Yasaklar!
Yasakları yasaklamak gerek demişti çocukluğumda bir büyüğüm, fakat en fazla yasağı o koymuştu. Yasak koymakta da haklıydı belki, çünkü çocukluğumun geçtiği yıllarda kavgalar, dövüşler, çatışmalar, toplu kıyımların olduğu sürece denk geliyordu. Taraf değildim, taraf olmaya zorlandım. Taraf olmak zorunda kalınca yasaklarda peşi sıra geldi.
Yasaklar hayatımızın başlangıcında da var, sonunda var olduğunu okuduğum okulda görmüştüm. Her şey yasak, ölümü gönüllü seçmek bile yasak.
Yasak, yasak! Yasak kelimesi her dilde var, olmayan bir dil anımsamıyorum… Belki varda ben bilmiyorum, çünkü yasaklar içinde büyüğünce insan, yasaksız dünya düşünemiyor. Yasaklar yaşamın ayrılmaz bir parçası, yasağa uymadın mı, ya millet adına, ya başka şey adına mutlaka ceza görüyorsun. Yasaklar sayesinde hepimiz Pavlov’un köpeği gibi olduk, her uyarıcıya ortak tepki verir haldeyiz. Tepkilerimiz bile eskiden ulusal, bölgesel, küçük köyümüze özgüyken, bugün global tepki verir olduk!
Yasaklar sağ olsun, yiyeceğimiz yemekten, giyeceğimiz kıyafete kadar her şeyimizi belirler oldu! Yasağa karşı olmak için bile giydiğimiz doğaya aykırı kıyafetlerimiz, düşüncelerimiz bile aslında yasağın izlerini taşımaktadır, çünkü karşıtı da bir anlamda yansımasıdır.
Yasaklar karşısında söylenirken, aklımıza dahi gelmeyen yasaklar ile tanışır olduk, o kadar gelişken ve büyüyen bir şey ki, durmadan yeni bir şey için yasak gelmekte ve korkutulmaktayız. Yasak demek, erk sahibinin açığını gizlenmesidir, onun gücü karşısında boyun eğmek için bir araçtır. Erk yasağı koyar, koyduğu yasağı ilk olarak o deler! Fakat aynı delme işlemini sıradan bir yaparsa, vay başına neler gelir! Yaşar ne yaşar ne yaşamaz olur, kimse akıbetini bile soramaz!
Global dünyanın yasakları da farklı olur. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, geçiş sürecinin en kırılgan dönemindeyiz. Ulusal olanın yok olduğu, global olanın yasaklarının hüküm sürdüğü bir süreç içinde, global olanın parçalayan etkisi karşısında ulusal çapta küçük dirençlerin olması kadar doğal bir şey yoktur. O güne kadar halkını inandırdığı gerçeklerin, aslında gerçek olmadığı ortaya çıkarken, başka bir bakış açısının ağırlığı altında ezilip, yeni gerçekler yaratılırken, aslında her şeyin bir kurgudan ibaret olduğunu kabul edilen gerçeğin çatlaması sırasında öğreniyoruz.
Global hakimiyeti yaratanlar, bugün araçları ile her yere sızmış durumdalar. Evrensel çapta hareket eden kara para ve kara paranın yaratmış olduğu yeni insan tipi, her türlü değerlerini para için satabilecek konumdadır. Rüşvet çarkının global olarak döndüğü çağımızda, global olarak gelecekte olması beklenen savaşında provaları sınırların üstünde gerçekleştirilmeye devam edilmektedir. Her yıl, ne tesadüfidir ki salgın hastalıklar peydahlanmakta ve doğada olmayan virüsler sınırları kolayca aşıp, sınır ötesinde toplu ölümlere sebep olmaktadır. Canlı virüs aşarda sanal virüs aşmaz mı? Elbette her dakikada bir virüs üretmek sanal ortamda daha kolay olduğu için, sürekli saldırı altındadır yeni teknolojik ürünlerimiz.
Yasaklar her yerde var, global yasaklar daha başka anlamaları içinde barındırıyor, çeşitliliği ortadan kaldıran, tek dil hakimiyetine teknolojik ilerleme sayesinde geçiş yaptığımız bu kırılma noktasında, yerel çapta ulusal sınırlar içinde bu gelene ve gelmekte olan tsunami dalgasına karşı direnmeye çalışılmaktadır.
Youtube yasağı sadece ulusal sınırlar içinde şifreyi bilmeyenleri etkilemiştir. Yasak vardır ama yasağı koyan sitemin başındaki tarafından yok sayılmaktadır. Şimdi Facebook yasağı başlayacakmış, ulusal sınırlar içinde 30 ayrı dava açılmış, bu davalara ulusal yasaların ne kadar etkisi olacağını bilgisayar ekranımızda yasak yazısının çıktığında farkına belki varacağız, çünkü iletişim adresleri zaten değişmiş durumdadır. Yasak varsa, yasağın kenarından geçen yolda vardır.
Global dünya evrensel hukuk kurallarını koyarken, ulusal yasaların üstünde olduğunu da ilan etmiştir. Yasaları ancak ve ancak güçlülerin çıkardığı bir zaman diliminde, güçsüzleri kollayacak bir şey beklemek saflık olur. Örneğin Dünya Ticaret Örgütü; gümrüklerden geçen malların birimini ve boyutunu belirlerken, istisna ülkelerin olduğunu pek düşünmeyiz. Eğer egemen devlet, çıkarına uygun gelmediğinde veto ediverir. Çünkü veto sadece güçlü için vardır, güçsüz o alınan karara uymak ile yükümlüdür.
Ulusal sınırlar içinde dokunulmaz olarak görülen yasalarda global yasaların karşısında dokunulur. Dokunulamaz ise, dokundurmak için sistem bile değiştirilir. Değişim ulusal sınırlar içinde olmaktan daha çok, dışarıdan gelen baskılar sonucunda olmaktadır. Ulusal devlet içindeki hükümetleri, alınacak kararları bile artık global efendiler belirlemekte ve kendi çıkarlarına göre düzenlemeler yapabilmektedirler. Bizde 30 yıl önce toplumsal kırılmanın olduğu gün, bir başkentte bizim çocuklar başardı diyerek şampanyalar patladığını saklamıyorlar. ‘Onların çocukları’nı bizler yıllar boyunca hep ‘bizim çocuklar’ olarak bildik!
Yasaklar yaşamın her anında varlığını korumaktadır ve bizler yasaklara karşı gelenlerde bir anlamda yasağı meşrulaştırmaktan öte bir şey yapamıyoruz. Yasaklar ulusal sınırların ötesinden belirlenir hale geldi, ulusal sınırlar içinde alınan yasaklar artık gülünç olmaktan öteye geçemiyor.
Yasakları yasaklamak gerek ama artık yasakları yasaklayacak irade global boyutta olmak zorundadır.
7 Ekim 2010 Perşembe
5 Ekim 2010 Salı
Ölüm, kendisini savaş ile taçlandırıyor!
Ölüm, kendisini savaş ile taçlandırıyor!
Saipan bir ada. İkinci dünya savaşı sırasında Amerikalılar tarafından işgal edildi. O gün bin Japon kendisini uçurumdan aşağıya attı. Aşağıya atmadan önce çocuğunun boğazını kesti. Ve baba, anne; elinde cansız çocuğunun vücudu ile uçurumdan aşağıya kendilerini attı .
Saipan kimse bilmez, belki de duymamıştır. Orada, intihar edenlerin yaşadıkları korkuyu kim anlayabilir? Korku, ölümü getirmişti. Hem de toplu ölümü.
Ada; Filipin denizinin, Pasifik denize birleştiği noktadaydı. Küçüktü, savaş tam orada 30 gün sürmüştü. Savaşın sadece ölüm getirdiğini orada yaşayanlar çok yakından bilir, çünkü onlar toplu olarak uçurumdan aşağıya kendilerini atmışlardır. Atamayanlar ise denize doğru yüzmüş, kendilerini suda boğulmaya bırakmışlardır. Dalgalar, kıyaya çocuk, kadın, erkek cesetleri taşırken, yukarıda kayalıkların üzerinde biri ölenlerin ana dilinde ‘teslim olun!’ diye bağırıyordu. ‘Ekmek ve su vereceğiz’ derken, ses denizin sonsuzluğunda yok olup gidiyordu.
