacak, yoksa hiç durmadan mı konuşacak? O zaman parası olmayan daha şanslı, onun çenesini engelleyecek parası yok! Parasız kalmak en büyük korkudur, borçlanır insan ama parasız yola çıkmaz. Para ile sınırlıdır yaşamı, parasız kalmak korkusu vardır, parasız kalınca ne yapacağını bilemez. Önce insanlar paraya bağlandırılır, sonra bağlanan insan alınır satılan bir cep telefonundan farksız olur. Verimli olduğu sürece kullanılır, sonra bir yenisi ile değiştirilir. Bugünlerde acaba yeni işlevli cep telefonları kaç parayadır? Cep telefonsuz gezmek korkudur! Ya birisi saldırırsa o an telefon edemezsem ne yapacağım, panik halinde dolaşan ellerinde telefon ile gezenleri görünce hep aklıma cep telefonun fiyatları mı daha pahalı, elinde cep telefonu gezdirenin ücreti mi?
Bir arkadaşım yeni iş yeri kurdu, iş yerini kurarken çalışanların odalarına kamera takmış, acaba neden dersiniz? Bu konuda her türlü fikir yürütebilirsiniz, duruş noktasına göre değişir. Neyse bu konu da nereden çıktı, acaba onda bir korku mu gizli, yoksa hükmetme dürtüsü mü? Neden bir insanı çalışırken izlersin ki? Bütün çalışanlar tembel ve biri tarafından gözetilmeden bırakırsan kaytarır. O zaman yapılması gereken iş zamanında olmaz, birisi tarafından gözetilmek verimi artırır, çünkü çalışanın parasını veriyorum ve o zaman içinde o benim için çalışmak zorundadır. O çalışma saati içinde benim bir malımdır ve bir bilgisayar ya da robot ne yapması gerekiyorsa o da yapmalıdır, her geçen saniye para demektir. Zaman para olduğuna göre kazanmak gerek! Artı değer, yani sermaye birikimi için benim için, sorgusuz ve duygusuz çalışan gereklidir. Robotlar yapacağı varsa robotları tercih etmelidir, çünkü robot hastalanmaz ve uzun süreli verimlidir. Oyalanmaz, internet üzerinde sohbet etmez. O yüzden tüm çalışanlar gözetilmeli ve denetlenmelidir. Denetim çağın gerekliğidir. Denetimsiz bir ortam anarşiyi içinde yaşatır ve büyütür, o yüzden her yerde denetim şarttır. Denetimin iyi işleyebilmesi için korku kullanılmadır. Denetlenen kişi korkmak zorundadır. Korku zamanın gerekliğidir ve korku denetlenmenin en önemli aracıdır. İşten atılma korkusu günümüzde daha büyüktür, çünkü çalışan borçlanmıştır. İşveren borçludur. Borç yüzünden güvensizlik vardır. Güvensiz insan ise denetler. İşçi işten atılmamak için patronunu denetler, işverende daha çok para kazandırsın diyerek işçisini denetler. Denetim karşılıklıdır. Korku karşılıklıdır, çünkü işverende piyasa içinde her an yok olmaya adaydır.
Yıllar önce Orwell 1984 adlı romanında kameralar ile mücadele ediyordu, yıllar sonra ben kamera olan bir odada çalışmaya zorlanıyorum! Büyük biradere karşı kavga eden bir kahramanı kendime idol olarak seçmiştim, bugünde kameralara karşı duruyorum. Sokaklarda kamera olması sokaklarda ki cinayetleri ve soygunlar engelledi mi? İstatistik olarak bakalım, kamera takılmadan önceki olaylar ile kameralı haldeyken olaylara, eksilme ve artma var mı?
Bir Mayıs’ta kameralar önünde cafe’de oturan eski bir solcuya tokat atılması gazete sayfalarında durmaktadır ama suçlu bulunamamıştır. Kameralar suçluları açığa çıkarmıyor, sadece suçun varlığını kanıtlıyor.
Eski bir işverenim, bir gün yolda kalmış, tamirciyi aramış. Vakit paradır ve hemen gelin arabayı çekin diye emir vermiş. Telefonun karşısında duran ise umursamaz halde, tamam kardeşimde arabanız nerede bozuldu? Patronum nerede arabasının bozulduğunu bilmediğinden çevresinde neyi görürse tarif etmeye çalışmış. Yaşam içinde para ile her şeyi ölçerseniz, sizde bir gün nakit olmuşsunuzdur!
