Kendi kendine konuşmaktır aşk!
Bana göre, eskiden solcu olup da, yıllar sonra kendisi ile yüzleşen bir yazarın iç konuşmasının sahnedeki canlandırılmasına verilen isim olmuş. Yazarın kendine karşın içten konuşmalarına sahnede şahitlik yaparken, aslında yazarın ne kadar içten içe kanayan bir yarasının olduğunu da görüyoruz.
Tiyatro yazarı, eserini yazarken aklına ilk geleni olduğu gibi anlatmak zorunda mıdır?… Bir öykü içinde bir çok öykü anlatmak?... İzleyiciyi yoran, uzun diyaloglar içinde, bir biri ile alakası olmayan konular arasında zıplamak zorunda mıdır? Bizde tiyatro eserleri neden evrensel olarak başarısız olarak kabul ediliyor? Bir eser hayata getirilirken, yazar komplekslerini tümü ile yansıtmak zorunda mıdır?
Oyunu sahnede izlerken kafamdan geçen sorular bunlardı.
Bir adamın sevgililer günü içinde yaşadığı birkaç saatte şahitlik ediyorduk. Trajediydi, belki de dram. Neydi gerçekten oyunun türü?
Sahnede oyun tek kişilik gibi gözükebilir, fakat oyunun bir de yan oyuncuları vardı. Salonun yan koridorlarından gelen karanlıkta bir oyuncu, bir de sesini duyduğumuz kadın. Sahnede tek oyuncu görmekteyiz, fakat iç içe girmiş başka oyuncularda seyirciye kendisini hissettiriyor.
Oyun tanıtım katalogunda iki oyuncunun ismi geçmesine rağmen, sesi ile hayat veren, kapıdan seslenene kadar değişik seslerin sahibi de, oyuncu listesi içinde isimlerinin alması uygun olurdu diye düşünüyorum. Kürşat Alnıaçık sahnede hayat verdiği karakter, oyunun yazarı olduğunu düşünmeden geçemedim. Yazar, eski solcu! Neden bu eski solcu vurgusu yapılır? Yazar bilerek, eski solcu gününde ilişkiye geçemediği kız arkadaşı ile yaşadıklarını sıkıştırır konunun içine… (belkide tek aşık olduğu kadın, bakire olarak sevdiği kadın, tenine dokunamadığı için onu hep sevdiğini sandığı kadın) İlk cinsel ilişkiye girdiği kadını, ilk ilişkiye Freud’un penceresinden bakar ve bugün yaşadıklarını ona bağlar. Sola küfretmek modadır, söz arasında da olsa eski geldiği geleneğe küfret gitsin, bakın onlar özgürlükçü değildi, sevdiğimin elini bile tutamadım. Yazar solcu geçmişi olmasaydı, acaba sola karşı bilinç altında beslediği düşmanlığı yeniden hayat verir miydi?
Eski solcu, sahneden gördüğüm kadarı ile alkolik ve cinsel ilişki yaşadıklarını aşk sanan kişi, sevgililer gününde sevgilisi gelmeyince düştüğü trajik komik durum. Geçmiş artık yoktur, toprak altına sakladığı sevgilileri de yoktur, yalnızdır ve bu yalnızlığı ile yüzleşmektedir. Sahnede müthiş bir abartı ve performans izledik. Gereğinden fazla abartılı hareketler ve dans gibi kıvrılmalar. Ne anlamlar ifade ediyordu? Yerde, koltukların üzerinde, altında üstünde... Neden bu kadar çok hareket ve abartı? Neden??? Hiç anlam veremediğim ve anlamlandıramadım performans. Belki oyuncu bu sayede çok iyi oynadığını sanıyor, terlemeyen oyuncuya oyuncu denemez mi diye düşünüyor? Bilemem, anlamlandırmadım. Sahnede yer alan her objenin, hareketin bir anlamı ve sonucu olması gereklidir, sporcu vücudu ile şimdiki moda değimi ile fit bir oyuncunun performansına şahitlik ettik ama anlamlandırmadığım bir enerji içinde terleyen oyuncuyu izledim. Yazar ne kadar anlamsız (bana göre) ayrınlar içinde konulardan konulara zıplıyorsa, oyuncu da o kadar anlamsız zıpladı.
Sahne düzeni, oyuna göre çok güzel yapılmış, ışık; oyuncuyu çok iyi izlemiş ve aydınlatmış. Müzik aynı başarıyı göstermiş olmasına rağmen, oyunda beni rahatsız eden iki konu öne çıkıyor, yazarın yazdığı öykü ve oyuncunun hareketi. İkisi de gereğinden fazla abartı ve ayrıntı ile süslüydü. Gereksiz ayrıntılar konunun içinin boşalmasına sebep oluyor. Harcanmış o kadar güzel emeğin gökyüzüne savrulmasına sebep olmaktadır.
İsmail Cem Özkan
Kendi kendine konuşmaktır aşk
Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman
Sahne Amiri: İlker Temür
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Kaan Eman
25 Kasım 2010 Perşembe
23 Kasım 2010 Salı
Yüzleşme
Yüzleşme
Yaşam sahnesinin minyatür olarak gösterildiği alana tiyatro denmektedir. En az oyuncu ile değişik konuların gösterildiği, canlandırıldığı alandır. Yaşam; figüranından, baş kahramanlarına kadar çok değişik oyuncular tarafından oynanır. Tiyatroda alan dardır, zaman bellidir. Yaşam sahnesinde oynanan oyunun zamanı geniştir, tek bir defa oynanır ve tekrarı yoktur. Sahnede öyle mi, hafta içinde kaç defa oynandığını programa bakarak görebilirsiniz, aynı oyun; değişik seyircilere oynanır durur, ta ki tiyatro sahipleri artık bu oyun verimli değil, gelir getirmiyor diyene kadar.
Arslan Kacar, cezaevinde yazdığı oyunu, yıllar sonra sahnelerken, kendiside oyunun içinde sahnedeki yerini almıştır. Oyun; küçük küçük diyaloglar ile her konuya değinir şekilde toplumun hem sosyolojik, hem tarihsel hem de psikolojik durumunu bireyler üzerinden anlatmaktadır. Diyaloglar şeklinde geçen zaman dilimi içinde bir bakmışsınız, önünüze bir dönemin kronolojisi çıkmış gibidir. İçinde yaşadığımız, geçmişte yaşadıklarımızdan oluşan bir derleme gibidir.
Henüz idamların olduğu zaman dilimidir, olaylar o dönemde geçmektedir. Yaşananlar tarih kitabında başka yazılmıştır, gerçekler ise yaşayanların içinde derin yaralar olarak durmaya devam etmektedir. Gerçek anlamda kimse o dönem ile yüzleşememiştir, yüzleşilemeyen geçmişimiz hep varlığını korumaktadır. Ne uzak geçmişimiz, ne yakın geçmişimiz ile yüzleşemedik, yerini resmi tarih söylemleri aldı. Bir de sanat eserlerindeki isyan sesleri, ne yazık ki o isyan seslerini bastıracak olanakları ellerinde olanlar, yaratmış oldukları tarih bilgileri içinde, geniş bir kesimi kendisine inandırmıştır. O inanılan geçmiş ise bir çoğun kafasında doğru olarak algılanmaya devam ederken, yeni kuşaklarında geçmiş ile kopmalarına ve bağ kuramamalarına neden olmaktadır.
Yüzleşmek, sadece tarihin kronolojik olarak yazılması değildir, kronolojik olayların bize bıraktığı izler ve izlerin yaratmış olduğu acıları yeniden hissetmek ve geniş kesimin empati kurması ile mümkündür. Geçmişi anlamlandırmak; ancak ve ancak geçmiş ile yüzleşildiğin de ortaya çıkacak olan bilgi bikrimi ile mümkündür ve o mümkün olan şey de kalın duvarlar ile birbirinden ayrılmıştır.
Alternatifsizlik, uzun süredir insanların yaşamını belirlemektedir. Alternatif olmadığı için iktidar iktidarda kalmaktadır, çünkü alternatif düşünmeyi ve alternatif yaşamayı hepten unutturdular, şıklar arasındaki yaşamda alternatif düşünmek ve yorumlamak yoktur, yok olduğu içinde inanmadığı yaşama uymaktan başka çaresi yoktur. Alışacaklar ve alışmaya devam edecekler gibi sözleri iktidar sahipleri çok rahat söylemeye devam etmektedirler, çünkü onlarda biliyor ki; alışmaktan başka çıkar yolları yoktur. Tek yönlü yolda belirleyici olanlar iktidar erkini elinde bulunduranlardır, o erk sayesinde iktidar için yapılan her türlü eylem meşrudur ve yasalar çiğnenmekten, delinmekten onlar açısından sorun yoktur. Yaptıkları eylemlere; yasalar uydurmak, yorumlamak erk sahibinin işidir ve bunu kamuoyuna anlatmak ve benimsetmek ise var olan korkak entelektüellerin işidir. Onu o kadar iyi yaparlar ki korkak entelektüeller, iktidarın bir yandaşı oluvermişlerdir. Çünkü tarih; idamların olduğu günden beri tek çizgi olarak devam etmektedir. Arada çizgi dışı gibi şeylerin olmuş olması, tek çizgiden çıkmayı değil, tek çizginin alternatifsiz olduğu duygusunun geniş kesimlere benimsetilmesi olarak okuyabilirsiniz. Alternatifsiz yaşam!