Savaş ölüm, korku demekti. Saipan; uçurumdan aşağıya insanlığın kendisini bıraktığı yerdi .
Savaş, sadece orada toplu ölüm değildi. Nerede dağ, uçurum varsa ve orada eğer savaş varsa, uçurumun dibinde cansız bedenler, üstelik sivillerin cesetlerini görmek şaşırtıcı değildir.
Savaş, ölüm demektir. Mucize, yaşamın öteki adıdır, çünkü çağımızın savaşı kitlesel ölümleri, üstelik sinsi şekilde yaşanması anlamındadır. Günümüzde ölüm habersiz gelir, gaz bombası olarak. Sabra ve Şatilla’da, Halepçe’de olduğu gibi.
Savaş ilan etmeden savaş koşullarında ölen insanlar ne yazık ki Çernobil olayı ile yaşadılar, ölümler bugün dahi sınırların öteki tarafında da sürmeye devam ediyor. Hiroşima’da patlayan atom bombası sonrası ölümler bugün dahi devam ediyor.
Atom bombasının patladığı anda ölenler, vücutlarını uçurumdan aşağıya bırakacak zamanları yoktu . Bir anda görmedikleri ışık içinde gölgelerini kaldırıma bırakıp yok olmuşlardı.
Hiroşima’da bomba karaya düşmeden patladı, toprağa düşmediği içinde daha çok alanı ışık içinde bıraktı. Toprağa bırakmadı, çünkü toprak ışığını emecekti, etkisi daha az olacaktı, ışığı gökyüzüne bıraktı ve yok oldu insanlık.
Vahşiliğin yaşanması için her gün silah üretmeye devam ediliyor. Savaş çığlıkları hep gökyüzüne bırakılır. Barışın ayak sesini ise toprak taşır.
‘Dersim dört dağ içindedir’ diye bir türkü vardır, o türküdeki dağın yamaçlarına hiç baktınız mı? Savaşın izleri hala orada durur, tıpkı Saipan’da olduğu gibi.
Savaşta taraf yoktur, ölüm; ölüm ile kavga eder. Sonuçta kazanan; ölüm ile korkusu ile kendisini korur…
Saipan bugün tatil yeri, sahilleri ince kum ile kaplıdır. O savaş yılların izi sanki yok gibidir, fakat oraya giden biliri ki, orada güller daha kırmızıdır, kendisine özgü çiçekleri vardır. Her çiçek bir çocuğu, kadını, erkeği anlatır. Kan deniz ile buluşmuştur. Savaşın ölüm ile kucaklaştığı yerdir. Saipan ve Saipan gibi yerler savaşın olduğu her yerde kendisini yaşatmıştır.
Çölde açan çiçek değersiz kalır ölen insanın yanında.
İnsanlık savaş ile kendisini yok eder, bütün birikimlerini gökyüzüne bırakır. Savaş isteyenler bilir ki, bir anlık iktidar hırsı için her şeyi yok edilebilinir. Fakat o hırsı duyanların ne kemiği kalmıştır, ne de adları, sadece kutsal kitaplarda kahraman olarak bazıların adı anılır, ötekiler yok olmuş gitmiştir. Çöl kumu gibi savrulur gökyüzüne...
İnsanlık savaşa rağmen bugün ayakta duruyorsa, bir gün savaşın hepten ortadan kalkacağı inancını Saipan adasında yaşam bize fısıldamaktadır.
Saipan bir ada. İkinci dünya savaşı sırasında Amerikalılar tarafından işgal edildi. O gün bin Japon kendisini uçurumdan aşağıya attı. Aşağıya atmadan önce çocuğunun boğazını kesti. Ve baba, anne; elinde cansız çocuğunun vücudu ile uçurumdan aşağıya kendilerini attı .
Saipan kimse bilmez, belki de duymamıştır. Orada, intihar edenlerin yaşadıkları korkuyu kim anlayabilir? Korku, ölümü getirmişti. Hem de toplu ölümü.
Ada; Filipin denizinin, Pasifik denize birleştiği noktadaydı. Küçüktü, savaş tam orada 30 gün sürmüştü. Savaşın sadece ölüm getirdiğini orada yaşayanlar çok yakından bilir, çünkü onlar toplu olarak uçurumdan aşağıya kendilerini atmışlardır. Atamayanlar ise denize doğru yüzmüş, kendilerini suda boğulmaya bırakmışlardır. Dalgalar, kıyaya çocuk, kadın, erkek cesetleri taşırken, yukarıda kayalıkların üzerinde biri ölenlerin ana dilinde ‘teslim olun!’ diye bağırıyordu. ‘Ekmek ve su vereceğiz’ derken, ses denizin sonsuzluğunda yok olup gidiyordu.
Savaş ölüm, korku demekti. Saipan; uçurumdan aşağıya insanlığın kendisini bıraktığı yerdi .
Savaş, sadece orada toplu ölüm değildi. Nerede dağ, uçurum varsa ve orada eğer savaş varsa, uçurumun dibinde cansız bedenler, üstelik sivillerin cesetlerini görmek şaşırtıcı değildir.
Savaş, ölüm demektir. Mucize, yaşamın öteki adıdır, çünkü çağımızın savaşı kitlesel ölümleri, üstelik sinsi şekilde yaşanması anlamındadır. Günümüzde ölüm habersiz gelir, gaz bombası olarak. Sabra ve Şatilla’da, Halepçe’de olduğu gibi.
Savaş ilan etmeden savaş koşullarında ölen insanlar ne yazık ki Çernobil olayı ile yaşadılar, ölümler bugün dahi sınırların öteki tarafında da sürmeye devam ediyor. Hiroşima’da patlayan atom bombası sonrası ölümler bugün dahi devam ediyor.
Atom bombasının patladığı anda ölenler, vücutlarını uçurumdan aşağıya bırakacak zamanları yoktu . Bir anda görmedikleri ışık içinde gölgelerini kaldırıma bırakıp yok olmuşlardı.
Hiroşima’da bomba karaya düşmeden patladı, toprağa düşmediği içinde daha çok alanı ışık içinde bıraktı. Toprağa bırakmadı, çünkü toprak ışığını emecekti, etkisi daha az olacaktı, ışığı gökyüzüne bıraktı ve yok oldu insanlık.
Vahşiliğin yaşanması için her gün silah üretmeye devam ediliyor. Savaş çığlıkları hep gökyüzüne bırakılır. Barışın ayak sesini ise toprak taşır.
‘Dersim dört dağ içindedir’ diye bir türkü vardır, o türküdeki dağın yamaçlarına hiç baktınız mı? Savaşın izleri hala orada durur, tıpkı Saipan’da olduğu gibi.
Savaşta taraf yoktur, ölüm; ölüm ile kavga eder. Sonuçta kazanan; ölüm ile korkusu ile kendisini korur…
Saipan bugün tatil yeri, sahilleri ince kum ile kaplıdır. O savaş yılların izi sanki yok gibidir, fakat oraya giden biliri ki, orada güller daha kırmızıdır, kendisine özgü çiçekleri vardır. Her çiçek bir çocuğu, kadını, erkeği anlatır. Kan deniz ile buluşmuştur. Savaşın ölüm ile kucaklaştığı yerdir. Saipan ve Saipan gibi yerler savaşın olduğu her yerde kendisini yaşatmıştır.
Çölde açan çiçek değersiz kalır ölen insanın yanında.
İnsanlık savaş ile kendisini yok eder, bütün birikimlerini gökyüzüne bırakır. Savaş isteyenler bilir ki, bir anlık iktidar hırsı için her şeyi yok edilebilinir. Fakat o hırsı duyanların ne kemiği kalmıştır, ne de adları, sadece kutsal kitaplarda kahraman olarak bazıların adı anılır, ötekiler yok olmuş gitmiştir. Çöl kumu gibi savrulur gökyüzüne...
İnsanlık savaşa rağmen bugün ayakta duruyorsa, bir gün savaşın hepten ortadan kalkacağı inancını Saipan adasında yaşam bize fısıldamaktadır.
