Birlikte oynayamayanlar birlikte yaşayamazlar!
Yonca İnal Eğilmezbaş tarafından yazılan ve yönetilen bir oyun. Bir çocuk oyunu olarak ilk anda dikkatiniz çekiyor, fakat oyun 7den 77 ye diye de tanıtımında vurgu yapılmaktadır. Oyun hem büyüklere hem de küçüklere mesajlar vermektedir. Bir arada yaşam üzerine…
Konusuna kısaca bakmak gerekirse; bir orman ve bir örümcek. Örümcek ağlarını örmüş, canı sıkılmaktadır, fakat bu can sıkıntısını oyun ile bozar kendisince, çevrede yaşananlara göz gezdirip, orada olanları hikayeleştirerek. Her hikaye bir oyundur ve oyunun içinde bir figür. Örümcek ağlarını örmüştür ve ördüğü ağın merkezinde canı sıkılırken yuvarlaklar ve köşeler grubunun yaşamını gözler. Ne tesadüftür ki iki çocuk karışmıştır. Köşelerin yaşadığı alanda bir yuvarlak çocuk, yuvarlakların yaşadığı yerde ise bir köşe çocuk bulunmaktadır ve bu iki çocuk bulundukları topluluğun kuralları içinde yetiştirilmek istenir ama kolay değildir fiziki koşulları bu uyuma. Bir farklılık hep vardır. Oyun ile bu iki farklı çocuğa uyum dersi verir topluluk üyeleri ama ne de olsa fiziki farklılık bu oyunlarda ne kadar zorlarsa da zorlasın bir farklılığı bir uyumsuzluğu hissettirir.
Yuvarlaklar hep birlikte gün batımı şarkısı söylerler, yuvarlak cümleler ile yuvarlak hareketlerin eşliğinde, çünkü birlikte şarkı söyleyemeyenler birlikte yaşayamazlar!
Köşeliler birlikte oyun oynamaya çalışırlar, çünkü birlikte oyun oynayamayanlar birlikte yaşayamazlar!
Günlerden bir gün dışarıdan iki farklı canlı gelir, onlar ile birlikte eğlenmeye çalışır, ilk defa yan yana gelirler yuvarlaklar ve köşeliler. Ve o birlikte yan yana geliş, farklılıklarına rağmen bir arada yaşamın var olacağını ve bir birini değiştirmemek kaydıyla ortay yeni paylaşımlar yapacaklarını öğrenirler. Birlikte oyun oynarlar, birlikte şarkı söylerler. Görürler ki, bir birlerini değiştirmek için zorlamadıklarında tüm farklılıklara rağmen oynayabiliyorlar, şarkı söyleyebiliyorlar.
Kısaca konu bu; bu konunun içinde ise bedensel özürlülerin profesyonel oyuncuların desteği ile birlikte aynı sahneyi alması. Yani yuvarlaklar ve köşeliler aynı sahnede aynı mesajı vermekteler. Birlikte şarkı söylediler, birlikte oynadılar ve seyirciler ile birlikte o anı yaşadılar.
Seyircilere de kısaca değinmek gerek, çünkü bedensel özürlülerin oluşturmuş olduğu bir seyirci vardı salonda. Körler, sağırlar ve zihinsel özürlüler ve de kendilerini normal sanan insanlar, değişik kıyafetlerde, değişik algılayışlar içinde. Bir arada yaşamın bir göstergesiydi salon ve sahne. Birlikte şarkı söylediler, birlikte alkış tutular ve sağırlar için birlikte teşekkür ettiler el işaretleri ile… Köşeler, yuvarlaklar sahnede nasıl yan yanaysa salonda da izleyiciler yan yanaydı.
Sahne kurgusu, dansı, müziği, ışığı ile bir bütün eğlenceli ve içinde birlikte yaşamı yücelten mesajı ile güzel seyirlik bir müzikal oyun. Yaşadığımız toplumun beklentisi değil mi birlikte yaşam, ama bir birini anlayan ve değiştirmek için zorlamayan! Ne yazık ki yaşam bu birlikte yaşamı ortadan kaldıran asimilasyon politikaları ve çatışmaları ile dolu. Birlikte yaşam yaşadığımız günün özlemi sadece…
Biri Hiçbiri ya da Hepsi
Kadro :
Yazan ve Yöneten: Yonca İnal Eğilmezbaş
Müzik: Deniz Noyan
Sahne Tasarımı: Ayhan Doğan
Kostüm Tasarımı: Zuhal Soy
Işık Tasarımı: Vahit Geyik
Efekt Tasarımı: Umut Yüzbaşıoğlu
Koreografisi: İbrahim Ulutaş
Müzik direktörü: Hüseyin Tuncel
Süpervizör: Çiğdem Aydın
Proje Koordinatörü: Gökhan Eğilmezbaş
İSÖM Proje Sorumluları: Zübeyde Vural ve Songül Çoban
İşaret Dili Tercümanı: Sema Çavuş
Oyuncular
Ömer Barış Bakova
Cem Kiremit
Barış Çağatay Çakıroğlu
Elif Doğanay
Nazan Yatgın
Tahir Varan
Burcu Çoban
Neval Kahraman
Deniz Yeşil Mavi
Şimşek Doğanalp
Hande Ören
Mehmet Tarık Kolcu
İbrahim Ulutaş
Arzu Singin
Eren Güngör
Çağlar Yavuz
İlter Burak Kalay
Erkan Başyıldız
Hüseyin Tuncel
İsmail Akar
Edip Tüzgen
Murat Karakaş
Bayram Ali Engin
7 Aralık 2010 Salı
6 Aralık 2010 Pazartesi
Pozitif ayrımcılık için neden tek adım atılmaz?
Pozitif ayrımcılık için neden tek adım atılmaz?
Anti semitizm kavramını bir çok resmi yazışmada ve yasalarda görmeniz mümkündür. Özellikle 2. dünya savaşı sonrası oluşan ortam içinde, Yahudi düşmanlığının yasaklayan yasalar ve Yahudileri küçük gören, hakaret eden yasalar ve düzenlemeleri ortadan kaldırmayı amaçlayan ve Yahudi soykırımının bir daha oluşmaması için toplum içinde Yahudi düşmanlığını kontrol edebilmek amacı ile yasal düzenlemeler yapılmıştır. Ve bu düzenlemelere uygun olarak ise; eğitimden sağlığa kadar yaşamın her alanda uygulamalara geçilmiştir.
Anti semitizm kavramı batıda yer alan bütün yasal düzenlemelerin temelinde yerini almıştır, çünkü onlar yaşadıklarının bir daha yaşanmamasını devletler nezdinde istemektedir. Bu bir vicdan borcudur ve bu borç pozitif ayrımcılık ile yerini almıştır.
Bizim gibi ülkelerde ise Yahudi düşmanlığı başka boyutlarda geliştirilmiştir ve uygulanmıştır. Yahudi olanların Yahudi isimler alması bu cumhuriyet rejimi içinde yasaklanmıştır, bugüne kadar da o isimleri kullanmaları ne yazık ki yasalar nezdinde gerçekleşememiştir. Yahudilerin hep iki isimleri olmuştur, sinagogda kayıtlı olan ve resmi dairelerde kayıtlı olan şeklinde. Sadece Yahudiler mi, elbette bu ayrımcılık ve asimilasyon politikası bir çok kültür içinde yerini almıştır. Tek dil, tek din, tek kültür yaratma mücadelesi sonucunda ulusal sermaye yaratma süreci bu asimilasyon politikalarının boyutlarını değiştirmiştir. Bazıları yasalar ile düzenlenirken, bazıları yasaların yan etkileri ile yerine getirilmiştir.
Ülkemizde uzun yıllardır bir politika yürütülmektedir, 12 Eylül rejimi ile birlikte bu uygulama artık alevi köylerine cami yapma boyutuna kadar gitmiştir. Alevilere karşı asimilasyon politikası sonucunda bir çok alevinin de kafası karışmıştır. Acaba bizlerde cami var mıydı diye soru sormaya başlaması bile alevi kültürüne yapılan en büyük kötülük olarak yerini almıştır. Alevilere yönelik negatif ayrımcılık bir çok alanda kendisini göstermiştir ama bu durum genelde yasalar ile düzenlenmemiş ayrımcılıktır. Bazı mahkeme kararlarında bile bunu görmek mümkündür.
Alevilere karşı bir çok defa toplu kıyım olmuştur. Aleviler gün geçtikçe de nüfus olarak azalmaktadır ve UNESCO’nun korunması gereken kültürler listesinde yerini alacak boyuta gelmiştir. Alevilerin negatif ayrımcılığını ortadan kaldırmak için; pozitif ayrımcılık yapılacak hale dönüştürülecek ‘anti Alevilik’ yasası çıkarılmalıdır, tıpkı anti semitizmde olduğu gibi. Aleviler, yaşadığımız toplumun en önemli renkleridir ve yok olmaması için; var olan tüm negatif ayrımcılıkları ortadan kaldıracak en önemli düzenleme; temel yasalar içinde “anti Alevilik” yasasının eklenmesidir. Bu toplum; eğer bu düzenleme gerçekleşir ise ancak ve ancak demokrasi için büyük adımı atmış olur.
Bir arada yaşamı savunuyorsak, var olan negatif uygulamaları ortadan kaldırmak istiyorsak, yasalarda ki, ırkçı, nefret duygularını besleyen tüm düzenlemelerin ortadan kaldırılması ve bu duyguları besleyen ortamlarının yaratılmasını en düşük seviyede ve kontrol edilir halde olması için; yan ve ana yasadaki tüm maddeler yeniden gözden geçirilmelidir. Sadece gözden geçirme yeterli değildir, Alevilik gibi farklı olan ve ötekileştirilmiş tüm kültürlere de pozitif ayrımcılık yapılmalıdır.
Pozitif ayrımcılık için, negatif ayrımcılıkların hepsinin ortadan kaldırılması için; zihniyet değişikliği şarttır, bu zihniyet değişikliği var olan eğitim sisteminin yeniden tartışılması ve karşılaştırmalı tarih bilgisi ışığında yeniden yazılması ile mümkündür. Aleviler ve diğer inanç ve kültürde olanlar; kendilerini tam ifade edebilmeleri için, var olan yasal engellerin ortadan kaldırılması şarttır.
