11 Haziran 2009 Perşembe

Yol TV kurulur, sonra ne olunacağına karar verilir!

Yol TV kurulur, sonra ne olunacağına karar verilir!

Yol TV, AABF (Avrupa Alevi Bektaşi Federasyonu) binasında kuruldu. Eski Köln Alevi Kültür Merkezinin yerinde. O dernek oradan çıkarıldı ve YOL TV oraya yerleştirilmeye çalışıldı. Yola çıkıldı, sonra yolda her şey düzenlenmeye çalışıldı.

Federasyon binasının altına kurularak bir mesaj verilmek istenmişti, o mesaj doğru algılandı ki, bir çok Alevi işadamı Avrupa’nın değişik yerlerinden ortak oluverdiler. Ortaklık çağrıları teve ekranından akmaya devam ediyordu. Ortak bulmak için değişik toplantılar yapılıyor, toplantılara alevi işadamları davet ediliyordu. Çağdaş, laik ve özgür bir gelecek için yola çıkılıyordu ve tanıtım klipleri ortak olmaya davet ediyordu.

Türkiye’nin aydınlık yüzü olmayı hedefleniyordu. Güzel bir hedef koymuşlardı. Solun birliğini, Alevilerin sorunlarını gündeme taşıyacağını güzel cümleler eşliğinde sunuyordu. Ekran klipler eşliğinde, seyircisi ile buluşuyordu. Su TV’den ayrılan bir grup daha tecrübeli olarak yola çıkmıştı.

İsveç’den de ortak bulmuştu. Bir süpermarket sahibi Yol TV’ye ortak olmuştu. Ortaklar toplantısının orada olmasını arzulamıştı. Aynı zaman dilimi içine gelen günlerde ise, çocuğunun düğünü vardı. Hem düğüne gidilmiş, hem de ortaklar arasında bir yol haritası çıkarılacaktı. Doğal olarak kısıtlı imkanlar içinde başlayan TV çalışanları bu olaya duyarsız kalamazdı, daha doğrusu YOL TV yönetimi zorunlu görmüştü ve oradan yayın yapılacaktı. Toplantı izleyiciye sunularak, nasıl güçlü geldiklerini kamuoyuna göstermek istiyorlardı. Bu sayede ‘yol’ yolda aydınlanacaktı. Çalışanlar, yayın için gerekli ekipmanları alarak yola çıktılar ve verilen adrese vardılar. Oraya toplantının yayını ve çekimi için gitmişlerdi. Çekim yapıldıktan sonra geri dönemleri gerekliydi. İş yolculuğu önceden planlandığı gibi yapıldı. Fakat orada onları başka bir sürpriz bekliyordu, çünkü o iş adamının düğünü için başka ülkeye geçilmiş ve düğün bu giden TV çalışanları tarafından çekilmişti. Yolun başında bir farklı yol açılıyordu. Paraya ihtiyaç vardı ve onun için hoşgörü ile yaklaşılmışdı. ‘TV bizimdi, bizim düğünü çekmeyecekte neyi çekecekti?’ diye düşünmüşlerdi büyük ihtimalle. Ortaktı ve ortaklığın gereği sahiplenme duygusu ortaya bu sahneye çıkarmıştı.

İlk başlangıçta olur böyle şeyler, büyük kanallar bile patronlarının her soluğunu çekmiyor muydu? Ortak olduğuna göre, aynı zamanda sahibiydi TV’nin. TV sahibi izleyici değil, parayı verendi. Parayı kim verdiyse ona hizmet etmesi doğaldı. Her kapıyı para açar, düğüne bile TV ekibi getirtilir çekim yaptırılırdı. Gerçi, o günkü olanaklar eğer uygun olsaydı belki canlı bile yayınlatılırdı. (Bunun örneğini diğer alevi kanallarında gördük! Para için canlı düğün yayınlanır, gerçi bunun için ayrı bir kanal mevcuttu ama ortağı olduğu kanaldan yayınlatmak ayrı bir duygu ve memlekette tanıdıklara güzel bir mesajdı!)

Düğün konusu alay konusu olmasına rağmen, artık iş işten geçmişti. Çekim yapılmış ve geri dönüş olmuştu. Fakat, zaman içinde başka bir gerçeklik ile karşı karşıya kalınacaktı. Büyük ortakların firmalarının reklamları ekranda dönmeye başladı. Bu sayede reklam alınabileceği izleyiciye sunulmuş oldu. Çünkü ekranın tek geliri vardır, reklamlar, eğer arkada bir devlet kurumu yok ise. Devlet kanalı olmadığına göre, elbette YOL TV reklam alacaktı ve aldı da!

Reklamlar öncelik ile yakında olandan alınır. Etnik TV’lerin daha başka büyük dezavantajı vardır, daha geniş kesime seslenemedikleri için, etnik pazardan kendisini geçindirmek zorundadır. Baştan pazar alanını ve seyircisini kısıtlamış durumdadır. Bu kıt imkanlar içinde yayın en az çalışanı ile seyircisi ile buluşmaya devam ediyordu. Ortaklar içinde işçiden tutun, bilim adamlarına kadar geniş bir alevi kesimi olmaya başladı. Paralar toplandıkça TV yönetimi rahat bir nefes alarak, kafalarındaki TV’yi yaratmaya çalışıyorlardı.

İlk haftalar içinde TV ortakların mı, yoksa alevi kurumların mı olduğu tartışması yaşandı. Eğer kara geçecek bir kurum olursa, bu durumda ortaklara nasıl bir pay dağıtım yapılacağı konuları zaman içinde tartışılmaya başlanmıştı. O dönemde yönetimin başında olan Hıdır Temel çalışanlara bu kanal Alevilerin değil, ortakların ve kişilerin olduğu bilgisini veriyordu. Fakat başka tarafta başka tartışmalar oluyordu ve ortaklar Fransa’da yapılan bir toplantı ile bu kanalın Alevilerin kanalı olduğunu açıklamışlardı. O toplantı görüntüleri de ekrandan yansıyacaktı elbette. Her şey şeffaf ve kamuoyu önünde olmalıydı.

Alevilerin kanalı vardı ve bu kanal AABF çatısı altındaydı. Diğer kanallardan farklı olarak örgütlenmeye ve örgüte doğru mesajlar veriliyordu ve yapılan etkinlikler canlı ya da banttan yayınlanıyordu. Kanalda bu arada reklamlar dönmeye başlamış ve reklamlar büyük ortakların işletmeleriydi. Reklam ücretleri alınmıyordu, çünkü onlar büyük ortaktı ve doğal olarak ekrandan onların reklamları olması gerekliydi. Bu reklamlara bakarak belki başkaları da reklam verebilirdi. Reklam vermek öyle her baba yiğit veremezdi, çünkü riski içinde taşıyordu. Kızılbaşların yerinden alış veriş yapmayın öğretisi (önyargısı) henüz kırılmış değildi. Reklam veren, kendi kimliğini açıklamış ve nerede durduğunu dünyaya haykırmış oluyordu. Etnik TV’ler o yüzden alması gereken reklamları dahi alamaz konumdalar, çünkü reklam veren o riske girmek istemiyor. Bugün bile ünlü olanlar alevi olduklarını saklıyorlar, eğer devlet içinden ya da başka yerden beklentisi var ise.