2 Ekim 2010 Cumartesi
30 yılda her şey değişti!
30 yılda her şey değişti!
30 yılda eğitim; dershanelerin denetimine girdi. Eğitim sistemi tamamı ile sınava yönelik eğitime dönüştü. Eskiden öğretmen adı vardı, bugün okulun adı. Özel okul adları tercih edilir oldu.
30 yılda tarım yok oldu, bütün sebze ve meyvelerde bir şekilde dışa bağımlıklı arttı. O güzelim Anamur muzu artık pazarda yer bile bulamaz hale geldi, kaç kişi anımsıyor muz kokusunu?
30 yılda sanayi ülkesi olacağız diye, fabrika açmadan tarımı yok ettik. Tarım yok olunca sanayi toplumu olduk dedik, istatistiklere bakınca.
30 yıl önce tarlalar ekiliydi, bugün tohumunda dışa bağlı kaldık, çoğu tarla nadasa kaldı, hiç ekilmedi…
30 yıl önce tarla para ederdi, bugün bedava veriyorlar, alan yok!
30 yıl önce hayvancılık vardı, bugün fiyatları düşürmek için et ithal eder olduk…
30 yıl önce doğa beslenmiş tavukların yumurtaları ve etlerini köy pazarında bulur alırdık, şimdi tavuk çiftliklerinde güneş yüzü görmemiş tavukların yumurtasını ve etini tüketir olduk.
30 yıl önce köy pazarları vardı, bugün ekolojik pazarlar yerlerini aldı.
30 yıl önce başlayan balık avlama politikası sonucunda, bugün denizlerimizde balıkların soyu tükendiğine şahitlik ediyoruz. Balık da dışa bağlı olduk. Dışarıdan gelen balık, tuttuğumuzdan daha ucuza pazarda yer bulur oldu.
30 yıl içinde balık ekmek tüketiminde, ekmek arasına dondurulmuş Norveç balığı koyar olduk.
30 yılda çiftliklerde üretilen balık, denizde üretilenin yerini aldı, tıpkı tavuklar gibi.
30 yıl önce solu yok ettik, sadece solu mu, yaşamın çeşitliliğini, güzelliğini, dostluğu, imeceyi, kardeşliği…
30 yılda, abisi kardeşinin kafasına kurşun sıkacak konuma geldi, bireysel silahlanma arttı, yaklaşık her üç kişiden birinde silah bulunur hale geldi.
30 yıldır okulların önünü uyuşturucu pazarlamacılarına teslim ettik, çocuklar aman başka şey düşünmesin diye, sınavdan sınava, şıklar arasında yaşamaya zorladık. Şıklar arasında ki eğlenceleri ise, bilgisayarda oyun oynamak, arkadaşları ile hap, uyuşturucu kullanır halde modern sosyal olmasını izledik!
30 yılda şehirlerimiz katlanarak büyüdü, işsiz de aynı şekilde katlandı.
30 yıldır fabrika açılmıyor, açılacağına özelleştirdi ve özelleşen fabrikalar teker teker kapandı, kapanmaya da devam ediyor. Ona rağmen enerji açığı varlığını koruyor, çünkü zam gerekçesi işte bu açıkta gizli…
30 yıldır yaşayan denizlerimizi, sessizliğin içinde denizanalarına teslim ediyoruz.
30 yıldır orman arazilerini oturuma açıyoruz, her açılan arazilerden sonra orman yangınları artıyor ve yanan yerleri oturma açmak için yeni düzenlemeler yapılıyor. Her yaz yerleşim için yanan orman arazı sayısını bilen yok ama yanan yerlere verilen inşaat iznini; ağaç yerine dikilen betonlardan görebiliyoruz. 30 yıldır orman yerine beton fışkırıyor topraktan! Denizi gören sahiller betona dönüştü.
30 yılda hemen hemen her şeyimizi dışa bağımlı hale getirdik!
30 yıl içinde; dışarıdan- sanki sömürge valisi gibi- bir görevli geldi, kendi programını kendisi uyguladı ve gitti, gittikten sonra onun adına denetimi yine o valiyi atayanlar tarafından yapıldı. 30 yıldır ekonomimizi dışa bağladık, tıpkı domates tohumu gibi…
30 yıl önce ne oldu da dışa bağlandık? Anımsayanınız var mı?
30 yıl önce yaşananlardan kimler karlı çıktı?
30 yıl önce havaya kaldırılan kadehlerle birlikte kimler güldü, bugün kimler gülmeye devam ediyor?
30 yıldır hayatınızda neler değişti?
30 yıldır değişen ne?
30 yıl önce bir gecede tüm hayatınız değişecek deselerdi, ne düşünürdünüz?
30 yıl önce ne olmuştu?
30 yılda eğitim; dershanelerin denetimine girdi. Eğitim sistemi tamamı ile sınava yönelik eğitime dönüştü. Eskiden öğretmen adı vardı, bugün okulun adı. Özel okul adları tercih edilir oldu.
30 yılda tarım yok oldu, bütün sebze ve meyvelerde bir şekilde dışa bağımlıklı arttı. O güzelim Anamur muzu artık pazarda yer bile bulamaz hale geldi, kaç kişi anımsıyor muz kokusunu?
30 yılda sanayi ülkesi olacağız diye, fabrika açmadan tarımı yok ettik. Tarım yok olunca sanayi toplumu olduk dedik, istatistiklere bakınca.
30 yıl önce tarlalar ekiliydi, bugün tohumunda dışa bağlı kaldık, çoğu tarla nadasa kaldı, hiç ekilmedi…
30 yıl önce tarla para ederdi, bugün bedava veriyorlar, alan yok!
30 yıl önce hayvancılık vardı, bugün fiyatları düşürmek için et ithal eder olduk…
30 yıl önce doğa beslenmiş tavukların yumurtaları ve etlerini köy pazarında bulur alırdık, şimdi tavuk çiftliklerinde güneş yüzü görmemiş tavukların yumurtasını ve etini tüketir olduk.
30 yıl önce köy pazarları vardı, bugün ekolojik pazarlar yerlerini aldı.
30 yıl önce başlayan balık avlama politikası sonucunda, bugün denizlerimizde balıkların soyu tükendiğine şahitlik ediyoruz. Balık da dışa bağlı olduk. Dışarıdan gelen balık, tuttuğumuzdan daha ucuza pazarda yer bulur oldu.
30 yıl içinde balık ekmek tüketiminde, ekmek arasına dondurulmuş Norveç balığı koyar olduk.
30 yılda çiftliklerde üretilen balık, denizde üretilenin yerini aldı, tıpkı tavuklar gibi.
30 yıl önce solu yok ettik, sadece solu mu, yaşamın çeşitliliğini, güzelliğini, dostluğu, imeceyi, kardeşliği…
30 yılda, abisi kardeşinin kafasına kurşun sıkacak konuma geldi, bireysel silahlanma arttı, yaklaşık her üç kişiden birinde silah bulunur hale geldi.
30 yıldır okulların önünü uyuşturucu pazarlamacılarına teslim ettik, çocuklar aman başka şey düşünmesin diye, sınavdan sınava, şıklar arasında yaşamaya zorladık. Şıklar arasında ki eğlenceleri ise, bilgisayarda oyun oynamak, arkadaşları ile hap, uyuşturucu kullanır halde modern sosyal olmasını izledik!
30 yılda şehirlerimiz katlanarak büyüdü, işsiz de aynı şekilde katlandı.
30 yıldır fabrika açılmıyor, açılacağına özelleştirdi ve özelleşen fabrikalar teker teker kapandı, kapanmaya da devam ediyor. Ona rağmen enerji açığı varlığını koruyor, çünkü zam gerekçesi işte bu açıkta gizli…
30 yıldır yaşayan denizlerimizi, sessizliğin içinde denizanalarına teslim ediyoruz.
30 yıldır orman arazilerini oturuma açıyoruz, her açılan arazilerden sonra orman yangınları artıyor ve yanan yerleri oturma açmak için yeni düzenlemeler yapılıyor. Her yaz yerleşim için yanan orman arazı sayısını bilen yok ama yanan yerlere verilen inşaat iznini; ağaç yerine dikilen betonlardan görebiliyoruz. 30 yıldır orman yerine beton fışkırıyor topraktan! Denizi gören sahiller betona dönüştü.