Korkak entelektüel; iktidar gölgesinde yaşayan, iktidarın yaptığını kendisi yapmış gibi övünen zavallıdır. İyi eğitim almış, eli kalem tutan, ekranlarda iyi laf ebeliği yapan kişidir. Her dönemde iktidar ile içli dışlı, geçimini iktidar gölgesinde, iktidarın verdiği olanaklar ile yapandır. Çoğu sanki iktidar ve güce karşıymış gibi gösterir ama içten içe iktidardan nemalanmayı da ihmal etmeyendir. Korkak entelektüeller yalan söylemekten ve olayları kendilerine göre saptırmaktan geri durmazlar, işlerine geldiğinde istediği kimliği alabilen kişilere korkak entelektüel demekteyim. Çünkü riske giremezler, risksiz bir yaşam içinde başkalarını ihbar etmekten de kendilerini alamazlar.
Oyun, tren istasyonunda sizi uzun bir yolculuğa davet etmektedir. Zaman zaman gülerken halimize, zaman zaman hislenmekteyiz. O kadar değişik konular üst üste gelmiş ki, geçişler arasında; sahnede anlatılan konuyu tam içselleştiremeden, bir anda başka konu ile yüzleşmektesiniz. Konular arasında sanki hızlı bir kovalamaca vardır ve tren saatine ayarlı olarak bizlerde (seyirciler de) bu hızlı tempoya ayak uydurmuş durumdayız. Sahnede yaşananlardan bir an kopmadan izlemek sanıldığı kadar kolay değildir, çünkü konular çoktur ve zaman dardır. Birazdan tren kalkacaktır.
Sahnede aslında iki kişi vardır, fakat yan tarafta çello çalan biri daha vardır, sesi gelir, sesi ile oyuna katılır. Oyuncunun konusuna göre müzik ile müdahil olur, nerede hüzünleneceğimize, nerede derinlere dalacağımıza işaret veriri gibidir. Tek sesliliği çok sesliliğe dönüştürür, başarılı bir şekilde kurgulanmıştır. Müzik tiyatronun bir parçasıdır ve notalar ile konuşur. Notalar diyaloglara anlamlar yükler. Bir de her an karşınıza çıkabilecek bir deli. Bir anda sahneye gelip, söyleyeceklerini söyleyip yok olan bir deli. Mesaj yüklüdür ve mesajını vermek telaşındadır. Deli, doğruyu söyler ama doğrular üzerine iddialaşmaktan kaçınır, deli söyler ve kaçar.
Züleyha ve Yadigar. Tren istasyonunda iki yabancı, kısa zaman içinde bir birlerini anlayan ve seven iki arkadaş olacaktır.
Yadigar; tren istasyonunda yaşayan bir doğu kökenli köylü.(aksanından Kürt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz) Dokuz çocuk babasıdır. Hissetmektedir ama hissettiklerini köylü kurnazlığı içinde yorumlamaktadır. Alternatifsizdir. Para kazanmak için emeğini satar. Hayalleri vardır, hayallerini gerçekleştiremeyeceği hayaller.
Zülayha; kendisinden kaçan bir kadındır, öykü yazarak yaşamaya çalışır. Arkadaşları ile cafe açmıştır ama hayal kırıklığı yaşamıştır, tek kalmıştır. Bilmediği yerlere doğru yol almak için istasyondadır, fakat oyun sonunda öğreniyoruz ki, idam edilen arkadaşının cenazesine gitmektedir. O hüznü ile yola çıkmıştır, yaşama bakışı, içeriye düşüşü, tesadüflerin ve korkunun biçimlendirdiği aydın bir kadındır. Farkındadır, değiştirecek ne gücü ne de çevresi vardır. Yüzleşmektedir sessizce, sessizliğine tesadüfi tanıdığı Yadigar’ıda katar, seyirciye ulaşır.
Oyun trenin kalkması ile sonlanır. Yadigar gözlerini dinlendirmek için evi olan banklara kendisini bırakır, seyirciyi de alkışları ile… Konuların arka arkaya verildiği bir yüzleşmeden seyirci mesajını alarak ayrılır salondan.
Bu oyun için tasarlanan sahnesinden, kıyafetine kadar, ışık /ses efektlerine kadar başarılı bir çalışma olduğunu söylemden geçemeyeceğim, sahneye gelene kadar süreçte emeği geçen ve bize bu olanağı veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na teşekkürlerimizi iletmek artık bu yazının son noktası olsun. Her oyuncu, her teknik çalışan gerektiğini yaparak başarılı bir sahne düzeni içinde bize bu eseri ulaştırmıştır. Bir dönem ile yüzleşirken bakmışsınız kendiniz ile yüzleşmişsiniz. İyi seyirler…
Yüzleşme
Yazan: Arslan Kacar
Yöneten: Ali Karagöz
Oyuncular: Perihan Savaş
Arslan Kacar
Samet Halızoğlu
Oncan Dönmezer
Sahne tasarım: Zuhal Soy
Kostüm tasarım: Sebahat Çolakoğlu
Işık tasarım: Murat İşçi
Efekt tasarım: Mustafa Duman
Müzik: Altuğ Akınsel
Yaşam sahnesinin minyatür olarak gösterildiği alana tiyatro denmektedir. En az oyuncu ile değişik konuların gösterildiği, canlandırıldığı alandır. Yaşam; figüranından, baş kahramanlarına kadar çok değişik oyuncular tarafından oynanır. Tiyatroda alan dardır, zaman bellidir. Yaşam sahnesinde oynanan oyunun zamanı geniştir, tek bir defa oynanır ve tekrarı yoktur. Sahnede öyle mi, hafta içinde kaç defa oynandığını programa bakarak görebilirsiniz, aynı oyun; değişik seyircilere oynanır durur, ta ki tiyatro sahipleri artık bu oyun verimli değil, gelir getirmiyor diyene kadar.
Arslan Kacar, cezaevinde yazdığı oyunu, yıllar sonra sahnelerken, kendiside oyunun içinde sahnedeki yerini almıştır. Oyun; küçük küçük diyaloglar ile her konuya değinir şekilde toplumun hem sosyolojik, hem tarihsel hem de psikolojik durumunu bireyler üzerinden anlatmaktadır. Diyaloglar şeklinde geçen zaman dilimi içinde bir bakmışsınız, önünüze bir dönemin kronolojisi çıkmış gibidir. İçinde yaşadığımız, geçmişte yaşadıklarımızdan oluşan bir derleme gibidir.
Henüz idamların olduğu zaman dilimidir, olaylar o dönemde geçmektedir. Yaşananlar tarih kitabında başka yazılmıştır, gerçekler ise yaşayanların içinde derin yaralar olarak durmaya devam etmektedir. Gerçek anlamda kimse o dönem ile yüzleşememiştir, yüzleşilemeyen geçmişimiz hep varlığını korumaktadır. Ne uzak geçmişimiz, ne yakın geçmişimiz ile yüzleşemedik, yerini resmi tarih söylemleri aldı. Bir de sanat eserlerindeki isyan sesleri, ne yazık ki o isyan seslerini bastıracak olanakları ellerinde olanlar, yaratmış oldukları tarih bilgileri içinde, geniş bir kesimi kendisine inandırmıştır. O inanılan geçmiş ise bir çoğun kafasında doğru olarak algılanmaya devam ederken, yeni kuşaklarında geçmiş ile kopmalarına ve bağ kuramamalarına neden olmaktadır.
Yüzleşmek, sadece tarihin kronolojik olarak yazılması değildir, kronolojik olayların bize bıraktığı izler ve izlerin yaratmış olduğu acıları yeniden hissetmek ve geniş kesimin empati kurması ile mümkündür. Geçmişi anlamlandırmak; ancak ve ancak geçmiş ile yüzleşildiğin de ortaya çıkacak olan bilgi bikrimi ile mümkündür ve o mümkün olan şey de kalın duvarlar ile birbirinden ayrılmıştır.
