Muhbir, renksiz kişidir.
Yaşayan bir ülkede gazeteler çıkarmış, o ülkede gazetelerde çalışanlara da gazeteci denirmiş. Fakat gazete ve gazetecinin içinde küçük bir kelime oyunu varmış, ufak bir kelime eksik yazıldığında journal oluyor jurnal. Tabi bu farkı anlayamayanlar ise, gazeteciliği muhbirlik olarak tanırmış. Gazete her yazı yazan ise kendisini gazeteci sanırmış. İşte öyle bir ülkede bir gün, hatta çok gün bir çok Jurnalci kendisini gazeteci sanırmış… Hatta bazıları daha ileri gidip şair / yazar / ressam / … olduğunu söylüyormuş…
Bugün konumuza giren jurnalci; bir zamanlar şiir yazarmış, hatta bazıları hoş, şiir tadında, fakat şu anda elime alsam eskiden yazdıklarını, o tadın yerine muhbirlik yapanın kelimeleri gelir. Muhbirden şair olur mu? Bana göre olmaz, çünkü kelimeleri kirletmiş adamın kelimelerinde duygu değil, öç alma, birine yaranma, kendini ispat etme telaşı kelimeler olur ki, hiç biri şiirin dizesi içinde yer almaz.
Jurnalci biri şimdilerde kendisini gazeteci sanıyor, çünkü gazetede yazılar yazıyor, fakat her gazetede yazan gazeteci olmadığının farkında değil. Köşe vermişler, o köşede kendini ifade et demişler, o da o köşede kendisini ifade ederken, geçmişte yabancı olduğu duygulara ve betimlemeler içinde bir bakmış, yabancı olduğu dünyanın bir parçası oluvermiş. Uyum sağlamaktan öte, tıpkı onların ikiz kardeşi gibi olmuş. Muhbirliğin ne kadar kötü olduğunu söylerken, muhbir olmuş.
Erlerin meydanında muhbirler olmaz, muhbirler ancak arkadan bıçak saplanan ve kalleşlerin oynandığı oyunda olur. Kalleşlik yıllar içinde içine işleyenler; durmadan muhbirlik yapar, en yakını ihbar eder, çünkü yakının açığını sadece kendisi bilir, efendisine sadık biri ancak muhbirlik yaparak kendisini ispat eder. Muhbir bir anlamda kapı kuludur. Efendisinin istediği gibi havlayan, onun istediği yere çömelen köpekten bir farkı yoktur. Kapı kulu ile köpekler arasında bir benzerlik olduğunu söylemek abartı olmasa gerek…
Gazetelerde köşe yazanlar genelde; zaman içinde işverenin gözlüğünden, onun çıkarına uygun olarak o pencereden bakar ve gördüklerini, onun çıkarına uygun yorumlar. (buradaki tez; elbette beklenti ile orantılıdır, eğer köşe yazarı yaşamını o köşeden sağlamaya ve başka olanağı olmadığını düşünüyorsa, sahibine daha bağımlı hale gelir.) O köşede uzun süre kalabilmek için her türlü özveriyi gösterir, öz veri ise, onun o bulunduğu yerin rengini alması anlamına gelir. (istisna durumlar mevcuttur, maddi olarak daha bağımsız ise yazar, örneğin bir öğretim üyesi daha özgür davranır, maaşını üniversiteden alıyordur, gazeteden aldığı sadece kendisi için göstermelik rakam anlamındadır. Fakat bugün gazetede köşe yazarlığı yapan bir çok öğretim üyesi, bağımlı ilişki içinde olan birisinden daha fazla bağımlıymış gibi, patronun gözünden yazı yazabilmektedir. Bu tip kişilere ne ad verilir, gerçekten ben bilmiyorum)
Renkler gün ışığı altında gerçek renklerini ortaya çıkarır, zaman içinde bazı renkler gün ışığının etkisi ile solar, uçar ve sonunda hiç iz bırakmadan yok olur gider. Bazı kişilerde geçmişte bir rengi ifade ederken, zaman içinde, güneşin etkisi ve günümüzün en büyük değiştireni para ve onun yönlendirmesi ile, başlangıçta ortaya çıkan rengin yerini soldurur, fakat bazı renkler solmaz, renk değiştirir, değişen renk öyle bir hal alır ki… İşte bu değişimi yaşayanlar; genelde muhbir, yani sokaktaki ismi ile jurnalci olur.
Jurnalciler kendilerine isim ve etiket takmada üstlerine yok! Jurnallikleri sayesinde bir çok cinayet işlenmiş, işlenmemiş olsun, fark etmez, jurnalci görevini yapmış, vicdanı rahat insandır. Yaptığının doğru olduğuna inanır ve kendisince yaptığı için kutsal tarafını uydurur ve onu öne çıkarır. Bu sayede toplum içinde kendisince konum elde etmeye çalışır. Fakat toplum jurnalciye hiç iyi göz ile bakmaz, çünkü o jurnalci şimdi içinde bulunduğu toplum içinden uzaklaşması zaman meselesidir. Hiçbir jurnalci uzun süre bir toplum içinde barınamaz, çünkü ipliği pazara çıkmış biri, yeni jurnalcilik yapamaz… Jurnalcilik mesleğini kendisine görev kabul edenler ise, yeni jurnaller yapamadığından; içinde bulundukları toplumdan çıkıp, o çıktıkları toplumu başkasına jurnallemeye çalışırlar. Bu sayede kendilerince vicdan muhasebesi yapmış olurlar. Her vicdan muhasebesi de onlar için muhbirliktir. Çünkü muhbirlikten başka şey bilemezler. Jurnalcinin ne mekanı, ne toplumu olur, onlar boşlukta sallanan bir nesne işlevi görürler, bir kere patlarlar ve yok olurlar. Muhbirlere kapı açanlar, ocak açanlar bilir ki, muhbir bir gün kendisini de jurnalleyecektir.
Bir ülkeye dışarıdan bir konuk geliyor. O konuğu; ateist, Müslümanları küçük görür, onu davet edenlerde… diye başlayan yazı yazan biri eskiden şairmiş, şimdi bir gazetede köşe yazarı. Eskiden kendisine solcu bile dermiş, şimdi ılımlı İslam ideolojisine uygun yaşam içindeymiş. (eski arkadaşları ile buluşup, geçmişteki gibi muhabbet edermiş, muhabbetinde ise bak ben aslında onların yanındayım ama onlardan değilim dermiş. Görüşümü açıklıyorum, bana karışmıyorlar diye de övünürmüş, değişmedim, onlar değişiyor, onlar demokrat oldular, bakın farklı görüşteki insanlar yan yana diye de övünürmüş… o kesimin okuyucucuna da ulaşmak gerek, onları değiştirmek gerek dermiş sık sık…) Şimdilerde pek gözde bir tarikatın yükselen dalgasına kendisini bırakmış, onların ekranlarında, onların mekanlarında bol bol sohbetlere katılırmış. Onlar o kadar kendilerine benzetmişler ki, ondan; onlara aykırı hiç ses duymazlarmış. Şimdi, alan memnun, satan memnun diyebilirsiniz, doğru memnunda, bu eskiden şiir yazan, şimdinin köşe yazarı jurnalcilik yapıyor ve jurnalcilik sonuç olarak birine zarar vermeyi, hedef yapmayı ortaya çıkarıyor. ( o jurnalcinin nerede ne yazdığı açıkca beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şu anda yaptığı jurnalciliğidir. Jurnalcilik birine zarar verir ve yukarıda nedenlerini anlattım, toplumun sevmediği ve etik olmayan bir davranışı onaylamadığımı belirtmek için yazdım, yoksa o jurnalciye; yaptığın yanlış deme lüksüm yok, çünkü artık jurnalcidir ve benim gözümde bitmiştir.)
Davet edenler ve davet edilenin başına bir şey gelirse, adını bile anmaya uygun görmediğim birini suçlu olarak ve bombanın pimini çekenden daha çok suçlu görmem kadar doğal ne olabilir?
Bazı insanlar renk kaybediyor, bazıları renk kaybından çok ortadan yok oluyor. Biri muhbirliğe başlamış ise, geçmişini ve geleceğini yok ediyor demektir.
18 Kasım 2010 Perşembe
17 Kasım 2010 Çarşamba
Mali yapılan düzenleme bir af mı?
Mali yapılan düzenleme bir af mı?
Mali yapıda yeni düzenleme yapıldı ve bu düzenleme bir devrim denildi.
Devrim, Aydın Doğan borçlarının yeniden düzenlenmesi midir?
Neyin karşılığında bu devrim yapıldı?
Petrol Ofisi’nin elden çıkması?
