Sessizce gitti…
Sessizlik ortamında, sesi yoktu, çünkü ses yoktu…
Boşluk içinde, boş boş bakıyordu, tıpkı sesin olmadığı gibi…
Sessizlik ortamında, sessice ve boş boş baktı…
Şehrin uğultusundan uzaklaşmış, içine dönmüştü, dışarıda ne yaşandığının bile farkında değildi, onun içinde zaten önemsizdir. Yaşadıkları, yaşamın kendisiydi. Son günlerde yaşadıklarını sadece kendisi biliyordu, dışarıda ses yoktu.
Karanlık bir ortamdaydı, karanlıklar içinde... Karanlık sessizdi, belki içinde yaşayan sesler vardı ama yoktu, duvar vardı belki önünde, karanlıkta onu da hissetmiyordu. Duvarı bir bulsa, belki duvarın içine işlemiş sesler var olabilirdi… Elleri ile yokladı, boşluğa düştü eli... Ses yoktu, duvar yok.
Karanlıkta, sessizliğin içinde, duvarsız bir yerdeydi…
Ayakları ile zemini yokladı, ayakları boşa düştü, ayağını sarkıttı ama boşluktaydı, dizlerinin üzerine oturdu bulunduğu noktada, tek ayağını boşluğa bıraktı, boşluktaydı, zemin yoktu.
Karanlıkta, sessizliğin içinde, duvarsız ve zeminsiz bir yerdeydi.
Bağırmak istedi, bağırdı da… Ama kendisi dahi duymadı sesini, sesi yoktu.
Karanlıkta, sesinin yok olduğu bir yerde, ne duvar ne de zemin vardı…
Ayağa kalktı, elini yukarıya doru kaldırdı, boşluktaydı, tıpkı sağına oluna bakarken hissettiği boşluğu hissetti... Yoktu bir şey, evrende boşlukta bir yerdeydi...
Karanlıkta tek başınaydı… Acaba tek başına mıydı?
Sessizce düşündü, düşünmek için sese ihtiyaç yoktu…
O güne kadar hep gözleri ile görmüştü yaşadığı yerleri, şimdi görmüyordu ve korkuyordu. Korkusu zaman içinde yok oldu, karanlık korkuyu yeniyordu belki de…
Gözleri görürken, karalığın ne olduğunu bilmiyordu ama karanlıktan kalmaktan çok korkardı. Bir de sokakta kalmaktan çok korkardı, o yüzden hep para kazanmak ve geleceğini garantiye almak için sigortalı çalışmıştı. Sokakta kalmamak için hep çalıştı, hep dört duvar arasında yaşadı.
Sessiz bir ortama gelemden önce hep seslerin arasında yaşadı... Seslerin ve görüntülerin altında hep yalnızlığı ve sessizliği aradı…
Aradığını buldu…
Ama beklediği gibi değildi, başka yerde bulmuştu.
Karanlıkta, sesinin yok olduğu bir yerde, ne duvar ne de zemin vardı…
Sessizce gitti dedi arkadaşları, onun artık gürültü içinde göremeyince…
İsmail Cem Özkan
28 Nisan 2011 Perşembe
Balonlar içinde sürpriz açıklaması…
Balonlar içinde sürpriz açıklaması…
En büyük sürpriz, Kayseri’ye liman yaparak Karadeniz ve Akdeniz suyunu Kayseri Limanına getirmektir. İstanbul boğazına paralel yapılacak bir kanal sorunları çözmezi birkaç sanayicinin kasasını doldurmak dışında.
Sanayi ülkeleri, yüzlerce yıldır kanallardan yararlanır. Suyolu kara yoluna göre daha ucuz olması nedeniyle, gelişmiş ülkelerin hepsinde kanallar mevcuttur ve sanayi limanları oluşturulmuştur.
Sanayimizin olmadığından dolayı, suyolu bize yabancıdır. Var olan sanayimizi ise su yanına yaparak kanal yapmaktan kaçınmışız, o yüzden Marmara bölgesi nüfus ve sanayi olarak en önemli alanımızdır. Suyolu olmayan ama sanayinin geliştiği yerlere ise, (genelde montaj sanayisi ve hizmet sektörüne yönelik alanlardır) kara yolunu geliştirmişiz. Karayolu en pahalı olanı seçmemizin en önemli nedeni, kalkınma planımızın dışarıdan belirlenmiş ve programlanmış olmamızdır. Bizler sadece hükümetler aracılığı ile sanki biz planlamış gibi iç kamuoyuna anlatmaktan başka bir şey yapmadık. Sanayi tecrübemizi ve bütün yaslarımızı dışarıdan bize sunulan kadar bildik ve uyguladık. Tamamı ile dışa bağımlı ve dıştan gelen etkiler ile tarih çizgimizi belirledik, iç dinamikler ve kendi kararlarımızı uygulayacak her hangi bir özgür ve özgün alanımız olmadı.
Önce kara yolu ile dışa bağlı olduk, sonra her şeyimiz ile dışa bağlı olarak geliştik.
Bizim ülkemizde hiçbir şey iç dinamikler ile değişmez, hep dışarıdan gelen etkiler ile değiştirmişiz ve bizler hep kendimizi biz yaptık, biz istedik diye kandırmışız. Hiçbir şey bizim isteğimiz ile olmadı, hazırlanan ortama çabuk uyum sağlayarak bu yanılsamayı hep yaşadık ve bizler sömürge devlet duygusuna kapılmadan her şeyi doğalmış gibi kabul ettik.
İstanbul boğazı su taşımacılığı için önemli yollardan biridir ve bugün dünyanın en büyük metropollerinden birini iki yakasında barındırmaktadır. Bu doğal olarak tehlikeyi de beraberinde taşımaktadır. Kontrol dışı malların geçiş yaptığı suyollarımızda bir çok kazalar oldu, fakat bugüne kadar kitlesel ölümlere yol açmamsı sadece bir şanstı. Hızlı gelişen teknolojide, taşınan mallarında hızlı geçmesi, tehlike boyutlarının da daha da artmasına gün geçtikçe şahitlik yapar konuma geldik.