Alternatifsizlik, uzun süredir insanların yaşamını belirlemektedir. Alternatif olmadığı için iktidar iktidarda kalmaktadır, çünkü alternatif düşünmeyi ve alternatif yaşamayı hepten unutturdular, şıklar arasındaki yaşamda alternatif düşünmek ve yorumlamak yoktur, yok olduğu içinde inanmadığı yaşama uymaktan başka çaresi yoktur. Alışacaklar ve alışmaya devam edecekler gibi sözleri iktidar sahipleri çok rahat söylemeye devam etmektedirler, çünkü onlarda biliyor ki; alışmaktan başka çıkar yolları yoktur. Tek yönlü yolda belirleyici olanlar iktidar erkini elinde bulunduranlardır, o erk sayesinde iktidar için yapılan her türlü eylem meşrudur ve yasalar çiğnenmekten, delinmekten onlar açısından sorun yoktur. Yaptıkları eylemlere; yasalar uydurmak, yorumlamak erk sahibinin işidir ve bunu kamuoyuna anlatmak ve benimsetmek ise var olan korkak entelektüellerin işidir. Onu o kadar iyi yaparlar ki korkak entelektüeller, iktidarın bir yandaşı oluvermişlerdir. Çünkü tarih; idamların olduğu günden beri tek çizgi olarak devam etmektedir. Arada çizgi dışı gibi şeylerin olmuş olması, tek çizgiden çıkmayı değil, tek çizginin alternatifsiz olduğu duygusunun geniş kesimlere benimsetilmesi olarak okuyabilirsiniz. Alternatifsiz yaşam!
Korkak entelektüel; iktidar gölgesinde yaşayan, iktidarın yaptığını kendisi yapmış gibi övünen zavallıdır. İyi eğitim almış, eli kalem tutan, ekranlarda iyi laf ebeliği yapan kişidir. Her dönemde iktidar ile içli dışlı, geçimini iktidar gölgesinde, iktidarın verdiği olanaklar ile yapandır. Çoğu sanki iktidar ve güce karşıymış gibi gösterir ama içten içe iktidardan nemalanmayı da ihmal etmeyendir. Korkak entelektüeller yalan söylemekten ve olayları kendilerine göre saptırmaktan geri durmazlar, işlerine geldiğinde istediği kimliği alabilen kişilere korkak entelektüel demekteyim. Çünkü riske giremezler, risksiz bir yaşam içinde başkalarını ihbar etmekten de kendilerini alamazlar.
Oyun, tren istasyonunda sizi uzun bir yolculuğa davet etmektedir. Zaman zaman gülerken halimize, zaman zaman hislenmekteyiz. O kadar değişik konular üst üste gelmiş ki, geçişler arasında; sahnede anlatılan konuyu tam içselleştiremeden, bir anda başka konu ile yüzleşmektesiniz. Konular arasında sanki hızlı bir kovalamaca vardır ve tren saatine ayarlı olarak bizlerde (seyirciler de) bu hızlı tempoya ayak uydurmuş durumdayız. Sahnede yaşananlardan bir an kopmadan izlemek sanıldığı kadar kolay değildir, çünkü konular çoktur ve zaman dardır. Birazdan tren kalkacaktır.
Sahnede aslında iki kişi vardır, fakat yan tarafta çello çalan biri daha vardır, sesi gelir, sesi ile oyuna katılır. Oyuncunun konusuna göre müzik ile müdahil olur, nerede hüzünleneceğimize, nerede derinlere dalacağımıza işaret veriri gibidir. Tek sesliliği çok sesliliğe dönüştürür, başarılı bir şekilde kurgulanmıştır. Müzik tiyatronun bir parçasıdır ve notalar ile konuşur. Notalar diyaloglara anlamlar yükler. Bir de her an karşınıza çıkabilecek bir deli. Bir anda sahneye gelip, söyleyeceklerini söyleyip yok olan bir deli. Mesaj yüklüdür ve mesajını vermek telaşındadır. Deli, doğruyu söyler ama doğrular üzerine iddialaşmaktan kaçınır, deli söyler ve kaçar.
Züleyha ve Yadigar. Tren istasyonunda iki yabancı, kısa zaman içinde bir birlerini anlayan ve seven iki arkadaş olacaktır.
Yadigar; tren istasyonunda yaşayan bir doğu kökenli köylü.(aksanından Kürt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz) Dokuz çocuk babasıdır. Hissetmektedir ama hissettiklerini köylü kurnazlığı içinde yorumlamaktadır. Alternatifsizdir. Para kazanmak için emeğini satar. Hayalleri vardır, hayallerini gerçekleştiremeyeceği hayaller.
Zülayha; kendisinden kaçan bir kadındır, öykü yazarak yaşamaya çalışır. Arkadaşları ile cafe açmıştır ama hayal kırıklığı yaşamıştır, tek kalmıştır. Bilmediği yerlere doğru yol almak için istasyondadır, fakat oyun sonunda öğreniyoruz ki, idam edilen arkadaşının cenazesine gitmektedir. O hüznü ile yola çıkmıştır, yaşama bakışı, içeriye düşüşü, tesadüflerin ve korkunun biçimlendirdiği aydın bir kadındır. Farkındadır, değiştirecek ne gücü ne de çevresi vardır. Yüzleşmektedir sessizce, sessizliğine tesadüfi tanıdığı Yadigar’ıda katar, seyirciye ulaşır.
Oyun trenin kalkması ile sonlanır. Yadigar gözlerini dinlendirmek için evi olan banklara kendisini bırakır, seyirciyi de alkışları ile… Konuların arka arkaya verildiği bir yüzleşmeden seyirci mesajını alarak ayrılır salondan.
Bu oyun için tasarlanan sahnesinden, kıyafetine kadar, ışık /ses efektlerine kadar başarılı bir çalışma olduğunu söylemden geçemeyeceğim, sahneye gelene kadar süreçte emeği geçen ve bize bu olanağı veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na teşekkürlerimizi iletmek artık bu yazının son noktası olsun. Her oyuncu, her teknik çalışan gerektiğini yaparak başarılı bir sahne düzeni içinde bize bu eseri ulaştırmıştır. Bir dönem ile yüzleşirken bakmışsınız kendiniz ile yüzleşmişsiniz. İyi seyirler…
Yüzleşme
Yazan: Arslan Kacar
Yöneten: Ali Karagöz
Oyuncular: Perihan Savaş
Arslan Kacar
Samet Halızoğlu
Oncan Dönmezer
Sahne tasarım: Zuhal Soy
Kostüm tasarım: Sebahat Çolakoğlu
Işık tasarım: Murat İşçi
Efekt tasarım: Mustafa Duman
Müzik: Altuğ Akınsel
19 Kasım 2010 Cuma
Putlara karşı olanlar, yeni putlar yaratırlar!
Putlara karşı olanlar, yeni putlar yaratırlar!
En son olduğunu söyleyenler, genelde son olmazlar, ondan sonrada başkaları da çıkar, üstelik yeni putlar yaratarak.
En son olmak demek, zamanın durması anlamına gelir. Çünkü en son olan için artık zaman yoktur, tarihin dehlizlerinde yerini almıştır.
Zamanın durması ise, yaşamın bitmesi anlamındadır.
Putlara karşı her dönemde mücadele edilmiştir, çünkü putlar o dönemin gücünü sembolize eder. Putlar; dönemin önyargılarını, korkularının soyut olarak gösterilmesidir. Put, korkudan korkanın yaratmış olduğu bir savunma mekanizmasıdır.
Korkuları ile ve korkuları kendi iktidarının devamı olarak kullananlar, putlar için çok büyük mağbetler yaratmıştır. Yaratılan mekanlara kutsallıklar bağışlamışlardır. Kutsal mekanlar bir süre sonra kutsal olmadığı anlaşılıp yok olmuştur, şimdi bir çok mağbet kalıntılar içindedir, sadece temellerini görür haldeyiz. Korkunun yaşadığı zaman dilimi içinde, o mağbet içine girenler, kendilerini sonsuz huzur içinde duymuşlardır. O büyük mağbet içinde bir nokta olduğunu hissetmişlerdir.
Putları yıkalım! Putlara karşı mücadele çığlıkları atanlarda; sonuç olarak yeni putlar yaratmışlardır, çünkü korku hep vardır ve korkunun olduğu yerde putlarda soyut, somut, şekilsiz olarak varlığını korumaktadır. Her zaman diliminin ve coğrafyanın kendisine özgü putları vardır, bazıları için put olan, bazıları için sıradan olabilmektedir. Evren eşit şekilde gelişim göstermez, eşit ve bir biçimi olmadığı içinde, her kültür kendisine özgü putları yaşatır ve besler…
Putlara kutsallık verenler; eski kutsal görülen putları yıkarken, yeni putları yıkılanın yerine koymayı ihmal etmemiştir. Yeni konulanlara da kutsallık ve kutsallığın dili içinde emirleri ve zorunlu olanları da belirlemişlerdir. Yeni seremonilerinde tartışılmasını ortadan kaldırmak için, verilen emirlere kutsallık verilmiş ve kutsal olanı eleştirmek, yorumlamak kutsala karşı gelmek olarak algılanmıştır ve zorunlu yapılanlar tartışılmadan uygulanması sağlanmıştır.