Borçlu (vicdanen ve maddi anlamda) olmadığımdan özgürce işimi bırakabiliyorum, çünkü hiçbir kişiye veya bankaya borçlu değilim. İlkelerime ters geldiğinde bir iş yerinden ayrılmak için günlerce düşünmeme gerek yoktur, bugüne kadar beni var eden, biçimlendiren kültürel ve siyasal tercihlerim yönünde özgürce davrandığımı görünce; özgürlük ellerimde olduğunu yeniden keşfettim!
Bugün hava bir açtı, bir kapadı, sonra güneş çıktı, güneş yerine karanlık hakim olurken, sokak lambaları yandı. Sokak lambalarından önce eski binalar ve devlet dairelerin duvarlarını aydınlatan lambalar yandı. Şehir kendisini karanlığa teslim etmemek için hazırlıklarını yapmış durumdadır. Şehirde hiç yıldızları gören var mı?
Lambaların aydınlattığı sokakları adımlarken, sokakları asıl aydınlatan dükkanların camekanları olduğunu gördüm. Onlar sokaklara hakim olduklarını yaydıkları ışık ile ilan ediyorlardı. Yeni dünya düzeni sokakların aydınlığı ile daha iyi anlaşılıyordu. Sokaklar karanlığa teslim edilemezdi, onun yerine kameralara teslim edilmeliydi, her şey güvelik içindi. Güvenlik demek, insanın sokakta rahatlıkla dolaşması anlamına gelir, karanlık sokakta insanın başına ne geleceğini kimse bilemez. Sokaklar güvenli olmalıdır. Ne ilginçtir ki, hep aydınlık sokaklarda cinayetler işlenir, filmlerde karanlık ve hafif aydınlık yerlerde olur. İstanbul’un en önemli caddesi olan İstiklal caddesinde taciz ve yol kesmeceler olağan görülebilinir. Arka sokaklara kimse korkudan giremez, arka sokaklar korkuyu hep çağrıştırır. Arka sokaklar tiner çeken genç ve çocuklara teslim edilmiştir, arka sokakları tehlike olduğunu halkımıza anlatmak için. Önce ihtiyaç yaratılır, sonra ihtiyaca uygun bir sanayi ürünü orada pazarlanır. Piyasa olur. Piyasa korku üzerine işlemektedir. İnsanlar şişmanlamaktan korkar, kepekli ekmek yer! Kanser olmaktan korkar, doğal ürünler tüketir, üstelik diğer ürünlerin üç katı fiyata. Parası olan sağlığını koruyabilir! Paran kadar sağlık! Peki, köyde yaşayanın parası yok, demek ki onda sonsuz sağlık!
Paran kadar konuş, parası olmayan ne yapacak hep mi susacak, yoksa hiç durmadan mı konuşacak? O zaman parası olmayan daha şanslı, onun çenesini engelleyecek parası yok! Parasız kalmak en büyük korkudur, borçlanır insan ama parasız yola çıkmaz. Para ile sınırlıdır yaşamı, parasız kalmak korkusu vardır, parasız kalınca ne yapacağını bilemez. Önce insanlar paraya bağlandırılır, sonra bağlanan insan alınır satılan bir cep telefonundan farksız olur. Verimli olduğu sürece kullanılır, sonra bir yenisi ile değiştirilir. Bugünlerde acaba yeni işlevli cep telefonları kaç parayadır? Cep telefonsuz gezmek korkudur! Ya birisi saldırırsa o an telefon edemezsem ne yapacağım, panik halinde dolaşan ellerinde telefon ile gezenleri görünce hep aklıma cep telefonun fiyatları mı daha pahalı, elinde cep telefonu gezdirenin ücreti mi?
