12 Eylül ile hesaplaşma…
12 Eylül 1980 yılında olan faşist bir darbe ile hayatımızın bugünkü sürecini yaratan yol açılmış oldu. Yaklaşık otuz yıldır süren bir sürecin sonlanması için bazı adımlar atılıyor olması, bu otuz yıllık travmadan çıkmak için henüz bir ışık yakamamıştır.
Yaşanan olaylar otuz yıldır sürdürülen politikaların kesintisiz olarak uygulandığını göstermektedir.
Kenan Evren ve arkadaşları hakkında açılan davaların ilk defa kabul görmesi önemli bir başlangıç olarak algılanmasına rağmen yetersizdir, çünkü darbenin bugünkü sonucunu yaratan olayların tek sorumlusu olarak darbeci generallere yüklemek demek, tarihin bir çok olayını karanlıkta bırakmak anlamındadır.
12 Eylül darbesinin zeminini hazırlayan koşulların ekonomik boyutu çok önemlidir. Darbenin geleceğini ilk olarak yüksek ses ile söyleyen 24 Ocak kararlarıdır. 24 Ocak kararlarının uygulanması için ülkede darbe yapılması zorunludur ve o zorunluluk Eylül ayında yerine getirilmiştir.
Darbenin ekonomik boyutunun zemini yaratmak için 50 Cente muhtaç olarak yaşamak zorunda kaldığımız dönemler vardır. Darbe öncesi dönemlerde toplumsal olaylarda kontrol dışı olarak gösterilen ama kontrollü şekilde gelişen çatışmalar ile ülkede can güvenliği sorunu yaratılmıştır. Maraş, Çorum, Sivas olayları çatışmaların kitlesel olması için geliştirilmiş birer senaryolar olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
1980 yılları global ekonomiyi elinde bulunduranların bizim bölgemiz için özel olarak üretmiş oldukları politikaların uygulanmaya konduğu yıllardır. Kısaca Büyük Ortadoğu Politikası olarak tanımlanan doktrinlerin hayata geçtiği yıllarda bizim ülkemizin de bu politikanın amaçları yönünde değişmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Çünkü ülkemiz içindeki değişimler; dış etkilerin sonucunda olmaktadır. Ülkemiz yeni rotasını çizenler, 12 Eylül akşamı kadehlerini havaya kaldırarak “bizim çocuklar başardı” diye kutlama yapmaları tesadüfi değildir.
12 Eylül günü yürürlüğe konan politikalar tamamı ile dış güçlerin ülkemiz için çizdiği yeni rotaya uygun olarak uygulanmış ve başarılmıştır. 12 Eylül sol muhalefeti tamamı ile yok ettiği gibi, batı ile kucaklaşma sürecini yaşayan ülkenin rotasını ılımlı İslam adı altında Ortadoğu ülkesi konumuna döndermiştir. Türkiye bir balkan devleti değildir, Ortadoğu ülkesidir.
İnsan hakları boyutu ile 12 Eylül sürecine bakarsak; işkence yapanlar, işkenceyi yasal boyutta görüp, işkence alınan ifadeleri normal koşullarda alınmış gibi kabul gören hakimlerde darbeci generaller kadar suçludur. İşkencelerin yaygınlaşmasına göz yuman, o dönemde özel mahkemelerde görev tapan tüm savcılarda suçludur. Güvenlik güçleri içinde çalışan ve işkenceye fiili olarak katılmış devlet memurları ve zorunlu görevini yapan askerlerde suçludur.
Ekonomik boyuttan bakarsak, özelleştirme adı altında ülkenin birikimleri olan ağır sanayimizin tamamı ile işlevsiz bırakan ve yok pahasına satan devlet mekanizması içinde görev yapmış ve karar alan her bürokrat bu dönemin suçluları arasındadır.
12 Eylül ile hesaplaşmaya başladınız mı, her boyutu ile hesaplaşmak zorunludur. Çünkü bugün ki iktidarımı 12 Eylül politikalarının bir sonucudur ve bu sonucu ortadan kaldırmak demek despotizm ile mücadele için sadece bir başlangıç işlevini görür.
Ülkemizin kaderini dış etkilere bırakmaktan kurtulmak için tam bağımsız bir devlet mekanizmasını yaratmak ve kurgulamak zorundayız. Bugünkü bakış açısı içinde “mümkün değildir” dediğinizi duyar gibiyim, devrimcilik işte bu mümkün gibi gözükmeyeni yaratmaktır.