Putları yıkanlar, yerine gelen yeni yaşam biçiminin sınırları ve hareket alanlarını da belirlerken, eskisinden koparırken, kendisine özgü bir tarih kökte yaratırlar. Faydalandıkları tarih kökten istedikleri gibi yorum üretirler ve yeniden tarih yazarlar. Her yazılan yeni tarih, resmi kutsal tarih olur ve doğruluğu ve gerçekliliği tartışılmaz. Eğer tartışılırsa, biliniliyor ki, putları daha önce yıktıkları için, yarattıkları da yıkılacaktır.
Aklın kutsallığı yarattığını iddia edenler, aklın kullanımını sınırlamaktan da kendilerini alamazlar. Ve her son yaratılan; kendisinin en son olduğunu ve kendisinden sonra gelenleri şarlatan olarak görür ve anlatır. Tarih bize öğretir ki, son yoktur ve son demek zamanın durması anlamına gelir. Zaman hareket ettiği sürece de son yoktur, son olduğunu iddia edenler en son yaratılan putlardan sadece biri olduğunun bilincindedir ama bu bilince kendisine inanların ulaşmasını engellerler.
Yaratılan putun her zaman inanan bir cemaatı ve cemaatın da yaratılan puta özgü sermonileri, yaşam biçimi de vardır. O yaşam içinde olanlar kendilerini mutlu ve korkuları ile yüzleştiklerine inanırlar. Dışarıdan gelecek her türlü eleştirel bakış açısına karşı duvarlar örerler ve o duvarların yıkılmaması için savunma mekanizmaları geliştirir. Kendi yarattıkları putlara karşı bir eleştirel bakış olduğunu hissettiklerinde saldırgan olurlar ve kutsal yaratanın sözünü nasıl tartışırsın diyerek tartışmayı ortadan kaldırırlar. Çünkü putlar kutsallık verilmiştir ve kutsallıklarını korudukları sürece yaşarlar.
Putlara karşı olanlar yeni putlar yaratmak için ortam hazırlarlar ve eğer putları yıkmış iseler yeni putlar yaratırlar.
En son olduğunu söyleyenler, genelde son olmazlar, ondan sonrada başkaları da çıkar, üstelik yeni putlar yaratarak.
En son olmak demek, zamanın durması anlamına gelir. Çünkü en son olan için artık zaman yoktur, tarihin dehlizlerinde yerini almıştır.
Zamanın durması ise, yaşamın bitmesi anlamındadır.
Putlara karşı her dönemde mücadele edilmiştir, çünkü putlar o dönemin gücünü sembolize eder. Putlar; dönemin önyargılarını, korkularının soyut olarak gösterilmesidir. Put, korkudan korkanın yaratmış olduğu bir savunma mekanizmasıdır.
Korkuları ile ve korkuları kendi iktidarının devamı olarak kullananlar, putlar için çok büyük mağbetler yaratmıştır. Yaratılan mekanlara kutsallıklar bağışlamışlardır. Kutsal mekanlar bir süre sonra kutsal olmadığı anlaşılıp yok olmuştur, şimdi bir çok mağbet kalıntılar içindedir, sadece temellerini görür haldeyiz. Korkunun yaşadığı zaman dilimi içinde, o mağbet içine girenler, kendilerini sonsuz huzur içinde duymuşlardır. O büyük mağbet içinde bir nokta olduğunu hissetmişlerdir.
Putları yıkalım! Putlara karşı mücadele çığlıkları atanlarda; sonuç olarak yeni putlar yaratmışlardır, çünkü korku hep vardır ve korkunun olduğu yerde putlarda soyut, somut, şekilsiz olarak varlığını korumaktadır. Her zaman diliminin ve coğrafyanın kendisine özgü putları vardır, bazıları için put olan, bazıları için sıradan olabilmektedir. Evren eşit şekilde gelişim göstermez, eşit ve bir biçimi olmadığı içinde, her kültür kendisine özgü putları yaşatır ve besler…
Putlara kutsallık verenler; eski kutsal görülen putları yıkarken, yeni putları yıkılanın yerine koymayı ihmal etmemiştir. Yeni konulanlara da kutsallık ve kutsallığın dili içinde emirleri ve zorunlu olanları da belirlemişlerdir. Yeni seremonilerinde tartışılmasını ortadan kaldırmak için, verilen emirlere kutsallık verilmiş ve kutsal olanı eleştirmek, yorumlamak kutsala karşı gelmek olarak algılanmıştır ve zorunlu yapılanlar tartışılmadan uygulanması sağlanmıştır.
Putları yıkanlar, yerine gelen yeni yaşam biçiminin sınırları ve hareket alanlarını da belirlerken, eskisinden koparırken, kendisine özgü bir tarih kökte yaratırlar. Faydalandıkları tarih kökten istedikleri gibi yorum üretirler ve yeniden tarih yazarlar. Her yazılan yeni tarih, resmi kutsal tarih olur ve doğruluğu ve gerçekliliği tartışılmaz. Eğer tartışılırsa, biliniliyor ki, putları daha önce yıktıkları için, yarattıkları da yıkılacaktır.
Aklın kutsallığı yarattığını iddia edenler, aklın kullanımını sınırlamaktan da kendilerini alamazlar. Ve her son yaratılan; kendisinin en son olduğunu ve kendisinden sonra gelenleri şarlatan olarak görür ve anlatır. Tarih bize öğretir ki, son yoktur ve son demek zamanın durması anlamına gelir. Zaman hareket ettiği sürece de son yoktur, son olduğunu iddia edenler en son yaratılan putlardan sadece biri olduğunun bilincindedir ama bu bilince kendisine inanların ulaşmasını engellerler.
Yaratılan putun her zaman inanan bir cemaatı ve cemaatın da yaratılan puta özgü sermonileri, yaşam biçimi de vardır. O yaşam içinde olanlar kendilerini mutlu ve korkuları ile yüzleştiklerine inanırlar. Dışarıdan gelecek her türlü eleştirel bakış açısına karşı duvarlar örerler ve o duvarların yıkılmaması için savunma mekanizmaları geliştirir. Kendi yarattıkları putlara karşı bir eleştirel bakış olduğunu hissettiklerinde saldırgan olurlar ve kutsal yaratanın sözünü nasıl tartışırsın diyerek tartışmayı ortadan kaldırırlar. Çünkü putlar kutsallık verilmiştir ve kutsallıklarını korudukları sürece yaşarlar.
Putlara karşı olanlar yeni putlar yaratmak için ortam hazırlarlar ve eğer putları yıkmış iseler yeni putlar yaratırlar.
18 Kasım 2010 Perşembe
Muhbir, renksiz kişidir.
Muhbir, renksiz kişidir.
Yaşayan bir ülkede gazeteler çıkarmış, o ülkede gazetelerde çalışanlara da gazeteci denirmiş. Fakat gazete ve gazetecinin içinde küçük bir kelime oyunu varmış, ufak bir kelime eksik yazıldığında journal oluyor jurnal. Tabi bu farkı anlayamayanlar ise, gazeteciliği muhbirlik olarak tanırmış. Gazete her yazı yazan ise kendisini gazeteci sanırmış. İşte öyle bir ülkede bir gün, hatta çok gün bir çok Jurnalci kendisini gazeteci sanırmış… Hatta bazıları daha ileri gidip şair / yazar / ressam / … olduğunu söylüyormuş…
Bugün konumuza giren jurnalci; bir zamanlar şiir yazarmış, hatta bazıları hoş, şiir tadında, fakat şu anda elime alsam eskiden yazdıklarını, o tadın yerine muhbirlik yapanın kelimeleri gelir. Muhbirden şair olur mu? Bana göre olmaz, çünkü kelimeleri kirletmiş adamın kelimelerinde duygu değil, öç alma, birine yaranma, kendini ispat etme telaşı kelimeler olur ki, hiç biri şiirin dizesi içinde yer almaz.
Jurnalci biri şimdilerde kendisini gazeteci sanıyor, çünkü gazetede yazılar yazıyor, fakat her gazetede yazan gazeteci olmadığının farkında değil. Köşe vermişler, o köşede kendini ifade et demişler, o da o köşede kendisini ifade ederken, geçmişte yabancı olduğu duygulara ve betimlemeler içinde bir bakmış, yabancı olduğu dünyanın bir parçası oluvermiş. Uyum sağlamaktan öte, tıpkı onların ikiz kardeşi gibi olmuş. Muhbirliğin ne kadar kötü olduğunu söylerken, muhbir olmuş.