Bekir Coşkun’nun uzaklaşması, daha sonra Onbirinci Köy Haber Türk Gazetesinden sözleşmemesinin uzatılmaması…
Oktay Ekşi’nin muhalif sesinin bir bahane ile yok edilmesi ve gazetenin yeniden yapılanması…
Milliyet Gazetesi satış sözünün sürekli devam etmesi, gazetenin bulvar gazetesi görünümüne bürünmesi…
Radikal Gazetesi yeni yapılanmaya giderek, Fettullah’sı olduğu saklanmayan, Zaman Gazetesi yetiştirmesi birinin yönetimine verilmesi…
Zaman gazetesi misyonuna benzer, fakat daha az tepki çekecek bir gazetenin yaratılması…
Yandaş medya alanın değişmesi, referandum ile yanına daha çok yapıştırdığı eski solculara, yeni alanlar yaratılması…
Görüşmeden, müzakere masasına geçmek…
Sıcak paranın kontrol edilmesi adına, sıcak para hareketi ile yaşam kalitesini yükseltilenlerin meşruluğunun sağlanması…
Mali anlamda bir düzenleme yapıldı, paradan sorumlu devlet bakanın açıklamasında devrim kelimesi kullanıldı. Yapılan devrim kime hizmet ediyor?
Kimler faydalandı?
Kimlerin ağzına bal sürüldü, kimler susturuldu?
Kimlerin sorununa neşter vuruldu?
Kimler karlı çıktı, kimler aptal yerine kondu?
Mali yapıda yeni düzenleme yapıldı ve bu düzenleme bir devrim denildi.
Devrim, Aydın Doğan borçlarının yeniden düzenlenmesi midir?
Neyin karşılığında bu devrim yapıldı?
Petrol Ofisi’nin elden çıkması?
Bekir Coşkun’nun uzaklaşması, daha sonra Onbirinci Köy Haber Türk Gazetesinden sözleşmemesinin uzatılmaması…
Oktay Ekşi’nin muhalif sesinin bir bahane ile yok edilmesi ve gazetenin yeniden yapılanması…
Milliyet Gazetesi satış sözünün sürekli devam etmesi, gazetenin bulvar gazetesi görünümüne bürünmesi…
Radikal Gazetesi yeni yapılanmaya giderek, Fettullah’sı olduğu saklanmayan, Zaman Gazetesi yetiştirmesi birinin yönetimine verilmesi…
Zaman gazetesi misyonuna benzer, fakat daha az tepki çekecek bir gazetenin yaratılması…
Yandaş medya alanın değişmesi, referandum ile yanına daha çok yapıştırdığı eski solculara, yeni alanlar yaratılması…
Görüşmeden, müzakere masasına geçmek…
Sıcak paranın kontrol edilmesi adına, sıcak para hareketi ile yaşam kalitesini yükseltilenlerin meşruluğunun sağlanması…
Mali anlamda bir düzenleme yapıldı, paradan sorumlu devlet bakanın açıklamasında devrim kelimesi kullanıldı. Yapılan devrim kime hizmet ediyor?
Kimler faydalandı?
Kimlerin ağzına bal sürüldü, kimler susturuldu?
Kimlerin sorununa neşter vuruldu?
Kimler karlı çıktı, kimler aptal yerine kondu?
14 Kasım 2010 Pazar
Krizden çıkış yolları…
Krizden çıkış yolları…
Dünya, büyük bir kriz içinde uzun süredir yaşıyor, ülkeler kendilerince ekonomik krizden çıkış yolları aramış olmalarına rağmen, bu kriz gün geçtikçe daha da genişleyen girdap olarak sürmektedir. Kriz, global bir sorun olarak önümüzde durmaktan çoktan çıktı, içine hepimiz almış durumdadır.
Global çapta krizden çıkış yollarını aramak için çeşitli zirveler kuruldu ve zirvelerde evrensel çapta çözüm yolları aranmıştır, fakat işin başındaki gelişmiş devletler, (teknolojiyi elinde bulunduran) öncelikle kendilerini gördükleri içinde; gerçek anlamda çözüm bulunamamıştır. Ürettikleri çözüm yolları, girdabın daha da büyümesi anlamına gelmektedir.
G8 ve G20 adlarını alan zirvelerden, bugüne kadar gerçek anlamda politikaların üretilememesi; ülkelerin kendilerince çözüm yollarına gitmesine sebep olmuştur. Her zirve sonucunda; ülkelerde işsizliğin daha da tırmanması anlamına gelmektedir. İşsizlik, doğal olarak yerleşik düzeninde bozulması anlamına gelmektedir. Orta sınıf gün geçtikçe erirken, tarihsel olarak bir biri ile mücadele eden sınıflar arasında uçurumda artmaktadır. Sınıflar arasında güç dengeleri; parayı elinde bulunduranların lehinde gözükmesine rağmen, bu sadece sanal bir yanılgıdan öte anlam ifade etmemektedir. Çünkü iki grup arasında duran orta sınıfın ortadan kalması, sırça köşklerin savunmasız kalması ve yıkılması anlamına gelir, her ne kadar ellerinde çok güçlü silahlarda olmuş olsa. Doğal yıkıma karşı hiçbir güç duramaz!
Kriz, yeni bir sistemi ortaya çıkarabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Öngörülerimiz içinde yer almayan yeni ilişkiler bu krizin çıkış noktası da olabilir.
Ulusal sınırlar içinde, kendi çözüm yolunu üretenler; teknolojinin transferi ve silahlanma sanayisi için güç biriktirmeye yönelik adımlar atmaktadır. Ülkemiz bu teknolojik transferler için adım atmak için yıllardır uğraşmaktadır. Nükleer santrallerin kuruluş temelinde de bu teknolojinin transferi fikri yatmaktadır. Bu sayede, nükleeri kontrol edebilmek; oluşacak olan savaşta, bir denge olarak kullanmayı sözlerin arkasında saklamaktadır. Bu amaçla yapılan pazarlıklarda; ülkeler, ittifak içinde olacaklara göre rotalarını belirlemektedir. Dengeler, kriz döneminde önemli roller oynar.
Kriz dönemlerinden çıkış yolu olarak; genellikle savaş görülmüştür. Savaş, global çapta olduğunda, global krizin yeni çıkış kapısı olarak görülmüş ve bugüne kadarda uygulanmıştır. Küçük çaplı çatışmaların, savaş sanayisini desteklemekle birlikte, genel krizden kurtuluş için çare olmadığı Irak ve Afganistan işgalleri ile kanıtlanmıştır. Bu iki işgal sırasında; beş milyon insanın ölmüş olması, silah sanayisi için cazip gelmemiştir. Ülkelerin yeniden inşası gerçekleşememiştir, ABD ve diğer gelişmiş 8 devletin firmaları bu işgallerden gerektiği kadar (bekledikleri kadar) yararlanamamışlardır. Sadece elde ettikleri gelirler, göreceli olarak refah sağlamış olsa da, borsalardaki düşüş, yeterli olamadıklarını çıplak olarak ortaya sermiştir. Firmalardan işçi çıkarmalar devam ederken, firmalar en düşük maliyet ve emek için Çin ve Hindistan gibi ülkeleri kendilerine üs seçmiş olmalarına rağmen, oradan elde ettikleri gelirler, kendi ülkeleri içinde Çin mallarına ve Çinlilere karşı bir düşmanlık geliştirmekten başka anlam ifade etmemiştir. Ulusal piyasalarında canlanma meydana getirmemiş, hizmet sektörü yeteri kadar istihdam sağlayamamıştır.
Kriz, girdabını geliştirirken; savaş çanları daha güçlü çalmaya başlamıştır. Savaş için koşulları oluşturan ulusal sınırlar içindeki yabancı düşmanlığı ve sonradan yaratılan İslam düşmanlığı gelişmekte ve sağ partilerin yükselmesi her ülkede görülmektedir. Muhafazakar partiler içinde gelişen ırkçı söylem, yeni partilerin doğmasına ve bu partilerin daha da sağ çizgi içinde cepheler oluşturmasına şahitlik yapmaktayız. Bunu da; cephede savaşacakların hazırlık aşaması olarak okuyabilirsiniz. Düşman yaratılırsa, onu yok etmek içinde koşullar oluşmuş demektir. Bu koşullar; girdap içinde döndüğümüz krizden çıkış kapısı olarak önümüzde durmaktadır.
