30 yılda her şey değişti!
30 yılda eğitim; dershanelerin denetimine girdi. Eğitim sistemi tamamı ile sınava yönelik eğitime dönüştü. Eskiden öğretmen adı vardı, bugün okulun adı. Özel okul adları tercih edilir oldu.
30 yılda tarım yok oldu, bütün sebze ve meyvelerde bir şekilde dışa bağımlıklı arttı. O güzelim Anamur muzu artık pazarda yer bile bulamaz hale geldi, kaç kişi anımsıyor muz kokusunu?
30 yılda sanayi ülkesi olacağız diye, fabrika açmadan tarımı yok ettik. Tarım yok olunca sanayi toplumu olduk dedik, istatistiklere bakınca.
30 yıl önce tarlalar ekiliydi, bugün tohumunda dışa bağlı kaldık, çoğu tarla nadasa kaldı, hiç ekilmedi…
30 yıl önce tarla para ederdi, bugün bedava veriyorlar, alan yok!
30 yıl önce hayvancılık vardı, bugün fiyatları düşürmek için et ithal eder olduk…
30 yıl önce doğa beslenmiş tavukların yumurtaları ve etlerini köy pazarında bulur alırdık, şimdi tavuk çiftliklerinde güneş yüzü görmemiş tavukların yumurtasını ve etini tüketir olduk.
30 yıl önce köy pazarları vardı, bugün ekolojik pazarlar yerlerini aldı.
30 yıl önce başlayan balık avlama politikası sonucunda, bugün denizlerimizde balıkların soyu tükendiğine şahitlik ediyoruz. Balık da dışa bağlı olduk. Dışarıdan gelen balık, tuttuğumuzdan daha ucuza pazarda yer bulur oldu.
30 yıl içinde balık ekmek tüketiminde, ekmek arasına dondurulmuş Norveç balığı koyar olduk.
30 yılda çiftliklerde üretilen balık, denizde üretilenin yerini aldı, tıpkı tavuklar gibi.
30 yıl önce solu yok ettik, sadece solu mu, yaşamın çeşitliliğini, güzelliğini, dostluğu, imeceyi, kardeşliği…
30 yılda, abisi kardeşinin kafasına kurşun sıkacak konuma geldi, bireysel silahlanma arttı, yaklaşık her üç kişiden birinde silah bulunur hale geldi.
30 yıldır okulların önünü uyuşturucu pazarlamacılarına teslim ettik, çocuklar aman başka şey düşünmesin diye, sınavdan sınava, şıklar arasında yaşamaya zorladık. Şıklar arasında ki eğlenceleri ise, bilgisayarda oyun oynamak, arkadaşları ile hap, uyuşturucu kullanır halde modern sosyal olmasını izledik!
30 yılda şehirlerimiz katlanarak büyüdü, işsiz de aynı şekilde katlandı.
30 yıldır fabrika açılmıyor, açılacağına özelleştirdi ve özelleşen fabrikalar teker teker kapandı, kapanmaya da devam ediyor. Ona rağmen enerji açığı varlığını koruyor, çünkü zam gerekçesi işte bu açıkta gizli…
30 yıldır yaşayan denizlerimizi, sessizliğin içinde denizanalarına teslim ediyoruz.
30 yıldır orman arazilerini oturuma açıyoruz, her açılan arazilerden sonra orman yangınları artıyor ve yanan yerleri oturma açmak için yeni düzenlemeler yapılıyor. Her yaz yerleşim için yanan orman arazı sayısını bilen yok ama yanan yerlere verilen inşaat iznini; ağaç yerine dikilen betonlardan görebiliyoruz. 30 yıldır orman yerine beton fışkırıyor topraktan! Denizi gören sahiller betona dönüştü.
30 yılda hemen hemen her şeyimizi dışa bağımlı hale getirdik!
30 yıl içinde; dışarıdan- sanki sömürge valisi gibi- bir görevli geldi, kendi programını kendisi uyguladı ve gitti, gittikten sonra onun adına denetimi yine o valiyi atayanlar tarafından yapıldı. 30 yıldır ekonomimizi dışa bağladık, tıpkı domates tohumu gibi…
30 yıl önce ne oldu da dışa bağlandık? Anımsayanınız var mı?
30 yıl önce yaşananlardan kimler karlı çıktı?
30 yıl önce havaya kaldırılan kadehlerle birlikte kimler güldü, bugün kimler gülmeye devam ediyor?
30 yıldır hayatınızda neler değişti?
30 yıldır değişen ne?
30 yıl önce bir gecede tüm hayatınız değişecek deselerdi, ne düşünürdünüz?
30 yıl önce ne olmuştu?
2 Ekim 2010 Cumartesi
1 Ekim 2010 Cuma
Düşman!
Düşman!
Devlet, solu hep düşman görmüştür, o yüzden en iyi solcu onların gözünde ölü solcudur, öldüğü zaman onun adını anarak insan haklarından bahseder, çünkü ölmüştür, ölenin kendisini savunacak tarafı yoktur! Savunanları ise; at içeriye, ağzına vur sansürü, sustur, kimse duymaz onların sesini. Varsa yayınları, çıkar ekranlara; gizli örgüt yayınları diye, korkut alacak olanı da…
Devlet, düşman gördüğünü solcu görür, o yüzden en sadık savunucunu bile, gerek gördüğünde solcu diye damgalar.
Solcuların kaynağı olarak da Alevileri görür, çünkü Aleviler potansiyel devletin düşmanıdır. Devlet oldu olası devlette hiç alevi yönetici olmamış, olan ise Aleviliğini saklamış ya da dönmüştür. O yüzden devletin gözünde her alevi; solcudur. Solcuların beslendiği ana kaynaktır.
Devlet, Alevileri yok etmek, asimile etmek için her yolu dener. Tek tip yetiştirme merkezleri olan orduda, okulda, camide Alevilere başka gözle bakılır; ya yok edilecek ya da kendilerine benzetilecek. Alevi olmak demek, asimile olması gereken canlı anlamındadır. Alevi olmak demek, her türlü acıyı, sürgünü, mahpusluğu peşinen kabul etmek anlamındadır, tıpkı solcular gibi.
Solcu demek, devlet gözünde Alevi demek, fakat solcu önderlerin çoğu da Alevi değildir. Kafası karışır devletin ama hemen çözüm bulur, bunlar Alevileşmiş sapkın kişilerdir, onları ıslah etmek için her yolu dener.
Alevilere, solculara karşı her türlü teknik donanımı geliştiren, onlara her türlü eziyeti işkenceyi doğal gören biri, bir gün kendisi de solcu damgası yiyerek cezaevine konur. Neden? Çünkü devlet, her farklı düşüneni düşman görür ve düşman solcudur! O halde, düşman; eskiden kendisi için çok önemli biri dahi olsa, tanımı gereği solcudur, o yüzden ona solcu damgasını basmak demek, ona karşı uygulanacak her türlü linçi meşru görmek anlamını taşır. Kendi evladını yerken bile, solcu olarak tanımlanır ve tanımı gereği artık onun sesi yoktur, sesi karanlık koridorlarda sadece yankılanacaktır.
Ülkede her türlü olumsuz iş solcular yapmış gibi anlatılır. Solcu demek negatif demektir, negatif insanlar ise topluma yararı dokunmaz gibi anlatılır. Solcu, hortumlamaya karşıdır diye hortum başındaki ve hortumun ucunu istediği yere taşıyanların sahip olduğu medya aracılığı ile karalanır, çamura bulanır, küfredilir. Solcunun üzerine atılır, tarihteki her türlü zor ile yapılanlar. Sol, gerçekten orada olup olmadığı önemli değildir, verilen eğitim ile tarih çarpıtılır, yalana bulandırılır. Yalana inanlar ise solu hep düşman görür, öcü görür. İblis görür… Mağdur olan, mağdurluğu yaşayan bilir düşmanın kim olduğunu ama propagandaya kananlar ve olmayanı suçlar. Sol hep suçludur devlet gözünde ve devletin propaganda araçlarında…
6-7 Eylül olaylarında da sol yoktur ama o olayı yaşayan azınlıklar solu düşman olarak görür. Olayı yapanları, başlarının üzerinden eksik etmezler, onlara hep ‘evet’ derler.