Erlerin meydanında muhbirler olmaz, muhbirler ancak arkadan bıçak saplanan ve kalleşlerin oynandığı oyunda olur. Kalleşlik yıllar içinde içine işleyenler; durmadan muhbirlik yapar, en yakını ihbar eder, çünkü yakının açığını sadece kendisi bilir, efendisine sadık biri ancak muhbirlik yaparak kendisini ispat eder. Muhbir bir anlamda kapı kuludur. Efendisinin istediği gibi havlayan, onun istediği yere çömelen köpekten bir farkı yoktur. Kapı kulu ile köpekler arasında bir benzerlik olduğunu söylemek abartı olmasa gerek…
Gazetelerde köşe yazanlar genelde; zaman içinde işverenin gözlüğünden, onun çıkarına uygun olarak o pencereden bakar ve gördüklerini, onun çıkarına uygun yorumlar. (buradaki tez; elbette beklenti ile orantılıdır, eğer köşe yazarı yaşamını o köşeden sağlamaya ve başka olanağı olmadığını düşünüyorsa, sahibine daha bağımlı hale gelir.) O köşede uzun süre kalabilmek için her türlü özveriyi gösterir, öz veri ise, onun o bulunduğu yerin rengini alması anlamına gelir. (istisna durumlar mevcuttur, maddi olarak daha bağımsız ise yazar, örneğin bir öğretim üyesi daha özgür davranır, maaşını üniversiteden alıyordur, gazeteden aldığı sadece kendisi için göstermelik rakam anlamındadır. Fakat bugün gazetede köşe yazarlığı yapan bir çok öğretim üyesi, bağımlı ilişki içinde olan birisinden daha fazla bağımlıymış gibi, patronun gözünden yazı yazabilmektedir. Bu tip kişilere ne ad verilir, gerçekten ben bilmiyorum)
Renkler gün ışığı altında gerçek renklerini ortaya çıkarır, zaman içinde bazı renkler gün ışığının etkisi ile solar, uçar ve sonunda hiç iz bırakmadan yok olur gider. Bazı kişilerde geçmişte bir rengi ifade ederken, zaman içinde, güneşin etkisi ve günümüzün en büyük değiştireni para ve onun yönlendirmesi ile, başlangıçta ortaya çıkan rengin yerini soldurur, fakat bazı renkler solmaz, renk değiştirir, değişen renk öyle bir hal alır ki… İşte bu değişimi yaşayanlar; genelde muhbir, yani sokaktaki ismi ile jurnalci olur.
Jurnalciler kendilerine isim ve etiket takmada üstlerine yok! Jurnallikleri sayesinde bir çok cinayet işlenmiş, işlenmemiş olsun, fark etmez, jurnalci görevini yapmış, vicdanı rahat insandır. Yaptığının doğru olduğuna inanır ve kendisince yaptığı için kutsal tarafını uydurur ve onu öne çıkarır. Bu sayede toplum içinde kendisince konum elde etmeye çalışır. Fakat toplum jurnalciye hiç iyi göz ile bakmaz, çünkü o jurnalci şimdi içinde bulunduğu toplum içinden uzaklaşması zaman meselesidir. Hiçbir jurnalci uzun süre bir toplum içinde barınamaz, çünkü ipliği pazara çıkmış biri, yeni jurnalcilik yapamaz… Jurnalcilik mesleğini kendisine görev kabul edenler ise, yeni jurnaller yapamadığından; içinde bulundukları toplumdan çıkıp, o çıktıkları toplumu başkasına jurnallemeye çalışırlar. Bu sayede kendilerince vicdan muhasebesi yapmış olurlar. Her vicdan muhasebesi de onlar için muhbirliktir. Çünkü muhbirlikten başka şey bilemezler. Jurnalcinin ne mekanı, ne toplumu olur, onlar boşlukta sallanan bir nesne işlevi görürler, bir kere patlarlar ve yok olurlar. Muhbirlere kapı açanlar, ocak açanlar bilir ki, muhbir bir gün kendisini de jurnalleyecektir.
Bir ülkeye dışarıdan bir konuk geliyor. O konuğu; ateist, Müslümanları küçük görür, onu davet edenlerde… diye başlayan yazı yazan biri eskiden şairmiş, şimdi bir gazetede köşe yazarı. Eskiden kendisine solcu bile dermiş, şimdi ılımlı İslam ideolojisine uygun yaşam içindeymiş. (eski arkadaşları ile buluşup, geçmişteki gibi muhabbet edermiş, muhabbetinde ise bak ben aslında onların yanındayım ama onlardan değilim dermiş. Görüşümü açıklıyorum, bana karışmıyorlar diye de övünürmüş, değişmedim, onlar değişiyor, onlar demokrat oldular, bakın farklı görüşteki insanlar yan yana diye de övünürmüş… o kesimin okuyucucuna da ulaşmak gerek, onları değiştirmek gerek dermiş sık sık…) Şimdilerde pek gözde bir tarikatın yükselen dalgasına kendisini bırakmış, onların ekranlarında, onların mekanlarında bol bol sohbetlere katılırmış. Onlar o kadar kendilerine benzetmişler ki, ondan; onlara aykırı hiç ses duymazlarmış. Şimdi, alan memnun, satan memnun diyebilirsiniz, doğru memnunda, bu eskiden şiir yazan, şimdinin köşe yazarı jurnalcilik yapıyor ve jurnalcilik sonuç olarak birine zarar vermeyi, hedef yapmayı ortaya çıkarıyor. ( o jurnalcinin nerede ne yazdığı açıkca beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şu anda yaptığı jurnalciliğidir. Jurnalcilik birine zarar verir ve yukarıda nedenlerini anlattım, toplumun sevmediği ve etik olmayan bir davranışı onaylamadığımı belirtmek için yazdım, yoksa o jurnalciye; yaptığın yanlış deme lüksüm yok, çünkü artık jurnalcidir ve benim gözümde bitmiştir.)
Davet edenler ve davet edilenin başına bir şey gelirse, adını bile anmaya uygun görmediğim birini suçlu olarak ve bombanın pimini çekenden daha çok suçlu görmem kadar doğal ne olabilir?
Bazı insanlar renk kaybediyor, bazıları renk kaybından çok ortadan yok oluyor. Biri muhbirliğe başlamış ise, geçmişini ve geleceğini yok ediyor demektir.
Yaşayan bir ülkede gazeteler çıkarmış, o ülkede gazetelerde çalışanlara da gazeteci denirmiş. Fakat gazete ve gazetecinin içinde küçük bir kelime oyunu varmış, ufak bir kelime eksik yazıldığında journal oluyor jurnal. Tabi bu farkı anlayamayanlar ise, gazeteciliği muhbirlik olarak tanırmış. Gazete her yazı yazan ise kendisini gazeteci sanırmış. İşte öyle bir ülkede bir gün, hatta çok gün bir çok Jurnalci kendisini gazeteci sanırmış… Hatta bazıları daha ileri gidip şair / yazar / ressam / … olduğunu söylüyormuş…
Bugün konumuza giren jurnalci; bir zamanlar şiir yazarmış, hatta bazıları hoş, şiir tadında, fakat şu anda elime alsam eskiden yazdıklarını, o tadın yerine muhbirlik yapanın kelimeleri gelir. Muhbirden şair olur mu? Bana göre olmaz, çünkü kelimeleri kirletmiş adamın kelimelerinde duygu değil, öç alma, birine yaranma, kendini ispat etme telaşı kelimeler olur ki, hiç biri şiirin dizesi içinde yer almaz.
Jurnalci biri şimdilerde kendisini gazeteci sanıyor, çünkü gazetede yazılar yazıyor, fakat her gazetede yazan gazeteci olmadığının farkında değil. Köşe vermişler, o köşede kendini ifade et demişler, o da o köşede kendisini ifade ederken, geçmişte yabancı olduğu duygulara ve betimlemeler içinde bir bakmış, yabancı olduğu dünyanın bir parçası oluvermiş. Uyum sağlamaktan öte, tıpkı onların ikiz kardeşi gibi olmuş. Muhbirliğin ne kadar kötü olduğunu söylerken, muhbir olmuş.