Sanayi şehirleri, devletlerin denetimi içindeydi eskiden, Dünya Ticaret Örgütünün kurulması ile birlikte, gümrüklerden hangi malın, ne zaman, nereye geçeceği belirlendikten sonra, limanlar devletin denetiminde gözükmesine rağmen, artık denetim malların taşınmasına izin verenlerin eline geçmiştir.
Serbest rekabet olmasa da, rekabet koşulları içinde tüketime hazır ürünün maliyetinin en düşük olması önemlidir. Tasarımında, üretimine, üretiminden tüketimine kadar olan süreçte lojistik önemli bir işlevi vardır ve bu işlevini en ucuz maliyet içinde yapmalıdır. Sanayi devletlerinde, demiryolları ve karayolu ile bağlantılı olarak kanal sistemi de geliştirmiştir.
İstanbul boğazına paralel başka bir kanalın açılması düşüncesi İstanbul boğazını kurtaralım derken, Çanakkale boğazını tehlikeye sokacak bir gelişmede olabilir. Marmara iç denizine açılacak olan kanalın amacı sadece İstanbul şehrini kurtarmak ise, Çanakkale boğazını kim kurtaracak? Trafiğin daha yoğunlaşacağı ve hızlanacağı bir ortamda tehlike çanını ortadan kaldırmak değil, ötelemektir son yapılan açıklamalar. Üstelik kanal çevresinde de yoğun bir şehirleşme yaratacağı için, tehlikenin alanın değiştirilmesinden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Denetim dışı malını taşımak isteyen firmalar boğazı kullanmayı sürdürecektir. BM kararları ortadadır ve hala geçerliliğini korumaktadır.
Büyük sürpriz olarak; sanayi şehrimiz Kayseri’ye kanal getirilmesi söylenmiş olsaydı, proje olarak onu daha çok desteklerdim, ama İstanbul boğazına paralel ve Marmara denizine açılacak olan kanalın bir sorun giderici tarafı olmadığını, nüfusun daha da batıya ve balkanlar üzerine yoğunlaşmasından başka şey ifade etmeyeceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. İstanbul batı yakasının su kaynaklarının kurutulması ve o bölgede olan eko sistemin tamamı ile yok olması anlamına gelmektedir. Yapılan açıklama birkaç firmanın kasasına girecek paranın, halka süslü şekilde sunulması anlamındadır. Balonlar kim için uçuyor diye sormadan edemedim, bugünlerde yapılan açıklamalarda balonlar ile birilerine mesaj gönderiliyor, acaba bu mesajların adreslerini bilen var mı?
İsmail Cem Özkan
En büyük sürpriz, Kayseri’ye liman yaparak Karadeniz ve Akdeniz suyunu Kayseri Limanına getirmektir. İstanbul boğazına paralel yapılacak bir kanal sorunları çözmezi birkaç sanayicinin kasasını doldurmak dışında.
Sanayi ülkeleri, yüzlerce yıldır kanallardan yararlanır. Suyolu kara yoluna göre daha ucuz olması nedeniyle, gelişmiş ülkelerin hepsinde kanallar mevcuttur ve sanayi limanları oluşturulmuştur.
Sanayimizin olmadığından dolayı, suyolu bize yabancıdır. Var olan sanayimizi ise su yanına yaparak kanal yapmaktan kaçınmışız, o yüzden Marmara bölgesi nüfus ve sanayi olarak en önemli alanımızdır. Suyolu olmayan ama sanayinin geliştiği yerlere ise, (genelde montaj sanayisi ve hizmet sektörüne yönelik alanlardır) kara yolunu geliştirmişiz. Karayolu en pahalı olanı seçmemizin en önemli nedeni, kalkınma planımızın dışarıdan belirlenmiş ve programlanmış olmamızdır. Bizler sadece hükümetler aracılığı ile sanki biz planlamış gibi iç kamuoyuna anlatmaktan başka bir şey yapmadık. Sanayi tecrübemizi ve bütün yaslarımızı dışarıdan bize sunulan kadar bildik ve uyguladık. Tamamı ile dışa bağımlı ve dıştan gelen etkiler ile tarih çizgimizi belirledik, iç dinamikler ve kendi kararlarımızı uygulayacak her hangi bir özgür ve özgün alanımız olmadı.
Önce kara yolu ile dışa bağlı olduk, sonra her şeyimiz ile dışa bağlı olarak geliştik.
Bizim ülkemizde hiçbir şey iç dinamikler ile değişmez, hep dışarıdan gelen etkiler ile değiştirmişiz ve bizler hep kendimizi biz yaptık, biz istedik diye kandırmışız. Hiçbir şey bizim isteğimiz ile olmadı, hazırlanan ortama çabuk uyum sağlayarak bu yanılsamayı hep yaşadık ve bizler sömürge devlet duygusuna kapılmadan her şeyi doğalmış gibi kabul ettik.
İstanbul boğazı su taşımacılığı için önemli yollardan biridir ve bugün dünyanın en büyük metropollerinden birini iki yakasında barındırmaktadır. Bu doğal olarak tehlikeyi de beraberinde taşımaktadır. Kontrol dışı malların geçiş yaptığı suyollarımızda bir çok kazalar oldu, fakat bugüne kadar kitlesel ölümlere yol açmamsı sadece bir şanstı. Hızlı gelişen teknolojide, taşınan mallarında hızlı geçmesi, tehlike boyutlarının da daha da artmasına gün geçtikçe şahitlik yapar konuma geldik.
Sanayi şehirleri, devletlerin denetimi içindeydi eskiden, Dünya Ticaret Örgütünün kurulması ile birlikte, gümrüklerden hangi malın, ne zaman, nereye geçeceği belirlendikten sonra, limanlar devletin denetiminde gözükmesine rağmen, artık denetim malların taşınmasına izin verenlerin eline geçmiştir.
Serbest rekabet olmasa da, rekabet koşulları içinde tüketime hazır ürünün maliyetinin en düşük olması önemlidir. Tasarımında, üretimine, üretiminden tüketimine kadar olan süreçte lojistik önemli bir işlevi vardır ve bu işlevini en ucuz maliyet içinde yapmalıdır. Sanayi devletlerinde, demiryolları ve karayolu ile bağlantılı olarak kanal sistemi de geliştirmiştir.