Yayınlanan reklamların yayın süresi ve uzunluğunu alın ve en düşük ücretten ücretlendirin, bu durumda bunların ortaklığı bitmiş olmuyor mu? Reklamlarında bir sınırı olması gerekli ama sınır yoktu. Büyük ortaklar bir bakıma verecekli konuma düşmüş olmalarına rağmen, bu seslendirilmedi. Fiili olarak en düşük ortaktan bile daha düşük ücrete ortak olmalarına rağmen, büyük ortak işlevi görüyor ve toplantılarda bu ortaklık katkısına göre söz ve oy hakkına sahip konumdadır. Ortaklar bu durumu neden ele alamazlar, çünkü TV ekonomik sıkıntıya girdiğinde gidilecek kapı olmak zorundadır. O iş adamları bir anlamda Donkişot görevini görmüşlerdi, Donkişot’a saygı gereklidir!

Kısaca açıklamaya çalıştığım bu durumda küçükte olsa bir ilkesizlik görmüyor musunuz? Demokrasinin gereği, katkıya göre oy kullanma ve söz hakkı ortadan kalkmış olmasına rağmen, hala bu ortakların TV üst yönetiminde bulunmaları nasıl açıklanır?

Kuruluş aşaması ve daha sonraki aşamalarda yönetimde yer alanların Türkiye ve Köln arasında haftanın hemen hemen her günü gidip gelmeleri ve uçaklara ödenen ücretlerin (kimler tarafından ödendiğini sormuyorum bile.) hesabı tutuldu mu? Elbette tutulmuştur, çünkü uçak biletini veren firma parasını istemiştir, o kayıtlar o firmada mevcuttur. İstanbul’da büro tutulduğu ve orada yatırım yapıldığı kuruluş aşamasında söylenmişti ama kurulduktan yıllar sonra söylenen yerde değil, başka bir eski alevi kanalın stüdyosu kiralanarak söz hayata geçmiştir. Bu arada sözde bürolar için görüşmeler yapılmış, ekipmanlar için paralar harcanmıştır, otellerde kalınmıştır, doğal olarak eğlence içinde bütçe ayrılmıştır. Bu durum elbette kimsenin gözüne batmadı. Önemli olan kurumdu ve kurumun ileri gitmesi için aleviler her türlü özveriyi göstermekten çekinmiyordu.

İşsizlik maaşından bir kuruş ayırarak ortak olmak için senet alanlar elbette bu gelişmelerden haberi yoktu. Para vardı başlangıçta, sonra para yok oldu. Paranın nasıl buharlaştığını kime sorulacaktı?

Yol TV yayına başladıktan sonra nasıl yol alacağına karar verilmişti. Çalışanın maaşı aksamlar ile ödenir, ama uçak ücreti hemen ödenirdi. Çalışanın parası belki gidiş geliş uçak ücretine eş değerdi, çünkü tarifeli seferler ile İstanbul’a gidiliyor ve dönülüyordu. Sabah İstanbul, akşam Köln! Onlar uçmaktan vazgeçmediler ama çalışandan özveri beklendi. Çalışana o kadar değer verildi ki, para verilemeyeceğini bile söylemeye tenezzül etmediler. Çalışan aybaşı geçmesine rağmen alamadığında öğreniyor, durumun ne vahim olduğunu. Her seferinde başka bir şeyler söyleniyor ve söylemde kalıyor! Söylemde kalınmasının en büyük kanıtı, hala ödenemeyen ücrettir…

İstiklal Caddesi üzerinde kitabın gölgesini aradım!

İstiklal Caddesi üzerinde kitabın gölgesini aradım!

İstiklal caddesi bir çok konudan şanslıdır, çünkü Türkiye’nin sahip olduğu aydınların ve yazarların büyük bir kesimi, günün bir bölümünü de olsa burada geçirir. Yazarın olduğu yerde kitap satılır diye düşünülür ama yanılgıyı peşin peşin görürsünüz, çünkü cadde üzerinde olan kitapevi sayısı gün geçtikçe azalmakta, yerini global firmalara bırakan camekanlara dönüşmüştür. Çünkü okunan kitapların çok az bir kesimi burada satılır.

Sıkıştırılmış binaların arasına kurulmuş bir çarşı içinde, sahaflar kendilerine yer edinmişlerdir. Onlarda, bu sırlarda kitaptan çok eski plaklar satmaktalar. Çünkü yakın zaman dilimi içinde gösterime giren bir filmde kullanılan taş plak, birden popüler olmuş, çizik taş plaklar bile yok satar konuma gelmiştir.

Yazarı bol olurda, yazar olma heveslisi bol olmaz mı? Yazar ile sohbet ederek yazar olacağını düşünenler, yazarları bir güzel meyhanede ağırlar. Tanışmak ve bir iki laf etmek bile aday için önemlidir. Onlar olmasaydı yazarların bir bölümü bu cadde üzerinde belki hiç görülmezlerdi.

Cadde üzerine elinde kitap olan var mı diyerek sağı solu gözlerim ile tarayarak dolaşıyorum. İnsan seli içinde tek tük de olsa kitap elinde olana rastlıyorum, bir heyecan ile yanlarına yaklaşıyorum ama onlarında turist olduğunu ve ellerinde ise İstanbul’u tanıtan kitapçıklar olduğunu görüyorum. Bu yazıya konu olacak sohbet hayalimde birden ortadan kalkıyor.

Kitapevleri, zaman içinde asıl işleri olan kitap satımı yerine kahve satar konuma dönüşmüşler. Kitapevinde kahve içmek belki daha çekici oluyor! O yüzden kahve içme molasını cafe kitapevlerinde verin derim. En azından raflardan size el sallayan bir kitap olur, ama dışarının çekiciliği bu el sallamayı bile görünmez kılar.

Kitap okuyana rastlamıyorum ama elindeki küçük aygıtın ekranından bir şey okuyanlara sık sık rastladım. Sms okumak daha çekici geliyor olsa gerek, okuyanların yüzü genelde gülüyor! Kitap yerine sms oku dönemi çoktan başlamış, hatta sonlanıyor bile… Ucuz konuşma dönemi bu sms okumayı da hepten silecek gibi, çünkü kulaklardan eksilmeyen cep telefonları eşliğinde grup halinde dolaşan gençleri görüyorum. Gençler grup halinde dolaşıyorlar ama her biri telefon ile sohbet halinde. Yan yana olmalarına rağmen birbiri ile telefon ile konuştuğunu düşünür uzaktan bakan biri ama öyle değil, çünkü yanlarına kadar sokuldum kulak kabarttım. Her biri farklı konularda sohbet ediyorlardı. Görünmeyen arkadaşlarına caddeyi ve geçmişte yaşanmış ortak anılar anlatılıyorlardı!