Anti semitizm kavramını bir çok resmi yazışmada ve yasalarda görmeniz mümkündür. Özellikle 2. dünya savaşı sonrası oluşan ortam içinde, Yahudi düşmanlığının yasaklayan yasalar ve Yahudileri küçük gören, hakaret eden yasalar ve düzenlemeleri ortadan kaldırmayı amaçlayan ve Yahudi soykırımının bir daha oluşmaması için toplum içinde Yahudi düşmanlığını kontrol edebilmek amacı ile yasal düzenlemeler yapılmıştır. Ve bu düzenlemelere uygun olarak ise; eğitimden sağlığa kadar yaşamın her alanda uygulamalara geçilmiştir.
Anti semitizm kavramı batıda yer alan bütün yasal düzenlemelerin temelinde yerini almıştır, çünkü onlar yaşadıklarının bir daha yaşanmamasını devletler nezdinde istemektedir. Bu bir vicdan borcudur ve bu borç pozitif ayrımcılık ile yerini almıştır.
Bizim gibi ülkelerde ise Yahudi düşmanlığı başka boyutlarda geliştirilmiştir ve uygulanmıştır. Yahudi olanların Yahudi isimler alması bu cumhuriyet rejimi içinde yasaklanmıştır, bugüne kadar da o isimleri kullanmaları ne yazık ki yasalar nezdinde gerçekleşememiştir. Yahudilerin hep iki isimleri olmuştur, sinagogda kayıtlı olan ve resmi dairelerde kayıtlı olan şeklinde. Sadece Yahudiler mi, elbette bu ayrımcılık ve asimilasyon politikası bir çok kültür içinde yerini almıştır. Tek dil, tek din, tek kültür yaratma mücadelesi sonucunda ulusal sermaye yaratma süreci bu asimilasyon politikalarının boyutlarını değiştirmiştir. Bazıları yasalar ile düzenlenirken, bazıları yasaların yan etkileri ile yerine getirilmiştir.
Ülkemizde uzun yıllardır bir politika yürütülmektedir, 12 Eylül rejimi ile birlikte bu uygulama artık alevi köylerine cami yapma boyutuna kadar gitmiştir. Alevilere karşı asimilasyon politikası sonucunda bir çok alevinin de kafası karışmıştır. Acaba bizlerde cami var mıydı diye soru sormaya başlaması bile alevi kültürüne yapılan en büyük kötülük olarak yerini almıştır. Alevilere yönelik negatif ayrımcılık bir çok alanda kendisini göstermiştir ama bu durum genelde yasalar ile düzenlenmemiş ayrımcılıktır. Bazı mahkeme kararlarında bile bunu görmek mümkündür.
Alevilere karşı bir çok defa toplu kıyım olmuştur. Aleviler gün geçtikçe de nüfus olarak azalmaktadır ve UNESCO’nun korunması gereken kültürler listesinde yerini alacak boyuta gelmiştir. Alevilerin negatif ayrımcılığını ortadan kaldırmak için; pozitif ayrımcılık yapılacak hale dönüştürülecek ‘anti Alevilik’ yasası çıkarılmalıdır, tıpkı anti semitizmde olduğu gibi. Aleviler, yaşadığımız toplumun en önemli renkleridir ve yok olmaması için; var olan tüm negatif ayrımcılıkları ortadan kaldıracak en önemli düzenleme; temel yasalar içinde “anti Alevilik” yasasının eklenmesidir. Bu toplum; eğer bu düzenleme gerçekleşir ise ancak ve ancak demokrasi için büyük adımı atmış olur.
Bir arada yaşamı savunuyorsak, var olan negatif uygulamaları ortadan kaldırmak istiyorsak, yasalarda ki, ırkçı, nefret duygularını besleyen tüm düzenlemelerin ortadan kaldırılması ve bu duyguları besleyen ortamlarının yaratılmasını en düşük seviyede ve kontrol edilir halde olması için; yan ve ana yasadaki tüm maddeler yeniden gözden geçirilmelidir. Sadece gözden geçirme yeterli değildir, Alevilik gibi farklı olan ve ötekileştirilmiş tüm kültürlere de pozitif ayrımcılık yapılmalıdır.
Pozitif ayrımcılık için, negatif ayrımcılıkların hepsinin ortadan kaldırılması için; zihniyet değişikliği şarttır, bu zihniyet değişikliği var olan eğitim sisteminin yeniden tartışılması ve karşılaştırmalı tarih bilgisi ışığında yeniden yazılması ile mümkündür. Aleviler ve diğer inanç ve kültürde olanlar; kendilerini tam ifade edebilmeleri için, var olan yasal engellerin ortadan kaldırılması şarttır.
5 Aralık 2010 Pazar
Protesto!
Protesto!
Protesto, demokratik toplumlar içinde olmazsa olmazıdır, beğenmediğini protesto edersin ve o beğenmediğin şey hakkında fikir bildirirsin, olması en doğal olan şeydir. Protesto etmek, iktidar olduğu günden beri vardır ve protestocular, protesto edilenlerden daha fazla tarihe iz bırakmışlardır.
Protesto edilir, protestonun bir de karşı gücü vardır ki genelde bunlar da devlet memurlarıdır ayda devletin bekası için kendisini memur yerine koyanlardır. Protesto edenlere genelde bunlar saldırır, çünkü onlar görev insanlardır ve verilen emri yerine getirmek ile yükümlüdürler. Siyasi tercih protestolara karşı dozu belirler. Bazı protestolara sert tepkiyi ortaya koyanlar, tarih içinden yok olmuşlardır. Bugünkü iktidarda tarih içinde yok olacaktır, bıraktıkları bir çok olumsuz sonuçları ile birlikte.
Spartaküs, köle olarak görülen insanlar içinde, başkaldırının ve protestonun simgesidir. O protestosunu yaşamını ortaya koyarak yapmıştır. Bugün protesto edenlerin ruhunda Spartaküs’ün izi vardır. Saldıran ve saldırtanların içinde ise Roma imparatorunun ve onun lejyonlarının izlerini görmek mümkündür. Roma artık yoktur, onun mirasını savunanlar bugün gençlere, muhalif olanlara, protesto edenlere tıpkı onlar gibi saldırmakta ve saldırarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi düşünmektedirler, fakat tarih bize göstermiştir ki, ne Roma, ne de onların imparatorları kalmıştır. Bugün saldıranlarda, saldırtanlarda yok olacak ama Spartaküsler hep varlıklarını koruyacaklardır.
Başbakan Dolmabahçe sarayında YÖK konusunda toplantı yapacakmış. Ankara küçük geldi, çalışma ofisi artık sarayın bir odasını tespit etmiş ve yasalar bunu olanak kılmıştır. Saray müze olarak kullanılmaktan çok, başbakanın çalışma ofisi olarak uzun zamandır kullanılmaktadır. Osmanlı bir şekilde bir odada da olsa yaşamaya uzun süredir devam eder. İstanbul görünmeyen başkent olma işlevini sürdürmeye devam etmektedir. Yasalar ile düzenlenen uygulamalar, yasaladır ve meşrudur, bu sorgulanamaz! Başbakan en doğal tercihini orada kılmış, toplantı orada yapılacaktır! YÖK’ü kaldırmak yerine, YÖK’ü kullanmayı, devlet üniversitelerine bir çeki düzen vermeyi daha uygun görmüştür, bu iktidarın tercihidir ve olması gerekendir. Çünkü 12 Eylül Kurumu, 12 Eylül kurumlarını beslemeye devam edecektir. Doğanın yasası içinde vardır. YÖK, kurumun işlevi ve yapılanması içinde başbakana brifing vermek ile de yükümlüdürler, çünkü üniversitelerde yaşanan başörtüsü sorunu, - ki YÖK’ün uydurduğu bir sorundu - yine YÖK uygulamaları ile kaldırmıştır, fakat sorunlar devam etmektedir. Sorunlarını protesto ile gündeme getirmek isteyen muhalif gençlere, düşmana saldırır gibi saldıran görüntü geçmişte de varlığını koruyordu, bugünde tüm çıplaklığı ile koruyor. Gençleri düşman gören bir başbakan ve onun emir verdiği memurlar İstanbul’da tüm güçleri ile saldırmıştır. Memurlar, yerli üretim biberlerin etkisini ve sonuçlarını en çıplak olarak görmek için sanırım savaş oyunu oynamışlar, savunmasız gençlere yapılan bu saldırı, arenaya atılan gladyatöre yapılan ile aynıdır.
Sarayda başbakan dekanlarına “parmaklara barut kokusu değil, mürekkep bulaşsın” demiş. Dışarıda gençlerin üzerine ise biber gazı bulaşmaya devam ederken. Gözyaşı içinde bırakılan gençler, gözaltına alınan gençler içeride verilen demokrasi dersinden haberi yoktur, çünkü onlar arenada başbakanın memurlarının saldırısı altındaydılar. Demokrasiden ne anladığını açıkça ilan ediyordu başbakan! Bir Roma’lı özgüveni altında!
Protesto etmek doğaldır, doğal olmayan bunu demokrasinin parçası olarak sadece yandaşlarının yapmasına izin vermektir. Roma’lı kendi parlamentosunda kendi vatandaşını rahatlıkla protesto edebilir, ama bir sıradan vatandaş bunu yapamaz, ona karşı her türlü eziyeti doğal görür. Kendisini hala Roma imparatoru olduğunu ve hala Roma’da gibi yaşayacağını sananlar ne yazık ki varlığını koruyor…
Roma yoktur, onun izleri ne yazık ki bugünde yaşamaya devam ediyor, doğal olarak Spartaküsler de yaşamaya ve kavga etmeye devam ediyorlar. Roma yoktur, onun izi de bir gün hepten yok olacaktır.
Protesto, demokratik toplumlar içinde olmazsa olmazıdır, beğenmediğini protesto edersin ve o beğenmediğin şey hakkında fikir bildirirsin, olması en doğal olan şeydir. Protesto etmek, iktidar olduğu günden beri vardır ve protestocular, protesto edilenlerden daha fazla tarihe iz bırakmışlardır.