İstanbul boğazına paralel başka bir kanalın açılması düşüncesi İstanbul boğazını kurtaralım derken, Çanakkale boğazını tehlikeye sokacak bir gelişmede olabilir. Marmara iç denizine açılacak olan kanalın amacı sadece İstanbul şehrini kurtarmak ise, Çanakkale boğazını kim kurtaracak? Trafiğin daha yoğunlaşacağı ve hızlanacağı bir ortamda tehlike çanını ortadan kaldırmak değil, ötelemektir son yapılan açıklamalar. Üstelik kanal çevresinde de yoğun bir şehirleşme yaratacağı için, tehlikenin alanın değiştirilmesinden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Denetim dışı malını taşımak isteyen firmalar boğazı kullanmayı sürdürecektir. BM kararları ortadadır ve hala geçerliliğini korumaktadır.
Büyük sürpriz olarak; sanayi şehrimiz Kayseri’ye kanal getirilmesi söylenmiş olsaydı, proje olarak onu daha çok desteklerdim, ama İstanbul boğazına paralel ve Marmara denizine açılacak olan kanalın bir sorun giderici tarafı olmadığını, nüfusun daha da batıya ve balkanlar üzerine yoğunlaşmasından başka şey ifade etmeyeceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. İstanbul batı yakasının su kaynaklarının kurutulması ve o bölgede olan eko sistemin tamamı ile yok olması anlamına gelmektedir. Yapılan açıklama birkaç firmanın kasasına girecek paranın, halka süslü şekilde sunulması anlamındadır. Balonlar kim için uçuyor diye sormadan edemedim, bugünlerde yapılan açıklamalarda balonlar ile birilerine mesaj gönderiliyor, acaba bu mesajların adreslerini bilen var mı?
İsmail Cem Özkan
26 Nisan 2011 Salı
Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?
Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?
Son günlerde iki futbol takımı başkanları, başbakanlık konutuna gitti, neden acaba?
Neden gittikleri önemli ama ne talep edip etmedikleri asına bakarsanız hiç önemi yok, önemli olan orada verilen pozlar ve basına yansıma biçimidir. (birilerine verilen mesaj vardır belki içinde, acaba verilen pozlar ve sıcak görüntüler kime gönderiliyor?)
İki takım, şampiyonluk yarışında. Kimin şampiyon olacağı dört maç ile ortaya çıkacak. İki takımdan birinin yenilgisi ötekinin şampiyonluğa vedası anlamına geliyor. İki takımın başkanlarının içlerinde bir kuşku doğdu ki, bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duyuyor. Demek ki geçmişte yaşanan bir şeyler var… İktidar isterse süper lige takım çıkartıyor, isterse indiriyor gibi dedikodular duymuştum, demek ki şampiyonluğu da belirleyebiliyorlar. Acaba siyasette olanlar için futbol ne anlama geliyor?
Kitle kültürünün en önemli araçlarındandır futbol ve kitlesel yapılan spor alanları. Kitlenin yönlendirilmesi ve kitleye hoşgörülü görünmek için bir araçtır, spor ve spora karşı duyulan ilgi. Aynı ilgi çocuklarda gösterilir, çünkü kitle vicdanı veya kitlenin en zayıf noktası yine kitle içindeki sembollere doğru gösterilecek ilgi ile ilintilidir.
İki takımın başkanları, durduk yere neden bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duydu? Neden orada ekranlar önünde şov yapma ihtiyacı duydu?
Bugün yaşanan şampiyonluk mücadelesi acaba saha da değil de başka yerlerde mi oluyor?
Ligler gerçek anlamda eşit koşullarda rekabete açık mı, yoksa yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi haksız rekabet mi yapılıyor?
Haksız rekabette, acaba iktidar partinin tavrı ne kadar önemli?
İktidar olanlar, kendi iktidarlarını uzatmak için her türlü yolu mubah mı görüyor, kitle için önemli olan sembollere ilgi neden seçim öncesi artar?
Klasik ama yanıtı bilinen bir soru ile bitireyim. Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?
İsmail Cem Özkan
Son günlerde iki futbol takımı başkanları, başbakanlık konutuna gitti, neden acaba?
Neden gittikleri önemli ama ne talep edip etmedikleri asına bakarsanız hiç önemi yok, önemli olan orada verilen pozlar ve basına yansıma biçimidir. (birilerine verilen mesaj vardır belki içinde, acaba verilen pozlar ve sıcak görüntüler kime gönderiliyor?)
İki takım, şampiyonluk yarışında. Kimin şampiyon olacağı dört maç ile ortaya çıkacak. İki takımdan birinin yenilgisi ötekinin şampiyonluğa vedası anlamına geliyor. İki takımın başkanlarının içlerinde bir kuşku doğdu ki, bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duyuyor. Demek ki geçmişte yaşanan bir şeyler var… İktidar isterse süper lige takım çıkartıyor, isterse indiriyor gibi dedikodular duymuştum, demek ki şampiyonluğu da belirleyebiliyorlar. Acaba siyasette olanlar için futbol ne anlama geliyor?
Kitle kültürünün en önemli araçlarındandır futbol ve kitlesel yapılan spor alanları. Kitlenin yönlendirilmesi ve kitleye hoşgörülü görünmek için bir araçtır, spor ve spora karşı duyulan ilgi. Aynı ilgi çocuklarda gösterilir, çünkü kitle vicdanı veya kitlenin en zayıf noktası yine kitle içindeki sembollere doğru gösterilecek ilgi ile ilintilidir.
İki takımın başkanları, durduk yere neden bakanlar kurulu başkanını ziyaret etme ihtiyacı duydu? Neden orada ekranlar önünde şov yapma ihtiyacı duydu?
Bugün yaşanan şampiyonluk mücadelesi acaba saha da değil de başka yerlerde mi oluyor?
Ligler gerçek anlamda eşit koşullarda rekabete açık mı, yoksa yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi haksız rekabet mi yapılıyor?
Haksız rekabette, acaba iktidar partinin tavrı ne kadar önemli?
İktidar olanlar, kendi iktidarlarını uzatmak için her türlü yolu mubah mı görüyor, kitle için önemli olan sembollere ilgi neden seçim öncesi artar?