İstiklal caddesinde en çok yolda yürüyen insan görürsünüz, arada köpek ve kedilerle de göz göze gelirsiniz ama onlar bu kalabalığa alışmış gibidirler. Kalabalık onlarsız düşünülemez. Kedi ve köpek kitap okumaz, o yüzden onlar ile ilgilenmedim.

Cadde boyunca kitap okuyan arıyorum, ayak üstü okuyamayacakları için cafe’lere bakıyorum. Cafelerde kitap okunacak yerler var ama yüksek seslerden dolayı okuyacak adam yok. Boşuna gözden geçirdiğimi cafelerin içine bakarken anladım ve arka sokaklara doğru yol aldım.

İstiklal caddesinin arka sokakları sinema sektörünün kalbidir. O kalp içinde de mutlaka okuyan vardır diye bakınıyorum. İşsizlerin oturduğu ve oyuncu pazarı olarak tanıtılan sokağa giriyorum. İşsiz oyucular birbiri ile sohbet ederken gördüm. Sohbetler arasında çalan telefonlar ve demlenen çayın buğusunu izledim. Bir iki tanıdığım oyuncunun yanına oturdum ve sohbete kitaplardan başlayayım dedim. Son dönemde çıkan bir kitaptan alıntı yaparak okuyup okumadığını gözünden tespit edeyim dedim, haberi bile yok masadakilerin. Hep bir ağızdan güldüler, dediler ki; ‘bizler senaryo okuruz, kitap okuyacak zamanımızı yok!’ tabi ellerine senaryo geçerse, hakkını verebilmek için hazırlık yaparlarmış. Senaryoda bir başka açıdan kitap diye düşünürsünüz, sonu gelmeyen dizilerin senaryoların sonu olmaz, ekranlardan kalktığı gün senaryoda biter! Tıpkı oyuncu yaşamı gibi, gündemden düştüğü an oyucu hayattan kopmuş gibidir, unutulamaya terk edilir. Kaç oyuncu yoksulluk içinde ölmedi ki?… Bu sokaklar kimleri gördü, kimleri ağırladı… Her birinin yaşamı roman! Roman okunmuyor, yaşanıyor…

Mutlaka cadde içinde kitap okuyan bulurum diyerek dolanıyorum, sahaflar bu konuda önemli bir duraktır diyerek tekrar sahaf arkadaşımın yanına varıyorum. O da kitapların isimlerini bilgisayara giriyor, bu sayede dükkanda hangi kitabın kaldığını biliyor olacak, bir de internet üzerinden satış için önemliymiş. Kitap adı, yazarın ismi, yayınevinin adı ve yayın tarihi dikkatlice kayıt altına alınıyor ve kitap üzerine basılan bir numara ile olması gereken rafa yerleştiriliyor. Kategorize etmek çok önemli, tıpkı yaşam gibi. Kitap okuyan ve okumayan derken bende kategorize ettiğimin farkına varıyorum ve artık kategorize edilecek bir durum kalmadığı için vazgeçtim.

İstiklal caddesi ‘Issız Adam’ların kol gezdiği bir cadde konumdadır. Kadın erkek arıyor, erkek kadın. Bazen de hemcinsini arayana rastladım. Yaşam içinde cinsellik üzerinde kim ne arıyorsa hepsini bu cadde üzerine görebilir. Her renkten, her ulustan insanların buluştuğu bir caddedir. Günde yaklaşık bir milyon insanın gezdiği cadde üzerinde, her kültürün ses rengini kulak kabarttığınızda rahatlıkla duyarsınız. Alman lokantasından, Rus lokantasına, Rum meyhanesinden, Ermeni lokaline, Kürdün yerinden çıkıp Laz’ın yerine uğrarsınız. Bir cadde üzerinde Türkiye’yi tanırsınız, dünyaya göz kırparsınız.

Apartmanların en üst katları teras cafeler olmuş, orta katlarında kültür merkezleri, fotoğraf kulüpleri, tiyatrolar... Her kata yayılan bir kahve kültürü, önceleri caddeleri kuşatmış, şimdi apartmanların her katını sarmış konumdalar. Ara sokaklar, caddeler kadar kalabalıklaşmış, arka paralel sokaklar geçmişe göre daha canlı konuma dönüşmüş durumdadır. Cadde üzerini uluslar arası firmaların mağazaları kuşatırken, arka sokaklarda hala bizden bir şeyler bulabiliyorsunuz. Tek bulunmayan şey ise, Türkiye aynasında olduğu gibi kitap! Kitap üreten yayınevleri teker bürolarını boşaltırken, caddeler ‘ıssız adam’lara teslim edilmiş konuma gelmiştir.

Issızlık kitap için söylenebilir, çünkü kitabın gölgesi bile cadde üzerinde değildir, camekanda bir resim konumuna dönüşmüştür. Hala ayakta durmaya çalışan birkaç kitapevinin camekanında kitap sesliğin içinde ıssızlığını yaşamaktadır, cadde ise bütün gürültüsü inde kulakları sağır edecek müzikler eşliğinde, caddeye düşen güneş ışınlarının altında yaşmaya ve değişmeye devam ediyor. İstiklal caddesini bir baştan başa katleden tramvay belirli saatler içinde yol almaya devam ediyor. Taksim meydanında hala heykel yerinde duruyor, polis koruması altında. İlk su paylaşım alanı olan sarnıç meydanda sessizce sergi salonuna dönüşmüş durumdadır. Eski binaların üzerine çıkılan modern görünümlü çirkin katlar caddeye gölge yapmaya devam ediyor.

Cadde üzerinde ne Tevfik Fikret’in gölgesi var, ne de Mimar Sinan’ın. Mimar Sinan’ın eseri duvar içinde kalmış, Tevfik Fikret’in mısraları kütüphanelerin nemli depolarında… Cadde üzerinde ne yazarın gölgesi var, ne de eserinin…

9 Haziran 2009 Salı

Etnik televizyonlar!

Etnik televizyonlar!

Etnik kelimesi uydurma bir kelimedir ama iki de bir karşımıza çıkar, bizlerde o kelimeye anlamlar yükleriz. Fakat genel olarak; Genetik, inanç ve dil farklılıklarını gözeterek insanları gruplandırmaktır. Bu tanımı dikkate alarak yorum yazacağım.


Etnik kimlikler içinde alevi inancıda yer alır, çünkü bir farklılığı gözeterek gruplandırma yapılır. Alevi inancı içinde; Arap, Kürt ve Türk etnik kimlikleri de bulunmaktadır. Alevi sorunu dendin mi, bu etnik kimlikler ile iç içe bir ilişkiden söz edilir ve ne nerede ayrım yapılır, zorlaşır. Fakat, sadece alevi etnik kimliği baz alınarak ve diğerleri göz ardı edilerek yapılan toplantılara şahit olmaktayız. Sorunlar bir şekilde gruplaştırılarak, olan soruna çözüm yolları aranmaktadır.