Savaş, yukarıya doğru artış gösteren dünya nüfusunun azalmasını değil, artmasına sebep olacaktır. Hiçbir savaş nüfus planlaması için çıkmaz, bugün nüfusun fazlalığı dünya insanın önemli bir kesiminin açlık içinde kalmasına sebep olarak gösterilmiş olması, sadece görüntüseldir ve hiçbir bilimsel temeli yoktur. Kriz ile nüfus ile direkt bağlantı kurulamamış olmasına rağmen, en çok etkilenen bu istatistiki insanlardır. Yaşam kalitesi büyük kesim için düşerken, küçük bir azınlığın yaşam kalitesi gün be gün artmaya devam etmektedir. Bu durumun en çıplak olarak göreceğimiz yer ne yazık ki, bizim memleketimizdir. Dünya zenginler listesine onlarca zenginimizin yer alması tesadüfi değildir. 20 lira için bir birini çiğneyenlerin ülkesinde, en lüks arabalar için garaj yapılan ülkedeyiz. Bir adamın garajında onlarca araç yan yana dururken, 20 lira için devlet dairesi kapısını yüzlerce kez çalanlar bu ülkede yaşamaktadır.
Savaş kaçınılmaz olarak gelmektedir, ayak seslerini gün be gün yükseltmektedir. Bu savaşa hazırlık içinde olanlar, gün be gün silah ve vurucu gücünü güçlendirmek için sanal ya da küçük çaplı çatışmalar yaratarak, ordularını eğritmekte ve dinamik olmalarını sağlamaktalar. O yüzden bir çok ülkede iç çatışma ve o çatışmalar içinde, dış güçlerin askerlerinin bulunması tesadüfi değildir, uygulanan bir savaş oyunun provası niteliğindedir.
Kürsel çaplı salgın hastalık yaratan virüslerin ikide bir ortaya çıkıp, sonra yok olması, ilaç sanayisini canlandırmak için üretilen dedikoduların global çapta nasıl panik havası yarattığına şahitlik ettik, o yaşadıklarımız sadece genel provanın bir parçası olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Her birimizi savaş oyunun bir parçası olduk geçmişte.
Savaşın parçası olmak istemeyenler, bu krizden çıkışın sadece savaş olmadığını, o küçük azınlığın servetinin dengeli dağıtılması gerektiğini vurgulamamız ve yeni dengeler oluşturmamız gereklidir. Sırça köşkte yaşayanların köşklerine bir kuru kafa atmamız yeterlidir, o kuru kafa o köşkleri alaşağı edecektir. (Sabahattin Ali, Sırça Köşk masalında anlattığını daha da bilince çıkarmamız gereklidir diye düşünüyorum.)
Not: bugüne kadar yazdığım köşe yazılarını kitaplar halinde PDF dosyası içinde toparladım. Kitaplarıma ulaşmak için www.galatagazete.com adresine girmeniz yeterlidir. Orada Galata Gazete butonu altında Kitap PDF linkinin altında durmaktadır. Kitaplarda; geçmişe benim kişisel tarih penceremden nasıl baktığıma şahit olacaksınız. Her yazının altında ne zaman yazıldığına dair tarih bilgisi mevcuttur. O gün onları düşünmüşüm ve paylaşmışım. Kişisel tarihimin içinde düne bakmak isterseniz, size sunduğum kitaplardan istediğiniz gibi indirip okuyabilirsiniz, dostlarınız ile paylaşabilirsiniz.
Keyifli okumalar…
İsmail Cem Özkan
Dünya, büyük bir kriz içinde uzun süredir yaşıyor, ülkeler kendilerince ekonomik krizden çıkış yolları aramış olmalarına rağmen, bu kriz gün geçtikçe daha da genişleyen girdap olarak sürmektedir. Kriz, global bir sorun olarak önümüzde durmaktan çoktan çıktı, içine hepimiz almış durumdadır.
Global çapta krizden çıkış yollarını aramak için çeşitli zirveler kuruldu ve zirvelerde evrensel çapta çözüm yolları aranmıştır, fakat işin başındaki gelişmiş devletler, (teknolojiyi elinde bulunduran) öncelikle kendilerini gördükleri içinde; gerçek anlamda çözüm bulunamamıştır. Ürettikleri çözüm yolları, girdabın daha da büyümesi anlamına gelmektedir.
G8 ve G20 adlarını alan zirvelerden, bugüne kadar gerçek anlamda politikaların üretilememesi; ülkelerin kendilerince çözüm yollarına gitmesine sebep olmuştur. Her zirve sonucunda; ülkelerde işsizliğin daha da tırmanması anlamına gelmektedir. İşsizlik, doğal olarak yerleşik düzeninde bozulması anlamına gelmektedir. Orta sınıf gün geçtikçe erirken, tarihsel olarak bir biri ile mücadele eden sınıflar arasında uçurumda artmaktadır. Sınıflar arasında güç dengeleri; parayı elinde bulunduranların lehinde gözükmesine rağmen, bu sadece sanal bir yanılgıdan öte anlam ifade etmemektedir. Çünkü iki grup arasında duran orta sınıfın ortadan kalması, sırça köşklerin savunmasız kalması ve yıkılması anlamına gelir, her ne kadar ellerinde çok güçlü silahlarda olmuş olsa. Doğal yıkıma karşı hiçbir güç duramaz!
Kriz, yeni bir sistemi ortaya çıkarabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Öngörülerimiz içinde yer almayan yeni ilişkiler bu krizin çıkış noktası da olabilir.
Ulusal sınırlar içinde, kendi çözüm yolunu üretenler; teknolojinin transferi ve silahlanma sanayisi için güç biriktirmeye yönelik adımlar atmaktadır. Ülkemiz bu teknolojik transferler için adım atmak için yıllardır uğraşmaktadır. Nükleer santrallerin kuruluş temelinde de bu teknolojinin transferi fikri yatmaktadır. Bu sayede, nükleeri kontrol edebilmek; oluşacak olan savaşta, bir denge olarak kullanmayı sözlerin arkasında saklamaktadır. Bu amaçla yapılan pazarlıklarda; ülkeler, ittifak içinde olacaklara göre rotalarını belirlemektedir. Dengeler, kriz döneminde önemli roller oynar.
Kriz dönemlerinden çıkış yolu olarak; genellikle savaş görülmüştür. Savaş, global çapta olduğunda, global krizin yeni çıkış kapısı olarak görülmüş ve bugüne kadarda uygulanmıştır. Küçük çaplı çatışmaların, savaş sanayisini desteklemekle birlikte, genel krizden kurtuluş için çare olmadığı Irak ve Afganistan işgalleri ile kanıtlanmıştır. Bu iki işgal sırasında; beş milyon insanın ölmüş olması, silah sanayisi için cazip gelmemiştir. Ülkelerin yeniden inşası gerçekleşememiştir, ABD ve diğer gelişmiş 8 devletin firmaları bu işgallerden gerektiği kadar (bekledikleri kadar) yararlanamamışlardır. Sadece elde ettikleri gelirler, göreceli olarak refah sağlamış olsa da, borsalardaki düşüş, yeterli olamadıklarını çıplak olarak ortaya sermiştir. Firmalardan işçi çıkarmalar devam ederken, firmalar en düşük maliyet ve emek için Çin ve Hindistan gibi ülkeleri kendilerine üs seçmiş olmalarına rağmen, oradan elde ettikleri gelirler, kendi ülkeleri içinde Çin mallarına ve Çinlilere karşı bir düşmanlık geliştirmekten başka anlam ifade etmemiştir. Ulusal piyasalarında canlanma meydana getirmemiş, hizmet sektörü yeteri kadar istihdam sağlayamamıştır.
Kriz, girdabını geliştirirken; savaş çanları daha güçlü çalmaya başlamıştır. Savaş için koşulları oluşturan ulusal sınırlar içindeki yabancı düşmanlığı ve sonradan yaratılan İslam düşmanlığı gelişmekte ve sağ partilerin yükselmesi her ülkede görülmektedir. Muhafazakar partiler içinde gelişen ırkçı söylem, yeni partilerin doğmasına ve bu partilerin daha da sağ çizgi içinde cepheler oluşturmasına şahitlik yapmaktayız. Bunu da; cephede savaşacakların hazırlık aşaması olarak okuyabilirsiniz. Düşman yaratılırsa, onu yok etmek içinde koşullar oluşmuş demektir. Bu koşullar; girdap içinde döndüğümüz krizden çıkış kapısı olarak önümüzde durmaktadır.
Savaş, yukarıya doğru artış gösteren dünya nüfusunun azalmasını değil, artmasına sebep olacaktır. Hiçbir savaş nüfus planlaması için çıkmaz, bugün nüfusun fazlalığı dünya insanın önemli bir kesiminin açlık içinde kalmasına sebep olarak gösterilmiş olması, sadece görüntüseldir ve hiçbir bilimsel temeli yoktur. Kriz ile nüfus ile direkt bağlantı kurulamamış olmasına rağmen, en çok etkilenen bu istatistiki insanlardır. Yaşam kalitesi büyük kesim için düşerken, küçük bir azınlığın yaşam kalitesi gün be gün artmaya devam etmektedir. Bu durumun en çıplak olarak göreceğimiz yer ne yazık ki, bizim memleketimizdir. Dünya zenginler listesine onlarca zenginimizin yer alması tesadüfi değildir. 20 lira için bir birini çiğneyenlerin ülkesinde, en lüks arabalar için garaj yapılan ülkedeyiz. Bir adamın garajında onlarca araç yan yana dururken, 20 lira için devlet dairesi kapısını yüzlerce kez çalanlar bu ülkede yaşamaktadır.