Klasik ama yanıtı bilinen bir soru ile bitireyim. Seçime futbol, futbola seçim mi bulaştı?
İsmail Cem Özkan
25 Nisan 2011 Pazartesi
Adam ve kadın
Adam ve kadın
Adam, yatağına yabancı bir kadını aldı. Kadın, yabancı bir yatağa, yabancı bir adamın yanına sokuldu.
Adam yatağındaki yabancı kadına baktı, gülümsedi. Kadın, yabancı yatakta henüz ısınmamış yerinden adama baktı ve gülümsedi.
Adam yabancı kadına baktı, göz kırptı. Kadın adama baktı, yabancı yabancı.
Adam, yabancı bir kadını ağırlıyordu yatağında, ilk defa yatağında görüyordu. Kadın, ilk defa yabancı adamı, yabancı bir odada ve loş ışık altında görüyordu.
Adam, yabancı kadını bir görüşte istemişti, “parası ile değil mi” demişti. Parası ile yabancı bir kadını yatağında olmasını istemişti ve almıştı. Kadın, geldiği ülkenin dilini hala konuşmasına rağmen, içinde bulunduğu ülkenin dilini bir iki kelime haricinde bilmiyordu.
Adam, her şeyi para ile değiştireceğine ve hükmedeceğini ilk para ile tanıştığında öğrenmişti. Kadın, parsız hayatın olmayacağını yaşarken öğrenmişti.
Adam, para ile her türlü hayalini gerçekleştirebileceğine inanmıştı ve yaşıyordu. Kadın, hayal dünyasını çocukluğunda bırakmıştı.
Adam, yatağına yabancı bir kadını ilk defa almıyordu. Kadın ilk defa bir yabancının yatağına yatmıyordu.
Adam, yatağına aldığı yabancı kadından bir çok şey aslında beklemiyordu, nefesini nefesine karıştırırken, kafasında kurguladığı bir acabasını da yok ediyordu. Acabaları yok olan adam, sırf alışkanlıktan dolayı, başkalarına anlatacağı bir öykü için yabancı bir kadını yatağına alıyordu. Kadın, yabancı erkeğin koynuna sırf para için giriyordu, aslında para yanında zorunluydu, çünkü pasaportuna el koymuş birkaç düzenbaz erkeğin beyaz kölesi konumundaydı. Cariyeydi. Tıpkı yüz yıl önce yaşamış cariyeler gibi satılıyordu ama bu sefer açık pazarda değil, el altından ama açıktan pazarlanıyordu. Her gün birkaç yatakta birkaç yabancının kokmuş nefesini içinde hissediyordu.
Adam, sırf arkadaşlarına şu milletende bir kadın ile yattım demek için yatıyordu. Kadın, korkudan yatıyordu.
Adam, yatağına yabancı bir kadını almıştı, nefesiz kalmış, kadının yanına üstünden düşmüştü. Kadın, boş göz gözler ile ona bakıyordu.
Adam, kadına göz kırptı, kadın ona acı acı güldü.
İsmail Cem Özkan
Adam, yatağına yabancı bir kadını aldı. Kadın, yabancı bir yatağa, yabancı bir adamın yanına sokuldu.
Adam yatağındaki yabancı kadına baktı, gülümsedi. Kadın, yabancı yatakta henüz ısınmamış yerinden adama baktı ve gülümsedi.
Adam yabancı kadına baktı, göz kırptı. Kadın adama baktı, yabancı yabancı.
Adam, yabancı bir kadını ağırlıyordu yatağında, ilk defa yatağında görüyordu. Kadın, ilk defa yabancı adamı, yabancı bir odada ve loş ışık altında görüyordu.
Adam, yabancı kadını bir görüşte istemişti, “parası ile değil mi” demişti. Parası ile yabancı bir kadını yatağında olmasını istemişti ve almıştı. Kadın, geldiği ülkenin dilini hala konuşmasına rağmen, içinde bulunduğu ülkenin dilini bir iki kelime haricinde bilmiyordu.
Adam, her şeyi para ile değiştireceğine ve hükmedeceğini ilk para ile tanıştığında öğrenmişti. Kadın, parsız hayatın olmayacağını yaşarken öğrenmişti.
Adam, para ile her türlü hayalini gerçekleştirebileceğine inanmıştı ve yaşıyordu. Kadın, hayal dünyasını çocukluğunda bırakmıştı.
Adam, yatağına yabancı bir kadını ilk defa almıyordu. Kadın ilk defa bir yabancının yatağına yatmıyordu.
Adam, yatağına aldığı yabancı kadından bir çok şey aslında beklemiyordu, nefesini nefesine karıştırırken, kafasında kurguladığı bir acabasını da yok ediyordu. Acabaları yok olan adam, sırf alışkanlıktan dolayı, başkalarına anlatacağı bir öykü için yabancı bir kadını yatağına alıyordu. Kadın, yabancı erkeğin koynuna sırf para için giriyordu, aslında para yanında zorunluydu, çünkü pasaportuna el koymuş birkaç düzenbaz erkeğin beyaz kölesi konumundaydı. Cariyeydi. Tıpkı yüz yıl önce yaşamış cariyeler gibi satılıyordu ama bu sefer açık pazarda değil, el altından ama açıktan pazarlanıyordu. Her gün birkaç yatakta birkaç yabancının kokmuş nefesini içinde hissediyordu.
Adam, sırf arkadaşlarına şu milletende bir kadın ile yattım demek için yatıyordu. Kadın, korkudan yatıyordu.
Adam, yatağına yabancı bir kadını almıştı, nefesiz kalmış, kadının yanına üstünden düşmüştü. Kadın, boş göz gözler ile ona bakıyordu.
Adam, kadına göz kırptı, kadın ona acı acı güldü.
İsmail Cem Özkan
21 Nisan 2011 Perşembe
Eisberg erirken…
Eisberg erirken…
Amerika ve müttefikleri, El Kaide örgütü ile resmen Libya topraklarında ittifak yapıyor. 11 Eylül saldırılarında El Kaide bahane edilerek ülkeler işgal edilmişti, en büyük düşmanı ortadan kaldırmak için iktidarlar değiştirilmişti ama Libya topraklarında müttefik olarak Libya’nın meşru yönetimine karşı savaşıyorlar. ABD, kendi kurduğu örgütü; gerek gördüğünde düşman, gerek gördüğünde müttefik olarak yansıtmaktadır.