Bir arkadaşım yeni iş yeri kurdu, iş yerini kurarken çalışanların odalarına kamera takmış, acaba neden dersiniz? Bu konuda her türlü fikir yürütebilirsiniz, duruş noktasına göre değişir. Neyse bu konu da nereden çıktı, acaba onda bir korku mu gizli, yoksa hükmetme dürtüsü mü? Neden bir insanı çalışırken izlersin ki? Bütün çalışanlar tembel ve biri tarafından gözetilmeden bırakırsan kaytarır. O zaman yapılması gereken iş zamanında olmaz, birisi tarafından gözetilmek verimi artırır, çünkü çalışanın parasını veriyorum ve o zaman içinde o benim için çalışmak zorundadır. O çalışma saati içinde benim bir malımdır ve bir bilgisayar ya da robot ne yapması gerekiyorsa o da yapmalıdır, her geçen saniye para demektir. Zaman para olduğuna göre kazanmak gerek! Artı değer, yani sermaye birikimi için benim için, sorgusuz ve duygusuz çalışan gereklidir. Robotlar yapacağı varsa robotları tercih etmelidir, çünkü robot hastalanmaz ve uzun süreli verimlidir. Oyalanmaz, internet üzerinde sohbet etmez. O yüzden tüm çalışanlar gözetilmeli ve denetlenmelidir. Denetim çağın gerekliğidir. Denetimsiz bir ortam anarşiyi içinde yaşatır ve büyütür, o yüzden her yerde denetim şarttır. Denetimin iyi işleyebilmesi için korku kullanılmadır. Denetlenen kişi korkmak zorundadır. Korku zamanın gerekliğidir ve korku denetlenmenin en önemli aracıdır. İşten atılma korkusu günümüzde daha büyüktür, çünkü çalışan borçlanmıştır. İşveren borçludur. Borç yüzünden güvensizlik vardır. Güvensiz insan ise denetler. İşçi işten atılmamak için patronunu denetler, işverende daha çok para kazandırsın diyerek işçisini denetler. Denetim karşılıklıdır. Korku karşılıklıdır, çünkü işverende piyasa içinde her an yok olmaya adaydır.
Yıllar önce Orwell 1984 adlı romanında kameralar ile mücadele ediyordu, yıllar sonra ben kamera olan bir odada çalışmaya zorlanıyorum! Büyük biradere karşı kavga eden bir kahramanı kendime idol olarak seçmiştim, bugünde kameralara karşı duruyorum. Sokaklarda kamera olması sokaklarda ki cinayetleri ve soygunlar engelledi mi? İstatistik olarak bakalım, kamera takılmadan önceki olaylar ile kameralı haldeyken olaylara, eksilme ve artma var mı?
Bir Mayıs’ta kameralar önünde cafe’de oturan eski bir solcuya tokat atılması gazete sayfalarında durmaktadır ama suçlu bulunamamıştır. Kameralar suçluları açığa çıkarmıyor, sadece suçun varlığını kanıtlıyor.
Eski bir işverenim, bir gün yolda kalmış, tamirciyi aramış. Vakit paradır ve hemen gelin arabayı çekin diye emir vermiş. Telefonun karşısında duran ise umursamaz halde, tamam kardeşimde arabanız nerede bozuldu? Patronum nerede arabasının bozulduğunu bilmediğinden çevresinde neyi görürse tarif etmeye çalışmış. Yaşam içinde para ile her şeyi ölçerseniz, sizde bir gün nakit olmuşsunuzdur!
Borçlu (vicdanen ve maddi anlamda) olmadığımdan özgürce işimi bırakabiliyorum, çünkü hiçbir kişiye veya bankaya borçlu değilim. İlkelerime ters geldiğinde bir iş yerinden ayrılmak için günlerce düşünmeme gerek yoktur, bugüne kadar beni var eden, biçimlendiren kültürel ve siyasal tercihlerim yönünde özgürce davrandığımı görünce; özgürlük ellerimde olduğunu yeniden keşfettim!
16 Mart 2008 Pazar
Deprem anısı…
Deprem anısı…
İstanbul’da geçen gün bir sarsıntı oldu, daha doğrusu bir yerde başlayan depremin dalgasını İstanbul’da hissettik. Ben o sallantı sırasında bir konserdeydim, doğal olarak depremi deprem olarak değil de yüksek sese bağladım. İstanbul her an bir yerde sallanmaktadır aslında. Bodrum katlarda yapılan yüksek volümlü müzik deprem gibi sallamaktadır. Kamyonlar ve tramvayın yaratmış olduğu sallantıyı hiç görmüyoruz. Aslında İstanbul sürekli sallanmaktadır.
Ben o sallantı anında oturduğum koltuğun sallandığını hissettim, arkadakiler sanırım heyecana geldi koltuğu salladı diye düşündüm, hatta arkama dönüp şöyle bir kaşımı çattığımı da anımsıyorum. Kaşlarımın çatmam işe yaradı ki, konser sonuna kadar bir daha koltuk sallanmadı. Ben kaşlarıma bağlıyordum, meğer bir daha deprem olmamış. Nerden bileyim, hikmet kaşlarda diye düşünmüştüm, çok safım ne diyeyim!