Savaş kaçınılmaz olarak gelmektedir, ayak seslerini gün be gün yükseltmektedir. Bu savaşa hazırlık içinde olanlar, gün be gün silah ve vurucu gücünü güçlendirmek için sanal ya da küçük çaplı çatışmalar yaratarak, ordularını eğritmekte ve dinamik olmalarını sağlamaktalar. O yüzden bir çok ülkede iç çatışma ve o çatışmalar içinde, dış güçlerin askerlerinin bulunması tesadüfi değildir, uygulanan bir savaş oyunun provası niteliğindedir.
Kürsel çaplı salgın hastalık yaratan virüslerin ikide bir ortaya çıkıp, sonra yok olması, ilaç sanayisini canlandırmak için üretilen dedikoduların global çapta nasıl panik havası yarattığına şahitlik ettik, o yaşadıklarımız sadece genel provanın bir parçası olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Her birimizi savaş oyunun bir parçası olduk geçmişte.
Savaşın parçası olmak istemeyenler, bu krizden çıkışın sadece savaş olmadığını, o küçük azınlığın servetinin dengeli dağıtılması gerektiğini vurgulamamız ve yeni dengeler oluşturmamız gereklidir. Sırça köşkte yaşayanların köşklerine bir kuru kafa atmamız yeterlidir, o kuru kafa o köşkleri alaşağı edecektir. (Sabahattin Ali, Sırça Köşk masalında anlattığını daha da bilince çıkarmamız gereklidir diye düşünüyorum.)
Not: bugüne kadar yazdığım köşe yazılarını kitaplar halinde PDF dosyası içinde toparladım. Kitaplarıma ulaşmak için www.galatagazete.com adresine girmeniz yeterlidir. Orada Galata Gazete butonu altında Kitap PDF linkinin altında durmaktadır. Kitaplarda; geçmişe benim kişisel tarih penceremden nasıl baktığıma şahit olacaksınız. Her yazının altında ne zaman yazıldığına dair tarih bilgisi mevcuttur. O gün onları düşünmüşüm ve paylaşmışım. Kişisel tarihimin içinde düne bakmak isterseniz, size sunduğum kitaplardan istediğiniz gibi indirip okuyabilirsiniz, dostlarınız ile paylaşabilirsiniz.
Keyifli okumalar…
İsmail Cem Özkan
4 Kasım 2010 Perşembe
İstanbul’un kurtuluş planı…
İstanbul’un kurtuluş planı…
İstanbul’un nasıl kurtulacağı sürekli kafalarda meşgul etmiştir. Her iktidara gelen İstanbul’u kurtarmak ve yeniden fetih etmek için projeler üretir. Fakat her projeden sadece yarım yamalak bölümü hayata geçmiştir. Dünyada sanki her şeyi ilk defa kendileri yapıyormuş gibi, denememişi denemek için uğraştılar durdular. Aslına barsanız İstanbul ne ilk metropoldü, ne de son metropol olmuştu. Aynı süreci dünyanın her hangi bir coğrafyasında başka şehirler de yaşamıştı, üstelik daha keskin çatışmaların ve yıkıntıların içinde.
İstanbul, alt yapısı olmayan ama üst yapısına özen verilen bir yer olma özelliğini kurulduğundan beri sanki koruyor gibidir, fakat bu alt yapı sorunu Kostantinpolis döneminde çözmüş olan şehir; İstanbul olduktan sonra, ‘alta bakma üste bak’ anlayışı hakim olmuş ve bir anlamda yağmalanmış şehir konumuna erişmiştir. Yağma, şehrin içine işlemiş ve etrafında oluşan küçük kasabaları, köyleri ve şehirleri içine alacak şekilde İstanbul, yağmalayarak yayılmıştır.
İstanbul, emperyal devletin başkentiydi. Emperyal olma özelliğini korurken, bir anda emperyaller tarafından ezilen, küçültülen devletin başkenti olma özelliğini gösterdi. Bu dönüşüm elbette İstanbul’un kültür ve siyasi yapısını da alt üst etti. İstanbul kendi içinde farklı dünyaların kaynaştığı ve bir arada yaşam kültürünün yerini, çatışmaların, bir birini boğazlamaların dönemini zaman zaman gün yüzüne çıkardı. Şehir güvensizlikler ve çatışmalar üzerine kuruluyordu. Ticaret, toplumları bir birine bağlayan zamk özelliğini korurken, zaman içinde bu zamkında işe yaramadığı anlar olmuştur. Yağma ve fesatlık şehrin duvarlarına sindi ve o güzelim sur duvarları bile şehrin binaları içinde bir taşa dönüştü.
İstanbul işgal edildi, işgal edenin başkenti oldu, işgalci içselleştirdi, istanbul’u oldu. Sonra yeniden dünya başkenti oldu, o da yeni bir işgal ile yok oldu. İstanbul hep batıdan gelen işgaller altında ezildi. En son yaşadığı işgal kısa sürdü ve yerini büyük bir metropole bıraktı, İstanbul artık başkent değildi, o unvanını kaybetmişti, fakat içten içe ve tarihin ağırlığı altında İstanbul resmiyette başkent değildi ama fiiliyatta başkent olma özelliğini hep korudu. Yeni başkentte binalar vardı ama her politika İstanbul üzerinde ve İstanbul’da oluşturuldu. İstanbul üstünü örttüğü metropol kimliği içinde hep başkent olarak kaldı, çünkü ticaret, para burada belirleniyor ve dönüyordu. Paranın başkenti, yaşamın ve ülkenin de başkenti olma özelliğini yaşatır.
İstanbul, yağmalandı, hem de doğudan gelen göç dalgası içinde yağmalandı, tarihinde göremediği şekilde yok oldu, yeniden yaratıldı. İlk defa resmi kuvvetler yerine, sivil bir halk tarafından yağmalanarak, kültürü, birikimi, tarihi dokusu yok edildi. Bugün Üsküdar şehrinden kimse bahsedemiyor, çünkü Üsküdar şehir değil, yağmalanmış, ve geçmişleri yok olmuş bir semt olma durumundadır. Tarihi yarımada bile tarihi dokusunu toprağın altına gizlemiş, üstünde beton binaların, dar sokakların hakim olduğu yapıya dönüşmüştür. Metro çalışması sırasında altta yatan tarihin görüntüsü ile karşılaşıldığında, şaşkınlık yeni bilgilere bıraktığını yaşayarak görmüşüz. İstanbul görünen tarihi yanında, bir de görünmeyen tarihi içinde barındırıyor, ne kadar üzeri beton ile örtülmüş olsa da!
İstanbul, sınırları, nüfusları bir çok ülkeden büyük olsa da, hala kocaman bir köy olma özelliğini koruyor. En ufak bir yağmur çiselemesinde dahi, yollar su gölüne dönmekte, evleri sular basmaktadır. Bu görüntü bile, şehir; modern bir metropol olmadığının kanıtı olarak önümüzde duruyor. Bir de deprem gerçeği olan şehirde, gökyüzüne doğru ağaçların uzanması yerine, betonlar almıştır. Betonların gökyüzünü kapladığı bir şehir ile karşı karşıyayız, her karış toprak beton binalar ile donatılırken, alttan geçmesi gereken kanalizasyon, su boruların bile haritası yoktur. Dere yataklarına, su yollarında betonlardan oluşmuş mahaller ve insanlar bulunmaktadır. İstanbul’un merkezi sayılan Mecidiyeköy ıhlamur ağaçlarının kokusunu kaybedeli bir insan ömründen fazla olmuştur. Cam cama bakar konumdadır, nemli havanın sokaklar arasında hareketsiz haline, nefes almakta zorluk çeken orada yaşayanlar şahittir. Klimaların ısıttığı havada, içeride buz gibi hava, dışarıda sıcaktan eriyen asfalt artık doğal karşılanır olmuştur. Orada ne meltem eser, ne de poyraz, doğanın akıntısı bile durmuştur, üst üste, yan yana binalar ve betonlar içinde.
İstanbul şehrinin bir de dışarıdan yağması vardır ki, ona önceleri ‘gecekondu mahalleleri’ derdik, şimdilerde ‘varoşlar’ adını verdik. Gecekondu mahallelerinde köy görüntüsü vardı, yerini beton apartmanlar alması ile varoş kelimesi ortaya çıkmıştır. Varoşlar; ‘ghetto’ gibidir, içine kapanık, şehir içinde şehir, şehir adını kullanan ama şehirde yaşamayanların yaşam alanıdır. Çünkü oralardan şehre varmak, şehirlerarası yolculuktan daha zahmetli ve pahalıdır. Ghetto’ların Türkçede karşılığı varoşlardır!