Erlerin meydanında muhbirler olmaz, muhbirler ancak arkadan bıçak saplanan ve kalleşlerin oynandığı oyunda olur. Kalleşlik yıllar içinde içine işleyenler; durmadan muhbirlik yapar, en yakını ihbar eder, çünkü yakının açığını sadece kendisi bilir, efendisine sadık biri ancak muhbirlik yaparak kendisini ispat eder. Muhbir bir anlamda kapı kuludur. Efendisinin istediği gibi havlayan, onun istediği yere çömelen köpekten bir farkı yoktur. Kapı kulu ile köpekler arasında bir benzerlik olduğunu söylemek abartı olmasa gerek…
Gazetelerde köşe yazanlar genelde; zaman içinde işverenin gözlüğünden, onun çıkarına uygun olarak o pencereden bakar ve gördüklerini, onun çıkarına uygun yorumlar. (buradaki tez; elbette beklenti ile orantılıdır, eğer köşe yazarı yaşamını o köşeden sağlamaya ve başka olanağı olmadığını düşünüyorsa, sahibine daha bağımlı hale gelir.) O köşede uzun süre kalabilmek için her türlü özveriyi gösterir, öz veri ise, onun o bulunduğu yerin rengini alması anlamına gelir. (istisna durumlar mevcuttur, maddi olarak daha bağımsız ise yazar, örneğin bir öğretim üyesi daha özgür davranır, maaşını üniversiteden alıyordur, gazeteden aldığı sadece kendisi için göstermelik rakam anlamındadır. Fakat bugün gazetede köşe yazarlığı yapan bir çok öğretim üyesi, bağımlı ilişki içinde olan birisinden daha fazla bağımlıymış gibi, patronun gözünden yazı yazabilmektedir. Bu tip kişilere ne ad verilir, gerçekten ben bilmiyorum)
Renkler gün ışığı altında gerçek renklerini ortaya çıkarır, zaman içinde bazı renkler gün ışığının etkisi ile solar, uçar ve sonunda hiç iz bırakmadan yok olur gider. Bazı kişilerde geçmişte bir rengi ifade ederken, zaman içinde, güneşin etkisi ve günümüzün en büyük değiştireni para ve onun yönlendirmesi ile, başlangıçta ortaya çıkan rengin yerini soldurur, fakat bazı renkler solmaz, renk değiştirir, değişen renk öyle bir hal alır ki… İşte bu değişimi yaşayanlar; genelde muhbir, yani sokaktaki ismi ile jurnalci olur.
Jurnalciler kendilerine isim ve etiket takmada üstlerine yok! Jurnallikleri sayesinde bir çok cinayet işlenmiş, işlenmemiş olsun, fark etmez, jurnalci görevini yapmış, vicdanı rahat insandır. Yaptığının doğru olduğuna inanır ve kendisince yaptığı için kutsal tarafını uydurur ve onu öne çıkarır. Bu sayede toplum içinde kendisince konum elde etmeye çalışır. Fakat toplum jurnalciye hiç iyi göz ile bakmaz, çünkü o jurnalci şimdi içinde bulunduğu toplum içinden uzaklaşması zaman meselesidir. Hiçbir jurnalci uzun süre bir toplum içinde barınamaz, çünkü ipliği pazara çıkmış biri, yeni jurnalcilik yapamaz… Jurnalcilik mesleğini kendisine görev kabul edenler ise, yeni jurnaller yapamadığından; içinde bulundukları toplumdan çıkıp, o çıktıkları toplumu başkasına jurnallemeye çalışırlar. Bu sayede kendilerince vicdan muhasebesi yapmış olurlar. Her vicdan muhasebesi de onlar için muhbirliktir. Çünkü muhbirlikten başka şey bilemezler. Jurnalcinin ne mekanı, ne toplumu olur, onlar boşlukta sallanan bir nesne işlevi görürler, bir kere patlarlar ve yok olurlar. Muhbirlere kapı açanlar, ocak açanlar bilir ki, muhbir bir gün kendisini de jurnalleyecektir.
Bir ülkeye dışarıdan bir konuk geliyor. O konuğu; ateist, Müslümanları küçük görür, onu davet edenlerde… diye başlayan yazı yazan biri eskiden şairmiş, şimdi bir gazetede köşe yazarı. Eskiden kendisine solcu bile dermiş, şimdi ılımlı İslam ideolojisine uygun yaşam içindeymiş. (eski arkadaşları ile buluşup, geçmişteki gibi muhabbet edermiş, muhabbetinde ise bak ben aslında onların yanındayım ama onlardan değilim dermiş. Görüşümü açıklıyorum, bana karışmıyorlar diye de övünürmüş, değişmedim, onlar değişiyor, onlar demokrat oldular, bakın farklı görüşteki insanlar yan yana diye de övünürmüş… o kesimin okuyucucuna da ulaşmak gerek, onları değiştirmek gerek dermiş sık sık…) Şimdilerde pek gözde bir tarikatın yükselen dalgasına kendisini bırakmış, onların ekranlarında, onların mekanlarında bol bol sohbetlere katılırmış. Onlar o kadar kendilerine benzetmişler ki, ondan; onlara aykırı hiç ses duymazlarmış. Şimdi, alan memnun, satan memnun diyebilirsiniz, doğru memnunda, bu eskiden şiir yazan, şimdinin köşe yazarı jurnalcilik yapıyor ve jurnalcilik sonuç olarak birine zarar vermeyi, hedef yapmayı ortaya çıkarıyor. ( o jurnalcinin nerede ne yazdığı açıkca beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şu anda yaptığı jurnalciliğidir. Jurnalcilik birine zarar verir ve yukarıda nedenlerini anlattım, toplumun sevmediği ve etik olmayan bir davranışı onaylamadığımı belirtmek için yazdım, yoksa o jurnalciye; yaptığın yanlış deme lüksüm yok, çünkü artık jurnalcidir ve benim gözümde bitmiştir.)
Davet edenler ve davet edilenin başına bir şey gelirse, adını bile anmaya uygun görmediğim birini suçlu olarak ve bombanın pimini çekenden daha çok suçlu görmem kadar doğal ne olabilir?
Bazı insanlar renk kaybediyor, bazıları renk kaybından çok ortadan yok oluyor. Biri muhbirliğe başlamış ise, geçmişini ve geleceğini yok ediyor demektir.
17 Kasım 2010 Çarşamba
Mali yapılan düzenleme bir af mı?
Mali yapılan düzenleme bir af mı?
Mali yapıda yeni düzenleme yapıldı ve bu düzenleme bir devrim denildi.
Devrim, Aydın Doğan borçlarının yeniden düzenlenmesi midir?
Neyin karşılığında bu devrim yapıldı?
Petrol Ofisi’nin elden çıkması?
Bekir Coşkun’nun uzaklaşması, daha sonra Onbirinci Köy Haber Türk Gazetesinden sözleşmemesinin uzatılmaması…
Oktay Ekşi’nin muhalif sesinin bir bahane ile yok edilmesi ve gazetenin yeniden yapılanması…
Milliyet Gazetesi satış sözünün sürekli devam etmesi, gazetenin bulvar gazetesi görünümüne bürünmesi…
Radikal Gazetesi yeni yapılanmaya giderek, Fettullah’sı olduğu saklanmayan, Zaman Gazetesi yetiştirmesi birinin yönetimine verilmesi…
Zaman gazetesi misyonuna benzer, fakat daha az tepki çekecek bir gazetenin yaratılması…
Yandaş medya alanın değişmesi, referandum ile yanına daha çok yapıştırdığı eski solculara, yeni alanlar yaratılması…
Görüşmeden, müzakere masasına geçmek…
Sıcak paranın kontrol edilmesi adına, sıcak para hareketi ile yaşam kalitesini yükseltilenlerin meşruluğunun sağlanması…
Mali anlamda bir düzenleme yapıldı, paradan sorumlu devlet bakanın açıklamasında devrim kelimesi kullanıldı. Yapılan devrim kime hizmet ediyor?
Kimler faydalandı?
Kimlerin ağzına bal sürüldü, kimler susturuldu?
Kimlerin sorununa neşter vuruldu?
Kimler karlı çıktı, kimler aptal yerine kondu?
Mali yapıda yeni düzenleme yapıldı ve bu düzenleme bir devrim denildi.
Devrim, Aydın Doğan borçlarının yeniden düzenlenmesi midir?
Neyin karşılığında bu devrim yapıldı?
Petrol Ofisi’nin elden çıkması?
Bekir Coşkun’nun uzaklaşması, daha sonra Onbirinci Köy Haber Türk Gazetesinden sözleşmemesinin uzatılmaması…
Oktay Ekşi’nin muhalif sesinin bir bahane ile yok edilmesi ve gazetenin yeniden yapılanması…
Milliyet Gazetesi satış sözünün sürekli devam etmesi, gazetenin bulvar gazetesi görünümüne bürünmesi…
Radikal Gazetesi yeni yapılanmaya giderek, Fettullah’sı olduğu saklanmayan, Zaman Gazetesi yetiştirmesi birinin yönetimine verilmesi…
Zaman gazetesi misyonuna benzer, fakat daha az tepki çekecek bir gazetenin yaratılması…
Yandaş medya alanın değişmesi, referandum ile yanına daha çok yapıştırdığı eski solculara, yeni alanlar yaratılması…
Görüşmeden, müzakere masasına geçmek…
Sıcak paranın kontrol edilmesi adına, sıcak para hareketi ile yaşam kalitesini yükseltilenlerin meşruluğunun sağlanması…
Mali anlamda bir düzenleme yapıldı, paradan sorumlu devlet bakanın açıklamasında devrim kelimesi kullanıldı. Yapılan devrim kime hizmet ediyor?