El Kaide, neden kurulmuştu, neden bu kadar glolal olarak yayılmasına izin verildi?
Ülkemiz topraklarında bile değişik zamanlarda El Kaide hücrelerine yönelik operasyonlar yapılmakta ve ülkemiz toprakları üzerinde örgütlendiklerini bu operasyonlarda tutuklananlar ile anlıyoruz. Afganistan ve diğer savaş alanlarında yakalanan El Kaide örgütü üyeleri içerisinde bizim vatandaşlarımızın olması artık normal karşılanıyor. El Kaide, uzaktaki bir örgüt değildir, bizim içimizde ve bizim ile yaşayan bir örgüttür.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı verilen doktrinin sonucunda Ortadoğu ülkeleri üzerinde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler henüz bitmiş değildir, sonuçlanmayan ama devam eden bir süreçten bahsetmekteyiz. Planı yapanların amaçlarına uygun olarak, Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerinde iktidarlar değişmekte ama rejimlerde değişiklik olmamaktadır.
Diktatörler olarak kabul edilenler teker teker iktidarlarından zorla uzaklaştırılmaktadır. İktidardan uzaklaştırılırken, yeni bir toplumda yaratılıyor, o toplum kendine öz güveni olmayan ve dışa bağımlı bir yapıda inşaat edilmektedir. Enerji kaynakları tamamı ile özelleştirilmiş, enerji kaynakları işgal eden ülkeler ve o ülkelerin izin verdiği şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Hizmet sektörü ise, işgal devletlerinin kapı kulu görevini yapan ülkelerin firmalarına verilmesi tesadüfi değildir.
El Kaide taşeron olarak kurulmuş ise, kime hizmet ettiği Libya saldırıları ile gün yüzüne çıkmıştır. El Kaide kurulduğu ülkede etkin değilken, bir çok ülkede etkin olması sorgulanmalıdır. Suudi rejiminin muhalifi olan ve ülke içinde etkin olmayan El Kaide lideri Bin Ladin, teknoloji sayesinde anında bulunabilecek bir konumda olmasına rağmen, müttefikleri tarafından başka işler için kullanılmak üzere saklandığını söylemek abartı olmasa gerek. Gerek görüldüğünde öne sürülen bu yapı, lidersiz yapamayacağını bu örgütü kuranlar tarafından çok iyi bilinmektedir. Ortadoğu lidersiz yapamaz! BOP lidersiz yürürlüğe konamaz, o yüzden gerek görüldüğünde lider yaratılır ve gerek görüldüğünde liderler koltuklarından alınır.
Libya işgal öncesi bazı şeyler su yüzüne daha da çıktı. Buzlar eriyor ve “eisberg’in” altındaki kısımda su yüzüne çıkmaya başladı…
İsmail Cem Özkan
Amerika ve müttefikleri, El Kaide örgütü ile resmen Libya topraklarında ittifak yapıyor. 11 Eylül saldırılarında El Kaide bahane edilerek ülkeler işgal edilmişti, en büyük düşmanı ortadan kaldırmak için iktidarlar değiştirilmişti ama Libya topraklarında müttefik olarak Libya’nın meşru yönetimine karşı savaşıyorlar. ABD, kendi kurduğu örgütü; gerek gördüğünde düşman, gerek gördüğünde müttefik olarak yansıtmaktadır.
El Kaide, neden kurulmuştu, neden bu kadar glolal olarak yayılmasına izin verildi?
Ülkemiz topraklarında bile değişik zamanlarda El Kaide hücrelerine yönelik operasyonlar yapılmakta ve ülkemiz toprakları üzerinde örgütlendiklerini bu operasyonlarda tutuklananlar ile anlıyoruz. Afganistan ve diğer savaş alanlarında yakalanan El Kaide örgütü üyeleri içerisinde bizim vatandaşlarımızın olması artık normal karşılanıyor. El Kaide, uzaktaki bir örgüt değildir, bizim içimizde ve bizim ile yaşayan bir örgüttür.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı verilen doktrinin sonucunda Ortadoğu ülkeleri üzerinde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler henüz bitmiş değildir, sonuçlanmayan ama devam eden bir süreçten bahsetmekteyiz. Planı yapanların amaçlarına uygun olarak, Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerinde iktidarlar değişmekte ama rejimlerde değişiklik olmamaktadır.
Diktatörler olarak kabul edilenler teker teker iktidarlarından zorla uzaklaştırılmaktadır. İktidardan uzaklaştırılırken, yeni bir toplumda yaratılıyor, o toplum kendine öz güveni olmayan ve dışa bağımlı bir yapıda inşaat edilmektedir. Enerji kaynakları tamamı ile özelleştirilmiş, enerji kaynakları işgal eden ülkeler ve o ülkelerin izin verdiği şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Hizmet sektörü ise, işgal devletlerinin kapı kulu görevini yapan ülkelerin firmalarına verilmesi tesadüfi değildir.
El Kaide taşeron olarak kurulmuş ise, kime hizmet ettiği Libya saldırıları ile gün yüzüne çıkmıştır. El Kaide kurulduğu ülkede etkin değilken, bir çok ülkede etkin olması sorgulanmalıdır. Suudi rejiminin muhalifi olan ve ülke içinde etkin olmayan El Kaide lideri Bin Ladin, teknoloji sayesinde anında bulunabilecek bir konumda olmasına rağmen, müttefikleri tarafından başka işler için kullanılmak üzere saklandığını söylemek abartı olmasa gerek. Gerek görüldüğünde öne sürülen bu yapı, lidersiz yapamayacağını bu örgütü kuranlar tarafından çok iyi bilinmektedir. Ortadoğu lidersiz yapamaz! BOP lidersiz yürürlüğe konamaz, o yüzden gerek görüldüğünde lider yaratılır ve gerek görüldüğünde liderler koltuklarından alınır.