Düşman görecelidir, öyle bir biçime döner ki, soykırımına kadar savaş ilan edilir. Binlerce yıldır; sola ve Alevilere düşmanlık işte öyle bir biçimin ürünüdür ve bugün dahi devam eder.
Düşman gördüğünüzü solcu deyin, devletin tüm mekanizması üzerinize gelir. O yüzden düşman gördüğünüz kişi solcu damgasını yedikten sonra korkmayın, çünkü linç edilecektir, belki Bolu Dağı’nın eteğinde birkaç çapulcu tarafından ya da bir şehir meydanında.
Düşman tanımı değişkendir, her tanıma göre düşmanın biçimi ve ittifakı değişir. Bir de ezeli düşman vardır ki, hiç değişmez, işte bu ezeli düşman devlet için soldur. Sol iktidara o yüzden gelemez! Korkunun eseri olarak da çoğunluk, solu hep düşman görür! Korkuyla beslenen toplumlarda sol hep düşman olarak kalacaktır.
Devlet, solu hep düşman görmüştür, o yüzden en iyi solcu onların gözünde ölü solcudur, öldüğü zaman onun adını anarak insan haklarından bahseder, çünkü ölmüştür, ölenin kendisini savunacak tarafı yoktur! Savunanları ise; at içeriye, ağzına vur sansürü, sustur, kimse duymaz onların sesini. Varsa yayınları, çıkar ekranlara; gizli örgüt yayınları diye, korkut alacak olanı da…
Devlet, düşman gördüğünü solcu görür, o yüzden en sadık savunucunu bile, gerek gördüğünde solcu diye damgalar.
Solcuların kaynağı olarak da Alevileri görür, çünkü Aleviler potansiyel devletin düşmanıdır. Devlet oldu olası devlette hiç alevi yönetici olmamış, olan ise Aleviliğini saklamış ya da dönmüştür. O yüzden devletin gözünde her alevi; solcudur. Solcuların beslendiği ana kaynaktır.
Devlet, Alevileri yok etmek, asimile etmek için her yolu dener. Tek tip yetiştirme merkezleri olan orduda, okulda, camide Alevilere başka gözle bakılır; ya yok edilecek ya da kendilerine benzetilecek. Alevi olmak demek, asimile olması gereken canlı anlamındadır. Alevi olmak demek, her türlü acıyı, sürgünü, mahpusluğu peşinen kabul etmek anlamındadır, tıpkı solcular gibi.
Solcu demek, devlet gözünde Alevi demek, fakat solcu önderlerin çoğu da Alevi değildir. Kafası karışır devletin ama hemen çözüm bulur, bunlar Alevileşmiş sapkın kişilerdir, onları ıslah etmek için her yolu dener.
Alevilere, solculara karşı her türlü teknik donanımı geliştiren, onlara her türlü eziyeti işkenceyi doğal gören biri, bir gün kendisi de solcu damgası yiyerek cezaevine konur. Neden? Çünkü devlet, her farklı düşüneni düşman görür ve düşman solcudur! O halde, düşman; eskiden kendisi için çok önemli biri dahi olsa, tanımı gereği solcudur, o yüzden ona solcu damgasını basmak demek, ona karşı uygulanacak her türlü linçi meşru görmek anlamını taşır. Kendi evladını yerken bile, solcu olarak tanımlanır ve tanımı gereği artık onun sesi yoktur, sesi karanlık koridorlarda sadece yankılanacaktır.
Ülkede her türlü olumsuz iş solcular yapmış gibi anlatılır. Solcu demek negatif demektir, negatif insanlar ise topluma yararı dokunmaz gibi anlatılır. Solcu, hortumlamaya karşıdır diye hortum başındaki ve hortumun ucunu istediği yere taşıyanların sahip olduğu medya aracılığı ile karalanır, çamura bulanır, küfredilir. Solcunun üzerine atılır, tarihteki her türlü zor ile yapılanlar. Sol, gerçekten orada olup olmadığı önemli değildir, verilen eğitim ile tarih çarpıtılır, yalana bulandırılır. Yalana inanlar ise solu hep düşman görür, öcü görür. İblis görür… Mağdur olan, mağdurluğu yaşayan bilir düşmanın kim olduğunu ama propagandaya kananlar ve olmayanı suçlar. Sol hep suçludur devlet gözünde ve devletin propaganda araçlarında…
6-7 Eylül olaylarında da sol yoktur ama o olayı yaşayan azınlıklar solu düşman olarak görür. Olayı yapanları, başlarının üzerinden eksik etmezler, onlara hep ‘evet’ derler.
Düşman görecelidir, öyle bir biçime döner ki, soykırımına kadar savaş ilan edilir. Binlerce yıldır; sola ve Alevilere düşmanlık işte öyle bir biçimin ürünüdür ve bugün dahi devam eder.
Düşman gördüğünüzü solcu deyin, devletin tüm mekanizması üzerinize gelir. O yüzden düşman gördüğünüz kişi solcu damgasını yedikten sonra korkmayın, çünkü linç edilecektir, belki Bolu Dağı’nın eteğinde birkaç çapulcu tarafından ya da bir şehir meydanında.
Düşman tanımı değişkendir, her tanıma göre düşmanın biçimi ve ittifakı değişir. Bir de ezeli düşman vardır ki, hiç değişmez, işte bu ezeli düşman devlet için soldur. Sol iktidara o yüzden gelemez! Korkunun eseri olarak da çoğunluk, solu hep düşman görür! Korkuyla beslenen toplumlarda sol hep düşman olarak kalacaktır.
24 Eylül 2010 Cuma
Şehirden ayrılırken…
Şehirden ayrılırken…
Şehrin dışına otobüs ile gidiyorum. Şehir içi ulaşımından daha ucuz bir maliyet ile.
Şehrin sokaklarına otobüs camından bakıyorum, dar, plansız ve üst üste binalar. Bir birinin güneşini ve havasını engellemiş insanlar, betonların arasında.
Sokaklar; her biri bir yere açılıyor gibi, fakat biliyoruz ki, şehir çıkmaz sokaklar ile dolu. Yolda geçerken onları göremiyorsunuz, çünkü duvarlar görmenizi engelliyor.
Şehir, yolların kenarına kurulmuş gibi, yollar boyunca evler, apartmanlar ve gökdelenler. Kasabalar bile artık şehirleşmiş. Her kasabada apartman görmek mümkün, eskiden müstakil evlerin yerini, gökyüzüne doğru çıkan beton bloklar almış. Ağaçlar yerine yeşile boyanmış betonlar!
Şehirleri belirleyen coğrafya mı, yoksa insanın belirlediği bir alan mı? Modern şehirlerde coğrafyaya biçim veren insan, çünkü şehrin altında ve üstünde ayrı bir dünya kurar ve doğadan kopuk kendisine özgü bir dünya yaratır. Doğada olması gereken hiçbir canlı, planlar dışında şehirde yaşayamaz, yaşarsa eğer onu yok edecek aygıtlar hemen bulunur. Doğadan izole şekilde yaşamanın öteki adı şehirdir.
Şehirleri belirleyen insandır ve yönetende insan olması kadar doğal bir şey yoktur, ilk anda düşünüldüğünde, fakat derinlemesine düşünürsek; acaba gerçekten şehri yöneten insan mı? İnsanı yöneten ve biçimlendiren şehir mi?