Kimler faydalandı?
Kimlerin ağzına bal sürüldü, kimler susturuldu?
Kimlerin sorununa neşter vuruldu?
Kimler karlı çıktı, kimler aptal yerine kondu?
14 Kasım 2010 Pazar
Krizden çıkış yolları…
Krizden çıkış yolları…
Dünya, büyük bir kriz içinde uzun süredir yaşıyor, ülkeler kendilerince ekonomik krizden çıkış yolları aramış olmalarına rağmen, bu kriz gün geçtikçe daha da genişleyen girdap olarak sürmektedir. Kriz, global bir sorun olarak önümüzde durmaktan çoktan çıktı, içine hepimiz almış durumdadır.
Global çapta krizden çıkış yollarını aramak için çeşitli zirveler kuruldu ve zirvelerde evrensel çapta çözüm yolları aranmıştır, fakat işin başındaki gelişmiş devletler, (teknolojiyi elinde bulunduran) öncelikle kendilerini gördükleri içinde; gerçek anlamda çözüm bulunamamıştır. Ürettikleri çözüm yolları, girdabın daha da büyümesi anlamına gelmektedir.
G8 ve G20 adlarını alan zirvelerden, bugüne kadar gerçek anlamda politikaların üretilememesi; ülkelerin kendilerince çözüm yollarına gitmesine sebep olmuştur. Her zirve sonucunda; ülkelerde işsizliğin daha da tırmanması anlamına gelmektedir. İşsizlik, doğal olarak yerleşik düzeninde bozulması anlamına gelmektedir. Orta sınıf gün geçtikçe erirken, tarihsel olarak bir biri ile mücadele eden sınıflar arasında uçurumda artmaktadır. Sınıflar arasında güç dengeleri; parayı elinde bulunduranların lehinde gözükmesine rağmen, bu sadece sanal bir yanılgıdan öte anlam ifade etmemektedir. Çünkü iki grup arasında duran orta sınıfın ortadan kalması, sırça köşklerin savunmasız kalması ve yıkılması anlamına gelir, her ne kadar ellerinde çok güçlü silahlarda olmuş olsa. Doğal yıkıma karşı hiçbir güç duramaz!
Kriz, yeni bir sistemi ortaya çıkarabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Öngörülerimiz içinde yer almayan yeni ilişkiler bu krizin çıkış noktası da olabilir.
Ulusal sınırlar içinde, kendi çözüm yolunu üretenler; teknolojinin transferi ve silahlanma sanayisi için güç biriktirmeye yönelik adımlar atmaktadır. Ülkemiz bu teknolojik transferler için adım atmak için yıllardır uğraşmaktadır. Nükleer santrallerin kuruluş temelinde de bu teknolojinin transferi fikri yatmaktadır. Bu sayede, nükleeri kontrol edebilmek; oluşacak olan savaşta, bir denge olarak kullanmayı sözlerin arkasında saklamaktadır. Bu amaçla yapılan pazarlıklarda; ülkeler, ittifak içinde olacaklara göre rotalarını belirlemektedir. Dengeler, kriz döneminde önemli roller oynar.
Kriz dönemlerinden çıkış yolu olarak; genellikle savaş görülmüştür. Savaş, global çapta olduğunda, global krizin yeni çıkış kapısı olarak görülmüş ve bugüne kadarda uygulanmıştır. Küçük çaplı çatışmaların, savaş sanayisini desteklemekle birlikte, genel krizden kurtuluş için çare olmadığı Irak ve Afganistan işgalleri ile kanıtlanmıştır. Bu iki işgal sırasında; beş milyon insanın ölmüş olması, silah sanayisi için cazip gelmemiştir. Ülkelerin yeniden inşası gerçekleşememiştir, ABD ve diğer gelişmiş 8 devletin firmaları bu işgallerden gerektiği kadar (bekledikleri kadar) yararlanamamışlardır. Sadece elde ettikleri gelirler, göreceli olarak refah sağlamış olsa da, borsalardaki düşüş, yeterli olamadıklarını çıplak olarak ortaya sermiştir. Firmalardan işçi çıkarmalar devam ederken, firmalar en düşük maliyet ve emek için Çin ve Hindistan gibi ülkeleri kendilerine üs seçmiş olmalarına rağmen, oradan elde ettikleri gelirler, kendi ülkeleri içinde Çin mallarına ve Çinlilere karşı bir düşmanlık geliştirmekten başka anlam ifade etmemiştir. Ulusal piyasalarında canlanma meydana getirmemiş, hizmet sektörü yeteri kadar istihdam sağlayamamıştır.
Kriz, girdabını geliştirirken; savaş çanları daha güçlü çalmaya başlamıştır. Savaş için koşulları oluşturan ulusal sınırlar içindeki yabancı düşmanlığı ve sonradan yaratılan İslam düşmanlığı gelişmekte ve sağ partilerin yükselmesi her ülkede görülmektedir. Muhafazakar partiler içinde gelişen ırkçı söylem, yeni partilerin doğmasına ve bu partilerin daha da sağ çizgi içinde cepheler oluşturmasına şahitlik yapmaktayız. Bunu da; cephede savaşacakların hazırlık aşaması olarak okuyabilirsiniz. Düşman yaratılırsa, onu yok etmek içinde koşullar oluşmuş demektir. Bu koşullar; girdap içinde döndüğümüz krizden çıkış kapısı olarak önümüzde durmaktadır.
Savaş, yukarıya doğru artış gösteren dünya nüfusunun azalmasını değil, artmasına sebep olacaktır. Hiçbir savaş nüfus planlaması için çıkmaz, bugün nüfusun fazlalığı dünya insanın önemli bir kesiminin açlık içinde kalmasına sebep olarak gösterilmiş olması, sadece görüntüseldir ve hiçbir bilimsel temeli yoktur. Kriz ile nüfus ile direkt bağlantı kurulamamış olmasına rağmen, en çok etkilenen bu istatistiki insanlardır. Yaşam kalitesi büyük kesim için düşerken, küçük bir azınlığın yaşam kalitesi gün be gün artmaya devam etmektedir. Bu durumun en çıplak olarak göreceğimiz yer ne yazık ki, bizim memleketimizdir. Dünya zenginler listesine onlarca zenginimizin yer alması tesadüfi değildir. 20 lira için bir birini çiğneyenlerin ülkesinde, en lüks arabalar için garaj yapılan ülkedeyiz. Bir adamın garajında onlarca araç yan yana dururken, 20 lira için devlet dairesi kapısını yüzlerce kez çalanlar bu ülkede yaşamaktadır.
Savaş kaçınılmaz olarak gelmektedir, ayak seslerini gün be gün yükseltmektedir. Bu savaşa hazırlık içinde olanlar, gün be gün silah ve vurucu gücünü güçlendirmek için sanal ya da küçük çaplı çatışmalar yaratarak, ordularını eğritmekte ve dinamik olmalarını sağlamaktalar. O yüzden bir çok ülkede iç çatışma ve o çatışmalar içinde, dış güçlerin askerlerinin bulunması tesadüfi değildir, uygulanan bir savaş oyunun provası niteliğindedir.
Kürsel çaplı salgın hastalık yaratan virüslerin ikide bir ortaya çıkıp, sonra yok olması, ilaç sanayisini canlandırmak için üretilen dedikoduların global çapta nasıl panik havası yarattığına şahitlik ettik, o yaşadıklarımız sadece genel provanın bir parçası olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Her birimizi savaş oyunun bir parçası olduk geçmişte.
Savaşın parçası olmak istemeyenler, bu krizden çıkışın sadece savaş olmadığını, o küçük azınlığın servetinin dengeli dağıtılması gerektiğini vurgulamamız ve yeni dengeler oluşturmamız gereklidir. Sırça köşkte yaşayanların köşklerine bir kuru kafa atmamız yeterlidir, o kuru kafa o köşkleri alaşağı edecektir. (Sabahattin Ali, Sırça Köşk masalında anlattığını daha da bilince çıkarmamız gereklidir diye düşünüyorum.)
Not: bugüne kadar yazdığım köşe yazılarını kitaplar halinde PDF dosyası içinde toparladım. Kitaplarıma ulaşmak için www.galatagazete.com adresine girmeniz yeterlidir. Orada Galata Gazete butonu altında Kitap PDF linkinin altında durmaktadır. Kitaplarda; geçmişe benim kişisel tarih penceremden nasıl baktığıma şahit olacaksınız. Her yazının altında ne zaman yazıldığına dair tarih bilgisi mevcuttur. O gün onları düşünmüşüm ve paylaşmışım. Kişisel tarihimin içinde düne bakmak isterseniz, size sunduğum kitaplardan istediğiniz gibi indirip okuyabilirsiniz, dostlarınız ile paylaşabilirsiniz.