Ertesi gün çalıştığım yere gittim. Radyoda arkadaşlar ile deprem konusunu konuştuk. Bizim olduğumuz bina aslında yok, ama biz olmayan binada kiracıyız ve her ay kira ödemekteyiz. Ev sahibimiz valiye bağlı bir vakıfmış. İmar planında olmayan binada oturuyoruz, fakat o bölgenin en çürük binası olduğu biliniyor. Doğal olarak ertesi günkü konu bunun üzerine yoğunlaştı, acaba o sallantıda dökülen bir yer var mı diye sordum. Ben bir koltuk sallantısı olarak duyduğum şey, bu binada bayağı hissedilmiş. Bir de sekizinci katta daha çok hissedilir. Korkmuş doğal olarak arkadaş. Bizim bir de dördüncü katımız var ki, orada bir günlük gazete hazırlanır. O kata indim, oradakiler ne yaşamışlar diyerek sohbete daldım. Orada duyduğum ilginç bir anıyı paylaşmadan geçemeyeceğim.
Gazi mahallesinden gelen bir arkadaş akşam babası ile kavga etmiş ve onların evi iki katlı olduğunu anlatımından çıkardım. Kavga sonucunda o kızgınlıkla üst kata çıkmış ve bilgisayarın başına oturmuş. Kızgın insan ne yapar, sinirlini yatıştırmak için ya ‘chat’ yapar, ya da internette sörf yapar. Bilgisayarın açılma sırasında olmuş bu sallantı. Arkadaş hemen şöyle düşünmüş; ‘vay be babam bu sefer bayağı kızmış, bak duvarlar bile sallanıyor!’ depremi babasının kızgınlığına bağlamış, ertesi gün bu durumu gülerek anlatmaktaydı, onun neşesine katılmamak olur mu?
Bu deprem bize bir şeyleri çağrıştırdı, fakat bu işe en çok sevinenlerde sanırım deprem bilimcilerimiz oldu, yeniden ekranlara çıkıp, bu kırılma büyük depremi çağırıyor ya da uzaklaştırıyor tartışması yaptılar. Korku topluma bir kez daha aşılandı. Depreme karşı bugüne kadar ne yapıldı? Örneğin İstanbul’da bulunan deprem ile ilgili komisyon kaç defa toplanmış, ne gibi önlemler alınmış diye düşünülürse ve araştırılırsa ne gibi bir gerçek ile karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü o kadar lafa rağmen hiçbir önlem alınmadığı ile karşı karşıya kalırız? Bu korku yüzünden oluşturulmuş birimlerde çalışanlar maaş almaya devam ediyor. İlginç bir gerçek ile karşılaştım, İstanbul’un en riskli bölgesi olan yerlerde binaların fiyatları sürekli artmaktaymış, o bölgelerde gökdelenler şeklinde oluşturulan mahallelerde binlerce insan yaşamaya davet ediliyormuş. Güzel görünümlü siteler içinde yaşarken, bir anda rüyanın sonlanacağını hiç düşünmüyoruz. Deprem rüyadan uyandırma görevi görmesini istemem.
Türkiye ekonomisinde de deprem bekleniyormuş, global olarak gerçekleşen depremler ve artçı sarsıntılar ülkemize tusunami olarak mı yansıyacak yoksa başka bir şekilde mi bilmiyoruz. Biz günlük koşturmaca içinde yaşamaya devam ediyoruz. Umarım bu sallantı bizi başka bir rüyadan uyandırmaz. AKP kapatılsın mı, türban olsun mu tartışması içinde bizim gözümüzün önünden başka gerçekler saklanıyor olabilir mi?
Sarsıntılar içinde yaşamaya alıştık diye düşünüyorum. Ben konserde depremi nasıl hissediyorsam, sonucunu nasıl düşünüyorsam olaylara da öyle mi bakıyoruz?
İstanbul’da geçen gün bir sarsıntı oldu, daha doğrusu bir yerde başlayan depremin dalgasını İstanbul’da hissettik. Ben o sallantı sırasında bir konserdeydim, doğal olarak depremi deprem olarak değil de yüksek sese bağladım. İstanbul her an bir yerde sallanmaktadır aslında. Bodrum katlarda yapılan yüksek volümlü müzik deprem gibi sallamaktadır. Kamyonlar ve tramvayın yaratmış olduğu sallantıyı hiç görmüyoruz. Aslında İstanbul sürekli sallanmaktadır.