Protesto edilir, protestonun bir de karşı gücü vardır ki genelde bunlar da devlet memurlarıdır ayda devletin bekası için kendisini memur yerine koyanlardır. Protesto edenlere genelde bunlar saldırır, çünkü onlar görev insanlardır ve verilen emri yerine getirmek ile yükümlüdürler. Siyasi tercih protestolara karşı dozu belirler. Bazı protestolara sert tepkiyi ortaya koyanlar, tarih içinden yok olmuşlardır. Bugünkü iktidarda tarih içinde yok olacaktır, bıraktıkları bir çok olumsuz sonuçları ile birlikte.
Spartaküs, köle olarak görülen insanlar içinde, başkaldırının ve protestonun simgesidir. O protestosunu yaşamını ortaya koyarak yapmıştır. Bugün protesto edenlerin ruhunda Spartaküs’ün izi vardır. Saldıran ve saldırtanların içinde ise Roma imparatorunun ve onun lejyonlarının izlerini görmek mümkündür. Roma artık yoktur, onun mirasını savunanlar bugün gençlere, muhalif olanlara, protesto edenlere tıpkı onlar gibi saldırmakta ve saldırarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi düşünmektedirler, fakat tarih bize göstermiştir ki, ne Roma, ne de onların imparatorları kalmıştır. Bugün saldıranlarda, saldırtanlarda yok olacak ama Spartaküsler hep varlıklarını koruyacaklardır.
Başbakan Dolmabahçe sarayında YÖK konusunda toplantı yapacakmış. Ankara küçük geldi, çalışma ofisi artık sarayın bir odasını tespit etmiş ve yasalar bunu olanak kılmıştır. Saray müze olarak kullanılmaktan çok, başbakanın çalışma ofisi olarak uzun zamandır kullanılmaktadır. Osmanlı bir şekilde bir odada da olsa yaşamaya uzun süredir devam eder. İstanbul görünmeyen başkent olma işlevini sürdürmeye devam etmektedir. Yasalar ile düzenlenen uygulamalar, yasaladır ve meşrudur, bu sorgulanamaz! Başbakan en doğal tercihini orada kılmış, toplantı orada yapılacaktır! YÖK’ü kaldırmak yerine, YÖK’ü kullanmayı, devlet üniversitelerine bir çeki düzen vermeyi daha uygun görmüştür, bu iktidarın tercihidir ve olması gerekendir. Çünkü 12 Eylül Kurumu, 12 Eylül kurumlarını beslemeye devam edecektir. Doğanın yasası içinde vardır. YÖK, kurumun işlevi ve yapılanması içinde başbakana brifing vermek ile de yükümlüdürler, çünkü üniversitelerde yaşanan başörtüsü sorunu, - ki YÖK’ün uydurduğu bir sorundu - yine YÖK uygulamaları ile kaldırmıştır, fakat sorunlar devam etmektedir. Sorunlarını protesto ile gündeme getirmek isteyen muhalif gençlere, düşmana saldırır gibi saldıran görüntü geçmişte de varlığını koruyordu, bugünde tüm çıplaklığı ile koruyor. Gençleri düşman gören bir başbakan ve onun emir verdiği memurlar İstanbul’da tüm güçleri ile saldırmıştır. Memurlar, yerli üretim biberlerin etkisini ve sonuçlarını en çıplak olarak görmek için sanırım savaş oyunu oynamışlar, savunmasız gençlere yapılan bu saldırı, arenaya atılan gladyatöre yapılan ile aynıdır.
Sarayda başbakan dekanlarına “parmaklara barut kokusu değil, mürekkep bulaşsın” demiş. Dışarıda gençlerin üzerine ise biber gazı bulaşmaya devam ederken. Gözyaşı içinde bırakılan gençler, gözaltına alınan gençler içeride verilen demokrasi dersinden haberi yoktur, çünkü onlar arenada başbakanın memurlarının saldırısı altındaydılar. Demokrasiden ne anladığını açıkça ilan ediyordu başbakan! Bir Roma’lı özgüveni altında!
Protesto etmek doğaldır, doğal olmayan bunu demokrasinin parçası olarak sadece yandaşlarının yapmasına izin vermektir. Roma’lı kendi parlamentosunda kendi vatandaşını rahatlıkla protesto edebilir, ama bir sıradan vatandaş bunu yapamaz, ona karşı her türlü eziyeti doğal görür. Kendisini hala Roma imparatoru olduğunu ve hala Roma’da gibi yaşayacağını sananlar ne yazık ki varlığını koruyor…
Roma yoktur, onun izleri ne yazık ki bugünde yaşamaya devam ediyor, doğal olarak Spartaküsler de yaşamaya ve kavga etmeye devam ediyorlar. Roma yoktur, onun izi de bir gün hepten yok olacaktır.
Nefret söylemi…
Nefret söylemi…
Nefret; devlet kurulduğu günden beri varlığını koruyor, çünkü devlet olmak için sınıra ihtiyaç vardır, sınırın olması içinde düşman. Düşman olan yerde, nefret duygusunun beslenmesi gereklidir, ki iktidar varlığını koruyabilsin.
Nefret söylemi, bir birikimin sonucunda ortaya çıkar, o birikimler tarihsel köklerini yaratmaktadır. Nefretin ortaya çıkması için uzun bir geçmişe de gerek yoktur, sizin ile sadece komşu olması yeterlidir. Bir de görülmeyen düşmanlar vardır, o düşmanları görüp görmemek önemli değildir, ama görünmeyen düşman; görünen düşmana göre daha tehlikelidir ve yok edilmesi için sürekli canlı tutulur.
Her kültürün, her toplumun, her cemaatın nefret ettiği bir şeyleri vardır, çünkü toplumsal varlık için sıva işlevini görür. Fakat sıvasızda toplum inşaat edileceği ve yaşatılacağı pek düşünülmez. İktidar hırsının olduğu yerde, düşmanlığın beslenmesi gereklidir, düşmanlık ise; nefret duygusunun her alanda okşanması ile mevcuttur.
Nefret duygusu kişisel olmaktan çok toplumsal normların ve doğruları ile gelişir ve değişir. Kişisel nefret duyguları kişisel etki yaparken, toplumsal nefret duygusu tamamı ile toplumun doğruları ve tarihe bakış açısı ile ilgilidir. Resmi ideoloji ile beslenen bu duygular, resmi tarihin eğitim yoluyla bireylere verilmesi ile ulusal sınırlar içinde nefret duygusunun; toplumsal normlar içinde normal karşılanmasına ve o duyguyu yaşayanlar devlet sınırları içinde doğal karşılanması ile karşı karşıya kalırız. O kadar ileri düzeye gider ki, o toplumun konuştuğu günlük yaşam içinde kullanılan kelimeler de, nefret duygusunun karşılığı cümlelere dönüşür. O cümleleri toplumun hangi kesimi içinde kullanırsanız kullanın, rahatsızlık vermez.
Nefret söylemi farkında olalım olmayalım; yasalar ile belirlenir. Yasaların izin verdiği nefret duygularımızda vardır. Devletin belirlediği yaşam alanları ve düşünce biçimimiz içinde, nefret duygularını besleyen düzenlemeler vardır. Her toplumun içinde bu duyguları besleyen ve geliştiren düzenlemeler varlığını korumuştur, çünkü bu duygular devletin ve sistemin devamı için yaşamsal bir anlamı vardır. Devlet; düşman olmadan yaşayamaz!
Nefret ettiğimiz ne ise; onu, her olumsuz olay karşısında kaldığımızda, altında o nefret ettiğimizi arar ve hatta buluruz da. Buna uygun düşünce biçimimiz ve dilimizin bize kazandırdığı düşünme yöntemi uygundur. Hangi kültürden geldiğimiz ve hangi dili konuştuğumuz çok önemlidir, her dil kendisine ait düşmanlar yaratır ve besler, o yüzden her toplumun ve kültürün nefret duygusunu besleyen anahtar kelimeler, yani uyarıcılar her zaman vardır ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak beslenir. Bu beslenme sonucunda, bireyin tepkileri, bu bilinç altındaki nefret duygusunun bir yansıması olarak ortaya çıkar. İster üniversite mezunu, ister ilkokul mezunu birey olsun, bazı olaylar karşısında birey ortak tepki verir, sevincini, üzüntüsünü, neşesini bu toplum normlara uygun olarak ortak verir. Toplum duygularını ve varlık sebebi gördüğü ne varsa, toplumun genel kabul gören doğrularıdır ve toplumun doğruları sabit değildir ve değişkenlik gösterir zaman içinde. Dinamik toplum içinde de doğal olarak nefret ve sonucunda yaşanmışlıklar varlığını koruyacaktır. Hatta nefret edilen şey ortadan kalmış olsa da, duygusu varlığın koruyacak ve dil ile ileriki kuşaklara taşınacaktır.
Nefrete karşı mücadele ancak ve ancak toplumun karşılaştırmalı tarih bilincinin gelişmesi ile ortaya çıkacaktır, kendi içinde yaşayan ve kapalı toplumlarda nefrete karşı mücadele olmaz, ilişki ağının gelişimi ile birlikte nefrete karşı mücadele ortaya çıkar. Teknolojideki gelişmeler sonucunda, ulusal devletin yaratmış olduğu tarih bilinci yıkılmaya yüz tutarken, doğal olarak toplumlar içinde nefret ve ırkçılık gibi kavramlar insanlık düşmanı olarak algılanmaya ve toplumlar; nefret duygusunu besleyen, açıktan beslenen kaynaklara doğru sorgulamaya başlamıştır. Bu da doğal sonucu olarak; devlet ve varlığı sorgulanmaya, -şimdilik çekingen tavırlar ile - gidilmesini de beraberinde getirmiştir.