Keyifli okumalar…
İsmail Cem Özkan
Dünya, büyük bir kriz içinde uzun süredir yaşıyor, ülkeler kendilerince ekonomik krizden çıkış yolları aramış olmalarına rağmen, bu kriz gün geçtikçe daha da genişleyen girdap olarak sürmektedir. Kriz, global bir sorun olarak önümüzde durmaktan çoktan çıktı, içine hepimiz almış durumdadır.
Global çapta krizden çıkış yollarını aramak için çeşitli zirveler kuruldu ve zirvelerde evrensel çapta çözüm yolları aranmıştır, fakat işin başındaki gelişmiş devletler, (teknolojiyi elinde bulunduran) öncelikle kendilerini gördükleri içinde; gerçek anlamda çözüm bulunamamıştır. Ürettikleri çözüm yolları, girdabın daha da büyümesi anlamına gelmektedir.
G8 ve G20 adlarını alan zirvelerden, bugüne kadar gerçek anlamda politikaların üretilememesi; ülkelerin kendilerince çözüm yollarına gitmesine sebep olmuştur. Her zirve sonucunda; ülkelerde işsizliğin daha da tırmanması anlamına gelmektedir. İşsizlik, doğal olarak yerleşik düzeninde bozulması anlamına gelmektedir. Orta sınıf gün geçtikçe erirken, tarihsel olarak bir biri ile mücadele eden sınıflar arasında uçurumda artmaktadır. Sınıflar arasında güç dengeleri; parayı elinde bulunduranların lehinde gözükmesine rağmen, bu sadece sanal bir yanılgıdan öte anlam ifade etmemektedir. Çünkü iki grup arasında duran orta sınıfın ortadan kalması, sırça köşklerin savunmasız kalması ve yıkılması anlamına gelir, her ne kadar ellerinde çok güçlü silahlarda olmuş olsa. Doğal yıkıma karşı hiçbir güç duramaz!
Kriz, yeni bir sistemi ortaya çıkarabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Öngörülerimiz içinde yer almayan yeni ilişkiler bu krizin çıkış noktası da olabilir.
Ulusal sınırlar içinde, kendi çözüm yolunu üretenler; teknolojinin transferi ve silahlanma sanayisi için güç biriktirmeye yönelik adımlar atmaktadır. Ülkemiz bu teknolojik transferler için adım atmak için yıllardır uğraşmaktadır. Nükleer santrallerin kuruluş temelinde de bu teknolojinin transferi fikri yatmaktadır. Bu sayede, nükleeri kontrol edebilmek; oluşacak olan savaşta, bir denge olarak kullanmayı sözlerin arkasında saklamaktadır. Bu amaçla yapılan pazarlıklarda; ülkeler, ittifak içinde olacaklara göre rotalarını belirlemektedir. Dengeler, kriz döneminde önemli roller oynar.
Kriz dönemlerinden çıkış yolu olarak; genellikle savaş görülmüştür. Savaş, global çapta olduğunda, global krizin yeni çıkış kapısı olarak görülmüş ve bugüne kadarda uygulanmıştır. Küçük çaplı çatışmaların, savaş sanayisini desteklemekle birlikte, genel krizden kurtuluş için çare olmadığı Irak ve Afganistan işgalleri ile kanıtlanmıştır. Bu iki işgal sırasında; beş milyon insanın ölmüş olması, silah sanayisi için cazip gelmemiştir. Ülkelerin yeniden inşası gerçekleşememiştir, ABD ve diğer gelişmiş 8 devletin firmaları bu işgallerden gerektiği kadar (bekledikleri kadar) yararlanamamışlardır. Sadece elde ettikleri gelirler, göreceli olarak refah sağlamış olsa da, borsalardaki düşüş, yeterli olamadıklarını çıplak olarak ortaya sermiştir. Firmalardan işçi çıkarmalar devam ederken, firmalar en düşük maliyet ve emek için Çin ve Hindistan gibi ülkeleri kendilerine üs seçmiş olmalarına rağmen, oradan elde ettikleri gelirler, kendi ülkeleri içinde Çin mallarına ve Çinlilere karşı bir düşmanlık geliştirmekten başka anlam ifade etmemiştir. Ulusal piyasalarında canlanma meydana getirmemiş, hizmet sektörü yeteri kadar istihdam sağlayamamıştır.
Kriz, girdabını geliştirirken; savaş çanları daha güçlü çalmaya başlamıştır. Savaş için koşulları oluşturan ulusal sınırlar içindeki yabancı düşmanlığı ve sonradan yaratılan İslam düşmanlığı gelişmekte ve sağ partilerin yükselmesi her ülkede görülmektedir. Muhafazakar partiler içinde gelişen ırkçı söylem, yeni partilerin doğmasına ve bu partilerin daha da sağ çizgi içinde cepheler oluşturmasına şahitlik yapmaktayız. Bunu da; cephede savaşacakların hazırlık aşaması olarak okuyabilirsiniz. Düşman yaratılırsa, onu yok etmek içinde koşullar oluşmuş demektir. Bu koşullar; girdap içinde döndüğümüz krizden çıkış kapısı olarak önümüzde durmaktadır.
Savaş, yukarıya doğru artış gösteren dünya nüfusunun azalmasını değil, artmasına sebep olacaktır. Hiçbir savaş nüfus planlaması için çıkmaz, bugün nüfusun fazlalığı dünya insanın önemli bir kesiminin açlık içinde kalmasına sebep olarak gösterilmiş olması, sadece görüntüseldir ve hiçbir bilimsel temeli yoktur. Kriz ile nüfus ile direkt bağlantı kurulamamış olmasına rağmen, en çok etkilenen bu istatistiki insanlardır. Yaşam kalitesi büyük kesim için düşerken, küçük bir azınlığın yaşam kalitesi gün be gün artmaya devam etmektedir. Bu durumun en çıplak olarak göreceğimiz yer ne yazık ki, bizim memleketimizdir. Dünya zenginler listesine onlarca zenginimizin yer alması tesadüfi değildir. 20 lira için bir birini çiğneyenlerin ülkesinde, en lüks arabalar için garaj yapılan ülkedeyiz. Bir adamın garajında onlarca araç yan yana dururken, 20 lira için devlet dairesi kapısını yüzlerce kez çalanlar bu ülkede yaşamaktadır.
Savaş kaçınılmaz olarak gelmektedir, ayak seslerini gün be gün yükseltmektedir. Bu savaşa hazırlık içinde olanlar, gün be gün silah ve vurucu gücünü güçlendirmek için sanal ya da küçük çaplı çatışmalar yaratarak, ordularını eğritmekte ve dinamik olmalarını sağlamaktalar. O yüzden bir çok ülkede iç çatışma ve o çatışmalar içinde, dış güçlerin askerlerinin bulunması tesadüfi değildir, uygulanan bir savaş oyunun provası niteliğindedir.
Kürsel çaplı salgın hastalık yaratan virüslerin ikide bir ortaya çıkıp, sonra yok olması, ilaç sanayisini canlandırmak için üretilen dedikoduların global çapta nasıl panik havası yarattığına şahitlik ettik, o yaşadıklarımız sadece genel provanın bir parçası olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Her birimizi savaş oyunun bir parçası olduk geçmişte.
Savaşın parçası olmak istemeyenler, bu krizden çıkışın sadece savaş olmadığını, o küçük azınlığın servetinin dengeli dağıtılması gerektiğini vurgulamamız ve yeni dengeler oluşturmamız gereklidir. Sırça köşkte yaşayanların köşklerine bir kuru kafa atmamız yeterlidir, o kuru kafa o köşkleri alaşağı edecektir. (Sabahattin Ali, Sırça Köşk masalında anlattığını daha da bilince çıkarmamız gereklidir diye düşünüyorum.)
Not: bugüne kadar yazdığım köşe yazılarını kitaplar halinde PDF dosyası içinde toparladım. Kitaplarıma ulaşmak için www.galatagazete.com adresine girmeniz yeterlidir. Orada Galata Gazete butonu altında Kitap PDF linkinin altında durmaktadır. Kitaplarda; geçmişe benim kişisel tarih penceremden nasıl baktığıma şahit olacaksınız. Her yazının altında ne zaman yazıldığına dair tarih bilgisi mevcuttur. O gün onları düşünmüşüm ve paylaşmışım. Kişisel tarihimin içinde düne bakmak isterseniz, size sunduğum kitaplardan istediğiniz gibi indirip okuyabilirsiniz, dostlarınız ile paylaşabilirsiniz.
Keyifli okumalar…
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