30 yılda hemen hemen her şeyimizi dışa bağımlı hale getirdik!
30 yıl içinde; dışarıdan- sanki sömürge valisi gibi- bir görevli geldi, kendi programını kendisi uyguladı ve gitti, gittikten sonra onun adına denetimi yine o valiyi atayanlar tarafından yapıldı. 30 yıldır ekonomimizi dışa bağladık, tıpkı domates tohumu gibi…
30 yıl önce ne oldu da dışa bağlandık? Anımsayanınız var mı?
30 yıl önce yaşananlardan kimler karlı çıktı?
30 yıl önce havaya kaldırılan kadehlerle birlikte kimler güldü, bugün kimler gülmeye devam ediyor?
30 yıldır hayatınızda neler değişti?
30 yıldır değişen ne?
30 yıl önce bir gecede tüm hayatınız değişecek deselerdi, ne düşünürdünüz?
30 yıl önce ne olmuştu?
1 Ekim 2010 Cuma
Düşman!
Düşman!
Devlet, solu hep düşman görmüştür, o yüzden en iyi solcu onların gözünde ölü solcudur, öldüğü zaman onun adını anarak insan haklarından bahseder, çünkü ölmüştür, ölenin kendisini savunacak tarafı yoktur! Savunanları ise; at içeriye, ağzına vur sansürü, sustur, kimse duymaz onların sesini. Varsa yayınları, çıkar ekranlara; gizli örgüt yayınları diye, korkut alacak olanı da…
Devlet, düşman gördüğünü solcu görür, o yüzden en sadık savunucunu bile, gerek gördüğünde solcu diye damgalar.
Solcuların kaynağı olarak da Alevileri görür, çünkü Aleviler potansiyel devletin düşmanıdır. Devlet oldu olası devlette hiç alevi yönetici olmamış, olan ise Aleviliğini saklamış ya da dönmüştür. O yüzden devletin gözünde her alevi; solcudur. Solcuların beslendiği ana kaynaktır.
Devlet, Alevileri yok etmek, asimile etmek için her yolu dener. Tek tip yetiştirme merkezleri olan orduda, okulda, camide Alevilere başka gözle bakılır; ya yok edilecek ya da kendilerine benzetilecek. Alevi olmak demek, asimile olması gereken canlı anlamındadır. Alevi olmak demek, her türlü acıyı, sürgünü, mahpusluğu peşinen kabul etmek anlamındadır, tıpkı solcular gibi.
Solcu demek, devlet gözünde Alevi demek, fakat solcu önderlerin çoğu da Alevi değildir. Kafası karışır devletin ama hemen çözüm bulur, bunlar Alevileşmiş sapkın kişilerdir, onları ıslah etmek için her yolu dener.
Alevilere, solculara karşı her türlü teknik donanımı geliştiren, onlara her türlü eziyeti işkenceyi doğal gören biri, bir gün kendisi de solcu damgası yiyerek cezaevine konur. Neden? Çünkü devlet, her farklı düşüneni düşman görür ve düşman solcudur! O halde, düşman; eskiden kendisi için çok önemli biri dahi olsa, tanımı gereği solcudur, o yüzden ona solcu damgasını basmak demek, ona karşı uygulanacak her türlü linçi meşru görmek anlamını taşır. Kendi evladını yerken bile, solcu olarak tanımlanır ve tanımı gereği artık onun sesi yoktur, sesi karanlık koridorlarda sadece yankılanacaktır.
Ülkede her türlü olumsuz iş solcular yapmış gibi anlatılır. Solcu demek negatif demektir, negatif insanlar ise topluma yararı dokunmaz gibi anlatılır. Solcu, hortumlamaya karşıdır diye hortum başındaki ve hortumun ucunu istediği yere taşıyanların sahip olduğu medya aracılığı ile karalanır, çamura bulanır, küfredilir. Solcunun üzerine atılır, tarihteki her türlü zor ile yapılanlar. Sol, gerçekten orada olup olmadığı önemli değildir, verilen eğitim ile tarih çarpıtılır, yalana bulandırılır. Yalana inanlar ise solu hep düşman görür, öcü görür. İblis görür… Mağdur olan, mağdurluğu yaşayan bilir düşmanın kim olduğunu ama propagandaya kananlar ve olmayanı suçlar. Sol hep suçludur devlet gözünde ve devletin propaganda araçlarında…
6-7 Eylül olaylarında da sol yoktur ama o olayı yaşayan azınlıklar solu düşman olarak görür. Olayı yapanları, başlarının üzerinden eksik etmezler, onlara hep ‘evet’ derler.
Düşman görecelidir, öyle bir biçime döner ki, soykırımına kadar savaş ilan edilir. Binlerce yıldır; sola ve Alevilere düşmanlık işte öyle bir biçimin ürünüdür ve bugün dahi devam eder.
Düşman gördüğünüzü solcu deyin, devletin tüm mekanizması üzerinize gelir. O yüzden düşman gördüğünüz kişi solcu damgasını yedikten sonra korkmayın, çünkü linç edilecektir, belki Bolu Dağı’nın eteğinde birkaç çapulcu tarafından ya da bir şehir meydanında.
Düşman tanımı değişkendir, her tanıma göre düşmanın biçimi ve ittifakı değişir. Bir de ezeli düşman vardır ki, hiç değişmez, işte bu ezeli düşman devlet için soldur. Sol iktidara o yüzden gelemez! Korkunun eseri olarak da çoğunluk, solu hep düşman görür! Korkuyla beslenen toplumlarda sol hep düşman olarak kalacaktır.
Devlet, solu hep düşman görmüştür, o yüzden en iyi solcu onların gözünde ölü solcudur, öldüğü zaman onun adını anarak insan haklarından bahseder, çünkü ölmüştür, ölenin kendisini savunacak tarafı yoktur! Savunanları ise; at içeriye, ağzına vur sansürü, sustur, kimse duymaz onların sesini. Varsa yayınları, çıkar ekranlara; gizli örgüt yayınları diye, korkut alacak olanı da…
Devlet, düşman gördüğünü solcu görür, o yüzden en sadık savunucunu bile, gerek gördüğünde solcu diye damgalar.
Solcuların kaynağı olarak da Alevileri görür, çünkü Aleviler potansiyel devletin düşmanıdır. Devlet oldu olası devlette hiç alevi yönetici olmamış, olan ise Aleviliğini saklamış ya da dönmüştür. O yüzden devletin gözünde her alevi; solcudur. Solcuların beslendiği ana kaynaktır.
Devlet, Alevileri yok etmek, asimile etmek için her yolu dener. Tek tip yetiştirme merkezleri olan orduda, okulda, camide Alevilere başka gözle bakılır; ya yok edilecek ya da kendilerine benzetilecek. Alevi olmak demek, asimile olması gereken canlı anlamındadır. Alevi olmak demek, her türlü acıyı, sürgünü, mahpusluğu peşinen kabul etmek anlamındadır, tıpkı solcular gibi.
Solcu demek, devlet gözünde Alevi demek, fakat solcu önderlerin çoğu da Alevi değildir. Kafası karışır devletin ama hemen çözüm bulur, bunlar Alevileşmiş sapkın kişilerdir, onları ıslah etmek için her yolu dener.
Alevilere, solculara karşı her türlü teknik donanımı geliştiren, onlara her türlü eziyeti işkenceyi doğal gören biri, bir gün kendisi de solcu damgası yiyerek cezaevine konur. Neden? Çünkü devlet, her farklı düşüneni düşman görür ve düşman solcudur! O halde, düşman; eskiden kendisi için çok önemli biri dahi olsa, tanımı gereği solcudur, o yüzden ona solcu damgasını basmak demek, ona karşı uygulanacak her türlü linçi meşru görmek anlamını taşır. Kendi evladını yerken bile, solcu olarak tanımlanır ve tanımı gereği artık onun sesi yoktur, sesi karanlık koridorlarda sadece yankılanacaktır.