Her ne kadar şehirlerin oluşumu; ticaretin zorunlu gelişimi sonucunda oluşmuş olsa da, başlangıçta doğaya karşı yapılan savaşta bir kale görünümü göstermiş olsa da, şehirler artık başlangıç noktasından çok uzaktadır. Bugün her şehir; kendi insanını ve kültürünü yaratacak boyuta ulaşmış konumdadır. Doğa ile barışık olmayan insan, daha çok toplu ölümler ile karşı karşıya kalabilmektedir. Şehirler; insanın biçimini, düşüncesini ve çevresini belirler konuma gelmiştir. Her ne kadar geri kalmış ülkelerde coğrafya şehrin konumunu ve yollarını belirler olsa da, modern şehirler, alt yapısı ile ayrı bir şehir görünümündedir ve her alt yapı kendisine özgün üst yapıyı da belirlemektedir. Hiç güneş görmeden, başka şehir görmeden yaşayan ve ölen insanların olduğu bir yaşam alanıdır.
Şehirde yaşam, insanın belirlediği maliyet içinde pahalıdır. Şehirden dışarıya çıkıp uzaklara gitmek, şehir içindeki semtler arasından gitmekten daha ucuz ve daha zevkli olmuş olmasına rağmen, insanlar öyle bir kaosun içinde, girdap halinde yaşıyorlar ki; biliyor ya da hissediyor olmasına rağmen, bulunduğu yaşam alanından çıkamıyorlar.
Şehirler, insanın yaratmış olduğu büyük bir kara delik konumundadır ve yeni kendisine ait korkularını büyüten ve besleyen konumdadır.
Şehirleri belirleyen coğrafya olduğu sürece, insan; o korunaklı olarak gördüğü şehirde her zaman korumazsız ve saldırıya açık konumdadır. Bu korku ve saldırı durumu ise, insanı yok etmekte ve şehrin karanlık dehlizlerinde kaybolmasına sebep olmaktadır. Doğa; mutlaka bir gün savaşı kazanacak, insanı yaşadığı dünyadan yok edecektir.
Şehrin dışına doğru yol alırken, camdan dışarıya barken, aslında güçlü gibi gözüken bizler; çok basit ve çaresiz olduğumuzu hissettim. Şehrin içinde yaratmış olduğumuz dünyada, Doğaya aykırı yaşamımızın, bize getirdiği olanaklar, aslında sadece göreceli olduğunu ve geçici olduğunu hissedemeyecek kadar o girdabın içinde dönüp duruyoruz.
Şehirler, insanı yok eden kara delik konumunu gün geçtikçe büyütmektedir.
Şehrin dışına otobüs ile gidiyorum. Şehir içi ulaşımından daha ucuz bir maliyet ile.
Şehrin sokaklarına otobüs camından bakıyorum, dar, plansız ve üst üste binalar. Bir birinin güneşini ve havasını engellemiş insanlar, betonların arasında.
Sokaklar; her biri bir yere açılıyor gibi, fakat biliyoruz ki, şehir çıkmaz sokaklar ile dolu. Yolda geçerken onları göremiyorsunuz, çünkü duvarlar görmenizi engelliyor.
Şehir, yolların kenarına kurulmuş gibi, yollar boyunca evler, apartmanlar ve gökdelenler. Kasabalar bile artık şehirleşmiş. Her kasabada apartman görmek mümkün, eskiden müstakil evlerin yerini, gökyüzüne doğru çıkan beton bloklar almış. Ağaçlar yerine yeşile boyanmış betonlar!
Şehirleri belirleyen coğrafya mı, yoksa insanın belirlediği bir alan mı? Modern şehirlerde coğrafyaya biçim veren insan, çünkü şehrin altında ve üstünde ayrı bir dünya kurar ve doğadan kopuk kendisine özgü bir dünya yaratır. Doğada olması gereken hiçbir canlı, planlar dışında şehirde yaşayamaz, yaşarsa eğer onu yok edecek aygıtlar hemen bulunur. Doğadan izole şekilde yaşamanın öteki adı şehirdir.
Şehirleri belirleyen insandır ve yönetende insan olması kadar doğal bir şey yoktur, ilk anda düşünüldüğünde, fakat derinlemesine düşünürsek; acaba gerçekten şehri yöneten insan mı? İnsanı yöneten ve biçimlendiren şehir mi?
Her ne kadar şehirlerin oluşumu; ticaretin zorunlu gelişimi sonucunda oluşmuş olsa da, başlangıçta doğaya karşı yapılan savaşta bir kale görünümü göstermiş olsa da, şehirler artık başlangıç noktasından çok uzaktadır. Bugün her şehir; kendi insanını ve kültürünü yaratacak boyuta ulaşmış konumdadır. Doğa ile barışık olmayan insan, daha çok toplu ölümler ile karşı karşıya kalabilmektedir. Şehirler; insanın biçimini, düşüncesini ve çevresini belirler konuma gelmiştir. Her ne kadar geri kalmış ülkelerde coğrafya şehrin konumunu ve yollarını belirler olsa da, modern şehirler, alt yapısı ile ayrı bir şehir görünümündedir ve her alt yapı kendisine özgün üst yapıyı da belirlemektedir. Hiç güneş görmeden, başka şehir görmeden yaşayan ve ölen insanların olduğu bir yaşam alanıdır.
Şehirde yaşam, insanın belirlediği maliyet içinde pahalıdır. Şehirden dışarıya çıkıp uzaklara gitmek, şehir içindeki semtler arasından gitmekten daha ucuz ve daha zevkli olmuş olmasına rağmen, insanlar öyle bir kaosun içinde, girdap halinde yaşıyorlar ki; biliyor ya da hissediyor olmasına rağmen, bulunduğu yaşam alanından çıkamıyorlar.
Şehirler, insanın yaratmış olduğu büyük bir kara delik konumundadır ve yeni kendisine ait korkularını büyüten ve besleyen konumdadır.
Şehirleri belirleyen coğrafya olduğu sürece, insan; o korunaklı olarak gördüğü şehirde her zaman korumazsız ve saldırıya açık konumdadır. Bu korku ve saldırı durumu ise, insanı yok etmekte ve şehrin karanlık dehlizlerinde kaybolmasına sebep olmaktadır. Doğa; mutlaka bir gün savaşı kazanacak, insanı yaşadığı dünyadan yok edecektir.
Şehrin dışına doğru yol alırken, camdan dışarıya barken, aslında güçlü gibi gözüken bizler; çok basit ve çaresiz olduğumuzu hissettim. Şehrin içinde yaratmış olduğumuz dünyada, Doğaya aykırı yaşamımızın, bize getirdiği olanaklar, aslında sadece göreceli olduğunu ve geçici olduğunu hissedemeyecek kadar o girdabın içinde dönüp duruyoruz.
Şehirler, insanı yok eden kara delik konumunu gün geçtikçe büyütmektedir.
20 Eylül 2010 Pazartesi
Dün, bugün seslendi…
Dün, bugün seslendi…
Akhtamar, 95 yıl sonra ibadete yılda bir kerede olsa açıldı. Umarım bu açılan kilise ve diğer kiliseler sürekli olarak ibadete açılır ve cemaati bu kiliselerden yararlanabilir.
Yok saymakla, yok etmekle bazı şeyler yok olmuyor, yanan küllerin altından yeniden yer yüzüne alev koru olarak çıkıyor.
Seslerin yok olduğu binalar, seslerine kavuşuyor, fakat ülke topraklarında sesleri olup da hiç binası olmayan inançlarda vardır. Onları sapkın, sapık vb gibi sıfatlar ile andık yıllar boyunca, yüzyıllar boyunca…
Anadolu Selçuklu devletinin son döneminde yaşanan büyük Alevi katliamından bugüne kadar Alevileri yok saydık, gördüklerimizi katlettik, göremediklerimize küfür dolu destanlar ürettik, karaladık, korkuttuk, sindirdik, kimliklerini saklamasını sağladık. Onların Cem evleri yok saydık, tarikat ocaklarını dağıttık, dağıtamadığımızı kontrol ettik, fakat cem’leri hep yaşadı, gizlide olsa, dağların arkasında, kimsenin geçmediği köylerde, gözlerden uzakta hep Cem’ler var oldu.