İstanbul büyük şehirdir, büyük şehrin üst yöneticisi; İstanbul’u kurtarmak için yeni bir proje oluşturmuştur. İstanbul felaketleri davetiye getirir konumunda çıkarması gereken bir projeye hayat vermek zorundadır, çünkü en ufak bir depremde dahi, İstanbul için felaket senaryoları yıllardır yazılmaktadır. Doğal felaketler, insanların katkıları ile kitlesel ölümlere dönüşebilmektedir. Felaketlerin en önemlisi insanın yarattığı yağmalanmış şehir dokusudur. İnsan felakete çan çalmaktadır, çağrı yapmaktadır. Felaket geldiğinde nasıl yöneteceğini ve felaketten nasıl kurtulacağını düşünmemektedir. Sokaklar dar, alt yapısı olmayan şehre bir de doğal gaz boruları döşenmiştir, en ufak bir sallantıda o boruların birer gaz bombasına dönüşeceğine ihtimal nedense yer verilmez! İtfaiyemiz çok güçlüdür, hemen gelir yangını yok eder!
Büyükşehir belediyesi kurtarma projesini açıkladı. Yeni projesinde İstanbul, bir gökdelenler şehri olmasıdır. Yeni parseller yaratılarak, o parsellere uygun binaların oluşmasına olanak sağlanacaktır. Yani şehir yatay büyüme yerini, dikey büyümeye bırakacaktır. Var olan varoşları, şehir merkezlerindeki sokakları ortadan kaldırıp, yeni sokaklar yaratmak ve var olan binaları birleştirip, göğe çıkacak yeni binaların yapılmasını sağlamaktır. New York, Harlem modeli örnek alınmıştır, çünkü büyük şehir belediye başkanı birkaç defa bu semti örnek göstermiştir. Modern şehir yatay değil, dikey oluşacaktır ve bu oluşacak şehir yapısına belediye sadece proje bazında destek verecek ve tavsiye kararlarını yasalar ile dikte edilecektir. Zorlama yoktur ama endirekt olarak zorlama olacaktır.
Şehrimiz gökdelenler ile yeni görünümüne dönüşmesi yeni değildir, yeni oluşan alışveriş merkezleri, iş hanları gökdelenler şeklinde oluşurken, yaşam alanı olarak Ataşehir evleri, gökdelenlerin nasıl bir semti bir apartmana sıkıştırılacağını da kanıtlamıştır. Aslında projenin uygulanmış hali vardır, şimdi yaygınlaştırılması ve varoşlarında bu şekilde toparlanması ve yeniden alt yapısının oluşması gereklidir. Fakat belediye başkanın açıklamasında; yer altı projesi ve uygulanışına dair modern bir bakış açısı yoktur, sorun oraya çıkarsa biz oraya o çözümü götüreceğiz demektedir. Büyük şehir belediyesinin elinde bir yer altı haritası yoktur. Oluşacak yapıya göre; ‘ben yer altına boru döşerim’ demektedir. Kısaca modern şehirlerde olan yer altı kanal sistemi inşaatından bahsetmemektedir. Yolların ikide bir kazınacağı borular ile alt yapı sorunu çözeriz demektedir.
İstanbul’un kurtuluş planı olarak gökdelenler gösterilirken, gökdelenlerde yaşanacak sosyal değişim, kültürel değişim ve yer altı çalışması konusunda bir çalışma olmadığını açıklamalardan anlayabildiğim kadarı ile yoktur.
Yeni diye önümüze gelen proje; tam düşünülmemiş, sadece görsel çözüm ve popüler rant kaynaklarını hareket ettirecek bir proje olarak önümüzde durmaktadır. İstanbul hala modern anlamda; metropol olma özelliğini göstermiyor, metropol köy konumunda görsel bir değişimden bahsediliyor.
İstanbul’un nasıl kurtulacağı sürekli kafalarda meşgul etmiştir. Her iktidara gelen İstanbul’u kurtarmak ve yeniden fetih etmek için projeler üretir. Fakat her projeden sadece yarım yamalak bölümü hayata geçmiştir. Dünyada sanki her şeyi ilk defa kendileri yapıyormuş gibi, denememişi denemek için uğraştılar durdular. Aslına barsanız İstanbul ne ilk metropoldü, ne de son metropol olmuştu. Aynı süreci dünyanın her hangi bir coğrafyasında başka şehirler de yaşamıştı, üstelik daha keskin çatışmaların ve yıkıntıların içinde.
İstanbul, alt yapısı olmayan ama üst yapısına özen verilen bir yer olma özelliğini kurulduğundan beri sanki koruyor gibidir, fakat bu alt yapı sorunu Kostantinpolis döneminde çözmüş olan şehir; İstanbul olduktan sonra, ‘alta bakma üste bak’ anlayışı hakim olmuş ve bir anlamda yağmalanmış şehir konumuna erişmiştir. Yağma, şehrin içine işlemiş ve etrafında oluşan küçük kasabaları, köyleri ve şehirleri içine alacak şekilde İstanbul, yağmalayarak yayılmıştır.
İstanbul, emperyal devletin başkentiydi. Emperyal olma özelliğini korurken, bir anda emperyaller tarafından ezilen, küçültülen devletin başkenti olma özelliğini gösterdi. Bu dönüşüm elbette İstanbul’un kültür ve siyasi yapısını da alt üst etti. İstanbul kendi içinde farklı dünyaların kaynaştığı ve bir arada yaşam kültürünün yerini, çatışmaların, bir birini boğazlamaların dönemini zaman zaman gün yüzüne çıkardı. Şehir güvensizlikler ve çatışmalar üzerine kuruluyordu. Ticaret, toplumları bir birine bağlayan zamk özelliğini korurken, zaman içinde bu zamkında işe yaramadığı anlar olmuştur. Yağma ve fesatlık şehrin duvarlarına sindi ve o güzelim sur duvarları bile şehrin binaları içinde bir taşa dönüştü.
İstanbul işgal edildi, işgal edenin başkenti oldu, işgalci içselleştirdi, istanbul’u oldu. Sonra yeniden dünya başkenti oldu, o da yeni bir işgal ile yok oldu. İstanbul hep batıdan gelen işgaller altında ezildi. En son yaşadığı işgal kısa sürdü ve yerini büyük bir metropole bıraktı, İstanbul artık başkent değildi, o unvanını kaybetmişti, fakat içten içe ve tarihin ağırlığı altında İstanbul resmiyette başkent değildi ama fiiliyatta başkent olma özelliğini hep korudu. Yeni başkentte binalar vardı ama her politika İstanbul üzerinde ve İstanbul’da oluşturuldu. İstanbul üstünü örttüğü metropol kimliği içinde hep başkent olarak kaldı, çünkü ticaret, para burada belirleniyor ve dönüyordu. Paranın başkenti, yaşamın ve ülkenin de başkenti olma özelliğini yaşatır.
İstanbul, yağmalandı, hem de doğudan gelen göç dalgası içinde yağmalandı, tarihinde göremediği şekilde yok oldu, yeniden yaratıldı. İlk defa resmi kuvvetler yerine, sivil bir halk tarafından yağmalanarak, kültürü, birikimi, tarihi dokusu yok edildi. Bugün Üsküdar şehrinden kimse bahsedemiyor, çünkü Üsküdar şehir değil, yağmalanmış, ve geçmişleri yok olmuş bir semt olma durumundadır. Tarihi yarımada bile tarihi dokusunu toprağın altına gizlemiş, üstünde beton binaların, dar sokakların hakim olduğu yapıya dönüşmüştür. Metro çalışması sırasında altta yatan tarihin görüntüsü ile karşılaşıldığında, şaşkınlık yeni bilgilere bıraktığını yaşayarak görmüşüz. İstanbul görünen tarihi yanında, bir de görünmeyen tarihi içinde barındırıyor, ne kadar üzeri beton ile örtülmüş olsa da!
İstanbul, sınırları, nüfusları bir çok ülkeden büyük olsa da, hala kocaman bir köy olma özelliğini koruyor. En ufak bir yağmur çiselemesinde dahi, yollar su gölüne dönmekte, evleri sular basmaktadır. Bu görüntü bile, şehir; modern bir metropol olmadığının kanıtı olarak önümüzde duruyor. Bir de deprem gerçeği olan şehirde, gökyüzüne doğru ağaçların uzanması yerine, betonlar almıştır. Betonların gökyüzünü kapladığı bir şehir ile karşı karşıyayız, her karış toprak beton binalar ile donatılırken, alttan geçmesi gereken kanalizasyon, su boruların bile haritası yoktur. Dere yataklarına, su yollarında betonlardan oluşmuş mahaller ve insanlar bulunmaktadır. İstanbul’un merkezi sayılan Mecidiyeköy ıhlamur ağaçlarının kokusunu kaybedeli bir insan ömründen fazla olmuştur. Cam cama bakar konumdadır, nemli havanın sokaklar arasında hareketsiz haline, nefes almakta zorluk çeken orada yaşayanlar şahittir. Klimaların ısıttığı havada, içeride buz gibi hava, dışarıda sıcaktan eriyen asfalt artık doğal karşılanır olmuştur. Orada ne meltem eser, ne de poyraz, doğanın akıntısı bile durmuştur, üst üste, yan yana binalar ve betonlar içinde.