12 Eylül ile hesaplaşmanın göstermelik olmak dışında gerçek boyutta olmasını istiyorsanız, tam bağımsız bir Türkiye politikasının yaratılmasını ile ancak oluşur. Birkaç generalin mahkeme önüne çıkarılması sadece vicdanları rahatlatırken, darbeleri yaratan koşulları ve sonuçlarını ortadan kaldırmaya yetmemektedir.
İsmail Cem Özkan
9 Ocak 2012 Pazartesi
8 Ocak 2012 Pazar
metin göktepe

metin göktepe haber yapmaya gitti, kendisi ne yazık ki haber oldu. onu ilk ve son defa evrensel gazetesinde görmüştüm. yeleği ve elinde fotoğraf makinesi ile inançlarına uygun haber yapma ve haberini yayın kuruluna sunma telaşı içindeydi. onu göreli çok uzun zaman olmuş, bana sorarsanız daha dün gibi. evrensel gazetesi sloganında gerçek evrenseldir yazıyordu o zamanlar... devletin gazeteci görmediği gazetecilerdendi... devletin verdiği kimlikle dolaşan çok gazeteci olduğunu söyleyiverip haber yazamayan, bir kere dahi habere çıkmamış "kimlikli gazeteci" bugün dahi kimliği ile gazeteci olduğunu iddia edip, kokteyl kokteyl dolaşıp, maçlarda bedava maç seyretme telaşındadır...
kendisine gazeteci diyen ve sadece düzeltmenlik işinden anlayan türkçe de "de - da" ayrımını bildiğini iddia eden "kimlikli" bir çok medya mensubu görebilirsiniz... ama sizler gerçek gazetecileri ya hapishane duvarları arasında, ya da toprak altında olduğunu biliyorsunuz.
bugün medya mensubu işinden olmamak için "patronun işine gelmeyeni görmeyen", "devletin çıkarının haberden daha önemli olduğuna inanan" gazetecileri görüyorsunuz. işte onların devlet onaylı gazeteci kimlikleri var...
onurlu bir gazeteci bana göre devlet onaylı kimlik almamalıdır, çünkü o kimliği alan devletin gözlüğü ile bakar habere ve olaylara. sıradan bir memur ile gazeteci arasında ki tek fark, devlet memurunun maaşını devlet, gazetecinin parasını gazete sahibi verir ama gazete sahibine ise devlet reklamları verilerek dolaylı olarak gazetecinin maaşı verilmiş olunur.
devleti için kurşun atanda, haber yazanda "dönem dönem" erişilmez sayılır, ölürse eğer; şehit denir, bu sayede kutsallık payesi verilir.
gazeteci metin'dir.. gazeteci abdi ipekçi'dir. gazeteci bugün cezaevinde yatan yüzlercesidir.
onların bir çoğunun devlet onaylı kimlikleri yoktur, o yüzden devlet istatistikleri arasında cezaevinde yatan sekiz gazeteci görülür.
gazeteci kimliklerini ancak ve ancak yine gazeteci kitle örgütleri verirse o gazeteci olmak için önemli adım atmış sayılır.
sarı basın kartı taşıyanların büyük bir bölümü ne yazık ki gazeteci değildir, sadece belediye otobüslerine bedava binen sıradan yolcudur...
metin göktepe öldürüleli kaç yıl oldu?
kaç gazeteci öldürüldü, kaç gazeteci sadece mesleğini yaptığı için cezaevindedir?
bugün dahi bütün olumsuzluklara rağmen bu ülkede gazeteciler mevcuttur.
gazeteler satılır, içinde çalışan gazeteciler ile birlikte. gazetecilerde alınıp satılmakta mahsur dahi görülmüyor, hatta bu durum normal karşılanıyor. sıradan bir baskı makinesi gibidir, demirbaşlar alınır satılır!
gazetecilere artık görüş sorulmuyor, onlara görevler veriliyor ve görevlerini patronlarının çıkarına uygun yapmaları bekleniyor, yapmayan ise kapı önünde işsizler ordusu içindeki yerini hemen alıyor.