Devlet, varlık sebebinin önemli saç ayağından birini kaybetmek üzeredir, çünkü o güne kadar öğretilen ve kuşaklardan kuşaklara aktarılan nefret söylencelerin birer şehir efsanesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Uluslar üstü yasaların ulusal yasalardan üstün olduğu ve zorunlu olarak ulusal sınırlar içinde kullanılması sonucunda, bireyler dildeki ırkçılıktan, duygusal olarak nefretin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir. Yaşadığımız toplum bize öğretildiği gibi homojen değil, heterojen olduğunu ve tek tarih yerine karşılaştırmalı tarihin sonucunda yeniden geçmişin sorgulanması ile karşı karşıyayız.
Nefrete karşı mücadele ulusal sınırlar içinde her ne kadar önemli olsa da, evrensel kuralların ve normların oluşması ile daha anlam kazanacaktır. Azınlıkların hakları ancak ve ancak evrensel yasaların katı şekilde ulusal sınırlar içinde kullanılması ile eğitim programın ve tarih bilincinin yeniden düzenlenmesi ile birlikte mümkündür.
Yasalarda var olan nefret duygularını besleyen düzenlemelerin ortadan kaldırılması, yasaları uygulayanların nefret duygularına göre karar vermelerinin ortadan kaldırılması ancak ve ancak verilen her kararın sorgulanması ile mümkündür.
Nefreti besleyen duyguların kökten ortadan kaldırılması, düşman kavramının ortadan kaldırılması ile mümkündür, bu ancak ve ancak devlet kavramın yeniden yorumlaması ile mümkündür. Bugün yaşadığımız çağ, düşmanlıkları besleyen ve yeni düşmanların yaratıldığı, yaşam bakışımız içine yeni nefret duyguların kazanıldığı bir geçiş sürecinde bulunmaktayız.
Yeni teknoloji ürün olan yeni medyanın yaratılması nefret duygusunun global çapta beslenmesini beraberinde getirmektedir. Nefret sanki bulaşıcı bir virüs gibi çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmakta ve yeni savaş aracı olabilmektedir. Bu araçlar eğer evrensel yasalar içinde ve istisnasız kontrol edilmesi ve evrensel yasalar ile yönetilmesi ile; bu yaygınlaşan savaş tohumu olan nefretin kontrol altına alınması ile mümkündür, aksi halde bu duygu daha büyük yıkıcı bir çatışmayı besleyecek ve hızlı bir şekilde global çatışmayı yaşamamız ile sonuçlanacaktır. Nefret yeni biçimi ile virüs gibi yaygınlaşırken, ona karşı yürütülen anti nefret söylemleri ne yazık ki şimdilik çok zayıf konumdadır. Nefret duygusu öyle bir şeydir ki, toplumu tek vücut yapmakta ve karşı tarafı linç etmeye kadar götürebilmektedir, yani toplumun ve yöneticilerinin gözlerini karartabilmektedir. Bu durumu ülkemizde kısa süreç içinde bir çok olayda yaşadık.
Nefret; devlet kurulduğu günden beri varlığını koruyor, çünkü devlet olmak için sınıra ihtiyaç vardır, sınırın olması içinde düşman. Düşman olan yerde, nefret duygusunun beslenmesi gereklidir, ki iktidar varlığını koruyabilsin.
Nefret söylemi, bir birikimin sonucunda ortaya çıkar, o birikimler tarihsel köklerini yaratmaktadır. Nefretin ortaya çıkması için uzun bir geçmişe de gerek yoktur, sizin ile sadece komşu olması yeterlidir. Bir de görülmeyen düşmanlar vardır, o düşmanları görüp görmemek önemli değildir, ama görünmeyen düşman; görünen düşmana göre daha tehlikelidir ve yok edilmesi için sürekli canlı tutulur.
Her kültürün, her toplumun, her cemaatın nefret ettiği bir şeyleri vardır, çünkü toplumsal varlık için sıva işlevini görür. Fakat sıvasızda toplum inşaat edileceği ve yaşatılacağı pek düşünülmez. İktidar hırsının olduğu yerde, düşmanlığın beslenmesi gereklidir, düşmanlık ise; nefret duygusunun her alanda okşanması ile mevcuttur.
Nefret duygusu kişisel olmaktan çok toplumsal normların ve doğruları ile gelişir ve değişir. Kişisel nefret duyguları kişisel etki yaparken, toplumsal nefret duygusu tamamı ile toplumun doğruları ve tarihe bakış açısı ile ilgilidir. Resmi ideoloji ile beslenen bu duygular, resmi tarihin eğitim yoluyla bireylere verilmesi ile ulusal sınırlar içinde nefret duygusunun; toplumsal normlar içinde normal karşılanmasına ve o duyguyu yaşayanlar devlet sınırları içinde doğal karşılanması ile karşı karşıya kalırız. O kadar ileri düzeye gider ki, o toplumun konuştuğu günlük yaşam içinde kullanılan kelimeler de, nefret duygusunun karşılığı cümlelere dönüşür. O cümleleri toplumun hangi kesimi içinde kullanırsanız kullanın, rahatsızlık vermez.
Nefret söylemi farkında olalım olmayalım; yasalar ile belirlenir. Yasaların izin verdiği nefret duygularımızda vardır. Devletin belirlediği yaşam alanları ve düşünce biçimimiz içinde, nefret duygularını besleyen düzenlemeler vardır. Her toplumun içinde bu duyguları besleyen ve geliştiren düzenlemeler varlığını korumuştur, çünkü bu duygular devletin ve sistemin devamı için yaşamsal bir anlamı vardır. Devlet; düşman olmadan yaşayamaz!
Nefret ettiğimiz ne ise; onu, her olumsuz olay karşısında kaldığımızda, altında o nefret ettiğimizi arar ve hatta buluruz da. Buna uygun düşünce biçimimiz ve dilimizin bize kazandırdığı düşünme yöntemi uygundur. Hangi kültürden geldiğimiz ve hangi dili konuştuğumuz çok önemlidir, her dil kendisine ait düşmanlar yaratır ve besler, o yüzden her toplumun ve kültürün nefret duygusunu besleyen anahtar kelimeler, yani uyarıcılar her zaman vardır ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak beslenir. Bu beslenme sonucunda, bireyin tepkileri, bu bilinç altındaki nefret duygusunun bir yansıması olarak ortaya çıkar. İster üniversite mezunu, ister ilkokul mezunu birey olsun, bazı olaylar karşısında birey ortak tepki verir, sevincini, üzüntüsünü, neşesini bu toplum normlara uygun olarak ortak verir. Toplum duygularını ve varlık sebebi gördüğü ne varsa, toplumun genel kabul gören doğrularıdır ve toplumun doğruları sabit değildir ve değişkenlik gösterir zaman içinde. Dinamik toplum içinde de doğal olarak nefret ve sonucunda yaşanmışlıklar varlığını koruyacaktır. Hatta nefret edilen şey ortadan kalmış olsa da, duygusu varlığın koruyacak ve dil ile ileriki kuşaklara taşınacaktır.
Nefrete karşı mücadele ancak ve ancak toplumun karşılaştırmalı tarih bilincinin gelişmesi ile ortaya çıkacaktır, kendi içinde yaşayan ve kapalı toplumlarda nefrete karşı mücadele olmaz, ilişki ağının gelişimi ile birlikte nefrete karşı mücadele ortaya çıkar. Teknolojideki gelişmeler sonucunda, ulusal devletin yaratmış olduğu tarih bilinci yıkılmaya yüz tutarken, doğal olarak toplumlar içinde nefret ve ırkçılık gibi kavramlar insanlık düşmanı olarak algılanmaya ve toplumlar; nefret duygusunu besleyen, açıktan beslenen kaynaklara doğru sorgulamaya başlamıştır. Bu da doğal sonucu olarak; devlet ve varlığı sorgulanmaya, -şimdilik çekingen tavırlar ile - gidilmesini de beraberinde getirmiştir.
Devlet, varlık sebebinin önemli saç ayağından birini kaybetmek üzeredir, çünkü o güne kadar öğretilen ve kuşaklardan kuşaklara aktarılan nefret söylencelerin birer şehir efsanesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Uluslar üstü yasaların ulusal yasalardan üstün olduğu ve zorunlu olarak ulusal sınırlar içinde kullanılması sonucunda, bireyler dildeki ırkçılıktan, duygusal olarak nefretin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir. Yaşadığımız toplum bize öğretildiği gibi homojen değil, heterojen olduğunu ve tek tarih yerine karşılaştırmalı tarihin sonucunda yeniden geçmişin sorgulanması ile karşı karşıyayız.
Nefrete karşı mücadele ulusal sınırlar içinde her ne kadar önemli olsa da, evrensel kuralların ve normların oluşması ile daha anlam kazanacaktır. Azınlıkların hakları ancak ve ancak evrensel yasaların katı şekilde ulusal sınırlar içinde kullanılması ile eğitim programın ve tarih bilincinin yeniden düzenlenmesi ile birlikte mümkündür.
Yasalarda var olan nefret duygularını besleyen düzenlemelerin ortadan kaldırılması, yasaları uygulayanların nefret duygularına göre karar vermelerinin ortadan kaldırılması ancak ve ancak verilen her kararın sorgulanması ile mümkündür.
Nefreti besleyen duyguların kökten ortadan kaldırılması, düşman kavramının ortadan kaldırılması ile mümkündür, bu ancak ve ancak devlet kavramın yeniden yorumlaması ile mümkündür. Bugün yaşadığımız çağ, düşmanlıkları besleyen ve yeni düşmanların yaratıldığı, yaşam bakışımız içine yeni nefret duyguların kazanıldığı bir geçiş sürecinde bulunmaktayız.
Yeni teknoloji ürün olan yeni medyanın yaratılması nefret duygusunun global çapta beslenmesini beraberinde getirmektedir. Nefret sanki bulaşıcı bir virüs gibi çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmakta ve yeni savaş aracı olabilmektedir. Bu araçlar eğer evrensel yasalar içinde ve istisnasız kontrol edilmesi ve evrensel yasalar ile yönetilmesi ile; bu yaygınlaşan savaş tohumu olan nefretin kontrol altına alınması ile mümkündür, aksi halde bu duygu daha büyük yıkıcı bir çatışmayı besleyecek ve hızlı bir şekilde global çatışmayı yaşamamız ile sonuçlanacaktır. Nefret yeni biçimi ile virüs gibi yaygınlaşırken, ona karşı yürütülen anti nefret söylemleri ne yazık ki şimdilik çok zayıf konumdadır. Nefret duygusu öyle bir şeydir ki, toplumu tek vücut yapmakta ve karşı tarafı linç etmeye kadar götürebilmektedir, yani toplumun ve yöneticilerinin gözlerini karartabilmektedir. Bu durumu ülkemizde kısa süreç içinde bir çok olayda yaşadık.