İstanbul şehrinin bir de dışarıdan yağması vardır ki, ona önceleri ‘gecekondu mahalleleri’ derdik, şimdilerde ‘varoşlar’ adını verdik. Gecekondu mahallelerinde köy görüntüsü vardı, yerini beton apartmanlar alması ile varoş kelimesi ortaya çıkmıştır. Varoşlar; ‘ghetto’ gibidir, içine kapanık, şehir içinde şehir, şehir adını kullanan ama şehirde yaşamayanların yaşam alanıdır. Çünkü oralardan şehre varmak, şehirlerarası yolculuktan daha zahmetli ve pahalıdır. Ghetto’ların Türkçede karşılığı varoşlardır!
İstanbul büyük şehirdir, büyük şehrin üst yöneticisi; İstanbul’u kurtarmak için yeni bir proje oluşturmuştur. İstanbul felaketleri davetiye getirir konumunda çıkarması gereken bir projeye hayat vermek zorundadır, çünkü en ufak bir depremde dahi, İstanbul için felaket senaryoları yıllardır yazılmaktadır. Doğal felaketler, insanların katkıları ile kitlesel ölümlere dönüşebilmektedir. Felaketlerin en önemlisi insanın yarattığı yağmalanmış şehir dokusudur. İnsan felakete çan çalmaktadır, çağrı yapmaktadır. Felaket geldiğinde nasıl yöneteceğini ve felaketten nasıl kurtulacağını düşünmemektedir. Sokaklar dar, alt yapısı olmayan şehre bir de doğal gaz boruları döşenmiştir, en ufak bir sallantıda o boruların birer gaz bombasına dönüşeceğine ihtimal nedense yer verilmez! İtfaiyemiz çok güçlüdür, hemen gelir yangını yok eder!
Büyükşehir belediyesi kurtarma projesini açıkladı. Yeni projesinde İstanbul, bir gökdelenler şehri olmasıdır. Yeni parseller yaratılarak, o parsellere uygun binaların oluşmasına olanak sağlanacaktır. Yani şehir yatay büyüme yerini, dikey büyümeye bırakacaktır. Var olan varoşları, şehir merkezlerindeki sokakları ortadan kaldırıp, yeni sokaklar yaratmak ve var olan binaları birleştirip, göğe çıkacak yeni binaların yapılmasını sağlamaktır. New York, Harlem modeli örnek alınmıştır, çünkü büyük şehir belediye başkanı birkaç defa bu semti örnek göstermiştir. Modern şehir yatay değil, dikey oluşacaktır ve bu oluşacak şehir yapısına belediye sadece proje bazında destek verecek ve tavsiye kararlarını yasalar ile dikte edilecektir. Zorlama yoktur ama endirekt olarak zorlama olacaktır.
Şehrimiz gökdelenler ile yeni görünümüne dönüşmesi yeni değildir, yeni oluşan alışveriş merkezleri, iş hanları gökdelenler şeklinde oluşurken, yaşam alanı olarak Ataşehir evleri, gökdelenlerin nasıl bir semti bir apartmana sıkıştırılacağını da kanıtlamıştır. Aslında projenin uygulanmış hali vardır, şimdi yaygınlaştırılması ve varoşlarında bu şekilde toparlanması ve yeniden alt yapısının oluşması gereklidir. Fakat belediye başkanın açıklamasında; yer altı projesi ve uygulanışına dair modern bir bakış açısı yoktur, sorun oraya çıkarsa biz oraya o çözümü götüreceğiz demektedir. Büyük şehir belediyesinin elinde bir yer altı haritası yoktur. Oluşacak yapıya göre; ‘ben yer altına boru döşerim’ demektedir. Kısaca modern şehirlerde olan yer altı kanal sistemi inşaatından bahsetmemektedir. Yolların ikide bir kazınacağı borular ile alt yapı sorunu çözeriz demektedir.
İstanbul’un kurtuluş planı olarak gökdelenler gösterilirken, gökdelenlerde yaşanacak sosyal değişim, kültürel değişim ve yer altı çalışması konusunda bir çalışma olmadığını açıklamalardan anlayabildiğim kadarı ile yoktur.
Yeni diye önümüze gelen proje; tam düşünülmemiş, sadece görsel çözüm ve popüler rant kaynaklarını hareket ettirecek bir proje olarak önümüzde durmaktadır. İstanbul hala modern anlamda; metropol olma özelliğini göstermiyor, metropol köy konumunda görsel bir değişimden bahsediliyor.
2 Kasım 2010 Salı
Satırları okurken…
Satırları okurken…
Gazete sayfalarına düşen kelimelerin arkasında hangi gerçekler anlatıyor diyerek kelime kelime okumaya özen gösterdiğim haberler bu sıralarda yayınlanır oldu. Çünkü yaşadığımız zaman dilimi geçiş sürecidir ve bu sürecin bizi nereye savuracağını düşünmekteyim.
Tarihde kırılma noktalarından geçerken, insanların yaşam tercihleri de değişmektedir. Kırılma noktalarında insanların bir bölümü karşı tarafa savrulması doğaldır. Bu savruluş en son yapılan referandumda daha da gün yüzüne çıktı, çünkü tercihlere göre insanlar tavır belirlediler ve iki cevaplı referanduma öyle cevaplar iliştirdiler ki, sanki iki cevap yokta binlerce cevap varmış gibi hareket edildi. İki cephe yokmuş gibi yeni cepheler açma adına 2+2 matematik hesabını bile karmaşıklaştırdılar, fakat referandum sonucunda, daha da görüşler ve duruş noktaları netleşti ve birileri artık solu terk ettiklerini açıkladılar ve olması gereken yere doğru savruldular. Bu savrulma doğaldır, çünkü popüler kültürden beslenmeyi kendilerine amaç edinenlerin savrulması ve popüler kültürden nemalanmak için saflarını belirlemeleri doğaldır.
Referandum sonucunda bazı değişikliklerin olması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü referandum bir anlamda pazarlıklar üzerine kuruluydu ve pazarlıkların sonuçları da oylama sonucunda oraya serilmesi yadırganmaması gereken bir durumdur.
Referandumun sonucunu etkileyen en önemli ayrışma noktası; Kürt sorunu ve bu soruna yönelik çözüm arayışları olmuştur. Taraflar meydanlarda Kürt sorunu üzerinden dünyaya bakış açılarını tartışmış ve çözüm önerilerini üstü kapalı olarak açmıştır. Müzakerede elini güçlendirmek için her türlü devlet olanağını kullanmaktan çekinmeyen hükümet, beklediği sonucu alamamıştır. Kürt sorunun muhatapları bellidir. Hükümet, muhataplardan bir bölümüne yönelik operasyon yaptırmış, şehir örgütlenmesi diyerek 12 Eylül’de açılan davalara benzer dava açtırmıştır, fakat açılan davanın da gelişen muhalif hareketi engellemediğini kısa zamanda alınan sonuçlar ile görmüştür. Demektir ki, başka yol denenmesi gereklidir ve başka yol bugünlerde hayat bulmaktadır.
Aslı Aydıntaşbaş’ın yazdığı haber yorumdan öğrenebildiğim kadarı ile devlet ile PKK artık aracısız konuşma sürecine girdiğini anlıyorum. Hemen arkasından Öcalan avukatı aracılığı ile verdiği mesajda; bu sürecin müzakere sürecine girdiğini müjdeliyordu. İki haber de aşağıya olduğu gibi aldım. Şimdi bu iki haberi alt alta yazdığımda ne düşünürsünüz? Gerçekten bundan sonra neler olacak dersiniz? Kim nerede kendisini ifade edecek? Kim nereye savrulacak?
"Öcalan’ın İmralı’dan Karayılan’a yazdığı mektup, o kadar önemliydi ki devlet avukatlara bırakmadı, kendi eliyle Avrupa’daki PKK sorumlularına teslim etti" (Aslı Aydıntaşbaş 2 Kasım 2010, Milliyet gazetesi) sonunda ne mi oldu? Ateşkes uzatıldı... Öcalan; 'artık sürecin diyalogdan müzakere sürecine geçtiği' (http://www.ntvmsnbc.com/id/25147019/) sözlerini söyledi. Başbakan Erdoğan, 2011 genel seçimini Haziran ayının ikinci haftasında yapmayı düşündüklerini belirtti. (Seçimler pazar günleri yapılıyor. Yani aksi bir durum olmazsa 12 Haziran 2011 Pazar günü genel seçim yapılacak.)