Libya işgal öncesi bazı şeyler su yüzüne daha da çıktı. Buzlar eriyor ve “eisberg’in” altındaki kısımda su yüzüne çıkmaya başladı…
İsmail Cem Özkan
19 Nisan 2011 Salı
Toplumsal sözleşme toplum dışında yapılacaktır!
Toplumsal sözleşme toplum dışında yapılacaktır!
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) seçime girmeden seçime girecek adaylar için baraj olan bir kurumdur. Seçimin, seçime katılan partilerin eşit şartlarda rekabet edebilmesini sağlamak için oluşturulmuş bir kurum olduğu yanılsaması içindeydik, alınan kararlar ile bu yanılsama olduğunu bir kere daha görmüş olduk.
YSK kanunlar ile kurulmuş, çalışma alanı ve kararlarının sınırları belirlenmiş bir kurumdur. Hakimlerden oluşur ve mahkemelerde olduğu gibi yasalara uygun karar almak ile yükümlüdür. Aldığı kararlar kesindir. Maddi yönden itiraz edilebilir, başka itiraz etme olanağı da yoktur.
YSK kanunlar ile belirlendiğine göre, sorumluluk yasaları düzenleyenlerin ve onların bakış açısında gizlidir. Bugün YSK, seçilmesi muhtemel adayları incelerken, erk sahibinin sesine (Anayasa, yasaların ruhuna) ve ihtiyacına göre karar almıştır diyebiliriz. Seçim barajı ve diğer barajlar yasaları düzenleyenlerin ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini ve o ihtiyaçlara cevap veremediğinde yeniden biçimlendirildiği, demokrasinin kılıcının yok edildiği alanlardan biridir. Haksız rekabet, seçim şartlarının düzenlenmesinden başlar.
YSK almış olduğu tüm kararlar, erk sahibinin sorumluluğu içindedir. Bugünkü erk sahibi ise AKP’dir ve AKP alınan bu karardan “iyi polis kötü polis” oyuncularını sahneye sürmüş olsa da en karlı konuma gelmiştir. Çünkü oluşacak olan mecliste, kendileri için önemli olabilecek kararlarda engel teşkil edebilecekleri seçime girmeden baraj ile elemiş durumdadır.
Bağımsız milletvekilleri, aslında AKP’nin milletvekili sayısını artırmada önemli bir araçtı, çünkü bağımsız için gerekli oy oranı ile iktidar partisi bugünkü haksız rekabet koşulları içinde birden fazla milletvekili çıkarabilecek konumdadır.
Bugünkü belirsizlik ortamında alınan YSK kararı, iktidar partisini ve grubunu direkt ilgilendirdiği için tüm sorumlulukta iktidar partisinin üzerine binmiştir. AKP’nin tercih ettiği seçim kanunu ve koşullarında diğer partiler seçime girmiştir.
Neden bu kadar önemlidir bu karar?
Önümüzdeki dönem yeni anayasanın görüşüleceği ve tartışılacağı bir süreçtir. Bu süreçte en önemli toplumsal katmanlarından birinin mecliste olması önemlidir, fakat seçim barajları yüzünden bu kesimin meclise girmesi için tek yolu vardır ve o yol “bağımsız” milletvekilleri ile çözülmüştür. Fakat bu gelinen süreçte beklenmeyen bir gelişme yaşanmıştır ve YSK seçime girmeden bağımsız ve muhalif adayları seçim dışına çıkarmıştır. Bölge sesinin ve muhataplarının meclis dışına iteklenmesi ile meclis içinde tek sesin hakim olduğu bir “sivil” ama “toplumsal olamayan” bir “sözleşme” hazırlanacak ve hayata geçirilecektir.
Gelecek günlerin bizi ne beklediğinin olasılıkları içinde düşünürken, gerçek demokrasinin beklemediğini şimdiden söyleyebiliriz. İdeal olan, “toplumsal sözleşme” tüm katmanların eşit düzeyde katılımı ile oluşur. Tek veya bir birine benzeyen partilerin karar vermesi ile toplumsal sözleşme gerçekleşemez.
Toplumsal sözleşme içinde; Alevilerin ve Kürtlerin temsilcilerinin olmaması, toplumsal sözleşmesinin eksik ama iktidar erkine sahip olanların ihtiyacına cevap verecek şekilde düzenlenecektir.
Yeni meclisin içinde oluşacak olan yapıların toplumun her kesmini temsil edemeyeceğini alınan kararlar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Var olan seçim yasası ve YSK yapısı, toplumun her kemsinin meclis içinde temsil edilemeyeceğini bir kere daha gözler önüne sermiştir.
Toplumsal sözleşme toplum dışında, topluma rağmen yapılacaktır!
İsmail Cem Özkan
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) seçime girmeden seçime girecek adaylar için baraj olan bir kurumdur. Seçimin, seçime katılan partilerin eşit şartlarda rekabet edebilmesini sağlamak için oluşturulmuş bir kurum olduğu yanılsaması içindeydik, alınan kararlar ile bu yanılsama olduğunu bir kere daha görmüş olduk.
YSK kanunlar ile kurulmuş, çalışma alanı ve kararlarının sınırları belirlenmiş bir kurumdur. Hakimlerden oluşur ve mahkemelerde olduğu gibi yasalara uygun karar almak ile yükümlüdür. Aldığı kararlar kesindir. Maddi yönden itiraz edilebilir, başka itiraz etme olanağı da yoktur.
YSK kanunlar ile belirlendiğine göre, sorumluluk yasaları düzenleyenlerin ve onların bakış açısında gizlidir. Bugün YSK, seçilmesi muhtemel adayları incelerken, erk sahibinin sesine (Anayasa, yasaların ruhuna) ve ihtiyacına göre karar almıştır diyebiliriz. Seçim barajı ve diğer barajlar yasaları düzenleyenlerin ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini ve o ihtiyaçlara cevap veremediğinde yeniden biçimlendirildiği, demokrasinin kılıcının yok edildiği alanlardan biridir. Haksız rekabet, seçim şartlarının düzenlenmesinden başlar.