Etnik kimliklerin öne çıkması, yasaklar ile ortaya çıkmıştır. Yasaklar olmadan öncede sorunlar ortada durmaktaydı ama tanımlanamamıştı. Şimdi tanımlanma ihtiyacı duyulan bir konuma gelinmiştir. Alevi inancının tanımı nedir? Bu konuda belki yüzlerce tanım duyabilirsiniz, fakat genel ve üstten bakıldığında Ali yolunda giden denmektedir. Peki, ‘Ali Yolu’ derken özne olan Ali kim? Bu soruya yanıt verilmeden tanımlanmaya devam edilir, sorun Mevlana’nın mesnevide yazılan karanlık bir odada fil tanımı gibi görünüme dönüşür!

Etnik kimliğin öne çıkması ve o kimliklere ait olduğunu düşünenlerin bir araya gelmesi ile medya alanında da bir değişim süreci yaşanmıştır. Önceleri yazılı basın içinde var olanlar, teknolojinin ucuzlaması ile birlikte diğer alanlarda da kendilerine bir alan yaratmışlardır. Kürtler bu konuda önceliği kimseye kaptırmamıştır, onların izinden diğer kimliklerde kendilerini ifade etmek için o yolları denemişlerdir. Etnik kimliği öne alan yayınlar son dönemlerde resmi yayınların dışında kendilerine yaşam alanları yaratma mücadelesini en zor koşullarda yerine getirmeye çalışmaktalar. Kürt sorunu evrenselleştikçe resmi makamlarda kendilerinde çözüm yoları açmışlardır. Bu açılımın resmi görünümü resmi bir Kürt kanalının açılması ve devşirme Kürtleri oraya kanalize etmeleri ile olmuştur. Resmi kanallarda özgün isteklerini dillendirme yerine, otantik ve eğlence boyutu öne alınmış yayınlar yapılmaktadır. Bir anlamda lay lay lom! Kürt kültürüne katkısı bu aşamada ne kadardır bilinmez! Lay lay lomda gereklidir elbette, fakat önemli bir adımdır göreceli olarak.

Kürtlerin dışında başka bir sorun daha ortada durmaktadır, alevi sorunu! Alevilerde doğal olarak kendi medyalarını yaratacaktır. Ki yaratılarda. İlk olarak yurtdışında yayın hayatına başlayan ve daha sonra esas yurduna gelen kanallar bu alanda kendisinden söz ettirmiştir. Su TV ilk olarak logosunda Pir Sultan Abdal’ı kullanmış olmasına rağmen, şimdi sadece su sembolüne dönmüş durumdadır. Bu görsel olarak ve dışarıdan izleyen biri olarak bende yarattığı yorum, etnik kimlik ile yaşamak zor, onun yerine genel kalanların yoluna dönmektir. Su TV içinde yaşanan parçalanma bir çok kanalın hayat bulmasını sağladı. Bu parçalanmada öne çıkan bir kanal olmuştur. AABF (Avrupa Alevi Bektaşi Federasyonu) binasının altında kurulan YOL TV. Yurtdışında Alevi örgütlenmesini arkasına alan bu kanal, diğerlerinden farklı biz çizgi izleyecektir. Diğerleri ise kendi kanallarından etnik kimliğe vurgu yapılmasına rağmen, zaman içinde daha geniş ve sol ve sağ kesime seslenmeye başlamıştır. Çünkü alevi etnik kimliği içinde sağcısı da vardır, solcusu da. Katili de vardır, mazlumu da.

Cem TV İstanbul’da kurulmuş ve adı Aleviliği anımsatan ama açılımı Alevilik ile alakası olmayan bir isimdir. (CEM = Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı) Fakat daha ılımlı ve İslam çerçevesi içinde oturtan Aleviliği savunur konumdadır. Devlet nezdinde tanınmak ve orada yer edinmek bu vakıf için daha önemlidir ve duruşunda hiçbir sapma göstermeden yoluna devam etmektedir. Bir çok açılımı tartışma yaratmış olmasına rağmen, bildiği yolda gitmektedir ve ilk Türkiye’de yayın yapan alevi kanalı olarak göze çarpar.

Alevi kanalları başlangıçta sadece türkü yayınlar. Türkülerin kliplerini yayınladıkları için türkü kanalı olarak tanımlanmışlardır. Fakat bu türkü kanalı içinde alevi olmayan TVT kalanlını da görmezden gelemeyiz, o kanalıda bir çok alevi seyretmiştir, özlem giderir gibi.

Su TV’den ayrılıp YOL TV kuranların dışında DEM TV, Düzgün TV (daha sonra DTV adını alacaktır.) ve Kanal 12 ile yola devam edilmektedir. DTV bugün yayın yapmamaktadır.

Bugün kendisine alevi kanalı olarak adlandıran benim bildiğim iki kanal vardır, YOL TV ve CEM TV. Bunun dışındakiler daha çok demokrasi ve insan hakları gibi konular ve halkların kardeşliği vurgusu yapmaktadır. Alevilik kimliği altında, bir çok etnik kimliğin olmasının getirmiş olduğu, doğal olarak bir bakış açısı farklılıkları da görmek mümkündür. Fakat, her birinin ortak bir sorunu vardır. Çalışanlarına, yani emek dostu olan bu kanallar emeklerin haklarını ödeyemiyorlar, zaman zaman basında da bu konuda haberler almıştır. Emek mücadelesi yapan veya yaptığını söyleyen bu kanallar emeğin en rahat savrulduğu ve düzenin olmadığı görülmektedir. Planlama yapamayan, yaptığını ekonomik kullanamayan bir savurganlık olduğu gibi durmaktadır. Başlangıçta sadece klip yayınlayan bu kanallar izleyici kaybetmiştir. Bugün alevi olduğunu söyleyen kaç kişi bu kanlarla bakmaktadır?

Bu kanalların içinde sözlerin tutulmaması ki ben buna yalancılık demekteyim, ne kadar Alevilik ile bağdaşmaktadır? Alevi inancı; eline, diline ve beline sahip ol demiş ama bu kanallarda çalışanların emeklerini çalanların ne kadar alevi oldukları tartışmalı konuma düşmüştür. Çünkü bugüne kadar çalışanın parasını vermeyen, kanalı yaşatmak için klüp (Clup) kuranlar ve bu kulüpler aracılığı ile para toplamalar, bu paraların nerelere harcandığını kanaldan yansıtmayanlar, bu kanallar içinde mevcuttur. Para yatıranların ve üyelerin isimleri alt alta geçmektedir, teşvik edilmektedir ama toplananlar ile yapıldığı söylenenler arasında bir boşluk vardır. Bu boşluk nasıl açıklanacaktır?