Akhtamar ibadete açıldı, ibadette devlet töreni eşliğinde yapıldı, ekranlardan yeryüzüne sunuldu, kutsandı, kutsadılar… Bir bayram havası içinde, yok sayılan ses; yeniden olduğu yerden yeryüzüne yayıldı.
Anadolu’nun kayıp sesleri, kendi mekanlarından ses vermek için mücadele ediyor. Bırakın mekan aramayı, önce sesin sahibinin tanınması için her türlü mücadele yöntemini denemekteler. Hakkında çıkan küfürleri aslının olmadığını ispat etmek için açıldılar, cem’lerin bir mum sönmesi değil, ışığın yanması olduğunu yaptıkları gösteriler ile yeryüzüne, küfür edenlere gösterdiler. Asılsız çıkan dedikodular, korkuların yersiz olduğunu haykırdılar ama devlet hala onları yok saymaya, yok etmeye ve asimilasyon politikası altında ezmeye çalışıyor. Devlet, kendisince değişik bahaneler bularak, yandaş çekerek yapmaya çalışıyor. Kimliğini saklayanlar, onlar gibi yaşamaya çalışırken, bilmeden onlar gibi oldular, yok sayılan sese; en büyük zararı belki bu onlar gibi yaşayanlardan geldi.
Akhtamar, ibadete açıldı. Öteki kiliseler, sinagoglar ve adını bilmediğim tüm ibadet yerleri cemaatlerinin katılımı ile açılsın. Açılmasından hiç zarar gelmez, insanlar neye, nasıl ibadet edeceklerinin tercihini kendileri belirlemelidir. Zorlama ile yapılan uygulamaların; ne kadar başarılı olduğu ortadadır. Tarikatların denetiminde, devlet ancak bugün yaşanan sürece kadar kendisini götürebilmiştir. Tek doğrunun, tek tarihin, tek dinin, tek mezhebin olduğu toplum çağdaş dünyanın beklentisini karşılamadığı ortaya çıkmıştır.
Değişim, yaşamın her alanında kendisini göstermektedir. Cemevleri’de bir gün, yasal zeminde ibadetini yapacak düzeyde devlet nezdinde tanınacaktır. Alevileri kırmak ile yok edilemedikleri, haklarında küfürler dolu hurafeler içinde dedikodu yapmanın yararlı sonuç getirmediği ortadadır. Alevileri; Maraş, Çorum ve Sivas katliamları ile sindiremedikleri de ortadadır.
Dün yok sayılanlar, bugün seslerini yeryüzüne yayıyorlar. Yok saymak ile yok olmadığı Akhtamar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Özgürlük; toplumun tüm bireylerini, inançlarını, kültürlerini, dillerini kapsayacak şekilde olursa, o zaman bir arada yaşamının gerçek temelleri ortaya çıkar. Birinin baskısı ile; zorunlu yaşamak ancak bir süre devam eder ama bir süre sonra o zorbanın sırça köşkü yıkılır.
Dün, bugün ses buldu, yeryüzünü kısmen kucakladı. Gerçek kucaklama; ancak ve ancak diğer inançların, kültürlerin, dillerin de özgür olması ile mümkündür.
Akhtamar, 95 yıl sonra ibadete yılda bir kerede olsa açıldı. Umarım bu açılan kilise ve diğer kiliseler sürekli olarak ibadete açılır ve cemaati bu kiliselerden yararlanabilir.
Yok saymakla, yok etmekle bazı şeyler yok olmuyor, yanan küllerin altından yeniden yer yüzüne alev koru olarak çıkıyor.
Seslerin yok olduğu binalar, seslerine kavuşuyor, fakat ülke topraklarında sesleri olup da hiç binası olmayan inançlarda vardır. Onları sapkın, sapık vb gibi sıfatlar ile andık yıllar boyunca, yüzyıllar boyunca…
Anadolu Selçuklu devletinin son döneminde yaşanan büyük Alevi katliamından bugüne kadar Alevileri yok saydık, gördüklerimizi katlettik, göremediklerimize küfür dolu destanlar ürettik, karaladık, korkuttuk, sindirdik, kimliklerini saklamasını sağladık. Onların Cem evleri yok saydık, tarikat ocaklarını dağıttık, dağıtamadığımızı kontrol ettik, fakat cem’leri hep yaşadı, gizlide olsa, dağların arkasında, kimsenin geçmediği köylerde, gözlerden uzakta hep Cem’ler var oldu.
Akhtamar ibadete açıldı, ibadette devlet töreni eşliğinde yapıldı, ekranlardan yeryüzüne sunuldu, kutsandı, kutsadılar… Bir bayram havası içinde, yok sayılan ses; yeniden olduğu yerden yeryüzüne yayıldı.
Anadolu’nun kayıp sesleri, kendi mekanlarından ses vermek için mücadele ediyor. Bırakın mekan aramayı, önce sesin sahibinin tanınması için her türlü mücadele yöntemini denemekteler. Hakkında çıkan küfürleri aslının olmadığını ispat etmek için açıldılar, cem’lerin bir mum sönmesi değil, ışığın yanması olduğunu yaptıkları gösteriler ile yeryüzüne, küfür edenlere gösterdiler. Asılsız çıkan dedikodular, korkuların yersiz olduğunu haykırdılar ama devlet hala onları yok saymaya, yok etmeye ve asimilasyon politikası altında ezmeye çalışıyor. Devlet, kendisince değişik bahaneler bularak, yandaş çekerek yapmaya çalışıyor. Kimliğini saklayanlar, onlar gibi yaşamaya çalışırken, bilmeden onlar gibi oldular, yok sayılan sese; en büyük zararı belki bu onlar gibi yaşayanlardan geldi.
Akhtamar, ibadete açıldı. Öteki kiliseler, sinagoglar ve adını bilmediğim tüm ibadet yerleri cemaatlerinin katılımı ile açılsın. Açılmasından hiç zarar gelmez, insanlar neye, nasıl ibadet edeceklerinin tercihini kendileri belirlemelidir. Zorlama ile yapılan uygulamaların; ne kadar başarılı olduğu ortadadır. Tarikatların denetiminde, devlet ancak bugün yaşanan sürece kadar kendisini götürebilmiştir. Tek doğrunun, tek tarihin, tek dinin, tek mezhebin olduğu toplum çağdaş dünyanın beklentisini karşılamadığı ortaya çıkmıştır.
Değişim, yaşamın her alanında kendisini göstermektedir. Cemevleri’de bir gün, yasal zeminde ibadetini yapacak düzeyde devlet nezdinde tanınacaktır. Alevileri kırmak ile yok edilemedikleri, haklarında küfürler dolu hurafeler içinde dedikodu yapmanın yararlı sonuç getirmediği ortadadır. Alevileri; Maraş, Çorum ve Sivas katliamları ile sindiremedikleri de ortadadır.
Dün yok sayılanlar, bugün seslerini yeryüzüne yayıyorlar. Yok saymak ile yok olmadığı Akhtamar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Özgürlük; toplumun tüm bireylerini, inançlarını, kültürlerini, dillerini kapsayacak şekilde olursa, o zaman bir arada yaşamının gerçek temelleri ortaya çıkar. Birinin baskısı ile; zorunlu yaşamak ancak bir süre devam eder ama bir süre sonra o zorbanın sırça köşkü yıkılır.
Dün, bugün ses buldu, yeryüzünü kısmen kucakladı. Gerçek kucaklama; ancak ve ancak diğer inançların, kültürlerin, dillerin de özgür olması ile mümkündür.
19 Eylül 2010 Pazar
Reklamasyon… Digitürk, hizmeti kötü bir firmadır.
Reklamasyon… Digitürk, hizmeti kötü bir firmadır.
Digitürk kötü bir platform olduğunu hizmetine yansıtarak göstermiştir. Bu kötü durumu para vererek çekmek zorunda değiliz. Hem para verip, hem sinirlerin oynamasına sebep olacak hiçbir platform uzun soluklu yaşayamamıştır. Umarım bu platformda layık olduğu çöplüğe kavuşur ve yerini gerçekten hak eden platformlar alır.