gazetecinin özgürlüğü patronlarının dudakları arasındadır. onlar izin verdiği sürece haber yazabilmekte, onlar izin verdiği sürece gazeteci özgürce haber peşinde koşabilmektedir. gazeteci haber yaparken dahi işinden atılabilmekte, yazdığı yazı yüzünden hapse giren ise işinden olabilmektedir. o yüzden gazeteci özgürlüğünü bu gerçekler ile otosansür yapmak zorunda bırakılmıştır. gazeteci özgür olmadığı yerde özgür medyadan bahsedilmez.
birbirinden bağımsız ve farklı görüşleri yansıtan gazeteler yayınlanması medyanın özgür olduğu anlamına gelmez. medyanın özgürlüğünü belirleyen reklam verenlerdir. reklam verenlerin ticari hayatta başarı çizgisi ise hükumetin aldığı kararlar ve verdiği ihaleler ile sınırlıdır.
metin göktepe ne zaman öldürülmüştü?
medyamız ne zaman özgürlüğünü yitirdi?
İsmail Cem Özkan
29 Aralık 2011 Perşembe
Savaş uçaklarına hayır!
Savaş uçaklarına hayır!
Uzaydan dünyamıza doğru bir şeyler her an gelmekte ve gelmeye de devam edecektir. Yerküremizin gök kubbesinden içeriye girerken bazıları gökyüzünde buharlaşıp yok olurken, bazıları da yerküremizin toprağı ve suyu ile bululuyor. Dünya kurulduğu günden beri yaşanan bir doğal olay olmasına rağmen, insan uzaya açıldığı günden sonra bu doğal olayda da değişimler olmaktadır. Çünkü dünyamızın etrafında dünyada üretilen uzaya bırakılan cisimler ile dolu ve büyük bir çöplük söz konusundur. Uzay çalışmaları birkaç ülkenin tekelinden çıktıktan sonra, daha fazla ve hızlı bir şekilde kontrolsüz şekilde kirletilmeye devam ediliyor.
Yeryüzüne, yakın bir zaman diliminde daha fazla insan ürünü olan çöpler uzaydan gelecektir ve bunların şu andaki teknoloji ile kontrol edilemeyeceği söylenmektedir. Bu konuda bazı hukuksal düzenlemeler yapılıyor olmuş olsa da yasa çıkmadan gönderilenler kaderleri ile baş başadır. Her an herhangi bir yere uzaydan gelecek ve çarpacaktır.
Uçak yolculuğu en güvenilir yolculuktur. İnsanların uçak kullanması teşvik edilmekte ve bu sayede zamandan büyük kazanımlar elde edilirken, ekonominin yani paranın hareket alanı da globalleşmekte ve bu sayede kapitalist sistem için yeni olanakların yaratılması anlamına gelmektedir.
Uzaydan kontrolsüz şekilde gelen cisimlerin karaya ulaşmadan herhangi bir uçağa değmesi sonucu, o uçağın havada infilak etmesi her an olasılık içindedir. Uçaklar günümüz teknolojisi içinde her türlü hava koşullarına karşı dayanıklı yapılırken, uzaydan gelecek olan bu insan eseri ürünlerine karşı ne kadar dayanıklıdır? Bu konuda bugüne kadar her hangi bir araştırtma yapılmış mıdır?
Havadan bomba yağdıranlar, bombalar için harcadıkları paralar ile bu uzaydan yeryüzüne gelecek olan ve gelmekte olan tehlike karşısında neden sessiz kalmakta ve yokmuş gibi davranmaktalar? Uçak yolculuğunun en sağlam ulaşım aracı olduğu propagandası yapılırken, neden uçak yolculuğunun ve uçaklarının yaratmış olduğu çevre ve insana yapmış olduğu tahribatlar konuşulmaz?
11 Eylül ikiz kulelerle yapılan saldırı sonrası Amerika üzerinde bütün uçakların uçması yasaklandığı süreç içinde yapılan bilimsel çalışmalarda elde edilen veriler neden genel kamuoyunun bilgisine sunulmaz? Uçakların hava sıcaklığı ile birebir ilişkisi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış olmasına rağmen, gök kubbenin ısınmasına neden olan bulutların oluşmasına sebep olanlar listesinde neden uçaklar sıralanmaz?