Ülkede her türlü olumsuz iş solcular yapmış gibi anlatılır. Solcu demek negatif demektir, negatif insanlar ise topluma yararı dokunmaz gibi anlatılır. Solcu, hortumlamaya karşıdır diye hortum başındaki ve hortumun ucunu istediği yere taşıyanların sahip olduğu medya aracılığı ile karalanır, çamura bulanır, küfredilir. Solcunun üzerine atılır, tarihteki her türlü zor ile yapılanlar. Sol, gerçekten orada olup olmadığı önemli değildir, verilen eğitim ile tarih çarpıtılır, yalana bulandırılır. Yalana inanlar ise solu hep düşman görür, öcü görür. İblis görür… Mağdur olan, mağdurluğu yaşayan bilir düşmanın kim olduğunu ama propagandaya kananlar ve olmayanı suçlar. Sol hep suçludur devlet gözünde ve devletin propaganda araçlarında…
6-7 Eylül olaylarında da sol yoktur ama o olayı yaşayan azınlıklar solu düşman olarak görür. Olayı yapanları, başlarının üzerinden eksik etmezler, onlara hep ‘evet’ derler.
Düşman görecelidir, öyle bir biçime döner ki, soykırımına kadar savaş ilan edilir. Binlerce yıldır; sola ve Alevilere düşmanlık işte öyle bir biçimin ürünüdür ve bugün dahi devam eder.
Düşman gördüğünüzü solcu deyin, devletin tüm mekanizması üzerinize gelir. O yüzden düşman gördüğünüz kişi solcu damgasını yedikten sonra korkmayın, çünkü linç edilecektir, belki Bolu Dağı’nın eteğinde birkaç çapulcu tarafından ya da bir şehir meydanında.
Düşman tanımı değişkendir, her tanıma göre düşmanın biçimi ve ittifakı değişir. Bir de ezeli düşman vardır ki, hiç değişmez, işte bu ezeli düşman devlet için soldur. Sol iktidara o yüzden gelemez! Korkunun eseri olarak da çoğunluk, solu hep düşman görür! Korkuyla beslenen toplumlarda sol hep düşman olarak kalacaktır.
24 Eylül 2010 Cuma
Şehirden ayrılırken…
Şehirden ayrılırken…
Şehrin dışına otobüs ile gidiyorum. Şehir içi ulaşımından daha ucuz bir maliyet ile.
Şehrin sokaklarına otobüs camından bakıyorum, dar, plansız ve üst üste binalar. Bir birinin güneşini ve havasını engellemiş insanlar, betonların arasında.
Sokaklar; her biri bir yere açılıyor gibi, fakat biliyoruz ki, şehir çıkmaz sokaklar ile dolu. Yolda geçerken onları göremiyorsunuz, çünkü duvarlar görmenizi engelliyor.
Şehir, yolların kenarına kurulmuş gibi, yollar boyunca evler, apartmanlar ve gökdelenler. Kasabalar bile artık şehirleşmiş. Her kasabada apartman görmek mümkün, eskiden müstakil evlerin yerini, gökyüzüne doğru çıkan beton bloklar almış. Ağaçlar yerine yeşile boyanmış betonlar!
Şehirleri belirleyen coğrafya mı, yoksa insanın belirlediği bir alan mı? Modern şehirlerde coğrafyaya biçim veren insan, çünkü şehrin altında ve üstünde ayrı bir dünya kurar ve doğadan kopuk kendisine özgü bir dünya yaratır. Doğada olması gereken hiçbir canlı, planlar dışında şehirde yaşayamaz, yaşarsa eğer onu yok edecek aygıtlar hemen bulunur. Doğadan izole şekilde yaşamanın öteki adı şehirdir.
Şehirleri belirleyen insandır ve yönetende insan olması kadar doğal bir şey yoktur, ilk anda düşünüldüğünde, fakat derinlemesine düşünürsek; acaba gerçekten şehri yöneten insan mı? İnsanı yöneten ve biçimlendiren şehir mi?
Her ne kadar şehirlerin oluşumu; ticaretin zorunlu gelişimi sonucunda oluşmuş olsa da, başlangıçta doğaya karşı yapılan savaşta bir kale görünümü göstermiş olsa da, şehirler artık başlangıç noktasından çok uzaktadır. Bugün her şehir; kendi insanını ve kültürünü yaratacak boyuta ulaşmış konumdadır. Doğa ile barışık olmayan insan, daha çok toplu ölümler ile karşı karşıya kalabilmektedir. Şehirler; insanın biçimini, düşüncesini ve çevresini belirler konuma gelmiştir. Her ne kadar geri kalmış ülkelerde coğrafya şehrin konumunu ve yollarını belirler olsa da, modern şehirler, alt yapısı ile ayrı bir şehir görünümündedir ve her alt yapı kendisine özgün üst yapıyı da belirlemektedir. Hiç güneş görmeden, başka şehir görmeden yaşayan ve ölen insanların olduğu bir yaşam alanıdır.
Şehirde yaşam, insanın belirlediği maliyet içinde pahalıdır. Şehirden dışarıya çıkıp uzaklara gitmek, şehir içindeki semtler arasından gitmekten daha ucuz ve daha zevkli olmuş olmasına rağmen, insanlar öyle bir kaosun içinde, girdap halinde yaşıyorlar ki; biliyor ya da hissediyor olmasına rağmen, bulunduğu yaşam alanından çıkamıyorlar.
Şehirler, insanın yaratmış olduğu büyük bir kara delik konumundadır ve yeni kendisine ait korkularını büyüten ve besleyen konumdadır.
Şehirleri belirleyen coğrafya olduğu sürece, insan; o korunaklı olarak gördüğü şehirde her zaman korumazsız ve saldırıya açık konumdadır. Bu korku ve saldırı durumu ise, insanı yok etmekte ve şehrin karanlık dehlizlerinde kaybolmasına sebep olmaktadır. Doğa; mutlaka bir gün savaşı kazanacak, insanı yaşadığı dünyadan yok edecektir.
Şehrin dışına doğru yol alırken, camdan dışarıya barken, aslında güçlü gibi gözüken bizler; çok basit ve çaresiz olduğumuzu hissettim. Şehrin içinde yaratmış olduğumuz dünyada, Doğaya aykırı yaşamımızın, bize getirdiği olanaklar, aslında sadece göreceli olduğunu ve geçici olduğunu hissedemeyecek kadar o girdabın içinde dönüp duruyoruz.
Şehirler, insanı yok eden kara delik konumunu gün geçtikçe büyütmektedir.
Şehrin dışına otobüs ile gidiyorum. Şehir içi ulaşımından daha ucuz bir maliyet ile.
Şehrin sokaklarına otobüs camından bakıyorum, dar, plansız ve üst üste binalar. Bir birinin güneşini ve havasını engellemiş insanlar, betonların arasında.
Sokaklar; her biri bir yere açılıyor gibi, fakat biliyoruz ki, şehir çıkmaz sokaklar ile dolu. Yolda geçerken onları göremiyorsunuz, çünkü duvarlar görmenizi engelliyor.
Şehir, yolların kenarına kurulmuş gibi, yollar boyunca evler, apartmanlar ve gökdelenler. Kasabalar bile artık şehirleşmiş. Her kasabada apartman görmek mümkün, eskiden müstakil evlerin yerini, gökyüzüne doğru çıkan beton bloklar almış. Ağaçlar yerine yeşile boyanmış betonlar!
Şehirleri belirleyen coğrafya mı, yoksa insanın belirlediği bir alan mı? Modern şehirlerde coğrafyaya biçim veren insan, çünkü şehrin altında ve üstünde ayrı bir dünya kurar ve doğadan kopuk kendisine özgü bir dünya yaratır. Doğada olması gereken hiçbir canlı, planlar dışında şehirde yaşayamaz, yaşarsa eğer onu yok edecek aygıtlar hemen bulunur. Doğadan izole şekilde yaşamanın öteki adı şehirdir.
Şehirleri belirleyen insandır ve yönetende insan olması kadar doğal bir şey yoktur, ilk anda düşünüldüğünde, fakat derinlemesine düşünürsek; acaba gerçekten şehri yöneten insan mı? İnsanı yöneten ve biçimlendiren şehir mi?