27 Kasım 2010 Cumartesi
King Kong’un Kızları
King Kong’un Kızları
Huzurevi ya da yaşlılar yurdu deyin ama yaşlıların ölümü beklediği alandır. Ölüm son noktadır ve o son noktaya huzur içinde insan, yılların birikimi ile gitmek ister. Yıllar izlerini insanların üzerine işlemiştir. Her kıvırım, her çizgi, her anı ve her konuşma geçmişin birikimdir. O birikim ile dünyaya bakarız.
Yaşlılık bir anlamda insanın trajik sondur ama aynı zamanda komedisidir, çünkü çocukluğuna dönüşünün de bir işaretidir. Yeniden başa dönmek, özlem, özlem yanında unutmak. Çağın trajedisi kara mizah bir şekilde oyun içinde işlenirse eğer, mükemmel bir oyun ve yorum ortaya çıkar. King kong’un Kızları adlı oyun bir kara mizahtır. Kara mizah zaman zaman öyle sert şekilde kendisini gösterir ki, ister istemez afallamadan edemezsiniz. Gördüklerinizi, hissettiklerinizi, fark edemediklerinizi öyle bir dil ile anlatır ki, gülüp gülmeme arasında, ağlamak ile şaşkınlık arasında kalırsınız. Oyun sahneye konması, yeniden yorumlanması içinde Işıl Yücesoy, tecrübelerini konuşturmuş. Mükemmel bir yorum içinde oyunu izleyiciler ile buluşturmuştur.
Oyun huzurevindedir. Yaşamın son günlerini yaşadıklarının farkında olmayan yaşlılar ve onarla bakan bakıcılar. Üç bakıcının kendilerini sonlandıran yerine koymaları ve yaşlıların çaresizlikleri, çaresizlikleri içinde günlük yaşama bakışlarını sahnede görürüz. Üç bakıcı ve yaşlılar.
Huzurevleri yaşlandıkça ve yakınımızın yaşlanması ile gündemimize gelir, pek farkında değilizdir. Arada sırada haberlerde kötü muamele ilgili haberler duyarız ama pek bilmeyiz orada ne yaşandığını. Sağ girenlerin ölü çıktığı yerler gibidir. Bir son nokta, son duraktır. Oraya binenin artık yaşama dönme şansı yoktur.
Oyun işte bu son durakta geçer. Son durakta bir doğum günü. 90. yaş gününü kutlayan bir kadın, oğlunu yıllardır görmemiş ve onu bekler konumdadır. Son bir kere daha görmek ama şansı yoktur. Tekerlekli sandalyede geldiği huzur evini, tekerleksiz terk edecektir. Bir anlamda vampirler için tekerlekli yiyecek konumundadır. Huzur evinde yaşlılara bakan üç kadın, üçü de yaşlılara bakmanın ne kadar zor olduğunu bilir ve kafalarında Hollywood kahramanlarının adlarını kullanarak senaryo yazarlar. Her kahramanın son noktasıdır onları ilgilendiren. Ve o son noktayı kendi yaşlılar üzerinde bir oyun gibi sergilerler.
Bir oyundur, oyun beklentileri ve yaşanmışlıkları içinde gelişir. Hafızasını kaybedenler, hala dokunulmamış bakire kıza kadar her şey; hızlı ve bir gecede gelişir. Doğum günü son nefesi verdiği gündür, sadece son nefesi o değil diğerleri de verecektir. Üç kadın, üçü de hayatta kalacaktır, en önemli müşterileri, ekmek kapılarını sonlandırarak! Yaşamda yaşayamadıklarını, yaşamak için kendilerine verdikleri özel farklı adlar ile üç farklı insan. Üç farklı insanın ortak noktası vardır, kendilerine biçilen rolleri ret etmek ve var olan gerçekliklerini oyuna dönüştürerek, kafalarındakine hayat vermek. Üç kişi, rollerini ret ederken durmadan cinayet işleyen makineye dönüşürler tıpkı King Kong gibi, aslında kurban ettiklerini içten içe seviyorlardır.
Oyunu izleme şansını bulanlar şansılar, bulmayanlar ise bulmak için fırsat bulduklarında kaçırmasınlar derim, çünkü her biri bir birinden değerli emekçilerin ortak üretimine ve yorumuna şahitlik edeceksiniz. Her oyuncu, her teknik eleman, kapıda bekleyenden, içeride yer gösterene kadar, her çalışanın özen gösterdiği oyuna siz de özen göstereceğinizi umuyorum ve unutmayacağınız bir oyun seyretmiş olacaksınız. Emeği geçenleri, yazanından, tercümanına, ışıkçısından, dansçısına hepsine teşekkür ediyorum. Emekliye ilk adımını atan ama emekli olamayacak olan sevgili yönetmenimize ayrıca teşekkürler ederim, bu oyunu bize sunduğu için…
Yazan: Theresia Walser
Çeviren: Sibel Arslan Yeşilay
Yöneten: Işıl Yücesoy
Dekor Tasarım: Ethem Özbora
Giysi Tasarım: Serpil Tezcan
Işık Tasarım: Serhat Akın
Müzik: Nurettin Özşuca
Dans Düzeni: S. Handan Özer
Yönetmen Yardımcısı: Mahmut Gökgöz
Asistan: Dilara Akın
Sahne Amiri: Mahzuni Yılmaz
Kondüvit: Nil Nuran Tanrıseven
Işık Kumanda: Bülent Yalçın
Rol Dağılımı:
Habibe Merih Atalay, Ebru Unurtan, Mehlika Balkan, Hanife Şahin, Suna Selen, Emin Olcay, Mahmut Gökgöz, Sevinç Aktansel, Turan Günay
Huzurevi ya da yaşlılar yurdu deyin ama yaşlıların ölümü beklediği alandır. Ölüm son noktadır ve o son noktaya huzur içinde insan, yılların birikimi ile gitmek ister. Yıllar izlerini insanların üzerine işlemiştir. Her kıvırım, her çizgi, her anı ve her konuşma geçmişin birikimdir. O birikim ile dünyaya bakarız.
Yaşlılık bir anlamda insanın trajik sondur ama aynı zamanda komedisidir, çünkü çocukluğuna dönüşünün de bir işaretidir. Yeniden başa dönmek, özlem, özlem yanında unutmak. Çağın trajedisi kara mizah bir şekilde oyun içinde işlenirse eğer, mükemmel bir oyun ve yorum ortaya çıkar. King kong’un Kızları adlı oyun bir kara mizahtır. Kara mizah zaman zaman öyle sert şekilde kendisini gösterir ki, ister istemez afallamadan edemezsiniz. Gördüklerinizi, hissettiklerinizi, fark edemediklerinizi öyle bir dil ile anlatır ki, gülüp gülmeme arasında, ağlamak ile şaşkınlık arasında kalırsınız. Oyun sahneye konması, yeniden yorumlanması içinde Işıl Yücesoy, tecrübelerini konuşturmuş. Mükemmel bir yorum içinde oyunu izleyiciler ile buluşturmuştur.
Oyun huzurevindedir. Yaşamın son günlerini yaşadıklarının farkında olmayan yaşlılar ve onarla bakan bakıcılar. Üç bakıcının kendilerini sonlandıran yerine koymaları ve yaşlıların çaresizlikleri, çaresizlikleri içinde günlük yaşama bakışlarını sahnede görürüz. Üç bakıcı ve yaşlılar.
Huzurevleri yaşlandıkça ve yakınımızın yaşlanması ile gündemimize gelir, pek farkında değilizdir. Arada sırada haberlerde kötü muamele ilgili haberler duyarız ama pek bilmeyiz orada ne yaşandığını. Sağ girenlerin ölü çıktığı yerler gibidir. Bir son nokta, son duraktır. Oraya binenin artık yaşama dönme şansı yoktur.
Oyun işte bu son durakta geçer. Son durakta bir doğum günü. 90. yaş gününü kutlayan bir kadın, oğlunu yıllardır görmemiş ve onu bekler konumdadır. Son bir kere daha görmek ama şansı yoktur. Tekerlekli sandalyede geldiği huzur evini, tekerleksiz terk edecektir. Bir anlamda vampirler için tekerlekli yiyecek konumundadır. Huzur evinde yaşlılara bakan üç kadın, üçü de yaşlılara bakmanın ne kadar zor olduğunu bilir ve kafalarında Hollywood kahramanlarının adlarını kullanarak senaryo yazarlar. Her kahramanın son noktasıdır onları ilgilendiren. Ve o son noktayı kendi yaşlılar üzerinde bir oyun gibi sergilerler.
Bir oyundur, oyun beklentileri ve yaşanmışlıkları içinde gelişir. Hafızasını kaybedenler, hala dokunulmamış bakire kıza kadar her şey; hızlı ve bir gecede gelişir. Doğum günü son nefesi verdiği gündür, sadece son nefesi o değil diğerleri de verecektir. Üç kadın, üçü de hayatta kalacaktır, en önemli müşterileri, ekmek kapılarını sonlandırarak! Yaşamda yaşayamadıklarını, yaşamak için kendilerine verdikleri özel farklı adlar ile üç farklı insan. Üç farklı insanın ortak noktası vardır, kendilerine biçilen rolleri ret etmek ve var olan gerçekliklerini oyuna dönüştürerek, kafalarındakine hayat vermek. Üç kişi, rollerini ret ederken durmadan cinayet işleyen makineye dönüşürler tıpkı King Kong gibi, aslında kurban ettiklerini içten içe seviyorlardır.