Deniz Feneri davası biliyoruz ki gündeme Almanya’dan düşmüştür. Almanya’daki ilişkiler ve paranın aktarılması ve aktarılan yerde neler yapıldığı hala mahkeme önünde durmaktadır. Bu Deniz Feneri davası görünen bir yüzdür, görünmeyen yüzlerde neler gizlidir?

Bu soruyu düşünürken, alevi kanalları için yapılanları düşündüğümüzde elbette küçük boyutlu ve karikatürize halini görürüz. Alevilerin bütçeleri ve dünyaya bakışları o kadar geniş ve derin değildir. Dar bakış açısı ile ve birbirleri ile uğraşmaktan hiçbir zaman gerçek anlamda hedeflerine odaklanamamışlarıdır. Küçük paralar için gelecek hedeflerinden rahat sapmaktalar ve o sapma içinde dahi yaptıklarının mantığını kurmak ile uğraşmaktalar. Savundukları ile yaptıkları arasında büyük uçurumlar oluşmaktadır.

Alevi etnik kimliği neyi savunur? Alevi kanalları ne yapar? Yaptıkları ile ekrandan yansıyanlar arasında oluşan büyük boşluğa nasıl bir teori uydurmaktalar? Çalışanların parasını bile vermekten aciz olanlar, nasıl bir gelecek için hükümetten sandalye istemekteler? Dürüst olmak, mert olmak gibi kavramlar bu alevi kanalları için ne anlam ifade etmektedir? Küçük çıkarlar için atılacak adımların önüne engel koymak ne anlama gelmektedir? Sorular zaman içinde çoğalmaya devam edecektir, çünkü hala çalışanın maaşını veremeyen, hala vereceği parayı veremden, sessiz durmayı seçenler, gönderilen mesajlara cevap vermeyenler için alevi demek ve alevi kanalı yayını yapıyor demek ne kadar doğrudur? Aleviler elbette bunu görüyor ve kendilerince yorumluyorlardır. Yalancıların alevi kanalı yönetmesi doğru mudur?

Alevi kanalları içinde olanlara bakmaya devam edeceğiz, çünkü olduğun gibi görün desturu henüz tarih sayfasına gömülmemiştir. Onların bize yansıyan görüntüleri zaman içinde daha berrak bir şekilde kamuya yansımaya devam edecektir.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Yazıp yazmama arasında…

Yazıp yazmama arasında…

Bazen insan yazıp yazmama arasına kalır ya, bende o durumda kaldım. Eleştirsem, değer mi, çünkü değmeyen olayları eleştirmek ona değer vermek olur. Eleştirmezsen insanın içi rahat değil. En iyisi arada bir yazı yazayım da ortasını yakalamış olayım!

AKP tarafından organize edilen ‘çalıştay’ üzerine bir yazı yazmıştım. Çalıştay başladı ve kimlerin katıldığı, kimlerin katılmadığı netleşti, çünkü başladı. Belki bu yazı bitene kadar sonlanır bile, çünkü bizim ülkemizde bazı işler hızlı gider, bazıları ise bir adım bile yol alınmaz, eğer o işten para yiyen bir sektör var ise, adım dahi atılmaz, bombalar patlar!

Alevilik üzerinden fazla para yiyen kurum ve kurumlar yok, Alevilik adına ne uyuşturucu ticareti yapılır, ne de büyük firmalar kurulur. Bugüne kadar ticari anlamda iş yapanlardan biri, siyasi bir parti kurdu, uzun ömürlü olamadan kapandı, şimdi karayollarında çalışmaya devam ediyor! Devletten aldığı ihaleler ile yolunu bulmaya çalışıyor…

Alevilerin devlet ile direk bir ilişkisi olamadığı içinde, devlet ihalelerinde alevi olmak avantaj sağlamıyor, o yüzden alevi olmanın çekici bir tarafı yok, aksine itici yönleri biraz daha fazla, Fetthulah Gülen cemaati yanında! Demek ki, Alevilerin sorunları tartışamaya açıldığında Kürt sorunu kadar patırdı çıkarmaması bundan… Alevi sorunu AB ve ABD gibi ülkelerin, hükümet üzerinde baskısı sonucu gündeme gelmiş durumdadır, eğer oradan baskı gelmemiş olsaydı, seksen küsür yıl nasıl kabul ediliyorsa öyle kabul edilmeye devam edilecekti. Okullarda din dersi zorunluluğu olmamış olsaydı, belki AB’nin bile olaydan haberi olmayacaktı. (Çok yaşa sen Kenan paşa! İyi ki din dersini zorunlu yaptın, Alevilerin adı olmayacaktı!) Şaka bir yana, Alevilik konusunda hükümet durduk yere bir toplantı organize etmez, dışarıdan gelen baskı olmamış olsaydı. Kaç yıldır iktidardalar, bugün mü akıllarına gelmiş toplantı yapmak? Kendileri açıkladı, aslında seçim öncesi yapacaktık ama hükümetimizin sağ görüşü yüzünden bugüne kaldık! Sağ görüş, bugüne Aleviliği gündeme alıp bir otel salonunda toplantı yaparda, davet edilenler koşa koşa gitmez mi? Meğer davet edilenlerin bir bölümü Muharrem Orucu zamanında AKP destekli, başbakanın katıldığı yemeğe gitmeye göbek atmışlar ama o zaman ‘Alevi açılımı’ yapanlar tarafından fark edilememişler. Eğer fark edilmiş olsalardı o günde katılacaklarmış. Onlar adına üzüldüm, en azından bugün onlar anımsanmaktan büyük onur duyduklarını gazete sayfalarından okudum. AKP bu durumdan ders çıkaracaktır elbette ve gelecek Muharrem Sohbetlerinin içinde bu davet edilenleri görmekten büyük mutluluk duyacağı davetiyeyi gönderir, bu sayede en azından aleviler arasında düşkünlük tartışması olmaz! Gidemeyenler, gidenleri düşkün ilan etmişler ve ağır eleştiri bombardımanı altında bırakmışlardı. Keşke o eleştirileri yapmasalardı, bugün karşılarında eleştiri yaptıkları kesim ile oturuyor olacaklar. Burada karşılıklı dedim değil mi, kusura bakmayın, yan yana demem daha doğru olurdu.

Aleviler, bu toplantı ile ortaya çıkmış gerçek ile karşılaştılar, davet edilmeyenler, edilenleri kıskanmış ya da çekememiş duruma düşmüşler ve eleştirmişlerdir. Eleştirilerinin arkasında duranlar bugün AKP tarafından yapılan etkinliğe katılmayanlardır, elbette burada da ayrı bir çizgi var, davet edilip gitmeyenlerden bahsediyorum. Davet gitmediği için katılmayanlardan bahsedemiyorum, çünkü bir daha ki sefer bu unutulanlar davet edilecektir, o zaman onlarında davranışını görmek gereklidir. Önyargılı olmak hiç iyi değildir, bakın önyargılar nasıl ortadan kalkıyor!