Digitürk adlı altında verilen hizmeti, aylık olarak belirli bir ücret karşılığı abone olduk. Abone olduğumuzda değişik kanallar vardı, bu süre içinde kanallar yerleri değişti, sayısı azaldı ve yeni kanallar kuruldu, yeniler eskilerini tutmadı… Fakat bütün bunlar izleyiciden, yani biz müşterilere sorulmadan yapıldı. Abone olduğumuzda yayın yapan kaç kanal bugün yayınlanmaktadır?
Digitürk, kendisi karar verdiği ve kendisinin biçimlendirdiği bir platformdur, firma bu platformdan hizmet alanları adam yerine bile koymaz, çünkü onlara sorulmadan kanallar kalkar, kanallar isim değiştirir. Buna hadi alıştık diyelim, fakat Digitürk düzenli çalışan bir sistem değildir, hava bozulur yayın bozulur! Yayın bozulunca hizmet aldığınız aletlerde tekleme olur. Diyelim, müşteri hizmetlerini bir arayın, dakika tuttum 17 dakika kendi reklamını yapıyor, çünkü o dakikalar içinde callcenter’de çalışanlar başka müşteri ile ilgilenmektedir. O anlamsız ve sinir bozucu müzik işliğinde bol bol reklam dinlersiniz. Bir kayıt daha duyarsınız, burada her görüşmeniz kayıt altına alınacaktır. Sinir bozulan müşteri için; kayıt olsa ne olur olmazsa ne olur?
Callcenter görevlisi hizmet mi veriyor, müşteri ile kavga mı ediyor belli değildir, callcenter çalışanı değil de firma temsilcisi sanki. Kimliksizler üstlerine düşen görevini tam yaparlar, daha da sinir bozucu olurlar. Güya kimlik söylenmiştir ama kimliksizdir, bir ses ile kavga etmenin anlamı yoktur. Kurumsal olmak demek, çalışanın isminin ve kişiliğinin yok olması anlamına geliyor sanki.
Teknik servis size hizmete gelecektir, bütün bu işlemlerin kiraya almışım, elbette teknik servisi de ücretsiz alacağım. Hayır, öyle değildir, teknik servisin yol parasını biz veririz, neden? Çünkü alet veya yayın bizim evde bozulmuştur! Sözleşmede öyle bir şey var mıdır? Ben evimden nasıl yayını bozarım? Onların görevi; evime düzenli ve sistemli yayını ulaştırmak ile sorumludurlar. Ve gelen teknik servisin neden yol parasını ben vereyim?
Digitürk kendi yapması gereken hizmeti müşterisine yıkar. Gelip eve düzenli hizmet veremeyen, kendi hatasını müşterisine yıkar!
Bütün bunların üstünde; hem ben oradan hizmet alırken, hem de reklam izlemek ve dinlemek zorunda kalırım. Hizmet aldığım yere ben para veriyorsam, reklam yayınlanmaması gereklidir. Çünkü reklam ücretini ben peşin peşin aylık olarak vermiş oluyorum. Eğer reklam izlemek zorundaysam, yayın ücretsiz olmak zorundadır. Bu durum haksız bir rekabet demektir. Haksız rekabet liberal ekonominin kuralları dışındadır ve tekelleşmenin ve büyümenin sembolüdür. Digitürk ve diğer platformda yer alanlar; reklam alıyorlarsa eğer, müşterilerine hizmeti ücretsiz sunmak zorundadır.
Teknik servis işine gelince, hadi müşterinin evinde bir şeyler yolunda gitmiyor ve yayın eve ulaşmıyor. 24 saat içinde gelmesi gereken servis, kafasına göre telefon ediyor ve o saatte biz sanki zorundaymışız gibi onları bekleyeceğiz. 24 saatin herhangi bir zamanında telefon beklemek! Hem müşterinin zamanı var mı, randevu şikayet edildiği an yapılmak zorundadır, müşteri için en fazla yarım saat rötarlı bir şekilde saat verilmeli, bu saat içinde hizmet yerine getirilmelidir. Kafasına göre biri sizi arayacak ve randevu yapacak demek ile bu servis anlayışı olmaz.
Digitürk’den hizmet almaya çalışmak demek, Üsküdar’dan deveyi karşıya geçirmekten daha zordur, çünkü zaman faktörü olmayan ve programsız bir uygulama ila karşı karşıyasınız. Laubali bir şekilde yaklaşan bir durum ile sinirleriniz bozulmadan hizmet almaya çalışmak hangi dünya ülkesinde mevcuttur.
Digitürk, aylık verilen hiçbir ücreti genelde hak etmiyor. Çalışanları da; müşteriye nasıl yaklaşacağını bilmeyen deneysiz ve sanırım meslek dışı vasıfsız insanlardan oluşmaktadır. Benim evimde, hala yayın seviyesi düşüklüğünden yayın olamadığı için ekranım siyahlanmış durumdadır. Yayın seviyesi yoksunluğu, o seviye sanırım Digitürk’ün seviyesi olduğunu, bu saate kadar hizmet alamadığım ve hala evde olduğumdan bellidir.
Digitürk’ten bu seviyede hizmet almak istemeyenler; tek tasfiyem var, hemen bu sistemden ayrılsınlar. Madem para veriyoruz, reklamsız, hizmeti düzgün, serbest rekabet piyasasına uygun bir platform yaratılması için bu işi denetlemekten zorunlu olanlar; maliye ve hazine müsteşarlığı, RTÜK… vb. gibi kurumlar üzerilerine düşen görevi yerine getirmelidirler…
Müşterisi ile kavga eden hiçbir kurumun serbest piyasa kuralları içinde yaşamasını haklı görmüyorum, o yüzden o platformları teşhir etmek her müşterinin hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak Digitürk hizmetinin kötü olduğunu tüm okuyuculara ve onların müşterisi ve müşterisi olmaya aday kişilere iletiyorum. Abone olmayın, alternatifini hep düşünün, çünkü daha iyisini ve güzelini bulacağınızı rahatlıkla söylüyorum.
Digitürk kötü bir platform olduğunu hizmetine yansıtarak göstermiştir. Bu kötü durumu para vererek çekmek zorunda değiliz. Hem para verip, hem sinirlerin oynamasına sebep olacak hiçbir platform uzun soluklu yaşayamamıştır. Umarım bu platformda layık olduğu çöplüğe kavuşur ve yerini gerçekten hak eden platformlar alır.
Digitürk adlı altında verilen hizmeti, aylık olarak belirli bir ücret karşılığı abone olduk. Abone olduğumuzda değişik kanallar vardı, bu süre içinde kanallar yerleri değişti, sayısı azaldı ve yeni kanallar kuruldu, yeniler eskilerini tutmadı… Fakat bütün bunlar izleyiciden, yani biz müşterilere sorulmadan yapıldı. Abone olduğumuzda yayın yapan kaç kanal bugün yayınlanmaktadır?
Digitürk, kendisi karar verdiği ve kendisinin biçimlendirdiği bir platformdur, firma bu platformdan hizmet alanları adam yerine bile koymaz, çünkü onlara sorulmadan kanallar kalkar, kanallar isim değiştirir. Buna hadi alıştık diyelim, fakat Digitürk düzenli çalışan bir sistem değildir, hava bozulur yayın bozulur! Yayın bozulunca hizmet aldığınız aletlerde tekleme olur. Diyelim, müşteri hizmetlerini bir arayın, dakika tuttum 17 dakika kendi reklamını yapıyor, çünkü o dakikalar içinde callcenter’de çalışanlar başka müşteri ile ilgilenmektedir. O anlamsız ve sinir bozucu müzik işliğinde bol bol reklam dinlersiniz. Bir kayıt daha duyarsınız, burada her görüşmeniz kayıt altına alınacaktır. Sinir bozulan müşteri için; kayıt olsa ne olur olmazsa ne olur?