Oyunu izleme şansını bulanlar şansılar, bulmayanlar ise bulmak için fırsat bulduklarında kaçırmasınlar derim, çünkü her biri bir birinden değerli emekçilerin ortak üretimine ve yorumuna şahitlik edeceksiniz. Her oyuncu, her teknik eleman, kapıda bekleyenden, içeride yer gösterene kadar, her çalışanın özen gösterdiği oyuna siz de özen göstereceğinizi umuyorum ve unutmayacağınız bir oyun seyretmiş olacaksınız. Emeği geçenleri, yazanından, tercümanına, ışıkçısından, dansçısına hepsine teşekkür ediyorum. Emekliye ilk adımını atan ama emekli olamayacak olan sevgili yönetmenimize ayrıca teşekkürler ederim, bu oyunu bize sunduğu için…
Yazan: Theresia Walser
Çeviren: Sibel Arslan Yeşilay
Yöneten: Işıl Yücesoy
Dekor Tasarım: Ethem Özbora
Giysi Tasarım: Serpil Tezcan
Işık Tasarım: Serhat Akın
Müzik: Nurettin Özşuca
Dans Düzeni: S. Handan Özer
Yönetmen Yardımcısı: Mahmut Gökgöz
Asistan: Dilara Akın
Sahne Amiri: Mahzuni Yılmaz
Kondüvit: Nil Nuran Tanrıseven
Işık Kumanda: Bülent Yalçın
Rol Dağılımı:
Habibe Merih Atalay, Ebru Unurtan, Mehlika Balkan, Hanife Şahin, Suna Selen, Emin Olcay, Mahmut Gökgöz, Sevinç Aktansel, Turan Günay
25 Kasım 2010 Perşembe
Kendi kendine konuşmaktır aşk!
Kendi kendine konuşmaktır aşk!
Bana göre, eskiden solcu olup da, yıllar sonra kendisi ile yüzleşen bir yazarın iç konuşmasının sahnedeki canlandırılmasına verilen isim olmuş. Yazarın kendine karşın içten konuşmalarına sahnede şahitlik yaparken, aslında yazarın ne kadar içten içe kanayan bir yarasının olduğunu da görüyoruz.
Tiyatro yazarı, eserini yazarken aklına ilk geleni olduğu gibi anlatmak zorunda mıdır?… Bir öykü içinde bir çok öykü anlatmak?... İzleyiciyi yoran, uzun diyaloglar içinde, bir biri ile alakası olmayan konular arasında zıplamak zorunda mıdır? Bizde tiyatro eserleri neden evrensel olarak başarısız olarak kabul ediliyor? Bir eser hayata getirilirken, yazar komplekslerini tümü ile yansıtmak zorunda mıdır?
Oyunu sahnede izlerken kafamdan geçen sorular bunlardı.
Bir adamın sevgililer günü içinde yaşadığı birkaç saatte şahitlik ediyorduk. Trajediydi, belki de dram. Neydi gerçekten oyunun türü?
Sahnede oyun tek kişilik gibi gözükebilir, fakat oyunun bir de yan oyuncuları vardı. Salonun yan koridorlarından gelen karanlıkta bir oyuncu, bir de sesini duyduğumuz kadın. Sahnede tek oyuncu görmekteyiz, fakat iç içe girmiş başka oyuncularda seyirciye kendisini hissettiriyor.
Oyun tanıtım katalogunda iki oyuncunun ismi geçmesine rağmen, sesi ile hayat veren, kapıdan seslenene kadar değişik seslerin sahibi de, oyuncu listesi içinde isimlerinin alması uygun olurdu diye düşünüyorum. Kürşat Alnıaçık sahnede hayat verdiği karakter, oyunun yazarı olduğunu düşünmeden geçemedim. Yazar, eski solcu! Neden bu eski solcu vurgusu yapılır? Yazar bilerek, eski solcu gününde ilişkiye geçemediği kız arkadaşı ile yaşadıklarını sıkıştırır konunun içine… (belkide tek aşık olduğu kadın, bakire olarak sevdiği kadın, tenine dokunamadığı için onu hep sevdiğini sandığı kadın) İlk cinsel ilişkiye girdiği kadını, ilk ilişkiye Freud’un penceresinden bakar ve bugün yaşadıklarını ona bağlar. Sola küfretmek modadır, söz arasında da olsa eski geldiği geleneğe küfret gitsin, bakın onlar özgürlükçü değildi, sevdiğimin elini bile tutamadım. Yazar solcu geçmişi olmasaydı, acaba sola karşı bilinç altında beslediği düşmanlığı yeniden hayat verir miydi?
Eski solcu, sahneden gördüğüm kadarı ile alkolik ve cinsel ilişki yaşadıklarını aşk sanan kişi, sevgililer gününde sevgilisi gelmeyince düştüğü trajik komik durum. Geçmiş artık yoktur, toprak altına sakladığı sevgilileri de yoktur, yalnızdır ve bu yalnızlığı ile yüzleşmektedir. Sahnede müthiş bir abartı ve performans izledik. Gereğinden fazla abartılı hareketler ve dans gibi kıvrılmalar. Ne anlamlar ifade ediyordu? Yerde, koltukların üzerinde, altında üstünde... Neden bu kadar çok hareket ve abartı? Neden??? Hiç anlam veremediğim ve anlamlandıramadım performans. Belki oyuncu bu sayede çok iyi oynadığını sanıyor, terlemeyen oyuncuya oyuncu denemez mi diye düşünüyor? Bilemem, anlamlandırmadım. Sahnede yer alan her objenin, hareketin bir anlamı ve sonucu olması gereklidir, sporcu vücudu ile şimdiki moda değimi ile fit bir oyuncunun performansına şahitlik ettik ama anlamlandırmadığım bir enerji içinde terleyen oyuncuyu izledim. Yazar ne kadar anlamsız (bana göre) ayrınlar içinde konulardan konulara zıplıyorsa, oyuncu da o kadar anlamsız zıpladı.
Sahne düzeni, oyuna göre çok güzel yapılmış, ışık; oyuncuyu çok iyi izlemiş ve aydınlatmış. Müzik aynı başarıyı göstermiş olmasına rağmen, oyunda beni rahatsız eden iki konu öne çıkıyor, yazarın yazdığı öykü ve oyuncunun hareketi. İkisi de gereğinden fazla abartı ve ayrıntı ile süslüydü. Gereksiz ayrıntılar konunun içinin boşalmasına sebep oluyor. Harcanmış o kadar güzel emeğin gökyüzüne savrulmasına sebep olmaktadır.
İsmail Cem Özkan
Kendi kendine konuşmaktır aşk
Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman
Sahne Amiri: İlker Temür
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Kaan Eman
Bana göre, eskiden solcu olup da, yıllar sonra kendisi ile yüzleşen bir yazarın iç konuşmasının sahnedeki canlandırılmasına verilen isim olmuş. Yazarın kendine karşın içten konuşmalarına sahnede şahitlik yaparken, aslında yazarın ne kadar içten içe kanayan bir yarasının olduğunu da görüyoruz.
Tiyatro yazarı, eserini yazarken aklına ilk geleni olduğu gibi anlatmak zorunda mıdır?… Bir öykü içinde bir çok öykü anlatmak?... İzleyiciyi yoran, uzun diyaloglar içinde, bir biri ile alakası olmayan konular arasında zıplamak zorunda mıdır? Bizde tiyatro eserleri neden evrensel olarak başarısız olarak kabul ediliyor? Bir eser hayata getirilirken, yazar komplekslerini tümü ile yansıtmak zorunda mıdır?
Oyunu sahnede izlerken kafamdan geçen sorular bunlardı.
Bir adamın sevgililer günü içinde yaşadığı birkaç saatte şahitlik ediyorduk. Trajediydi, belki de dram. Neydi gerçekten oyunun türü?
Sahnede oyun tek kişilik gibi gözükebilir, fakat oyunun bir de yan oyuncuları vardı. Salonun yan koridorlarından gelen karanlıkta bir oyuncu, bir de sesini duyduğumuz kadın. Sahnede tek oyuncu görmekteyiz, fakat iç içe girmiş başka oyuncularda seyirciye kendisini hissettiriyor.
Oyun tanıtım katalogunda iki oyuncunun ismi geçmesine rağmen, sesi ile hayat veren, kapıdan seslenene kadar değişik seslerin sahibi de, oyuncu listesi içinde isimlerinin alması uygun olurdu diye düşünüyorum. Kürşat Alnıaçık sahnede hayat verdiği karakter, oyunun yazarı olduğunu düşünmeden geçemedim. Yazar, eski solcu! Neden bu eski solcu vurgusu yapılır? Yazar bilerek, eski solcu gününde ilişkiye geçemediği kız arkadaşı ile yaşadıklarını sıkıştırır konunun içine… (belkide tek aşık olduğu kadın, bakire olarak sevdiği kadın, tenine dokunamadığı için onu hep sevdiğini sandığı kadın) İlk cinsel ilişkiye girdiği kadını, ilk ilişkiye Freud’un penceresinden bakar ve bugün yaşadıklarını ona bağlar. Sola küfretmek modadır, söz arasında da olsa eski geldiği geleneğe küfret gitsin, bakın onlar özgürlükçü değildi, sevdiğimin elini bile tutamadım. Yazar solcu geçmişi olmasaydı, acaba sola karşı bilinç altında beslediği düşmanlığı yeniden hayat verir miydi?
Eski solcu, sahneden gördüğüm kadarı ile alkolik ve cinsel ilişki yaşadıklarını aşk sanan kişi, sevgililer gününde sevgilisi gelmeyince düştüğü trajik komik durum. Geçmiş artık yoktur, toprak altına sakladığı sevgilileri de yoktur, yalnızdır ve bu yalnızlığı ile yüzleşmektedir. Sahnede müthiş bir abartı ve performans izledik. Gereğinden fazla abartılı hareketler ve dans gibi kıvrılmalar. Ne anlamlar ifade ediyordu? Yerde, koltukların üzerinde, altında üstünde... Neden bu kadar çok hareket ve abartı? Neden??? Hiç anlam veremediğim ve anlamlandıramadım performans. Belki oyuncu bu sayede çok iyi oynadığını sanıyor, terlemeyen oyuncuya oyuncu denemez mi diye düşünüyor? Bilemem, anlamlandırmadım. Sahnede yer alan her objenin, hareketin bir anlamı ve sonucu olması gereklidir, sporcu vücudu ile şimdiki moda değimi ile fit bir oyuncunun performansına şahitlik ettik ama anlamlandırmadığım bir enerji içinde terleyen oyuncuyu izledim. Yazar ne kadar anlamsız (bana göre) ayrınlar içinde konulardan konulara zıplıyorsa, oyuncu da o kadar anlamsız zıpladı.