Bu yeni süreç, kısa zaman sonra yapılacak seçim ile nasıl bir seyir izleyecek dersiniz? Çünkü seçimde taraflardan birinin devlet adına söz söyleme hakkı şimdilik belirsizdir, fakat yukarıdaki sözlerden başka sonuç çıkarmak mümkündür, bu mümkün olan sonuçlardan biri olasılıklar içinde varlığını korumaktadır. PKK var olan hükümetin iktidarda kalması için elbette müzakerenin seyrine göre destek vermek konusunda bir seçim ittifakına gidebilir. Çünkü seçimin sonucu bu müzakerenin sonucunu ve biçimi belirleyecektir. Müzakereler kısa sürede sonlanamayacağına göre; devlet adına müzakerede taraf olanlar, hükümetler gider, kalıcı olan devletin politikasıdır ve süreklidir diye bakarlarsa, bu yaşanan süreç, AKP projesi değil, devlet projesi olduğunu açıklanması gereklidir. Çünkü açılımlar devlet adına yapıldığı söylenirken, tek AKP tarafından sahiplenilmesi, diğer partiler tarafından kabul edilmemesi, kafalarda soruların oluşmasına neden olmaktadır.
Bugün muhalif olanlar; iktidara geldiklerinde, AKP ne yapıyorsa onu mu yapacaklar? Çünkü devlette politik tercihler; hükümetlere göre belirlenmediğine göre, bizim bilmediğimiz devlet ile, hükümetler arasında gizli sözleşeme mi var? Devlet bu durumda kim ve kime göre politika belirlemektedir? Eğer bu politikaları belirleyenler, 30 yıldır yaşanan çatışmadan ve bu çatışma içinde karanlık noktalarda yaşananlardan devlet politikası gereği ve devlet adına mı yapıldığı sorusu, kısa süre önce tartışılmış olmasına rağmen, cevaplanamamıştır. Bugün bu haberlere bakarak, o soru yeniden gündeme gelmiştir. Devlet adına ve devlet görevi ile mi o karanlık noktalarda suçlar işlenmiştir, devlet o emri vermiş midir?
Referandumda evet diyerek saf tutanlar, kimin yanında saf tuttuklarını ve kimin adına konuştukları daha çıplak olarak ortaya çıkmıştır. Bugün devlet politikasını savunanlar, geçmişte yaşananlar ile gerçekten yüzleşebilecekler midir? Çünkü müzakere geçmiş ile ister istemez yüzleşmek demektir ve yüzleşme bazı şeylerin üstünü açarken, bazıların üstünü örtecektir, buda müzakere masasında taraf olanların yeniden resmi tarihi yazmaları ile ortaya çıkacaktır.
Gazete sayfalarına düşen kelimelerin arkasında hangi gerçekler anlatıyor diyerek kelime kelime okumaya özen gösterdiğim haberler bu sıralarda yayınlanır oldu. Çünkü yaşadığımız zaman dilimi geçiş sürecidir ve bu sürecin bizi nereye savuracağını düşünmekteyim.
Tarihde kırılma noktalarından geçerken, insanların yaşam tercihleri de değişmektedir. Kırılma noktalarında insanların bir bölümü karşı tarafa savrulması doğaldır. Bu savruluş en son yapılan referandumda daha da gün yüzüne çıktı, çünkü tercihlere göre insanlar tavır belirlediler ve iki cevaplı referanduma öyle cevaplar iliştirdiler ki, sanki iki cevap yokta binlerce cevap varmış gibi hareket edildi. İki cephe yokmuş gibi yeni cepheler açma adına 2+2 matematik hesabını bile karmaşıklaştırdılar, fakat referandum sonucunda, daha da görüşler ve duruş noktaları netleşti ve birileri artık solu terk ettiklerini açıkladılar ve olması gereken yere doğru savruldular. Bu savrulma doğaldır, çünkü popüler kültürden beslenmeyi kendilerine amaç edinenlerin savrulması ve popüler kültürden nemalanmak için saflarını belirlemeleri doğaldır.
Referandum sonucunda bazı değişikliklerin olması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü referandum bir anlamda pazarlıklar üzerine kuruluydu ve pazarlıkların sonuçları da oylama sonucunda oraya serilmesi yadırganmaması gereken bir durumdur.
Referandumun sonucunu etkileyen en önemli ayrışma noktası; Kürt sorunu ve bu soruna yönelik çözüm arayışları olmuştur. Taraflar meydanlarda Kürt sorunu üzerinden dünyaya bakış açılarını tartışmış ve çözüm önerilerini üstü kapalı olarak açmıştır. Müzakerede elini güçlendirmek için her türlü devlet olanağını kullanmaktan çekinmeyen hükümet, beklediği sonucu alamamıştır. Kürt sorunun muhatapları bellidir. Hükümet, muhataplardan bir bölümüne yönelik operasyon yaptırmış, şehir örgütlenmesi diyerek 12 Eylül’de açılan davalara benzer dava açtırmıştır, fakat açılan davanın da gelişen muhalif hareketi engellemediğini kısa zamanda alınan sonuçlar ile görmüştür. Demektir ki, başka yol denenmesi gereklidir ve başka yol bugünlerde hayat bulmaktadır.
Aslı Aydıntaşbaş’ın yazdığı haber yorumdan öğrenebildiğim kadarı ile devlet ile PKK artık aracısız konuşma sürecine girdiğini anlıyorum. Hemen arkasından Öcalan avukatı aracılığı ile verdiği mesajda; bu sürecin müzakere sürecine girdiğini müjdeliyordu. İki haber de aşağıya olduğu gibi aldım. Şimdi bu iki haberi alt alta yazdığımda ne düşünürsünüz? Gerçekten bundan sonra neler olacak dersiniz? Kim nerede kendisini ifade edecek? Kim nereye savrulacak?
"Öcalan’ın İmralı’dan Karayılan’a yazdığı mektup, o kadar önemliydi ki devlet avukatlara bırakmadı, kendi eliyle Avrupa’daki PKK sorumlularına teslim etti" (Aslı Aydıntaşbaş 2 Kasım 2010, Milliyet gazetesi) sonunda ne mi oldu? Ateşkes uzatıldı... Öcalan; 'artık sürecin diyalogdan müzakere sürecine geçtiği' (http://www.ntvmsnbc.com/id/25147019/) sözlerini söyledi. Başbakan Erdoğan, 2011 genel seçimini Haziran ayının ikinci haftasında yapmayı düşündüklerini belirtti. (Seçimler pazar günleri yapılıyor. Yani aksi bir durum olmazsa 12 Haziran 2011 Pazar günü genel seçim yapılacak.)
Bu yeni süreç, kısa zaman sonra yapılacak seçim ile nasıl bir seyir izleyecek dersiniz? Çünkü seçimde taraflardan birinin devlet adına söz söyleme hakkı şimdilik belirsizdir, fakat yukarıdaki sözlerden başka sonuç çıkarmak mümkündür, bu mümkün olan sonuçlardan biri olasılıklar içinde varlığını korumaktadır. PKK var olan hükümetin iktidarda kalması için elbette müzakerenin seyrine göre destek vermek konusunda bir seçim ittifakına gidebilir. Çünkü seçimin sonucu bu müzakerenin sonucunu ve biçimi belirleyecektir. Müzakereler kısa sürede sonlanamayacağına göre; devlet adına müzakerede taraf olanlar, hükümetler gider, kalıcı olan devletin politikasıdır ve süreklidir diye bakarlarsa, bu yaşanan süreç, AKP projesi değil, devlet projesi olduğunu açıklanması gereklidir. Çünkü açılımlar devlet adına yapıldığı söylenirken, tek AKP tarafından sahiplenilmesi, diğer partiler tarafından kabul edilmemesi, kafalarda soruların oluşmasına neden olmaktadır.
Bugün muhalif olanlar; iktidara geldiklerinde, AKP ne yapıyorsa onu mu yapacaklar? Çünkü devlette politik tercihler; hükümetlere göre belirlenmediğine göre, bizim bilmediğimiz devlet ile, hükümetler arasında gizli sözleşeme mi var? Devlet bu durumda kim ve kime göre politika belirlemektedir? Eğer bu politikaları belirleyenler, 30 yıldır yaşanan çatışmadan ve bu çatışma içinde karanlık noktalarda yaşananlardan devlet politikası gereği ve devlet adına mı yapıldığı sorusu, kısa süre önce tartışılmış olmasına rağmen, cevaplanamamıştır. Bugün bu haberlere bakarak, o soru yeniden gündeme gelmiştir. Devlet adına ve devlet görevi ile mi o karanlık noktalarda suçlar işlenmiştir, devlet o emri vermiş midir?