Bir siyasi partinin toplantısına katılanların bir bölümü, belki Çamuroğlu gibi milletvekili olur muyum diye katılıyor olabilirler, çünkü en çok Çamuroğlu’nu eleştirenler, şimdi orada sandalyede oturuyor durumdalar. Milletvekili hayali ne muktedir, ilke filan bırakmaz insanda! Bir milletvekili ol, gör bak kimler kapını arşınlıyor, kimler önünde ceketinin düğmesini ilikliyor! Kimler programa davet eder, kimler ile masa başında buluşur! Gözü büyüktür mevkinin! O mevkiye ulaştın mı, emeklilik sorunu da ortadan kalkıyor, geçim derdi olmadan toplantı toplantı dolaş, görüşlerini açıkla! Bir de iktidar partisinden girdin mi, bakan olma durumu bilem var!

Alevilik dediğim gibi öyle çekici bir tarafı yok, tek başına bir siyasi partiyi iktidara taşıyamaz ama bugünkü sistem içinde meclis içine muhalefet partisi olarak taşır. Geçmişte Alevilerin kurduğu partilerin milletvekilleri olmuştur, gidip MC hükümetlerinde bakan dahi olmuşlardır! Sağ sol fark etmez, yeter ki koltuk, koltuk! Ceylan derisi koltuğa oturmak için neler yapılmaz ki! O koltuk için geçmişin tüm birikimleri kendi siyasi geleceği için harcanabilinir. Ölenler ölmüş, onurumuzdur denir, sonra onların üzerinden kitlelere ajitasyonlar çekilir, her yıl dönümde anılır. Çelenk taşınır. Çelenk taşımıyorsa kitle önüne fırlanır, konuşulur. Yeter ki birileri fark etsin! Yeter ki, bir parti başkanı davet etsin, koşa koşa gidilir. Gerçi bazıları parti başkanı davet etmeden gidilip aday adayı olmuşlardır. Ama parti başkanı ve aday tespit edenler bunları fark etmemiş, aday listesine dahi koymamıştı! (Onlar adına ne üzücü bir durumdu, o travma bugün dahi yaşanıyor bazıları için…)

Geçen yerel seçimler sırasında parti başkanın katıldığı tüm toplantılara katılıp, ön sıralarda oturanlarında fotoğrafları gözlerimin önünden gitmiyor. En ön sırada başkanın ağzından çıkan her kelimeyi onaylayarak dinleyenlerin fotoğrafları henüz eskimiş değildir. Düşünün bir, iktidar partisi bir davet yapıyor, gelin buraya ne istiyorsun kardeşim diyor ve koşarak gidiyorsun! Ne istediğini açıklıyorsun. Ama açıklıyorsun da adamı ikna edemiyorsun, çünkü ikna etmek için sizi çağırmış, ikna olmak için değil! Alevi açılımın içeriğine bir bakın, kim kimi ikna turuna çıkmış? Eski alışkanlıklarınızı bırakın, gelin yeni sürece ayak uydurun! Bakın bize ayaklarını uyduran Kürt, Arap işadamlarına ne kadar büyüdüler, parmakları ile balları tadıyorlar, siz de baldan tatmak için gelin!

Bu çalıştaydan kimler parmağında bal ile ayrılacak merak içinde bekleyeceğim! Şimdi bu konuları yazıp yazmama arasında kaldım, çünkü Alevileri temsil ettiğini söyleyenlerin büyük bir bölümü bu çalışma içinde yerlerini almış durumdalar… Ey, yüzyıllardır kendisini koruyan Alevilik, bugün erkeksen kendini koru! Öyle bir dönüşüm içindesin ki, nerede duracağına karar ver, temsilcilerin mi seni bir yere taşıyacak, yoksa sen mi rüzgara kapılıp bir yerele gideceksin!

Sabırlı insanlarız biz bekleyerek göreceğiz bu durumu!

Komşun aç ise, sen tok olma!

Komşun aç ise, sen tok olma!

Komşuluk açlık ve toklukla ölçülürdü, aç olan eve davet edilir, bir kapta onun için açılır ve sofra paylaşılırdı. Komşuluk karın tokluğu ve gülen gözler ile ölçülürdü. Ev alacağına komşu al denirdi eskiden. Komşuluk, kötü günde gösterilen davranış ile ölçülürdü.

Gazetelere yansıyan haberler, duymadıklarımız ile komşuluk ortadan kalktığı gibi, bütün davranışlar tersine dönmüş gibidir. Aç olanların olduğu yerde, mutfaktan çıkarılan kokular hakim kılınmış, aynı apartmanda oturup ama kimin oturduğunu bilinmeyenler dönemine girdik uzun zaman önce. Acı çeken ile acı çekilirdi, şimdi acı çektim, komşumda acı şeksin diyerek her türlü olumsuz davranış sergilenir oldu.

Adana’da bir kadın, çocuğunu kaybetmiş. Acı çekmiş. Komşusunun da acı çekmesi için, komşusunun çocuğunu alıp eve götürmüş ve boğarak öldürmüş. Sonra ekranlara çıkmış ve çocuğu en son gören olarak yalanlarını doğru gibi anlatmış. Günümüzün yükselen değeri sanırım, yalanları doğru gibi anlatmak. Kurumlar yalan söylüyor, kulları neden yapmazsın?

Ekranlardan yansıyanlara bakıyorum, ne mübarek komşu diyorum. Mahallenin çocuğuna sahip çıkmış, korumuş, kollamış. Mahallenin namusunu koruyan biçkin delikanlının ruhu var diyorum. Nede olsa gecekondu mahallesi, orada eskiden kalan bir şeyler olmuştur! Ekranda acı ve duygu var. Paylaşım var.

Ekrandan yansıyanlar bir süre sonra yalan olduğu ortaya çıkıyor, çünkü ekranlar her zaman doğruyu yansıtmaz! Komşusunun çocuğunu öldürmüş ve sobada yakmış. ‘Ben acı çektim, o da acı çeksin’ diyerek! Acıya ortak aranmış, acı çeken acıyı çevresine ihale etmiş, acı çekenlere bakarak acısını unutmak için! Bütün yaşananlar, gelenek ve göreneklerin ters yüz edilmesi gibidir!