Savaş uçaklarının ve savaş için kullanılan patlayıcı maddelerin uzaya, yerküreye ve gök kubbeye vermiş olduğu zararlar neden gündeme getirilmez? Bombalar ani olarak insanı öldürürken, uzun vadede insanların tümünü etkileyen ve doğayı, dünyayı yok eden gelişmeler gündeme dahi getirilmez… Doğa için mücadele eden dernekler, kurumlar, BM sözleşmesinde neden uçakların ve uzay çalışmalarının sonuçları, yaşadığımız küresel ısınma içinde gündeme getirilmez? Fabrikaların, arabaların bacalarından konuşuruz ama uzay ve uçaklardan konuşmayız! Sanki onlar doğaya zarar vermiyormuş gibi sessiz kalmaya devam ediyoruz.
Bomba atan bir uçak, insanları öldürmeye devam ediyor. O uçak aynı zamanda dünyamızı da kronik hastalık pençesine bırakıyor.
Savaş ve normal uçakların gök kubbe içinde bu kadar sık kullanılması güvenli ve sağlıklı değildir.
Doğaya en zarar veren ve kontrollü bir şekilde kullanılan teknoloji insanlığın ilerleyişi için şanstır, fakat kontrol dışı gelişen teknolojiler aynı zamanda doğa ile birlikte insanları da yok eden birer bomba konumundadır. Bomba atan bir uçak küçük çaplı bir alanda yaşamı yok ederken, global anlamda bir yaşamı da tehdit ediyor. Savaş uçaklarına ve savaşa hayır demek doğanın yaşaması için evet anlamına gelir. Bizler ve bizden sonraki kuşaklar bu doğada yaşayacağız, doğamızı yok eden küçük çıkarlar için yaşanan savaşlar insanlığa sadece zarar vermekte, geçmişi, bugünü ve geleceği yok etmektedir. Savaş uçaklarına hayır!
Savaş için harcanan her para insanlık için işlenmiş bir cinayettir.
Teknolojiyi katiller için bir silah olarak kullanmayın, barış için, doğa için, insanlık için teknolojiye evet!
İsmail Cem Özkan
Uzaydan dünyamıza doğru bir şeyler her an gelmekte ve gelmeye de devam edecektir. Yerküremizin gök kubbesinden içeriye girerken bazıları gökyüzünde buharlaşıp yok olurken, bazıları da yerküremizin toprağı ve suyu ile bululuyor. Dünya kurulduğu günden beri yaşanan bir doğal olay olmasına rağmen, insan uzaya açıldığı günden sonra bu doğal olayda da değişimler olmaktadır. Çünkü dünyamızın etrafında dünyada üretilen uzaya bırakılan cisimler ile dolu ve büyük bir çöplük söz konusundur. Uzay çalışmaları birkaç ülkenin tekelinden çıktıktan sonra, daha fazla ve hızlı bir şekilde kontrolsüz şekilde kirletilmeye devam ediliyor.
Yeryüzüne, yakın bir zaman diliminde daha fazla insan ürünü olan çöpler uzaydan gelecektir ve bunların şu andaki teknoloji ile kontrol edilemeyeceği söylenmektedir. Bu konuda bazı hukuksal düzenlemeler yapılıyor olmuş olsa da yasa çıkmadan gönderilenler kaderleri ile baş başadır. Her an herhangi bir yere uzaydan gelecek ve çarpacaktır.
Uçak yolculuğu en güvenilir yolculuktur. İnsanların uçak kullanması teşvik edilmekte ve bu sayede zamandan büyük kazanımlar elde edilirken, ekonominin yani paranın hareket alanı da globalleşmekte ve bu sayede kapitalist sistem için yeni olanakların yaratılması anlamına gelmektedir.
Uzaydan kontrolsüz şekilde gelen cisimlerin karaya ulaşmadan herhangi bir uçağa değmesi sonucu, o uçağın havada infilak etmesi her an olasılık içindedir. Uçaklar günümüz teknolojisi içinde her türlü hava koşullarına karşı dayanıklı yapılırken, uzaydan gelecek olan bu insan eseri ürünlerine karşı ne kadar dayanıklıdır? Bu konuda bugüne kadar her hangi bir araştırtma yapılmış mıdır?
Havadan bomba yağdıranlar, bombalar için harcadıkları paralar ile bu uzaydan yeryüzüne gelecek olan ve gelmekte olan tehlike karşısında neden sessiz kalmakta ve yokmuş gibi davranmaktalar? Uçak yolculuğunun en sağlam ulaşım aracı olduğu propagandası yapılırken, neden uçak yolculuğunun ve uçaklarının yaratmış olduğu çevre ve insana yapmış olduğu tahribatlar konuşulmaz?