Referandumda evet diyerek saf tutanlar, kimin yanında saf tuttuklarını ve kimin adına konuştukları daha çıplak olarak ortaya çıkmıştır. Bugün devlet politikasını savunanlar, geçmişte yaşananlar ile gerçekten yüzleşebilecekler midir? Çünkü müzakere geçmiş ile ister istemez yüzleşmek demektir ve yüzleşme bazı şeylerin üstünü açarken, bazıların üstünü örtecektir, buda müzakere masasında taraf olanların yeniden resmi tarihi yazmaları ile ortaya çıkacaktır.
31 Ekim 2010 Pazar
Bir ölüm ve sonuçları…
Bir ölüm ve sonuçları…
Taksim meydanında 31 Ekim 2010 tarihinde yaşanan olayın bir çok yönü şimdilik gizlidir. Gözle göremeyiz, elle tutamayız ama hissederiz.
Bugünkü olayı bahane ederek; savaş çığırtkanları ve savaş için bütçe oluşturanlar, adı “barış” olan yürüyüşleri organize edeceklerdir. Onlar, savaştan kendi istedikleri gibi sonuç almak için kamuoyu oluşturmak isteyenlerdir. Kınayacaklardır tek yönlü olarak…
Savaş için bütçe hazırlayanlar, bugün yaşanan patlamadan sorumludurlar. Bu bütçenin yeri ve mekanı yoktur. Kim savaş için bütçe hazırlıyorsa bombanın fitlini çekiyor demektir. Barış için bomba patlamaz, bomba bir pazarlığın sonucunda patlar ve savaşan tarafların güç gösterisidir.
Savaşı ortadan kaldıracak olan, savaşa neden olan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Bugün barış adına yürütülen açılımlar, savaşın nedenleri üzerine değil, sonuçlar üzerine yoğunlaştığını yaşanan süreç göstermiştir. Sonuçtan fayda sağlamak için kısa vadeli ve uzun soluklu düşünülmeyen adımlar kısa sürede tükenmiştir. Tıkanma noktalarını ne seçim ortadan kaldırmıştır ne de yeni geliştirildiği düşünülen adımlar, çünkü güvensizlik; yapılan adımlar ile daha da derinleştiğini bombanın patlaması ispatlamaktadır. Savaş, kişiler üzerinde değil, kurumlar üzerinden olduğunun farkında değilmiş gibi, kişileri öne alarak adımlar atılmaya çalışılması, var olan kurumların direncini daha da karmaşıklaştırmıştır.
Taksim’de bir bomba patladı, kim ne için kendisini bombaya dönüştürdüğünü bilmiyorum. Yaptığı eylemi de tasvip etmiyorum, aksine kınıyorum ama bir yandan da anlamaya çalışıyorum, çünkü o bombayı patlatanın ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamayan birileri, gerçekten barış isteyeceğini düşünmüyorum. Barış isteyen biri, orada ölenleri ve yaralıları anlamak ve karşılıklı duygularına empati duymak zorundadır. Duygulara seslenerek yol alınmaz, alınsa alınsa sadece yeni provokasyonlara hizmet eder ve yeni düşmanlık tohumlarının ekilmesine neden olabilir. Duygu ile hareket edenler; ya yağmalarlar, ya öldürürler ya da linç ederler veya bu karmaşık duyguların kabarmasına neden olurlar.
Barış isteyenlerin elleri, ne yazık ki, savaştan fayda sağlayanların yanında zayıf konumundalar, çünkü barışı isteyenler bu savaştan elde edilen gelirleri kesecek ve ortadan kaldıracak, ne güçleri ne de buna hayat verecek gelecek projeleri vardır.
Savaş, kendisine ait bütçe ve yaşam ilişkisini geliştirmiştir. Savaşın devamı için, toplumu korkuya yönetmek ve korku ile yönetmek en basit yoldur. Eğer toplum korku ile biçimlendirilirse, savaş daha uzun soluklu olacak ve ölüm aletlerinin satılmasına neden olan piyasanın gelişmesine ve hacmin büyümesine olanak yaratır.
Savaş, her kurşun ile daha da çözümsüz hale dönerken, toplumun içinde, toplu cinayete sebep olacak patlama, toplumun daha da parçalanmasında ve yeni cephelerin yaratılmasına sebep olmaktadır. O yüzden bu tip toplu cinayetleri ve sivil toplumunda çatışmadan etkileneceği her türlü eylem kınanmalıdır, bu toplu cinayetlere dur denilmelidir.
Bu ülke hepimizin ve bizler bir arada yaşayacağız duygusunu güçlendirelim…
Barış hemen şimdi, savaş çığlıklarına hayır!
Taksim meydanında 31 Ekim 2010 tarihinde yaşanan olayın bir çok yönü şimdilik gizlidir. Gözle göremeyiz, elle tutamayız ama hissederiz.
Bugünkü olayı bahane ederek; savaş çığırtkanları ve savaş için bütçe oluşturanlar, adı “barış” olan yürüyüşleri organize edeceklerdir. Onlar, savaştan kendi istedikleri gibi sonuç almak için kamuoyu oluşturmak isteyenlerdir. Kınayacaklardır tek yönlü olarak…
Savaş için bütçe hazırlayanlar, bugün yaşanan patlamadan sorumludurlar. Bu bütçenin yeri ve mekanı yoktur. Kim savaş için bütçe hazırlıyorsa bombanın fitlini çekiyor demektir. Barış için bomba patlamaz, bomba bir pazarlığın sonucunda patlar ve savaşan tarafların güç gösterisidir.
Savaşı ortadan kaldıracak olan, savaşa neden olan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Bugün barış adına yürütülen açılımlar, savaşın nedenleri üzerine değil, sonuçlar üzerine yoğunlaştığını yaşanan süreç göstermiştir. Sonuçtan fayda sağlamak için kısa vadeli ve uzun soluklu düşünülmeyen adımlar kısa sürede tükenmiştir. Tıkanma noktalarını ne seçim ortadan kaldırmıştır ne de yeni geliştirildiği düşünülen adımlar, çünkü güvensizlik; yapılan adımlar ile daha da derinleştiğini bombanın patlaması ispatlamaktadır. Savaş, kişiler üzerinde değil, kurumlar üzerinden olduğunun farkında değilmiş gibi, kişileri öne alarak adımlar atılmaya çalışılması, var olan kurumların direncini daha da karmaşıklaştırmıştır.
Taksim’de bir bomba patladı, kim ne için kendisini bombaya dönüştürdüğünü bilmiyorum. Yaptığı eylemi de tasvip etmiyorum, aksine kınıyorum ama bir yandan da anlamaya çalışıyorum, çünkü o bombayı patlatanın ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamayan birileri, gerçekten barış isteyeceğini düşünmüyorum. Barış isteyen biri, orada ölenleri ve yaralıları anlamak ve karşılıklı duygularına empati duymak zorundadır. Duygulara seslenerek yol alınmaz, alınsa alınsa sadece yeni provokasyonlara hizmet eder ve yeni düşmanlık tohumlarının ekilmesine neden olabilir. Duygu ile hareket edenler; ya yağmalarlar, ya öldürürler ya da linç ederler veya bu karmaşık duyguların kabarmasına neden olurlar.
Barış isteyenlerin elleri, ne yazık ki, savaştan fayda sağlayanların yanında zayıf konumundalar, çünkü barışı isteyenler bu savaştan elde edilen gelirleri kesecek ve ortadan kaldıracak, ne güçleri ne de buna hayat verecek gelecek projeleri vardır.
Savaş, kendisine ait bütçe ve yaşam ilişkisini geliştirmiştir. Savaşın devamı için, toplumu korkuya yönetmek ve korku ile yönetmek en basit yoldur. Eğer toplum korku ile biçimlendirilirse, savaş daha uzun soluklu olacak ve ölüm aletlerinin satılmasına neden olan piyasanın gelişmesine ve hacmin büyümesine olanak yaratır.
Savaş, her kurşun ile daha da çözümsüz hale dönerken, toplumun içinde, toplu cinayete sebep olacak patlama, toplumun daha da parçalanmasında ve yeni cephelerin yaratılmasına sebep olmaktadır. O yüzden bu tip toplu cinayetleri ve sivil toplumunda çatışmadan etkileneceği her türlü eylem kınanmalıdır, bu toplu cinayetlere dur denilmelidir.
Bu ülke hepimizin ve bizler bir arada yaşayacağız duygusunu güçlendirelim…
Barış hemen şimdi, savaş çığlıklarına hayır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