Her ne kadar şehirlerin oluşumu; ticaretin zorunlu gelişimi sonucunda oluşmuş olsa da, başlangıçta doğaya karşı yapılan savaşta bir kale görünümü göstermiş olsa da, şehirler artık başlangıç noktasından çok uzaktadır. Bugün her şehir; kendi insanını ve kültürünü yaratacak boyuta ulaşmış konumdadır. Doğa ile barışık olmayan insan, daha çok toplu ölümler ile karşı karşıya kalabilmektedir. Şehirler; insanın biçimini, düşüncesini ve çevresini belirler konuma gelmiştir. Her ne kadar geri kalmış ülkelerde coğrafya şehrin konumunu ve yollarını belirler olsa da, modern şehirler, alt yapısı ile ayrı bir şehir görünümündedir ve her alt yapı kendisine özgün üst yapıyı da belirlemektedir. Hiç güneş görmeden, başka şehir görmeden yaşayan ve ölen insanların olduğu bir yaşam alanıdır.
Şehirde yaşam, insanın belirlediği maliyet içinde pahalıdır. Şehirden dışarıya çıkıp uzaklara gitmek, şehir içindeki semtler arasından gitmekten daha ucuz ve daha zevkli olmuş olmasına rağmen, insanlar öyle bir kaosun içinde, girdap halinde yaşıyorlar ki; biliyor ya da hissediyor olmasına rağmen, bulunduğu yaşam alanından çıkamıyorlar.
Şehirler, insanın yaratmış olduğu büyük bir kara delik konumundadır ve yeni kendisine ait korkularını büyüten ve besleyen konumdadır.
Şehirleri belirleyen coğrafya olduğu sürece, insan; o korunaklı olarak gördüğü şehirde her zaman korumazsız ve saldırıya açık konumdadır. Bu korku ve saldırı durumu ise, insanı yok etmekte ve şehrin karanlık dehlizlerinde kaybolmasına sebep olmaktadır. Doğa; mutlaka bir gün savaşı kazanacak, insanı yaşadığı dünyadan yok edecektir.
Şehrin dışına doğru yol alırken, camdan dışarıya barken, aslında güçlü gibi gözüken bizler; çok basit ve çaresiz olduğumuzu hissettim. Şehrin içinde yaratmış olduğumuz dünyada, Doğaya aykırı yaşamımızın, bize getirdiği olanaklar, aslında sadece göreceli olduğunu ve geçici olduğunu hissedemeyecek kadar o girdabın içinde dönüp duruyoruz.
Şehirler, insanı yok eden kara delik konumunu gün geçtikçe büyütmektedir.
20 Eylül 2010 Pazartesi
Dün, bugün seslendi…
Dün, bugün seslendi…
Akhtamar, 95 yıl sonra ibadete yılda bir kerede olsa açıldı. Umarım bu açılan kilise ve diğer kiliseler sürekli olarak ibadete açılır ve cemaati bu kiliselerden yararlanabilir.
Yok saymakla, yok etmekle bazı şeyler yok olmuyor, yanan küllerin altından yeniden yer yüzüne alev koru olarak çıkıyor.
Seslerin yok olduğu binalar, seslerine kavuşuyor, fakat ülke topraklarında sesleri olup da hiç binası olmayan inançlarda vardır. Onları sapkın, sapık vb gibi sıfatlar ile andık yıllar boyunca, yüzyıllar boyunca…
Anadolu Selçuklu devletinin son döneminde yaşanan büyük Alevi katliamından bugüne kadar Alevileri yok saydık, gördüklerimizi katlettik, göremediklerimize küfür dolu destanlar ürettik, karaladık, korkuttuk, sindirdik, kimliklerini saklamasını sağladık. Onların Cem evleri yok saydık, tarikat ocaklarını dağıttık, dağıtamadığımızı kontrol ettik, fakat cem’leri hep yaşadı, gizlide olsa, dağların arkasında, kimsenin geçmediği köylerde, gözlerden uzakta hep Cem’ler var oldu.
Akhtamar ibadete açıldı, ibadette devlet töreni eşliğinde yapıldı, ekranlardan yeryüzüne sunuldu, kutsandı, kutsadılar… Bir bayram havası içinde, yok sayılan ses; yeniden olduğu yerden yeryüzüne yayıldı.
Anadolu’nun kayıp sesleri, kendi mekanlarından ses vermek için mücadele ediyor. Bırakın mekan aramayı, önce sesin sahibinin tanınması için her türlü mücadele yöntemini denemekteler. Hakkında çıkan küfürleri aslının olmadığını ispat etmek için açıldılar, cem’lerin bir mum sönmesi değil, ışığın yanması olduğunu yaptıkları gösteriler ile yeryüzüne, küfür edenlere gösterdiler. Asılsız çıkan dedikodular, korkuların yersiz olduğunu haykırdılar ama devlet hala onları yok saymaya, yok etmeye ve asimilasyon politikası altında ezmeye çalışıyor. Devlet, kendisince değişik bahaneler bularak, yandaş çekerek yapmaya çalışıyor. Kimliğini saklayanlar, onlar gibi yaşamaya çalışırken, bilmeden onlar gibi oldular, yok sayılan sese; en büyük zararı belki bu onlar gibi yaşayanlardan geldi.
Akhtamar, ibadete açıldı. Öteki kiliseler, sinagoglar ve adını bilmediğim tüm ibadet yerleri cemaatlerinin katılımı ile açılsın. Açılmasından hiç zarar gelmez, insanlar neye, nasıl ibadet edeceklerinin tercihini kendileri belirlemelidir. Zorlama ile yapılan uygulamaların; ne kadar başarılı olduğu ortadadır. Tarikatların denetiminde, devlet ancak bugün yaşanan sürece kadar kendisini götürebilmiştir. Tek doğrunun, tek tarihin, tek dinin, tek mezhebin olduğu toplum çağdaş dünyanın beklentisini karşılamadığı ortaya çıkmıştır.
Değişim, yaşamın her alanında kendisini göstermektedir. Cemevleri’de bir gün, yasal zeminde ibadetini yapacak düzeyde devlet nezdinde tanınacaktır. Alevileri kırmak ile yok edilemedikleri, haklarında küfürler dolu hurafeler içinde dedikodu yapmanın yararlı sonuç getirmediği ortadadır. Alevileri; Maraş, Çorum ve Sivas katliamları ile sindiremedikleri de ortadadır.
Dün yok sayılanlar, bugün seslerini yeryüzüne yayıyorlar. Yok saymak ile yok olmadığı Akhtamar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Özgürlük; toplumun tüm bireylerini, inançlarını, kültürlerini, dillerini kapsayacak şekilde olursa, o zaman bir arada yaşamının gerçek temelleri ortaya çıkar. Birinin baskısı ile; zorunlu yaşamak ancak bir süre devam eder ama bir süre sonra o zorbanın sırça köşkü yıkılır.
Dün, bugün ses buldu, yeryüzünü kısmen kucakladı. Gerçek kucaklama; ancak ve ancak diğer inançların, kültürlerin, dillerin de özgür olması ile mümkündür.
Akhtamar, 95 yıl sonra ibadete yılda bir kerede olsa açıldı. Umarım bu açılan kilise ve diğer kiliseler sürekli olarak ibadete açılır ve cemaati bu kiliselerden yararlanabilir.
Yok saymakla, yok etmekle bazı şeyler yok olmuyor, yanan küllerin altından yeniden yer yüzüne alev koru olarak çıkıyor.
Seslerin yok olduğu binalar, seslerine kavuşuyor, fakat ülke topraklarında sesleri olup da hiç binası olmayan inançlarda vardır. Onları sapkın, sapık vb gibi sıfatlar ile andık yıllar boyunca, yüzyıllar boyunca…
Anadolu Selçuklu devletinin son döneminde yaşanan büyük Alevi katliamından bugüne kadar Alevileri yok saydık, gördüklerimizi katlettik, göremediklerimize küfür dolu destanlar ürettik, karaladık, korkuttuk, sindirdik, kimliklerini saklamasını sağladık. Onların Cem evleri yok saydık, tarikat ocaklarını dağıttık, dağıtamadığımızı kontrol ettik, fakat cem’leri hep yaşadı, gizlide olsa, dağların arkasında, kimsenin geçmediği köylerde, gözlerden uzakta hep Cem’ler var oldu.