11 Eylül ikiz kulelerle yapılan saldırı sonrası Amerika üzerinde bütün uçakların uçması yasaklandığı süreç içinde yapılan bilimsel çalışmalarda elde edilen veriler neden genel kamuoyunun bilgisine sunulmaz? Uçakların hava sıcaklığı ile birebir ilişkisi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış olmasına rağmen, gök kubbenin ısınmasına neden olan bulutların oluşmasına sebep olanlar listesinde neden uçaklar sıralanmaz?
Savaş uçaklarının ve savaş için kullanılan patlayıcı maddelerin uzaya, yerküreye ve gök kubbeye vermiş olduğu zararlar neden gündeme getirilmez? Bombalar ani olarak insanı öldürürken, uzun vadede insanların tümünü etkileyen ve doğayı, dünyayı yok eden gelişmeler gündeme dahi getirilmez… Doğa için mücadele eden dernekler, kurumlar, BM sözleşmesinde neden uçakların ve uzay çalışmalarının sonuçları, yaşadığımız küresel ısınma içinde gündeme getirilmez? Fabrikaların, arabaların bacalarından konuşuruz ama uzay ve uçaklardan konuşmayız! Sanki onlar doğaya zarar vermiyormuş gibi sessiz kalmaya devam ediyoruz.
Bomba atan bir uçak, insanları öldürmeye devam ediyor. O uçak aynı zamanda dünyamızı da kronik hastalık pençesine bırakıyor.
Savaş ve normal uçakların gök kubbe içinde bu kadar sık kullanılması güvenli ve sağlıklı değildir.
Doğaya en zarar veren ve kontrollü bir şekilde kullanılan teknoloji insanlığın ilerleyişi için şanstır, fakat kontrol dışı gelişen teknolojiler aynı zamanda doğa ile birlikte insanları da yok eden birer bomba konumundadır. Bomba atan bir uçak küçük çaplı bir alanda yaşamı yok ederken, global anlamda bir yaşamı da tehdit ediyor. Savaş uçaklarına ve savaşa hayır demek doğanın yaşaması için evet anlamına gelir. Bizler ve bizden sonraki kuşaklar bu doğada yaşayacağız, doğamızı yok eden küçük çıkarlar için yaşanan savaşlar insanlığa sadece zarar vermekte, geçmişi, bugünü ve geleceği yok etmektedir. Savaş uçaklarına hayır!
Savaş için harcanan her para insanlık için işlenmiş bir cinayettir.
Teknolojiyi katiller için bir silah olarak kullanmayın, barış için, doğa için, insanlık için teknolojiye evet!
İsmail Cem Özkan
Ölüm havadan geldi
Ölüm havadan geldi
Havadan bomba atan profesyonel pilot aşağıda kimleri öldürdüğünü göremez! Ona verilen matematiksel koordinatlar ile ekrandan gördüğü rakamlara uygun davranır ve bombayı bırakır. Aşağıda binlerce insan yaşıyormuş, bir insan yaşıyormuş fark etmez, o verilen görevi yerine getiren bir profesyoneldir.
Havadan ilk bomba Libya toraklarında Osmanlı askerlerinin üzerine İtalyan askerleri atmıştı. İtalyan pilotlar, aşağıda kaçan, şaşkınlıkla bombaya bakan insanları görmüştü. Çünkü kaçanlar bir savaşta uçağı ilk defa görüyorlardı. İlk defa orada uçak ortaya çıktı, kaleler artık eskisi gibi güvenli savunma alanı değildir. O günden sonra tüm kaleler önemini kaybettiği için doğanın kucağına bırakılmışlardır. O günden sonra kaleler sadece turistlerin gezdiği bir alan olmuştur.
Göklere hakim olan, savaşa hakim olacağı ilan edilmiş oldu, birinci dünya savaşında Trablusgarp cephesinde. O savaşı Osmanlı kaybetti, o günden sonra Cezayir’de, Libya’da nice kitlesel katliamlar olmuştur. Kitlesel ölümler ve katliamlar 2. dünya savaşı sırasında ve sonrasında olmaya devam etti, bugünde olmaya devam ediyor, çünkü öldüren, öldürdüğü kişileri ancak tv ekranlarında ya da gazete manşetlerinde görür oldu.