YSK almış olduğu tüm kararlar, erk sahibinin sorumluluğu içindedir. Bugünkü erk sahibi ise AKP’dir ve AKP alınan bu karardan “iyi polis kötü polis” oyuncularını sahneye sürmüş olsa da en karlı konuma gelmiştir. Çünkü oluşacak olan mecliste, kendileri için önemli olabilecek kararlarda engel teşkil edebilecekleri seçime girmeden baraj ile elemiş durumdadır.
Bağımsız milletvekilleri, aslında AKP’nin milletvekili sayısını artırmada önemli bir araçtı, çünkü bağımsız için gerekli oy oranı ile iktidar partisi bugünkü haksız rekabet koşulları içinde birden fazla milletvekili çıkarabilecek konumdadır.
Bugünkü belirsizlik ortamında alınan YSK kararı, iktidar partisini ve grubunu direkt ilgilendirdiği için tüm sorumlulukta iktidar partisinin üzerine binmiştir. AKP’nin tercih ettiği seçim kanunu ve koşullarında diğer partiler seçime girmiştir.
Neden bu kadar önemlidir bu karar?
Önümüzdeki dönem yeni anayasanın görüşüleceği ve tartışılacağı bir süreçtir. Bu süreçte en önemli toplumsal katmanlarından birinin mecliste olması önemlidir, fakat seçim barajları yüzünden bu kesimin meclise girmesi için tek yolu vardır ve o yol “bağımsız” milletvekilleri ile çözülmüştür. Fakat bu gelinen süreçte beklenmeyen bir gelişme yaşanmıştır ve YSK seçime girmeden bağımsız ve muhalif adayları seçim dışına çıkarmıştır. Bölge sesinin ve muhataplarının meclis dışına iteklenmesi ile meclis içinde tek sesin hakim olduğu bir “sivil” ama “toplumsal olamayan” bir “sözleşme” hazırlanacak ve hayata geçirilecektir.
Gelecek günlerin bizi ne beklediğinin olasılıkları içinde düşünürken, gerçek demokrasinin beklemediğini şimdiden söyleyebiliriz. İdeal olan, “toplumsal sözleşme” tüm katmanların eşit düzeyde katılımı ile oluşur. Tek veya bir birine benzeyen partilerin karar vermesi ile toplumsal sözleşme gerçekleşemez.
Toplumsal sözleşme içinde; Alevilerin ve Kürtlerin temsilcilerinin olmaması, toplumsal sözleşmesinin eksik ama iktidar erkine sahip olanların ihtiyacına cevap verecek şekilde düzenlenecektir.
Yeni meclisin içinde oluşacak olan yapıların toplumun her kesmini temsil edemeyeceğini alınan kararlar ile bir kere daha ortaya çıkmıştır. Var olan seçim yasası ve YSK yapısı, toplumun her kemsinin meclis içinde temsil edilemeyeceğini bir kere daha gözler önüne sermiştir.
Toplumsal sözleşme toplum dışında, topluma rağmen yapılacaktır!
İsmail Cem Özkan
Yasaklar!
Yasaklar!
Yasaklar kimin işine yarar?
Kim yasaklardan çare bekler?
Yasaklar birer silah olabilir mi?
Sorular içinde yasaklar… Yasaklar, ilk düzen kurulduğu günden beri vardır ve yaşamaya devam eder. Yasaklar, sadece yönetenlerin çıkarına uygun olarak varlığını korur.
Yasaklar, korkutmanın bir ürünüdür. Korkutmak istiyorsan birini, yasaklayacaksın bir şeyleri.
Korku, eğitimin üründür, çünkü eğitilmiş insan korkar. Eğitilmemiş hiçbir canlı korkmaz, ürker. İnsan topluluğunda korku, ilk toplumlar kurulduğundan beri varlığını korur. İnsan korku ile eğitilir ve insana kapı kulu olan diğer canlılar.
Korku; yasağı besler.
Yasak; korkuyu.
Yöneticiler, ellerinde olan gücün yok olmaması ve gücü uzatabildikleri kadar uzatabilmeleri için yasakları ve korkuyu kullandılar. Fakat tarih, korkuyu yönetenleri de kendi korkuları içinde yok ettiğini anlatır.
Korkuyu ve yasağı yaratanlar, kendi yarattıkları korku düzenine uyum sağlarlar ve yarattıkları korkudan korkarlar. Yasakladıklarının kendilerini yok edeceğini düşünür ve o yasakladıklarını ortadan kaldırmak için her yolu denerler.
Yasaklar, yaratılmak istenen yarının ayak izleridir.
Yasaklara bakarak nasıl bir gelecek istendiğini anlayabilirsiniz.
Demokrasi seçme ve seçilme özgürlüğü değildir. Seçme ve seçilme özgürlüğü olarak algılarsanız, demokrasiyi boğmuş olursunuz. Demokrasi içinde yasaklar olmaz, yasakların olduğu yerde ise sözde demokrasi olur.
Yasaklar korkuyu besler, korku insanı ortadan kaldırır.
Yasakların temelindeki düşünce; güzelliği ortadan kaldırmaktır.
Çiçek bahçesi düşünün. Çiçek bahçesi sahibi olduğunu düşünen biri, çiçeklerin bazılarının öne çıkmasını düşünür. Sonra, kendisine göre güzelliği bozan bitkileri yok eder, bazı çiçekler gözüne batar, onları da ortadan kaldırır, çünkü artık sevdiği çiçeklerin her yerde olmasını ister. Diğer çiçekleri yok eder ve bahçeyi bir tek çiçekten oluşturur. Bakar o çiçeğe, her rengi barındırmaz, o zaman o çiçeğin genetiği ile oynar ve her renkten çiçek üretir ve bütün bahçesini o genetiği ile oynadığı çiçeklerden oluşturur. O çiçeklerden bahçeye desen verir. Aralarına denetlenebilen çimenler eker. Çiçekleri dölleyen arılar artık gelmez olur, onlar bu bahçeden uzaklaşmıştır. Çiçeklerin sahibi olan; “arılara ne ihtiyacım var, serada üretirim, bahçeye yerleştiririm” der ve bahçesini kokusu olmayan çiçek ile süsler.