Callcenter görevlisi hizmet mi veriyor, müşteri ile kavga mı ediyor belli değildir, callcenter çalışanı değil de firma temsilcisi sanki. Kimliksizler üstlerine düşen görevini tam yaparlar, daha da sinir bozucu olurlar. Güya kimlik söylenmiştir ama kimliksizdir, bir ses ile kavga etmenin anlamı yoktur. Kurumsal olmak demek, çalışanın isminin ve kişiliğinin yok olması anlamına geliyor sanki.
Teknik servis size hizmete gelecektir, bütün bu işlemlerin kiraya almışım, elbette teknik servisi de ücretsiz alacağım. Hayır, öyle değildir, teknik servisin yol parasını biz veririz, neden? Çünkü alet veya yayın bizim evde bozulmuştur! Sözleşmede öyle bir şey var mıdır? Ben evimden nasıl yayını bozarım? Onların görevi; evime düzenli ve sistemli yayını ulaştırmak ile sorumludurlar. Ve gelen teknik servisin neden yol parasını ben vereyim?
Digitürk kendi yapması gereken hizmeti müşterisine yıkar. Gelip eve düzenli hizmet veremeyen, kendi hatasını müşterisine yıkar!
Bütün bunların üstünde; hem ben oradan hizmet alırken, hem de reklam izlemek ve dinlemek zorunda kalırım. Hizmet aldığım yere ben para veriyorsam, reklam yayınlanmaması gereklidir. Çünkü reklam ücretini ben peşin peşin aylık olarak vermiş oluyorum. Eğer reklam izlemek zorundaysam, yayın ücretsiz olmak zorundadır. Bu durum haksız bir rekabet demektir. Haksız rekabet liberal ekonominin kuralları dışındadır ve tekelleşmenin ve büyümenin sembolüdür. Digitürk ve diğer platformda yer alanlar; reklam alıyorlarsa eğer, müşterilerine hizmeti ücretsiz sunmak zorundadır.
Teknik servis işine gelince, hadi müşterinin evinde bir şeyler yolunda gitmiyor ve yayın eve ulaşmıyor. 24 saat içinde gelmesi gereken servis, kafasına göre telefon ediyor ve o saatte biz sanki zorundaymışız gibi onları bekleyeceğiz. 24 saatin herhangi bir zamanında telefon beklemek! Hem müşterinin zamanı var mı, randevu şikayet edildiği an yapılmak zorundadır, müşteri için en fazla yarım saat rötarlı bir şekilde saat verilmeli, bu saat içinde hizmet yerine getirilmelidir. Kafasına göre biri sizi arayacak ve randevu yapacak demek ile bu servis anlayışı olmaz.
Digitürk’den hizmet almaya çalışmak demek, Üsküdar’dan deveyi karşıya geçirmekten daha zordur, çünkü zaman faktörü olmayan ve programsız bir uygulama ila karşı karşıyasınız. Laubali bir şekilde yaklaşan bir durum ile sinirleriniz bozulmadan hizmet almaya çalışmak hangi dünya ülkesinde mevcuttur.
Digitürk, aylık verilen hiçbir ücreti genelde hak etmiyor. Çalışanları da; müşteriye nasıl yaklaşacağını bilmeyen deneysiz ve sanırım meslek dışı vasıfsız insanlardan oluşmaktadır. Benim evimde, hala yayın seviyesi düşüklüğünden yayın olamadığı için ekranım siyahlanmış durumdadır. Yayın seviyesi yoksunluğu, o seviye sanırım Digitürk’ün seviyesi olduğunu, bu saate kadar hizmet alamadığım ve hala evde olduğumdan bellidir.
Digitürk’ten bu seviyede hizmet almak istemeyenler; tek tasfiyem var, hemen bu sistemden ayrılsınlar. Madem para veriyoruz, reklamsız, hizmeti düzgün, serbest rekabet piyasasına uygun bir platform yaratılması için bu işi denetlemekten zorunlu olanlar; maliye ve hazine müsteşarlığı, RTÜK… vb. gibi kurumlar üzerilerine düşen görevi yerine getirmelidirler…
Müşterisi ile kavga eden hiçbir kurumun serbest piyasa kuralları içinde yaşamasını haklı görmüyorum, o yüzden o platformları teşhir etmek her müşterinin hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak Digitürk hizmetinin kötü olduğunu tüm okuyuculara ve onların müşterisi ve müşterisi olmaya aday kişilere iletiyorum. Abone olmayın, alternatifini hep düşünün, çünkü daha iyisini ve güzelini bulacağınızı rahatlıkla söylüyorum.
17 Eylül 2010 Cuma
Bir şeyler oluyor…
Bir şeyler oluyor…
Bir şeyler oluyor, yollar gereğinden fazla kalabalık ve trafik sıkışıklığı normal değil. Bir şeyleri yine birileri, ellerine yüzlerine bulaştırıyor.
Kapalı kapılar arkasında, sarayların odasında gizli gizli toplantılar düzenliyorlar, fakat yollardan gelirken eskortlar önde, yollar tıkanmış, trafik Arap saçı gibi karman çorman halde. Eskortların gürültü ile açtıkları yolda, birileri rahat bir şekilde toplantı yapılacak saraya doğru yol alıyorlar. Her şey gizli, görüşenlerde gizli, görüşülen konuda ama eskortlar ile yol almayı unutmuyorlar!
Normalde beş dakikada yürüyerek gidilecek mesafeyi, taksi ile yarım saatte gidememiş halde, can sıkıntısı içinde camdan dışarıya bakarak izleyen yolcunun yüzünden, bu karmaşanın anlamsızlığını hissedebiliyorum. Bir şeyler oluyor ve ne olduğunu kimse anlamıyor.
İstanbul yeni başkent gibi, bütün gizli görüşmeler, bütün resmi davetler burada yeni yapılan salonlarda ya da saray odalarında görülür oldu. Hükümet, bakanlar kurulu toplantısını şimdilik Ankara’da resmi konutta gerçekleştiriyor olsa da, İstanbul görülmeyen başkent olma özelliğini filli olarak yaşıyor.
Ekonominin atar damarı; doğal olarak başkenttir. Öteki tarafı işaret etseniz de, başkent paranın olduğu yerdir.
Para, global olarak hareket etmektedir ve sınır tanımaz. Parayı elinde bulunduranlar değil, paraya yön verenler; dünyaya yeni biçim vermeye devam ediyorlar.
Kapalı kapılar arkasında bir şeyler oluyor, yeni bir düzen kuruluyor ve bizler yeni kurulan düzen içinde yaşamaya mahkum ediliyoruz. Çünkü değişiklikleri ancak yaşayarak öğrenebiliyoruz. Her ne kadar dedikoduları önceden yolarla düşmüş olsa da, dönüşü olmayan bir değişimin içinde savrulan bireyler olarak, taksinin içinden dışarıya, sıkışmış bir trafikten bakıyoruz.
Değişim, bir halkoylaması ile gelmez. Halk oylaması değişene onay vermektir bir anlamda. 1982 yılında öyle oldu, anayasayı korumak için iktidara gelenler, anayasayı değiştirdi. Onaylattı. Geçenlerde olan halk onayı ise, bu 82 anayasasına küçük katkıdan öte bir anlam ifade etmiyor. Erk sahibi gücünü onaylatmıştır, ayak bağı olduğu gördüğü maddeleri törpülemiştir sadece.
Hrant’ın doğum günü olan günde yollar daha da karışıktı. Hrant’ın katillerini koruyan sanki hükümet değilmiş, Avrupa Mahkemelerinde Hrant’ı savunan hükümet değilmiş gibi, hükümetin desteklediği belediyenin verdiği salonda, Hrant’ın doğum gününü; hükümet için kalem tutanlar tarafından sahnede anıldı. Hrant’ı yüreğinden ananlar ise; salonun dışında, kendi yaşamları içinde yaşıyorlardı. Belki taksiden dışarıya bakan o yolcu gibiydiler.
Değişim kaçınılmazdır, değişim o kadar keskin olur ki, katiliniz sizin efendiniz olabilir.