Görmeden öldürmek vicdanı da rahatsız etmez, katil olduğunu bile bilmeden normal yaşamına devam eder. Çünkü yukarıdan bırakılan bomba katil olma duygusunu ortadan kaldırır ve yabancılaştırır.
Savaşın çirkin yüzüdür, Sabra Şatilla kampları…
Savaşın çirkin yüzüdür Halepçe…
Savaşın çirkin yüzüdür bugün Uludere.
Bombalar, yeryüzüne birkaç metre patlarsa daha kitlesel olacağını hesaplayan mühendisler, Hiroşima’da atom bombasını ilk defa bir şehir üzerinde patlattıklarında nasıl bir katliama ortak olduklarını bilmiyorlardı.
Hiroşima’da insanlar buhar olurken, belki İstanbul’da bir sivil kanser oluyor ölüyordu. Çünkü Hiroşima üzerinde biriken nükleer dolu bulutlar; yeryüzüne yağmur olarak indiği ve nereleri nükleer artık ile yıkadığını kimse bugüne kadar bilemedi, saklandı. Yok sayıldı.
İnsanlar kanser hastası olmaya başladı ve çağın hastalığı olarak anlatıldı. Neden arttığını kimse sorgulayamadı gerçek anlamda. Kanserin nedeni nükleer olduğunu biliniyordu ve evlerdeki nükleer dalgası yayan araçları suçlu ilan edilmişti. Gerçek suçlu gözler önünde görünmez kılınmıştı, düşman vardı ve düşmana karşı silahlanmak ve nükleer bombalar biriktirmek, senenin planlı günlerinde onları patlatmak olağan şeylerdi.
Yüzyılın kangreni, salgın hastalığı gökten alır olduk. Gökten gelene karşı kimsenin savunma mekanizması yoktur, çünkü o güne kadar öğrenilen savunma biçimi karadan karaya göre düzenlenmişti, uçak çıktı, savaşta mertlik yok oldu. Ölümler daha keskin ve ani olmaya başladı ve düşenin kimyasal, nükleer silah mı, biyolojik mi, virüs dolu bir balon mu olduğunu ölümlere bakarak öğrenir olduk.
Savaş uçakları bir yerleri bombaladığında ölen sadece insan değildir, insanın biriktirdiği tüm değerlerdir. Savaş uçakları geçmişi ve bugünü yok ederken, geleceğe de nükleer, biyolojik, kimyasal artıklar bırakmaktadır.
Savaş uçaklarına koordinat verenler sadece askerler değildir, onların siyasi sonuçlarından sorumlu olanlardır. Bugüne kadar savaş uçaklarına koordinat verenler ne yazık ki yargılanamamış, sorgulanamamıştır.
Askerlik profesyonel anlamda öldürmek üzerine kurulmuştur, hedef neresi gösterilirse sorgulamadan, karşı çıkmadan hedef yönünde hareket etmektir.
Profesyonel insan hangi meslek dalında olursa olsun, parayı verenin emirlerini yerine getirmek ile yükümlüdür. Yaşadığımız çağ, kategorize edilerek yaşam parçalanmıştır. Parçalanan meslek birimleri ise profesyonel insanlardan oluşturularak erk sahibinin amaçları ve beklentileri yönünde hareket etmesini sağlamaktır. Profesyonel insan görevini yaptığı için vicdanı rahattır, emir veren ise sonucu rakam olarak gördüğü için vicdanı rahattır. Ölen ise toprak olurken kimse ölenin kimliği, geçmişi, neden orada olduğu konusunda araştırma yapma gereği bile duymaz, çünkü yaşadığımız çağda insanlar bir rakama indirgenmiş ve kategorize edilmiştir.
İnsan öldü, insan yarattığı yeni düzenin kurbanı oldu. Emir verenler ve emri uygulayanlar erk sahibinin niyetine göre hareket ettikleri için yaptıklarından dolayı sorumlu değillerdir bu yeni dünya düzeni içinde!…
İsmail Cem Özkan
Havadan bomba atan profesyonel pilot aşağıda kimleri öldürdüğünü göremez! Ona verilen matematiksel koordinatlar ile ekrandan gördüğü rakamlara uygun davranır ve bombayı bırakır. Aşağıda binlerce insan yaşıyormuş, bir insan yaşıyormuş fark etmez, o verilen görevi yerine getiren bir profesyoneldir.