Her şey ters yüz ediliyor, ayaklar başa, başlar ayak oluyor. Ayakların dünyayı algılaması da geçmişe göre ters oluyor. Komşun acı çekmiyor ise, acı çektir durumuna doğru bir kayış gözüküyor. Ekonomik krizin etkileri de, aile içinde şiddet ve ayrılıklar ile kendisini göstermeye başladı. Son yıllarda şehirlerde ev bulmak sorun iken, bugün evler boş, kiracıdan olmamak için ev sahiplerinin mücadelesine şahit oluyoruz. Evler boşalıyor, çekirdek ailenin fertleri annelerine ve babalarının yanlarına taşınıyor. Çekirdek ailenin parçalanmasını yaşıyoruz. Kapitalimin çekirdek ailesi mutluydu. İki çocuk ile idealize edilen aile parçalanıyor. Neden iki çocuk diye düşündünüz mü? İki çocuk, çünkü küçük olan, büyük olanın oyuncağı ve canı sıkılmasın diye dünyaya getirilmiştir. Sokaklarda çocuklar yok, evde oynayacağı bir arkadaşa ihtiyaç vardır. O yüzden küçükler, büyükler için dünyaya gelir! Çekirdek aileler yalnızdır ve içlerine kapalıdırlar. Bu kapalı durumda ortadan teknolojinin yatak odasına girmesi ile birlikte ortadan kalkıyordu ama en son yaşanan kriz ile yataklarda ayrıldı! Ekranlardan yansıyanlar gerçeği göstermiyor, fakat yalanında yaşayacağı zaman dilimi belirlidir, mutlaka bir gün bir duvara çarpacak ve gerçek yerini alacaktır.

Bugün kurumların başında olanlar, kendi iktidarlarını sürdürmek için veya başka alanlara sıçrayabilmek için yalanlar söylemekteler, bu yalanlar bir gün duvara çarpacaktır, o duvara çarptığında neler hissedeceklerdir? Bugünün kahramanı, yarının şarlatanı olarak anılmaya devam edecektir.

Komşuluk anlayışı ortadan kalkmaktadır büyük şehirlerde. Yerini ne doldurduğunu sayfalara bakarak görüyoruz!

2 Haziran 2009 Salı

Tüm dünya İngilizce konuşunca!

Tüm dünya İngilizce konuşunca!

İngilizce ne zaman dünya dili oldu, nasıl oldu? Kimse artık bu soruları düşünecek durumda değil, her ülkenin konuştuğu ikinci dil oluverdi. Sömürge dönemlerde sömürenin dili hakimdi, şimdi klasik anlamda sömürü olmadan ikinci bir dil olarak ve doğal olarak kabul etmiş gibiyiz.

Birbirine iki komşu ülkelerin halkları ve politikacıları bile aralarında İngilizce konuşur oldu. Örneğin Çin ve Hindistan aralarında kendilerine özgü İngilizce konuşarak anlaşıyorlar. Kendilerine özgü, çünkü onlar şu anda İngiltere’de konuşulan İngilizceden farklı bir İngilizce konuştuklarını İngilizler tarafından ifade edilmektedir. İngilizler, bunların konuşmalarından ve yazışmalarından fazla bir şey anlamadıklarını ama iki halk arasında anlaştığı gibi garip bir durum yaşandığına dikkat çekiyorlar. Haklar, kendi dilleri dışında üçüncü bir dili kendilerine uygun şekilde yorumluyor ve biçimlendiriyor. İngilizce gramer kuralları ile kendilerinin anlam verdiği kelimeler ile konuşuyorlar. Haklar, ulus devleti içinde, kendi içlerindeki çeşitliliği yok ederken, ulusların dilleri arasındaki ayrımlarda yüzyıl içinde erimeye başladı.

Ülkemizde birden çok dil konuşulduğunu geldiğimiz süreç içinde devlet nezdinde kabul görmüştür. Bugüne kadar diğer dillerde konuşanların Türkçe bildiğini kabul ettik ve onlardan Türkçe cümleler kurmalarını bekledik. Kuramayanların ise yabancı bir dil ile konuşmasını bekledik. Bu değişik dillerin akrabaları örneğin, Suriye’de kalmış olsun. Suriye’deki vatandaş ile rahat İngilizce anlaşabiliyoruz, hatta onun ile İngilizce konuşmak çok doğal geliyor ama kendi vatandaşımız ile kendi dilimizde konuşmayı bekliyoruz! Neden?

Yukarıda sorduğum soru aslında beklentiler ile ilgilidir. Komşu ülkenin vatandaşı ile neden İngilizce konuşuyoruz? Biz onlar ile ortak başka dil bulamıyor muyuz? Örneğin Arapça, Süryanice, Farsça… gibi komşu ülkelerin dillerinin konuşulmasını neden beklemiyoruz?

Okullarımızda öğretilen dil İngilizce, eskiden İngilizce bilmeyen öğretmenlerin öğretmiş olduğu ve ders geçmek için kuralların öğretildiği dil iken, bugün öğrenilmesi hayati bir önem kazanan dil olmasını nasıl değerlendirmemiz gereklidir?

Örneğin, yan komşumuz Bulgaristan’a turistlik gezi yapan biri hangi dili konuşuyor? O okulda öğrendiğimiz İngilizce ile sadece o anlık ihtiyacımızı karşılarken, zaman dilimi içinde İngilizce dil kuralları içinde, Türkçe ve Bulgarca kelimelerden oluşturduğumuz, bize özgü dil ürettiğimizin ne zaman farkına varıyoruz? Bir üçüncü ülke insanı ile konuşurken değil mi? Çünkü, bizim konuştuğumuz İngilizce üçüncü ülke insanı ile anlaşmamıza olanak vermiyor! Komşu ülkelerin insanları neden üçüncü dil olan İngilizceyi kendilerine iletişim dili olarak seçer?

Bütün ülkelerin insanları İngilizce konuşmuş olsa dahi ülkeler arasında yine farklılıklar olacaktır. Örneğin Amerikan İngilizcesi ile İngiliz İngilizcesi arasında farklılıkların zaman içinde oluşması gibi. Aynı kökten gelenlerin dilleri coğrafik özelliklere göre çeşitlilik gösterirken, neden bizler bugün bir dünya rengi olan dillerimizin yok edilmesine veya asimilasyon edilmesine sessiz onay vermekteyiz? Neden biz komşumuzun dilini öğrenmek için çaba sarf etmiyoruz da, bir dünya sömürgesi olan ABD ve İngiltere’nin dilini kendimize ortak üçüncü dil olarak seçiyoruz?

Bu dillerin kurallarına uygun yazılan eserler bütün dünya dillerine anında tercime edilirken, her dilin kendine ait güzellikleri keşfetmek için çaba sarf etmiyoruz. Bizler, bir arada yaşamı savunurken, neden ortak anlaşma dili olarak İngilizceyi kendimize rehber ilan ediyoruz?

Global dünyanın sembolü olan firmaların isimleri bile İngilizce yazım kurallarına uygun olarak düşünülüyor ya da değiştiriliyor. Global dünyanın ve globalizmin sembolü İngilizcedir, her hangi başka bir değildir. Bir gün bütün dünya İngilizce konuşacak ama yine de iletişim için yeterli olmayacaktır. Bugün çeşitliliğimizi korumak ve geliştirmek bana göre daha güzel ve daha renkli geliyor. Bir arada yaşamak demek sadece tek dilin konuşulması anlamak değildir.

31 Mayıs 2009 Pazar

Bağımlılık, kolayca tutuşmayı yaratır.