Sahne düzeni, oyuna göre çok güzel yapılmış, ışık; oyuncuyu çok iyi izlemiş ve aydınlatmış. Müzik aynı başarıyı göstermiş olmasına rağmen, oyunda beni rahatsız eden iki konu öne çıkıyor, yazarın yazdığı öykü ve oyuncunun hareketi. İkisi de gereğinden fazla abartı ve ayrıntı ile süslüydü. Gereksiz ayrıntılar konunun içinin boşalmasına sebep oluyor. Harcanmış o kadar güzel emeğin gökyüzüne savrulmasına sebep olmaktadır.
İsmail Cem Özkan
Kendi kendine konuşmaktır aşk
Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman
Sahne Amiri: İlker Temür
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Kaan Eman
23 Kasım 2010 Salı
Yüzleşme
Yüzleşme
Yaşam sahnesinin minyatür olarak gösterildiği alana tiyatro denmektedir. En az oyuncu ile değişik konuların gösterildiği, canlandırıldığı alandır. Yaşam; figüranından, baş kahramanlarına kadar çok değişik oyuncular tarafından oynanır. Tiyatroda alan dardır, zaman bellidir. Yaşam sahnesinde oynanan oyunun zamanı geniştir, tek bir defa oynanır ve tekrarı yoktur. Sahnede öyle mi, hafta içinde kaç defa oynandığını programa bakarak görebilirsiniz, aynı oyun; değişik seyircilere oynanır durur, ta ki tiyatro sahipleri artık bu oyun verimli değil, gelir getirmiyor diyene kadar.
Arslan Kacar, cezaevinde yazdığı oyunu, yıllar sonra sahnelerken, kendiside oyunun içinde sahnedeki yerini almıştır. Oyun; küçük küçük diyaloglar ile her konuya değinir şekilde toplumun hem sosyolojik, hem tarihsel hem de psikolojik durumunu bireyler üzerinden anlatmaktadır. Diyaloglar şeklinde geçen zaman dilimi içinde bir bakmışsınız, önünüze bir dönemin kronolojisi çıkmış gibidir. İçinde yaşadığımız, geçmişte yaşadıklarımızdan oluşan bir derleme gibidir.
Henüz idamların olduğu zaman dilimidir, olaylar o dönemde geçmektedir. Yaşananlar tarih kitabında başka yazılmıştır, gerçekler ise yaşayanların içinde derin yaralar olarak durmaya devam etmektedir. Gerçek anlamda kimse o dönem ile yüzleşememiştir, yüzleşilemeyen geçmişimiz hep varlığını korumaktadır. Ne uzak geçmişimiz, ne yakın geçmişimiz ile yüzleşemedik, yerini resmi tarih söylemleri aldı. Bir de sanat eserlerindeki isyan sesleri, ne yazık ki o isyan seslerini bastıracak olanakları ellerinde olanlar, yaratmış oldukları tarih bilgileri içinde, geniş bir kesimi kendisine inandırmıştır. O inanılan geçmiş ise bir çoğun kafasında doğru olarak algılanmaya devam ederken, yeni kuşaklarında geçmiş ile kopmalarına ve bağ kuramamalarına neden olmaktadır.
Yüzleşmek, sadece tarihin kronolojik olarak yazılması değildir, kronolojik olayların bize bıraktığı izler ve izlerin yaratmış olduğu acıları yeniden hissetmek ve geniş kesimin empati kurması ile mümkündür. Geçmişi anlamlandırmak; ancak ve ancak geçmiş ile yüzleşildiğin de ortaya çıkacak olan bilgi bikrimi ile mümkündür ve o mümkün olan şey de kalın duvarlar ile birbirinden ayrılmıştır.
Alternatifsizlik, uzun süredir insanların yaşamını belirlemektedir. Alternatif olmadığı için iktidar iktidarda kalmaktadır, çünkü alternatif düşünmeyi ve alternatif yaşamayı hepten unutturdular, şıklar arasındaki yaşamda alternatif düşünmek ve yorumlamak yoktur, yok olduğu içinde inanmadığı yaşama uymaktan başka çaresi yoktur. Alışacaklar ve alışmaya devam edecekler gibi sözleri iktidar sahipleri çok rahat söylemeye devam etmektedirler, çünkü onlarda biliyor ki; alışmaktan başka çıkar yolları yoktur. Tek yönlü yolda belirleyici olanlar iktidar erkini elinde bulunduranlardır, o erk sayesinde iktidar için yapılan her türlü eylem meşrudur ve yasalar çiğnenmekten, delinmekten onlar açısından sorun yoktur. Yaptıkları eylemlere; yasalar uydurmak, yorumlamak erk sahibinin işidir ve bunu kamuoyuna anlatmak ve benimsetmek ise var olan korkak entelektüellerin işidir. Onu o kadar iyi yaparlar ki korkak entelektüeller, iktidarın bir yandaşı oluvermişlerdir. Çünkü tarih; idamların olduğu günden beri tek çizgi olarak devam etmektedir. Arada çizgi dışı gibi şeylerin olmuş olması, tek çizgiden çıkmayı değil, tek çizginin alternatifsiz olduğu duygusunun geniş kesimlere benimsetilmesi olarak okuyabilirsiniz. Alternatifsiz yaşam!
Korkak entelektüel; iktidar gölgesinde yaşayan, iktidarın yaptığını kendisi yapmış gibi övünen zavallıdır. İyi eğitim almış, eli kalem tutan, ekranlarda iyi laf ebeliği yapan kişidir. Her dönemde iktidar ile içli dışlı, geçimini iktidar gölgesinde, iktidarın verdiği olanaklar ile yapandır. Çoğu sanki iktidar ve güce karşıymış gibi gösterir ama içten içe iktidardan nemalanmayı da ihmal etmeyendir. Korkak entelektüeller yalan söylemekten ve olayları kendilerine göre saptırmaktan geri durmazlar, işlerine geldiğinde istediği kimliği alabilen kişilere korkak entelektüel demekteyim. Çünkü riske giremezler, risksiz bir yaşam içinde başkalarını ihbar etmekten de kendilerini alamazlar.
Oyun, tren istasyonunda sizi uzun bir yolculuğa davet etmektedir. Zaman zaman gülerken halimize, zaman zaman hislenmekteyiz. O kadar değişik konular üst üste gelmiş ki, geçişler arasında; sahnede anlatılan konuyu tam içselleştiremeden, bir anda başka konu ile yüzleşmektesiniz. Konular arasında sanki hızlı bir kovalamaca vardır ve tren saatine ayarlı olarak bizlerde (seyirciler de) bu hızlı tempoya ayak uydurmuş durumdayız. Sahnede yaşananlardan bir an kopmadan izlemek sanıldığı kadar kolay değildir, çünkü konular çoktur ve zaman dardır. Birazdan tren kalkacaktır.
Sahnede aslında iki kişi vardır, fakat yan tarafta çello çalan biri daha vardır, sesi gelir, sesi ile oyuna katılır. Oyuncunun konusuna göre müzik ile müdahil olur, nerede hüzünleneceğimize, nerede derinlere dalacağımıza işaret veriri gibidir. Tek sesliliği çok sesliliğe dönüştürür, başarılı bir şekilde kurgulanmıştır. Müzik tiyatronun bir parçasıdır ve notalar ile konuşur. Notalar diyaloglara anlamlar yükler. Bir de her an karşınıza çıkabilecek bir deli. Bir anda sahneye gelip, söyleyeceklerini söyleyip yok olan bir deli. Mesaj yüklüdür ve mesajını vermek telaşındadır. Deli, doğruyu söyler ama doğrular üzerine iddialaşmaktan kaçınır, deli söyler ve kaçar.
Züleyha ve Yadigar. Tren istasyonunda iki yabancı, kısa zaman içinde bir birlerini anlayan ve seven iki arkadaş olacaktır.
Yadigar; tren istasyonunda yaşayan bir doğu kökenli köylü.(aksanından Kürt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz) Dokuz çocuk babasıdır. Hissetmektedir ama hissettiklerini köylü kurnazlığı içinde yorumlamaktadır. Alternatifsizdir. Para kazanmak için emeğini satar. Hayalleri vardır, hayallerini gerçekleştiremeyeceği hayaller.
Zülayha; kendisinden kaçan bir kadındır, öykü yazarak yaşamaya çalışır. Arkadaşları ile cafe açmıştır ama hayal kırıklığı yaşamıştır, tek kalmıştır. Bilmediği yerlere doğru yol almak için istasyondadır, fakat oyun sonunda öğreniyoruz ki, idam edilen arkadaşının cenazesine gitmektedir. O hüznü ile yola çıkmıştır, yaşama bakışı, içeriye düşüşü, tesadüflerin ve korkunun biçimlendirdiği aydın bir kadındır. Farkındadır, değiştirecek ne gücü ne de çevresi vardır. Yüzleşmektedir sessizce, sessizliğine tesadüfi tanıdığı Yadigar’ıda katar, seyirciye ulaşır.
Oyun trenin kalkması ile sonlanır. Yadigar gözlerini dinlendirmek için evi olan banklara kendisini bırakır, seyirciyi de alkışları ile… Konuların arka arkaya verildiği bir yüzleşmeden seyirci mesajını alarak ayrılır salondan.