Ben o sallantı anında oturduğum koltuğun sallandığını hissettim, arkadakiler sanırım heyecana geldi koltuğu salladı diye düşündüm, hatta arkama dönüp şöyle bir kaşımı çattığımı da anımsıyorum. Kaşlarımın çatmam işe yaradı ki, konser sonuna kadar bir daha koltuk sallanmadı. Ben kaşlarıma bağlıyordum, meğer bir daha deprem olmamış. Nerden bileyim, hikmet kaşlarda diye düşünmüştüm, çok safım ne diyeyim!
Ertesi gün çalıştığım yere gittim. Radyoda arkadaşlar ile deprem konusunu konuştuk. Bizim olduğumuz bina aslında yok, ama biz olmayan binada kiracıyız ve her ay kira ödemekteyiz. Ev sahibimiz valiye bağlı bir vakıfmış. İmar planında olmayan binada oturuyoruz, fakat o bölgenin en çürük binası olduğu biliniyor. Doğal olarak ertesi günkü konu bunun üzerine yoğunlaştı, acaba o sallantıda dökülen bir yer var mı diye sordum. Ben bir koltuk sallantısı olarak duyduğum şey, bu binada bayağı hissedilmiş. Bir de sekizinci katta daha çok hissedilir. Korkmuş doğal olarak arkadaş. Bizim bir de dördüncü katımız var ki, orada bir günlük gazete hazırlanır. O kata indim, oradakiler ne yaşamışlar diyerek sohbete daldım. Orada duyduğum ilginç bir anıyı paylaşmadan geçemeyeceğim.
Gazi mahallesinden gelen bir arkadaş akşam babası ile kavga etmiş ve onların evi iki katlı olduğunu anlatımından çıkardım. Kavga sonucunda o kızgınlıkla üst kata çıkmış ve bilgisayarın başına oturmuş. Kızgın insan ne yapar, sinirlini yatıştırmak için ya ‘chat’ yapar, ya da internette sörf yapar. Bilgisayarın açılma sırasında olmuş bu sallantı. Arkadaş hemen şöyle düşünmüş; ‘vay be babam bu sefer bayağı kızmış, bak duvarlar bile sallanıyor!’ depremi babasının kızgınlığına bağlamış, ertesi gün bu durumu gülerek anlatmaktaydı, onun neşesine katılmamak olur mu?
Bu deprem bize bir şeyleri çağrıştırdı, fakat bu işe en çok sevinenlerde sanırım deprem bilimcilerimiz oldu, yeniden ekranlara çıkıp, bu kırılma büyük depremi çağırıyor ya da uzaklaştırıyor tartışması yaptılar. Korku topluma bir kez daha aşılandı. Depreme karşı bugüne kadar ne yapıldı? Örneğin İstanbul’da bulunan deprem ile ilgili komisyon kaç defa toplanmış, ne gibi önlemler alınmış diye düşünülürse ve araştırılırsa ne gibi bir gerçek ile karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü o kadar lafa rağmen hiçbir önlem alınmadığı ile karşı karşıya kalırız? Bu korku yüzünden oluşturulmuş birimlerde çalışanlar maaş almaya devam ediyor. İlginç bir gerçek ile karşılaştım, İstanbul’un en riskli bölgesi olan yerlerde binaların fiyatları sürekli artmaktaymış, o bölgelerde gökdelenler şeklinde oluşturulan mahallelerde binlerce insan yaşamaya davet ediliyormuş. Güzel görünümlü siteler içinde yaşarken, bir anda rüyanın sonlanacağını hiç düşünmüyoruz. Deprem rüyadan uyandırma görevi görmesini istemem.
Türkiye ekonomisinde de deprem bekleniyormuş, global olarak gerçekleşen depremler ve artçı sarsıntılar ülkemize tusunami olarak mı yansıyacak yoksa başka bir şekilde mi bilmiyoruz. Biz günlük koşturmaca içinde yaşamaya devam ediyoruz. Umarım bu sallantı bizi başka bir rüyadan uyandırmaz. AKP kapatılsın mı, türban olsun mu tartışması içinde bizim gözümüzün önünden başka gerçekler saklanıyor olabilir mi?
Sarsıntılar içinde yaşamaya alıştık diye düşünüyorum. Ben konserde depremi nasıl hissediyorsam, sonucunu nasıl düşünüyorsam olaylara da öyle mi bakıyoruz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)