Akhtamar ibadete açıldı, ibadette devlet töreni eşliğinde yapıldı, ekranlardan yeryüzüne sunuldu, kutsandı, kutsadılar… Bir bayram havası içinde, yok sayılan ses; yeniden olduğu yerden yeryüzüne yayıldı.
Anadolu’nun kayıp sesleri, kendi mekanlarından ses vermek için mücadele ediyor. Bırakın mekan aramayı, önce sesin sahibinin tanınması için her türlü mücadele yöntemini denemekteler. Hakkında çıkan küfürleri aslının olmadığını ispat etmek için açıldılar, cem’lerin bir mum sönmesi değil, ışığın yanması olduğunu yaptıkları gösteriler ile yeryüzüne, küfür edenlere gösterdiler. Asılsız çıkan dedikodular, korkuların yersiz olduğunu haykırdılar ama devlet hala onları yok saymaya, yok etmeye ve asimilasyon politikası altında ezmeye çalışıyor. Devlet, kendisince değişik bahaneler bularak, yandaş çekerek yapmaya çalışıyor. Kimliğini saklayanlar, onlar gibi yaşamaya çalışırken, bilmeden onlar gibi oldular, yok sayılan sese; en büyük zararı belki bu onlar gibi yaşayanlardan geldi.
Akhtamar, ibadete açıldı. Öteki kiliseler, sinagoglar ve adını bilmediğim tüm ibadet yerleri cemaatlerinin katılımı ile açılsın. Açılmasından hiç zarar gelmez, insanlar neye, nasıl ibadet edeceklerinin tercihini kendileri belirlemelidir. Zorlama ile yapılan uygulamaların; ne kadar başarılı olduğu ortadadır. Tarikatların denetiminde, devlet ancak bugün yaşanan sürece kadar kendisini götürebilmiştir. Tek doğrunun, tek tarihin, tek dinin, tek mezhebin olduğu toplum çağdaş dünyanın beklentisini karşılamadığı ortaya çıkmıştır.
Değişim, yaşamın her alanında kendisini göstermektedir. Cemevleri’de bir gün, yasal zeminde ibadetini yapacak düzeyde devlet nezdinde tanınacaktır. Alevileri kırmak ile yok edilemedikleri, haklarında küfürler dolu hurafeler içinde dedikodu yapmanın yararlı sonuç getirmediği ortadadır. Alevileri; Maraş, Çorum ve Sivas katliamları ile sindiremedikleri de ortadadır.
Dün yok sayılanlar, bugün seslerini yeryüzüne yayıyorlar. Yok saymak ile yok olmadığı Akhtamar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Özgürlük; toplumun tüm bireylerini, inançlarını, kültürlerini, dillerini kapsayacak şekilde olursa, o zaman bir arada yaşamının gerçek temelleri ortaya çıkar. Birinin baskısı ile; zorunlu yaşamak ancak bir süre devam eder ama bir süre sonra o zorbanın sırça köşkü yıkılır.
Dün, bugün ses buldu, yeryüzünü kısmen kucakladı. Gerçek kucaklama; ancak ve ancak diğer inançların, kültürlerin, dillerin de özgür olması ile mümkündür.
19 Eylül 2010 Pazar
Reklamasyon… Digitürk, hizmeti kötü bir firmadır.
Reklamasyon… Digitürk, hizmeti kötü bir firmadır.
Digitürk kötü bir platform olduğunu hizmetine yansıtarak göstermiştir. Bu kötü durumu para vererek çekmek zorunda değiliz. Hem para verip, hem sinirlerin oynamasına sebep olacak hiçbir platform uzun soluklu yaşayamamıştır. Umarım bu platformda layık olduğu çöplüğe kavuşur ve yerini gerçekten hak eden platformlar alır.
Digitürk adlı altında verilen hizmeti, aylık olarak belirli bir ücret karşılığı abone olduk. Abone olduğumuzda değişik kanallar vardı, bu süre içinde kanallar yerleri değişti, sayısı azaldı ve yeni kanallar kuruldu, yeniler eskilerini tutmadı… Fakat bütün bunlar izleyiciden, yani biz müşterilere sorulmadan yapıldı. Abone olduğumuzda yayın yapan kaç kanal bugün yayınlanmaktadır?
Digitürk, kendisi karar verdiği ve kendisinin biçimlendirdiği bir platformdur, firma bu platformdan hizmet alanları adam yerine bile koymaz, çünkü onlara sorulmadan kanallar kalkar, kanallar isim değiştirir. Buna hadi alıştık diyelim, fakat Digitürk düzenli çalışan bir sistem değildir, hava bozulur yayın bozulur! Yayın bozulunca hizmet aldığınız aletlerde tekleme olur. Diyelim, müşteri hizmetlerini bir arayın, dakika tuttum 17 dakika kendi reklamını yapıyor, çünkü o dakikalar içinde callcenter’de çalışanlar başka müşteri ile ilgilenmektedir. O anlamsız ve sinir bozucu müzik işliğinde bol bol reklam dinlersiniz. Bir kayıt daha duyarsınız, burada her görüşmeniz kayıt altına alınacaktır. Sinir bozulan müşteri için; kayıt olsa ne olur olmazsa ne olur?
Callcenter görevlisi hizmet mi veriyor, müşteri ile kavga mı ediyor belli değildir, callcenter çalışanı değil de firma temsilcisi sanki. Kimliksizler üstlerine düşen görevini tam yaparlar, daha da sinir bozucu olurlar. Güya kimlik söylenmiştir ama kimliksizdir, bir ses ile kavga etmenin anlamı yoktur. Kurumsal olmak demek, çalışanın isminin ve kişiliğinin yok olması anlamına geliyor sanki.
Teknik servis size hizmete gelecektir, bütün bu işlemlerin kiraya almışım, elbette teknik servisi de ücretsiz alacağım. Hayır, öyle değildir, teknik servisin yol parasını biz veririz, neden? Çünkü alet veya yayın bizim evde bozulmuştur! Sözleşmede öyle bir şey var mıdır? Ben evimden nasıl yayını bozarım? Onların görevi; evime düzenli ve sistemli yayını ulaştırmak ile sorumludurlar. Ve gelen teknik servisin neden yol parasını ben vereyim?
Digitürk kendi yapması gereken hizmeti müşterisine yıkar. Gelip eve düzenli hizmet veremeyen, kendi hatasını müşterisine yıkar!
Bütün bunların üstünde; hem ben oradan hizmet alırken, hem de reklam izlemek ve dinlemek zorunda kalırım. Hizmet aldığım yere ben para veriyorsam, reklam yayınlanmaması gereklidir. Çünkü reklam ücretini ben peşin peşin aylık olarak vermiş oluyorum. Eğer reklam izlemek zorundaysam, yayın ücretsiz olmak zorundadır. Bu durum haksız bir rekabet demektir. Haksız rekabet liberal ekonominin kuralları dışındadır ve tekelleşmenin ve büyümenin sembolüdür. Digitürk ve diğer platformda yer alanlar; reklam alıyorlarsa eğer, müşterilerine hizmeti ücretsiz sunmak zorundadır.
Teknik servis işine gelince, hadi müşterinin evinde bir şeyler yolunda gitmiyor ve yayın eve ulaşmıyor. 24 saat içinde gelmesi gereken servis, kafasına göre telefon ediyor ve o saatte biz sanki zorundaymışız gibi onları bekleyeceğiz. 24 saatin herhangi bir zamanında telefon beklemek! Hem müşterinin zamanı var mı, randevu şikayet edildiği an yapılmak zorundadır, müşteri için en fazla yarım saat rötarlı bir şekilde saat verilmeli, bu saat içinde hizmet yerine getirilmelidir. Kafasına göre biri sizi arayacak ve randevu yapacak demek ile bu servis anlayışı olmaz.