Değişimin hakim olduğu zamanlarda, değişimi yaşayanlar hangi yönde nasıl değiştiklerini anlayamazlar, sadece uyum sağlarlar. Değişime karar verenler ve yönlendirenler ise; paranın politikasını belirleyenlerdir.
Yollar kalabalıktı, trafik durma noktasında, bir çok yol kapatılmış, alternatif yollara yönlendirdikleri bir günde, kapalı kapılar arkasında yapılan toplantı, çok uzaklarda patlayan bir mayın ile suya düşmüştü; toplantı ve doğrudan görüşmeler. Taraflar, toplantının suya düşmesi üzerine, boğazda balık ekmek yemişler. Onların toplanmasına ve görüşmesine izin verenler, belki de paralarının daha rahat ve özgür gezmesi için istikrara ihtiyaç duymuşlardır, izin verenlerin bütçeleri daraldığında ise çatışmanın körüklenmesini de bilirler.
Yaşam karmaşıklığı içinde devam ederken, görünenler ile gerçekler arasında uçurumda, gün be gün artmaya devam ediyor. Evren, her an genişlerken, gerçekler de görünümden o kadar uzaklaşmakta, kafalarda tasarlananlar; gerçek olarak kabul görmeye başladığı bir dönemde hızla yol alıyoruz. Görüneni gerçek kabul edenlerin oluşturduğu büyük çoğunluk ise, kendileri için yaratılmış rüyaları görmeye devam ediyorlar. O rüyaları gerçek kabul ederek, çatışmaları körüklüyorlar, ayrılıkları derinleştirmeye devam ediyorlar.
Bir şeyler oluyor, gördüklerimiz o bir şeyleri tanımlamada yetersiz bırakıyor. Gördüklerimiz ile bir şeyi tanımlamaya çalıştığımızda ise, bizi yanlış yolda, sıkışmış bir trafikte, camdan sıkıntı ile çevreye bakan halde bırakıyor.
Bir şeyler oluyor, yollar gereğinden fazla kalabalık ve trafik sıkışıklığı normal değil. Bir şeyleri yine birileri, ellerine yüzlerine bulaştırıyor.
Kapalı kapılar arkasında, sarayların odasında gizli gizli toplantılar düzenliyorlar, fakat yollardan gelirken eskortlar önde, yollar tıkanmış, trafik Arap saçı gibi karman çorman halde. Eskortların gürültü ile açtıkları yolda, birileri rahat bir şekilde toplantı yapılacak saraya doğru yol alıyorlar. Her şey gizli, görüşenlerde gizli, görüşülen konuda ama eskortlar ile yol almayı unutmuyorlar!
Normalde beş dakikada yürüyerek gidilecek mesafeyi, taksi ile yarım saatte gidememiş halde, can sıkıntısı içinde camdan dışarıya bakarak izleyen yolcunun yüzünden, bu karmaşanın anlamsızlığını hissedebiliyorum. Bir şeyler oluyor ve ne olduğunu kimse anlamıyor.
İstanbul yeni başkent gibi, bütün gizli görüşmeler, bütün resmi davetler burada yeni yapılan salonlarda ya da saray odalarında görülür oldu. Hükümet, bakanlar kurulu toplantısını şimdilik Ankara’da resmi konutta gerçekleştiriyor olsa da, İstanbul görülmeyen başkent olma özelliğini filli olarak yaşıyor.
Ekonominin atar damarı; doğal olarak başkenttir. Öteki tarafı işaret etseniz de, başkent paranın olduğu yerdir.
Para, global olarak hareket etmektedir ve sınır tanımaz. Parayı elinde bulunduranlar değil, paraya yön verenler; dünyaya yeni biçim vermeye devam ediyorlar.
Kapalı kapılar arkasında bir şeyler oluyor, yeni bir düzen kuruluyor ve bizler yeni kurulan düzen içinde yaşamaya mahkum ediliyoruz. Çünkü değişiklikleri ancak yaşayarak öğrenebiliyoruz. Her ne kadar dedikoduları önceden yolarla düşmüş olsa da, dönüşü olmayan bir değişimin içinde savrulan bireyler olarak, taksinin içinden dışarıya, sıkışmış bir trafikten bakıyoruz.
Değişim, bir halkoylaması ile gelmez. Halk oylaması değişene onay vermektir bir anlamda. 1982 yılında öyle oldu, anayasayı korumak için iktidara gelenler, anayasayı değiştirdi. Onaylattı. Geçenlerde olan halk onayı ise, bu 82 anayasasına küçük katkıdan öte bir anlam ifade etmiyor. Erk sahibi gücünü onaylatmıştır, ayak bağı olduğu gördüğü maddeleri törpülemiştir sadece.
Hrant’ın doğum günü olan günde yollar daha da karışıktı. Hrant’ın katillerini koruyan sanki hükümet değilmiş, Avrupa Mahkemelerinde Hrant’ı savunan hükümet değilmiş gibi, hükümetin desteklediği belediyenin verdiği salonda, Hrant’ın doğum gününü; hükümet için kalem tutanlar tarafından sahnede anıldı. Hrant’ı yüreğinden ananlar ise; salonun dışında, kendi yaşamları içinde yaşıyorlardı. Belki taksiden dışarıya bakan o yolcu gibiydiler.
Değişim kaçınılmazdır, değişim o kadar keskin olur ki, katiliniz sizin efendiniz olabilir.
Değişimin hakim olduğu zamanlarda, değişimi yaşayanlar hangi yönde nasıl değiştiklerini anlayamazlar, sadece uyum sağlarlar. Değişime karar verenler ve yönlendirenler ise; paranın politikasını belirleyenlerdir.
Yollar kalabalıktı, trafik durma noktasında, bir çok yol kapatılmış, alternatif yollara yönlendirdikleri bir günde, kapalı kapılar arkasında yapılan toplantı, çok uzaklarda patlayan bir mayın ile suya düşmüştü; toplantı ve doğrudan görüşmeler. Taraflar, toplantının suya düşmesi üzerine, boğazda balık ekmek yemişler. Onların toplanmasına ve görüşmesine izin verenler, belki de paralarının daha rahat ve özgür gezmesi için istikrara ihtiyaç duymuşlardır, izin verenlerin bütçeleri daraldığında ise çatışmanın körüklenmesini de bilirler.
Yaşam karmaşıklığı içinde devam ederken, görünenler ile gerçekler arasında uçurumda, gün be gün artmaya devam ediyor. Evren, her an genişlerken, gerçekler de görünümden o kadar uzaklaşmakta, kafalarda tasarlananlar; gerçek olarak kabul görmeye başladığı bir dönemde hızla yol alıyoruz. Görüneni gerçek kabul edenlerin oluşturduğu büyük çoğunluk ise, kendileri için yaratılmış rüyaları görmeye devam ediyorlar. O rüyaları gerçek kabul ederek, çatışmaları körüklüyorlar, ayrılıkları derinleştirmeye devam ediyorlar.
Bir şeyler oluyor, gördüklerimiz o bir şeyleri tanımlamada yetersiz bırakıyor. Gördüklerimiz ile bir şeyi tanımlamaya çalıştığımızda ise, bizi yanlış yolda, sıkışmış bir trafikte, camdan sıkıntı ile çevreye bakan halde bırakıyor.
13 Eylül 2010 Pazartesi
Dün, bugün de devam ediyor…
Dün, bugün de devam ediyor…
12 Eylül tarihi geçti ama 12 Eylül devam ediyor.
12 Eylül faşizmin izleri ortadan kalkacağına, gün geçtikçe iktidar hırsı olanların elinde daha da derinleştirilmekte ve cepheler; daha da belirli hale getirilmektedir.
Darbecileri yargılayacağız diyenler, kendilerinin yargılanmaların önüne yeni engeller koymaktan çekinmediler. Dokunulmazlık sınırları daha da genişledi.