Bağımlılık, kolayca tutuşmayı yaratır.

Son dünya krizinin başlangıç noktasına baktığımızda, dünyanın iplerinin oraya bağlı olduğunu görürüz. Bu iplerin ucundaki ülkelerde yaşanan krizler, dünya krizi olarak yansımaz, fakat iplerin tek merkezde toplanması ve o merkezde başlayan bir krizin nasıl dünyayı kucakladığını kısa zaman içinde öğrendik.

Bağımlı ülkelerin birbirini domino taşı gibi itekleyerek krizin girdabına düştük. Burada sorgulanması gereken bağımlılıktır. Bağımlılık ilişkisi ülkeler arasında eşitsiz durmaktadır. Yatay bir bağımlılıktan bahsetmiyoruz, dikey bir durum söz konusudur. Dikey olan bağımlılıkta tepe noktasında olan herhangi bir olumsuzluk alt tarafta bulunanlarda büyük depremlere ve sosyal patlamalara sebep olmaktadır.

Amerika’da yanlış olarak kurgulanan ve yapılan yatırımın, dünyayı bir anda büyük bir dalganın altında bırakabileceğini ekonomistler önceden görebilmişler midir? Çünkü bu devrilme durumu kapitalizmin sonu olarak algılandı, fakat kapitalizm yerini dolduracak henüz büyük çaplı bir sosyal hareketlilik oluşmamıştır. Demektir ki, kapitalizm kendi iç dinamikleri içinde kendini dönüştürmekte ve bağımlılık ilişkisi içinde başka ilişkilerin oluşmasını yaratmaktadır. Bugün yaşadığımız süreç, yeni bir dünyanın oluşması sürecidir. Bu süreç içinde yeni bağımlılıkların ve ilişkilerin örüldüğünü görmekteyiz. Bu ilişkilerin uluslar üstü firmaların daha çok söz sahibi olması ve ilişkilerini daha da karmaşıklaştırarak çözüm arayışı içinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü, çıkış noktaları farklı coğrafik merkezler olmasına rağmen, bütün dünyadaki ülkelerde şubeler açarak bütün dünya ticaretini tröst firmaların belirlediği arz ve talep üzerine kurgulandığını görmekteyiz. Bu süreç son yirmi yıldır zaten hızlı bir şekilde devam etmekteydi, fakat bugünkü duruş itibari ile ulus devletin hakimiyeti ve merkez bankasının belirlediği süreç el değiştirmektedir. Örneğin Amerikan GM tarafından sahip olunan Opel Otomotiv fabrikası, Alman hükümetinin desteği ile Kanadalı bir firmaya satılmaktadır. Burada Amerika belirleyici konumda değildir, ulus devletinin temel taşı olan GM ulus devletinden bağımsız olarak içinde bulunduğu krize çözüm yolu aramaktadır, fakat bu arada ABD hükümetinden de diyetini almak istemektedir.

Ülkelerin bağımlılık ilişkisi dışında, firmaların birbiri ile bağımlılık ilişkisi kurulmaktadır. Dünyayı yöneten nüfus % 3 kabul edildiğine göre, bugün gelinen durum bu % 3’ün içinde yeniden bir bağımlılık ilişkisi kurulduğu ve bu yeni ilişki içinde yeniden roller verilmektedir. Bu oran belki daha aşağıya çekilecektir. A firması sahibi birisi, diğer firmalar ile ortaklık kuracak ve bir şekilde bağımlılık iliklisi içinde olacaktır. Firma, silah üretirken, ilaç, otomobil, enerji diye başlayan tüm alanlarda üretim ve üretimin kontrol aşamasında yer alacaktır. Bu durumda dünya ticaret örgütü tarafından belirlenen sınır ticareti kavramı da doğal olarak değişim gösterecektir. Çünkü artık üretimin nerede yapıldığı önemli değildir, nerede ve hangi kalitede tüketildiği önem kazanacaktır. Aynı marka ürün A ülkesinde üretilirken, o ürün D ülkesinde tüketimi sağlanırken, aynı marka ürünün C ülkesinde üretileni G ülkesinde tüketildiğini görmek artık doğal bir durum söz konusu olacaktır. Ve bu üretim aşamasında A ülkesinin firmaları ortak olmayacaktır. Dışarıdan gelmiş sermaye olarak algılanan bu firmalar, o ülke coğrafyasının istihdamı için önem kazanırken, ayrı bir bağımlılık ilişkisi kurmuş olacaktır. Firmanın çıkarları yönünde eskisi gibi ülke baskısını değil, firmanın istekleri yönünde devletin örgütlenmesi sağlanması önem kazanmaktadır. Bu durum ulus devletinin yok edilmesi ve başka bir ilişkinin oluşmasını getirmektedir. Bugün yaşanan süreç, ulus devletinin tavsiyesidir.

Çalışanlar açısından baktığımızda ise, durum daha karmaşıktır, çünkü göçmen işçi kavramı da değişim göstermektedir. Ulus devletlerin oluşturmuş olduğu sınırlar, sermaye birikimi için başlangıçta önemliyken, bu durum bugün AB süreci ile birlikte ortadan kalktığını genel kabul görmüştür, dünyada yeni birlikler önerilmektedir. Yeni birlikteliklerin sınırları insan göçünü engellemek içindir. Çünkü yeni sınırlar iç istihdam için önem kazanırken, hizmet sektörü önem kazanmaktadır. Bu yeni sınırlar içinde halklar birbiri içinde olurken, uluslar üstü firmalar çalışanları evrensel bilgi birikimi ve yeteneğine göre tercih edecek ve çalışanlarını global olarak çalıştıracaktır. Gerekli gördüklerini dünya saffındaki fabrikalarında geçici olarak istihdam edebilmektedir, fakat bu daha da yaygınlaşacak ve bu durumda yeni iş ve işçi ilişkisi kurulacaktır. Yeni ilişki içinde kişi ömür boyu istihdam değil, iş olduğu süre için istihdam kavramı gelmektedir. Firma verimlilik kavramını kendi amacı yönünde belirlerken, geniş kitlelere hizmet sektörü içinde yer almasını düşünmektedir!

Ulus devletin yaratmış olduğu geçmiş ile hesaplaşma bu süreç içinde başlangıçta önem kazanırken, zaman içinde önemini kaybedecek ve yeni aidat ilişkisi içinde ilişkiler belirlenecektir. Dünya yeni sürecinde ilişkiler değişime uğrayacaktır, bugün yaratılan ilişkiler ve siyasi tercihler geçmişin bugüne karşı direnişini de ortadan kaldırmaktadır.

Yeni ilişki içinde bağımlılık, kolayca tutuşmayı yaratır. Bu yeni dünyada sosyal devrimler bu yeni ilişkilerin üzerinden olacaktır. Her yeni ilişki yeni krizlerin de davetlisi olduğunu söylemek abartı olmasa gerek!...