Digitürk’den hizmet almaya çalışmak demek, Üsküdar’dan deveyi karşıya geçirmekten daha zordur, çünkü zaman faktörü olmayan ve programsız bir uygulama ila karşı karşıyasınız. Laubali bir şekilde yaklaşan bir durum ile sinirleriniz bozulmadan hizmet almaya çalışmak hangi dünya ülkesinde mevcuttur.
Digitürk, aylık verilen hiçbir ücreti genelde hak etmiyor. Çalışanları da; müşteriye nasıl yaklaşacağını bilmeyen deneysiz ve sanırım meslek dışı vasıfsız insanlardan oluşmaktadır. Benim evimde, hala yayın seviyesi düşüklüğünden yayın olamadığı için ekranım siyahlanmış durumdadır. Yayın seviyesi yoksunluğu, o seviye sanırım Digitürk’ün seviyesi olduğunu, bu saate kadar hizmet alamadığım ve hala evde olduğumdan bellidir.
Digitürk’ten bu seviyede hizmet almak istemeyenler; tek tasfiyem var, hemen bu sistemden ayrılsınlar. Madem para veriyoruz, reklamsız, hizmeti düzgün, serbest rekabet piyasasına uygun bir platform yaratılması için bu işi denetlemekten zorunlu olanlar; maliye ve hazine müsteşarlığı, RTÜK… vb. gibi kurumlar üzerilerine düşen görevi yerine getirmelidirler…
Müşterisi ile kavga eden hiçbir kurumun serbest piyasa kuralları içinde yaşamasını haklı görmüyorum, o yüzden o platformları teşhir etmek her müşterinin hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak Digitürk hizmetinin kötü olduğunu tüm okuyuculara ve onların müşterisi ve müşterisi olmaya aday kişilere iletiyorum. Abone olmayın, alternatifini hep düşünün, çünkü daha iyisini ve güzelini bulacağınızı rahatlıkla söylüyorum.
Digitürk kötü bir platform olduğunu hizmetine yansıtarak göstermiştir. Bu kötü durumu para vererek çekmek zorunda değiliz. Hem para verip, hem sinirlerin oynamasına sebep olacak hiçbir platform uzun soluklu yaşayamamıştır. Umarım bu platformda layık olduğu çöplüğe kavuşur ve yerini gerçekten hak eden platformlar alır.
Digitürk adlı altında verilen hizmeti, aylık olarak belirli bir ücret karşılığı abone olduk. Abone olduğumuzda değişik kanallar vardı, bu süre içinde kanallar yerleri değişti, sayısı azaldı ve yeni kanallar kuruldu, yeniler eskilerini tutmadı… Fakat bütün bunlar izleyiciden, yani biz müşterilere sorulmadan yapıldı. Abone olduğumuzda yayın yapan kaç kanal bugün yayınlanmaktadır?
Digitürk, kendisi karar verdiği ve kendisinin biçimlendirdiği bir platformdur, firma bu platformdan hizmet alanları adam yerine bile koymaz, çünkü onlara sorulmadan kanallar kalkar, kanallar isim değiştirir. Buna hadi alıştık diyelim, fakat Digitürk düzenli çalışan bir sistem değildir, hava bozulur yayın bozulur! Yayın bozulunca hizmet aldığınız aletlerde tekleme olur. Diyelim, müşteri hizmetlerini bir arayın, dakika tuttum 17 dakika kendi reklamını yapıyor, çünkü o dakikalar içinde callcenter’de çalışanlar başka müşteri ile ilgilenmektedir. O anlamsız ve sinir bozucu müzik işliğinde bol bol reklam dinlersiniz. Bir kayıt daha duyarsınız, burada her görüşmeniz kayıt altına alınacaktır. Sinir bozulan müşteri için; kayıt olsa ne olur olmazsa ne olur?
Callcenter görevlisi hizmet mi veriyor, müşteri ile kavga mı ediyor belli değildir, callcenter çalışanı değil de firma temsilcisi sanki. Kimliksizler üstlerine düşen görevini tam yaparlar, daha da sinir bozucu olurlar. Güya kimlik söylenmiştir ama kimliksizdir, bir ses ile kavga etmenin anlamı yoktur. Kurumsal olmak demek, çalışanın isminin ve kişiliğinin yok olması anlamına geliyor sanki.
Teknik servis size hizmete gelecektir, bütün bu işlemlerin kiraya almışım, elbette teknik servisi de ücretsiz alacağım. Hayır, öyle değildir, teknik servisin yol parasını biz veririz, neden? Çünkü alet veya yayın bizim evde bozulmuştur! Sözleşmede öyle bir şey var mıdır? Ben evimden nasıl yayını bozarım? Onların görevi; evime düzenli ve sistemli yayını ulaştırmak ile sorumludurlar. Ve gelen teknik servisin neden yol parasını ben vereyim?
Digitürk kendi yapması gereken hizmeti müşterisine yıkar. Gelip eve düzenli hizmet veremeyen, kendi hatasını müşterisine yıkar!
Bütün bunların üstünde; hem ben oradan hizmet alırken, hem de reklam izlemek ve dinlemek zorunda kalırım. Hizmet aldığım yere ben para veriyorsam, reklam yayınlanmaması gereklidir. Çünkü reklam ücretini ben peşin peşin aylık olarak vermiş oluyorum. Eğer reklam izlemek zorundaysam, yayın ücretsiz olmak zorundadır. Bu durum haksız bir rekabet demektir. Haksız rekabet liberal ekonominin kuralları dışındadır ve tekelleşmenin ve büyümenin sembolüdür. Digitürk ve diğer platformda yer alanlar; reklam alıyorlarsa eğer, müşterilerine hizmeti ücretsiz sunmak zorundadır.
Teknik servis işine gelince, hadi müşterinin evinde bir şeyler yolunda gitmiyor ve yayın eve ulaşmıyor. 24 saat içinde gelmesi gereken servis, kafasına göre telefon ediyor ve o saatte biz sanki zorundaymışız gibi onları bekleyeceğiz. 24 saatin herhangi bir zamanında telefon beklemek! Hem müşterinin zamanı var mı, randevu şikayet edildiği an yapılmak zorundadır, müşteri için en fazla yarım saat rötarlı bir şekilde saat verilmeli, bu saat içinde hizmet yerine getirilmelidir. Kafasına göre biri sizi arayacak ve randevu yapacak demek ile bu servis anlayışı olmaz.
Digitürk’den hizmet almaya çalışmak demek, Üsküdar’dan deveyi karşıya geçirmekten daha zordur, çünkü zaman faktörü olmayan ve programsız bir uygulama ila karşı karşıyasınız. Laubali bir şekilde yaklaşan bir durum ile sinirleriniz bozulmadan hizmet almaya çalışmak hangi dünya ülkesinde mevcuttur.
Digitürk, aylık verilen hiçbir ücreti genelde hak etmiyor. Çalışanları da; müşteriye nasıl yaklaşacağını bilmeyen deneysiz ve sanırım meslek dışı vasıfsız insanlardan oluşmaktadır. Benim evimde, hala yayın seviyesi düşüklüğünden yayın olamadığı için ekranım siyahlanmış durumdadır. Yayın seviyesi yoksunluğu, o seviye sanırım Digitürk’ün seviyesi olduğunu, bu saate kadar hizmet alamadığım ve hala evde olduğumdan bellidir.
Digitürk’ten bu seviyede hizmet almak istemeyenler; tek tasfiyem var, hemen bu sistemden ayrılsınlar. Madem para veriyoruz, reklamsız, hizmeti düzgün, serbest rekabet piyasasına uygun bir platform yaratılması için bu işi denetlemekten zorunlu olanlar; maliye ve hazine müsteşarlığı, RTÜK… vb. gibi kurumlar üzerilerine düşen görevi yerine getirmelidirler…
Müşterisi ile kavga eden hiçbir kurumun serbest piyasa kuralları içinde yaşamasını haklı görmüyorum, o yüzden o platformları teşhir etmek her müşterinin hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak Digitürk hizmetinin kötü olduğunu tüm okuyuculara ve onların müşterisi ve müşterisi olmaya aday kişilere iletiyorum. Abone olmayın, alternatifini hep düşünün, çünkü daha iyisini ve güzelini bulacağınızı rahatlıkla söylüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)