Ve sizler o çiçeği çok iyi bilirsiniz, laleler. Laleler bugün bir şehrin tüm meydanlarını ve yeşil olan her yeri süsler. Ama ömürleri azdır. Onlar yok olur olmaz, o yok edilen otlar o lalelerin yerini alır. Lale dönemini yaşıyoruz. Lale dönemi nasıl sonuçlanmıştı, anımsayan var mı? O dönemde uygulanan yasaklar, nasıl bir sonuç yaratmıştı?
Her dönemin kendisine özgü yasakları vardır ve her yasak, meşru zemini içinde varlığını korumuştur. Yasaklar, yasalar ile düzenlenmiş ve kamu adına uygulanmıştır. Kamunun sahibi zaman zaman bir aile, zaman zaman ise bir parti olabilir.
Yasakları sorgulayanlar ve yasakları komediye alıp hafif meşrep konuşanlar tarafından yok edilmiştir. Hiçbir yasak sonsuz değildir, zamanı gelince yok olur. Çünkü yasakları yok eden güzellik; her yasaklanan toplumun içinde varlığını korur ve her bahar gelişinde, o üzerine örtülen yasak duvarını deler ve yok eder.
Tarih boyunca yasaklar hep güzelliklere ve iyi olana karşı oluşturulmuştur ama çirkinlik ve kötü olan kaybetmiştir. Güzellik, her dönem kazanmıştır. Yüreğinizin güzelliğini koruyun, sizin en büyük silahınız yüreğinizdeki güzelliktir. Bu yasakları, korkuları yok edecek şey işte bu güzellikte gizlidir.
İsmail Cem Özkan
Yasaklar kimin işine yarar?
Kim yasaklardan çare bekler?
Yasaklar birer silah olabilir mi?
Sorular içinde yasaklar… Yasaklar, ilk düzen kurulduğu günden beri vardır ve yaşamaya devam eder. Yasaklar, sadece yönetenlerin çıkarına uygun olarak varlığını korur.
Yasaklar, korkutmanın bir ürünüdür. Korkutmak istiyorsan birini, yasaklayacaksın bir şeyleri.
Korku, eğitimin üründür, çünkü eğitilmiş insan korkar. Eğitilmemiş hiçbir canlı korkmaz, ürker. İnsan topluluğunda korku, ilk toplumlar kurulduğundan beri varlığını korur. İnsan korku ile eğitilir ve insana kapı kulu olan diğer canlılar.
Korku; yasağı besler.
Yasak; korkuyu.
Yöneticiler, ellerinde olan gücün yok olmaması ve gücü uzatabildikleri kadar uzatabilmeleri için yasakları ve korkuyu kullandılar. Fakat tarih, korkuyu yönetenleri de kendi korkuları içinde yok ettiğini anlatır.
Korkuyu ve yasağı yaratanlar, kendi yarattıkları korku düzenine uyum sağlarlar ve yarattıkları korkudan korkarlar. Yasakladıklarının kendilerini yok edeceğini düşünür ve o yasakladıklarını ortadan kaldırmak için her yolu denerler.
Yasaklar, yaratılmak istenen yarının ayak izleridir.
Yasaklara bakarak nasıl bir gelecek istendiğini anlayabilirsiniz.
Demokrasi seçme ve seçilme özgürlüğü değildir. Seçme ve seçilme özgürlüğü olarak algılarsanız, demokrasiyi boğmuş olursunuz. Demokrasi içinde yasaklar olmaz, yasakların olduğu yerde ise sözde demokrasi olur.
Yasaklar korkuyu besler, korku insanı ortadan kaldırır.
Yasakların temelindeki düşünce; güzelliği ortadan kaldırmaktır.
Çiçek bahçesi düşünün. Çiçek bahçesi sahibi olduğunu düşünen biri, çiçeklerin bazılarının öne çıkmasını düşünür. Sonra, kendisine göre güzelliği bozan bitkileri yok eder, bazı çiçekler gözüne batar, onları da ortadan kaldırır, çünkü artık sevdiği çiçeklerin her yerde olmasını ister. Diğer çiçekleri yok eder ve bahçeyi bir tek çiçekten oluşturur. Bakar o çiçeğe, her rengi barındırmaz, o zaman o çiçeğin genetiği ile oynar ve her renkten çiçek üretir ve bütün bahçesini o genetiği ile oynadığı çiçeklerden oluşturur. O çiçeklerden bahçeye desen verir. Aralarına denetlenebilen çimenler eker. Çiçekleri dölleyen arılar artık gelmez olur, onlar bu bahçeden uzaklaşmıştır. Çiçeklerin sahibi olan; “arılara ne ihtiyacım var, serada üretirim, bahçeye yerleştiririm” der ve bahçesini kokusu olmayan çiçek ile süsler.
Ve sizler o çiçeği çok iyi bilirsiniz, laleler. Laleler bugün bir şehrin tüm meydanlarını ve yeşil olan her yeri süsler. Ama ömürleri azdır. Onlar yok olur olmaz, o yok edilen otlar o lalelerin yerini alır. Lale dönemini yaşıyoruz. Lale dönemi nasıl sonuçlanmıştı, anımsayan var mı? O dönemde uygulanan yasaklar, nasıl bir sonuç yaratmıştı?
Her dönemin kendisine özgü yasakları vardır ve her yasak, meşru zemini içinde varlığını korumuştur. Yasaklar, yasalar ile düzenlenmiş ve kamu adına uygulanmıştır. Kamunun sahibi zaman zaman bir aile, zaman zaman ise bir parti olabilir.
Yasakları sorgulayanlar ve yasakları komediye alıp hafif meşrep konuşanlar tarafından yok edilmiştir. Hiçbir yasak sonsuz değildir, zamanı gelince yok olur. Çünkü yasakları yok eden güzellik; her yasaklanan toplumun içinde varlığını korur ve her bahar gelişinde, o üzerine örtülen yasak duvarını deler ve yok eder.
Tarih boyunca yasaklar hep güzelliklere ve iyi olana karşı oluşturulmuştur ama çirkinlik ve kötü olan kaybetmiştir. Güzellik, her dönem kazanmıştır. Yüreğinizin güzelliğini koruyun, sizin en büyük silahınız yüreğinizdeki güzelliktir. Bu yasakları, korkuları yok edecek şey işte bu güzellikte gizlidir.
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)