12 Eylül’e karşıyız diyenler, 12 Eylül kurumlarına el sürmediler, aksine daha da güçlendirdiler.
12 Eylül bir kırılmadır, o kırılma 30 yıldır devam ediyor, bugünde keskin çizgileri ile yol almaya devam etmektedir.
Referandum göstermiştir ki, sol içinde saflar daha da netleşmiştir. Safların belirlenmesi yanında aradaki çizginin de kalın bir şekilde çizilmesi önemlidir, çünkü o saflar solu özgürleştirecektir. Bugüne kadar sol içinde hançer görevini görenler, o görevlerini başka alanda ve safta yapmaya devam edeceklerdir diye düşünüyorum. Bizim kazancımız; o hançerler, artık sırtımızda olamayacaktır.
Referandum göstermişti ki, propaganda araçlarının içinde kitlesel medyanın yeni görevi; iktidar koltuğunun altından bakmak ve onun amaçları yönünde hizmet etmektir.
Devlet olanaklarının bu kadar alenen kullanıldığı başka seçim hatırlayanınız var mı, ama yakında olacak olan genel seçimde; daha fazla devlet olanağı kullanılmayacağını kimse garanti edemez.
Devlet olanakları ile yapılan propaganda sonucunda, bu sonucun ortaya çıkmış olması; iktidarın zaferi değil, yenilgisidir.
Referandum için camekan görevi görülen, 12 Eylül darbecilerin yargılanması konusu daha da somutlaşmıştır. Onların yargılanmasından büyük mutluluk duyarım. Fakat, iktidarın onları yargılaması için atması gereken adımı atacağını düşünmüyorum, umarım yanılırım.
Her seçim bir partinin veya partilerin erimesine şahitlik ettik, bu seçimde eriyen parti en fazla Kürtler ile diyaloga karşı olan partidir. O erimişlik içinde Kürtler ile diyalog kapısı sonuna kadar açılmış ve muhataplar daha da nettir. Şimdi muhatap olan tarafların masa etrafında açıkça buluşup, kartlarını açığa koyma zamanıdır. 30 yıldır çözülemeyen soruna, çözüm için en çok yaklaşıldığı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Bu süreci iktidar partisi yönlendirecek ve biçimlendirecektir. Önündeki süreç kısadır ve acilen adımlarını atmak zorundadır.
Referandum bitmiştir, seçim süreci başlamıştır. Bundan sonra atılacak adımlar seçim üzerine olacaktır. Cepheleşme üzerine yürütülen kampanyadan görünürde karlı gibi çıkan parti AKP’dir. AKP yeni yandaşları ile seçim sürecine hazırlanacaktır.
AKP zafer çığlığını atarken cemaat ilişkisi içinde daha bağımlı hale gelmiştir. Bundan sonra okyanus ötesinden belirlenecektir; her türlü adımı ve kararları. Siyaset kışladan çıkmıştır, cami avlusuna ve avlu yakına konmuştur.
Siyasi cephe; artık postallar ve takunyalılar arasındaki mücadele gibi gösterilme durumundan çıkmıştır, emek ile postalları ve takunyaları tek elinde tutanların arasındaki gerçek bir mücadeleye dönmüştür.
Referandum sermeyenin el değiştirme sürecini daha da hızlandıracaktır, yeni sürece uygun yeni sermaye birlikleri daha çok sözlerini işitir olacağız. Emekçilerin mücadele alanı içinde daha da genişleyecektir. Fakat iktidar, emekçileri kendi çatısı altında, kendi sendikasında tutmak için her türlü olanağı kullanacaktır. Mücadele daha da karmaşıklaşacak ve göz boyamalar daha da yaygınlaşacaktır. Sermaye emek barış adı altında daha fazla emek sömürü düzeni yeni biçime uygun olarak kurumlaşacaktır.
Dün referandum oldu, bugün dün olarak devam ediyor…
12 Eylül tarihi geçti ama 12 Eylül devam ediyor.
12 Eylül faşizmin izleri ortadan kalkacağına, gün geçtikçe iktidar hırsı olanların elinde daha da derinleştirilmekte ve cepheler; daha da belirli hale getirilmektedir.
Darbecileri yargılayacağız diyenler, kendilerinin yargılanmaların önüne yeni engeller koymaktan çekinmediler. Dokunulmazlık sınırları daha da genişledi.
12 Eylül’e karşıyız diyenler, 12 Eylül kurumlarına el sürmediler, aksine daha da güçlendirdiler.
12 Eylül bir kırılmadır, o kırılma 30 yıldır devam ediyor, bugünde keskin çizgileri ile yol almaya devam etmektedir.
Referandum göstermiştir ki, sol içinde saflar daha da netleşmiştir. Safların belirlenmesi yanında aradaki çizginin de kalın bir şekilde çizilmesi önemlidir, çünkü o saflar solu özgürleştirecektir. Bugüne kadar sol içinde hançer görevini görenler, o görevlerini başka alanda ve safta yapmaya devam edeceklerdir diye düşünüyorum. Bizim kazancımız; o hançerler, artık sırtımızda olamayacaktır.
Referandum göstermişti ki, propaganda araçlarının içinde kitlesel medyanın yeni görevi; iktidar koltuğunun altından bakmak ve onun amaçları yönünde hizmet etmektir.
Devlet olanaklarının bu kadar alenen kullanıldığı başka seçim hatırlayanınız var mı, ama yakında olacak olan genel seçimde; daha fazla devlet olanağı kullanılmayacağını kimse garanti edemez.
Devlet olanakları ile yapılan propaganda sonucunda, bu sonucun ortaya çıkmış olması; iktidarın zaferi değil, yenilgisidir.
Referandum için camekan görevi görülen, 12 Eylül darbecilerin yargılanması konusu daha da somutlaşmıştır. Onların yargılanmasından büyük mutluluk duyarım. Fakat, iktidarın onları yargılaması için atması gereken adımı atacağını düşünmüyorum, umarım yanılırım.
Her seçim bir partinin veya partilerin erimesine şahitlik ettik, bu seçimde eriyen parti en fazla Kürtler ile diyaloga karşı olan partidir. O erimişlik içinde Kürtler ile diyalog kapısı sonuna kadar açılmış ve muhataplar daha da nettir. Şimdi muhatap olan tarafların masa etrafında açıkça buluşup, kartlarını açığa koyma zamanıdır. 30 yıldır çözülemeyen soruna, çözüm için en çok yaklaşıldığı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Bu süreci iktidar partisi yönlendirecek ve biçimlendirecektir. Önündeki süreç kısadır ve acilen adımlarını atmak zorundadır.
Referandum bitmiştir, seçim süreci başlamıştır. Bundan sonra atılacak adımlar seçim üzerine olacaktır. Cepheleşme üzerine yürütülen kampanyadan görünürde karlı gibi çıkan parti AKP’dir. AKP yeni yandaşları ile seçim sürecine hazırlanacaktır.
AKP zafer çığlığını atarken cemaat ilişkisi içinde daha bağımlı hale gelmiştir. Bundan sonra okyanus ötesinden belirlenecektir; her türlü adımı ve kararları. Siyaset kışladan çıkmıştır, cami avlusuna ve avlu yakına konmuştur.
Siyasi cephe; artık postallar ve takunyalılar arasındaki mücadele gibi gösterilme durumundan çıkmıştır, emek ile postalları ve takunyaları tek elinde tutanların arasındaki gerçek bir mücadeleye dönmüştür.
Referandum sermeyenin el değiştirme sürecini daha da hızlandıracaktır, yeni sürece uygun yeni sermaye birlikleri daha çok sözlerini işitir olacağız. Emekçilerin mücadele alanı içinde daha da genişleyecektir. Fakat iktidar, emekçileri kendi çatısı altında, kendi sendikasında tutmak için her türlü olanağı kullanacaktır. Mücadele daha da karmaşıklaşacak ve göz boyamalar daha da yaygınlaşacaktır. Sermaye emek barış adı altında daha fazla emek sömürü düzeni yeni biçime uygun olarak kurumlaşacaktır.
Dün referandum oldu, bugün dün olarak devam ediyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)