Bu oyun için tasarlanan sahnesinden, kıyafetine kadar, ışık /ses efektlerine kadar başarılı bir çalışma olduğunu söylemden geçemeyeceğim, sahneye gelene kadar süreçte emeği geçen ve bize bu olanağı veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na teşekkürlerimizi iletmek artık bu yazının son noktası olsun. Her oyuncu, her teknik çalışan gerektiğini yaparak başarılı bir sahne düzeni içinde bize bu eseri ulaştırmıştır. Bir dönem ile yüzleşirken bakmışsınız kendiniz ile yüzleşmişsiniz. İyi seyirler…
Yüzleşme
Yazan: Arslan Kacar
Yöneten: Ali Karagöz
Oyuncular: Perihan Savaş
Arslan Kacar
Samet Halızoğlu
Oncan Dönmezer
Sahne tasarım: Zuhal Soy
Kostüm tasarım: Sebahat Çolakoğlu
Işık tasarım: Murat İşçi
Efekt tasarım: Mustafa Duman
Müzik: Altuğ Akınsel
Yaşam sahnesinin minyatür olarak gösterildiği alana tiyatro denmektedir. En az oyuncu ile değişik konuların gösterildiği, canlandırıldığı alandır. Yaşam; figüranından, baş kahramanlarına kadar çok değişik oyuncular tarafından oynanır. Tiyatroda alan dardır, zaman bellidir. Yaşam sahnesinde oynanan oyunun zamanı geniştir, tek bir defa oynanır ve tekrarı yoktur. Sahnede öyle mi, hafta içinde kaç defa oynandığını programa bakarak görebilirsiniz, aynı oyun; değişik seyircilere oynanır durur, ta ki tiyatro sahipleri artık bu oyun verimli değil, gelir getirmiyor diyene kadar.
Arslan Kacar, cezaevinde yazdığı oyunu, yıllar sonra sahnelerken, kendiside oyunun içinde sahnedeki yerini almıştır. Oyun; küçük küçük diyaloglar ile her konuya değinir şekilde toplumun hem sosyolojik, hem tarihsel hem de psikolojik durumunu bireyler üzerinden anlatmaktadır. Diyaloglar şeklinde geçen zaman dilimi içinde bir bakmışsınız, önünüze bir dönemin kronolojisi çıkmış gibidir. İçinde yaşadığımız, geçmişte yaşadıklarımızdan oluşan bir derleme gibidir.
Henüz idamların olduğu zaman dilimidir, olaylar o dönemde geçmektedir. Yaşananlar tarih kitabında başka yazılmıştır, gerçekler ise yaşayanların içinde derin yaralar olarak durmaya devam etmektedir. Gerçek anlamda kimse o dönem ile yüzleşememiştir, yüzleşilemeyen geçmişimiz hep varlığını korumaktadır. Ne uzak geçmişimiz, ne yakın geçmişimiz ile yüzleşemedik, yerini resmi tarih söylemleri aldı. Bir de sanat eserlerindeki isyan sesleri, ne yazık ki o isyan seslerini bastıracak olanakları ellerinde olanlar, yaratmış oldukları tarih bilgileri içinde, geniş bir kesimi kendisine inandırmıştır. O inanılan geçmiş ise bir çoğun kafasında doğru olarak algılanmaya devam ederken, yeni kuşaklarında geçmiş ile kopmalarına ve bağ kuramamalarına neden olmaktadır.
Yüzleşmek, sadece tarihin kronolojik olarak yazılması değildir, kronolojik olayların bize bıraktığı izler ve izlerin yaratmış olduğu acıları yeniden hissetmek ve geniş kesimin empati kurması ile mümkündür. Geçmişi anlamlandırmak; ancak ve ancak geçmiş ile yüzleşildiğin de ortaya çıkacak olan bilgi bikrimi ile mümkündür ve o mümkün olan şey de kalın duvarlar ile birbirinden ayrılmıştır.
Alternatifsizlik, uzun süredir insanların yaşamını belirlemektedir. Alternatif olmadığı için iktidar iktidarda kalmaktadır, çünkü alternatif düşünmeyi ve alternatif yaşamayı hepten unutturdular, şıklar arasındaki yaşamda alternatif düşünmek ve yorumlamak yoktur, yok olduğu içinde inanmadığı yaşama uymaktan başka çaresi yoktur. Alışacaklar ve alışmaya devam edecekler gibi sözleri iktidar sahipleri çok rahat söylemeye devam etmektedirler, çünkü onlarda biliyor ki; alışmaktan başka çıkar yolları yoktur. Tek yönlü yolda belirleyici olanlar iktidar erkini elinde bulunduranlardır, o erk sayesinde iktidar için yapılan her türlü eylem meşrudur ve yasalar çiğnenmekten, delinmekten onlar açısından sorun yoktur. Yaptıkları eylemlere; yasalar uydurmak, yorumlamak erk sahibinin işidir ve bunu kamuoyuna anlatmak ve benimsetmek ise var olan korkak entelektüellerin işidir. Onu o kadar iyi yaparlar ki korkak entelektüeller, iktidarın bir yandaşı oluvermişlerdir. Çünkü tarih; idamların olduğu günden beri tek çizgi olarak devam etmektedir. Arada çizgi dışı gibi şeylerin olmuş olması, tek çizgiden çıkmayı değil, tek çizginin alternatifsiz olduğu duygusunun geniş kesimlere benimsetilmesi olarak okuyabilirsiniz. Alternatifsiz yaşam!
Korkak entelektüel; iktidar gölgesinde yaşayan, iktidarın yaptığını kendisi yapmış gibi övünen zavallıdır. İyi eğitim almış, eli kalem tutan, ekranlarda iyi laf ebeliği yapan kişidir. Her dönemde iktidar ile içli dışlı, geçimini iktidar gölgesinde, iktidarın verdiği olanaklar ile yapandır. Çoğu sanki iktidar ve güce karşıymış gibi gösterir ama içten içe iktidardan nemalanmayı da ihmal etmeyendir. Korkak entelektüeller yalan söylemekten ve olayları kendilerine göre saptırmaktan geri durmazlar, işlerine geldiğinde istediği kimliği alabilen kişilere korkak entelektüel demekteyim. Çünkü riske giremezler, risksiz bir yaşam içinde başkalarını ihbar etmekten de kendilerini alamazlar.
Oyun, tren istasyonunda sizi uzun bir yolculuğa davet etmektedir. Zaman zaman gülerken halimize, zaman zaman hislenmekteyiz. O kadar değişik konular üst üste gelmiş ki, geçişler arasında; sahnede anlatılan konuyu tam içselleştiremeden, bir anda başka konu ile yüzleşmektesiniz. Konular arasında sanki hızlı bir kovalamaca vardır ve tren saatine ayarlı olarak bizlerde (seyirciler de) bu hızlı tempoya ayak uydurmuş durumdayız. Sahnede yaşananlardan bir an kopmadan izlemek sanıldığı kadar kolay değildir, çünkü konular çoktur ve zaman dardır. Birazdan tren kalkacaktır.
Sahnede aslında iki kişi vardır, fakat yan tarafta çello çalan biri daha vardır, sesi gelir, sesi ile oyuna katılır. Oyuncunun konusuna göre müzik ile müdahil olur, nerede hüzünleneceğimize, nerede derinlere dalacağımıza işaret veriri gibidir. Tek sesliliği çok sesliliğe dönüştürür, başarılı bir şekilde kurgulanmıştır. Müzik tiyatronun bir parçasıdır ve notalar ile konuşur. Notalar diyaloglara anlamlar yükler. Bir de her an karşınıza çıkabilecek bir deli. Bir anda sahneye gelip, söyleyeceklerini söyleyip yok olan bir deli. Mesaj yüklüdür ve mesajını vermek telaşındadır. Deli, doğruyu söyler ama doğrular üzerine iddialaşmaktan kaçınır, deli söyler ve kaçar.
Züleyha ve Yadigar. Tren istasyonunda iki yabancı, kısa zaman içinde bir birlerini anlayan ve seven iki arkadaş olacaktır.
Yadigar; tren istasyonunda yaşayan bir doğu kökenli köylü.(aksanından Kürt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz) Dokuz çocuk babasıdır. Hissetmektedir ama hissettiklerini köylü kurnazlığı içinde yorumlamaktadır. Alternatifsizdir. Para kazanmak için emeğini satar. Hayalleri vardır, hayallerini gerçekleştiremeyeceği hayaller.
Zülayha; kendisinden kaçan bir kadındır, öykü yazarak yaşamaya çalışır. Arkadaşları ile cafe açmıştır ama hayal kırıklığı yaşamıştır, tek kalmıştır. Bilmediği yerlere doğru yol almak için istasyondadır, fakat oyun sonunda öğreniyoruz ki, idam edilen arkadaşının cenazesine gitmektedir. O hüznü ile yola çıkmıştır, yaşama bakışı, içeriye düşüşü, tesadüflerin ve korkunun biçimlendirdiği aydın bir kadındır. Farkındadır, değiştirecek ne gücü ne de çevresi vardır. Yüzleşmektedir sessizce, sessizliğine tesadüfi tanıdığı Yadigar’ıda katar, seyirciye ulaşır.
Oyun trenin kalkması ile sonlanır. Yadigar gözlerini dinlendirmek için evi olan banklara kendisini bırakır, seyirciyi de alkışları ile… Konuların arka arkaya verildiği bir yüzleşmeden seyirci mesajını alarak ayrılır salondan.
Bu oyun için tasarlanan sahnesinden, kıyafetine kadar, ışık /ses efektlerine kadar başarılı bir çalışma olduğunu söylemden geçemeyeceğim, sahneye gelene kadar süreçte emeği geçen ve bize bu olanağı veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na teşekkürlerimizi iletmek artık bu yazının son noktası olsun. Her oyuncu, her teknik çalışan gerektiğini yaparak başarılı bir sahne düzeni içinde bize bu eseri ulaştırmıştır. Bir dönem ile yüzleşirken bakmışsınız kendiniz ile yüzleşmişsiniz. İyi seyirler…
Yüzleşme
Yazan: Arslan Kacar
Yöneten: Ali Karagöz
Oyuncular: Perihan Savaş
Arslan Kacar
Samet Halızoğlu
Oncan Dönmezer
Sahne tasarım: Zuhal Soy
Kostüm tasarım: Sebahat Çolakoğlu
Işık tasarım: Murat İşçi
Efekt tasarım: Mustafa Duman
Müzik: Altuğ Akınsel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)