Havadan ilk bomba Libya toraklarında Osmanlı askerlerinin üzerine İtalyan askerleri atmıştı. İtalyan pilotlar, aşağıda kaçan, şaşkınlıkla bombaya bakan insanları görmüştü. Çünkü kaçanlar bir savaşta uçağı ilk defa görüyorlardı. İlk defa orada uçak ortaya çıktı, kaleler artık eskisi gibi güvenli savunma alanı değildir. O günden sonra tüm kaleler önemini kaybettiği için doğanın kucağına bırakılmışlardır. O günden sonra kaleler sadece turistlerin gezdiği bir alan olmuştur.
Göklere hakim olan, savaşa hakim olacağı ilan edilmiş oldu, birinci dünya savaşında Trablusgarp cephesinde. O savaşı Osmanlı kaybetti, o günden sonra Cezayir’de, Libya’da nice kitlesel katliamlar olmuştur. Kitlesel ölümler ve katliamlar 2. dünya savaşı sırasında ve sonrasında olmaya devam etti, bugünde olmaya devam ediyor, çünkü öldüren, öldürdüğü kişileri ancak tv ekranlarında ya da gazete manşetlerinde görür oldu.
Görmeden öldürmek vicdanı da rahatsız etmez, katil olduğunu bile bilmeden normal yaşamına devam eder. Çünkü yukarıdan bırakılan bomba katil olma duygusunu ortadan kaldırır ve yabancılaştırır.
Savaşın çirkin yüzüdür, Sabra Şatilla kampları…
Savaşın çirkin yüzüdür Halepçe…
Savaşın çirkin yüzüdür bugün Uludere.
Bombalar, yeryüzüne birkaç metre patlarsa daha kitlesel olacağını hesaplayan mühendisler, Hiroşima’da atom bombasını ilk defa bir şehir üzerinde patlattıklarında nasıl bir katliama ortak olduklarını bilmiyorlardı.
Hiroşima’da insanlar buhar olurken, belki İstanbul’da bir sivil kanser oluyor ölüyordu. Çünkü Hiroşima üzerinde biriken nükleer dolu bulutlar; yeryüzüne yağmur olarak indiği ve nereleri nükleer artık ile yıkadığını kimse bugüne kadar bilemedi, saklandı. Yok sayıldı.
İnsanlar kanser hastası olmaya başladı ve çağın hastalığı olarak anlatıldı. Neden arttığını kimse sorgulayamadı gerçek anlamda. Kanserin nedeni nükleer olduğunu biliniyordu ve evlerdeki nükleer dalgası yayan araçları suçlu ilan edilmişti. Gerçek suçlu gözler önünde görünmez kılınmıştı, düşman vardı ve düşmana karşı silahlanmak ve nükleer bombalar biriktirmek, senenin planlı günlerinde onları patlatmak olağan şeylerdi.
Yüzyılın kangreni, salgın hastalığı gökten alır olduk. Gökten gelene karşı kimsenin savunma mekanizması yoktur, çünkü o güne kadar öğrenilen savunma biçimi karadan karaya göre düzenlenmişti, uçak çıktı, savaşta mertlik yok oldu. Ölümler daha keskin ve ani olmaya başladı ve düşenin kimyasal, nükleer silah mı, biyolojik mi, virüs dolu bir balon mu olduğunu ölümlere bakarak öğrenir olduk.
Savaş uçakları bir yerleri bombaladığında ölen sadece insan değildir, insanın biriktirdiği tüm değerlerdir. Savaş uçakları geçmişi ve bugünü yok ederken, geleceğe de nükleer, biyolojik, kimyasal artıklar bırakmaktadır.
Savaş uçaklarına koordinat verenler sadece askerler değildir, onların siyasi sonuçlarından sorumlu olanlardır. Bugüne kadar savaş uçaklarına koordinat verenler ne yazık ki yargılanamamış, sorgulanamamıştır.
Askerlik profesyonel anlamda öldürmek üzerine kurulmuştur, hedef neresi gösterilirse sorgulamadan, karşı çıkmadan hedef yönünde hareket etmektir.
Profesyonel insan hangi meslek dalında olursa olsun, parayı verenin emirlerini yerine getirmek ile yükümlüdür. Yaşadığımız çağ, kategorize edilerek yaşam parçalanmıştır. Parçalanan meslek birimleri ise profesyonel insanlardan oluşturularak erk sahibinin amaçları ve beklentileri yönünde hareket etmesini sağlamaktır. Profesyonel insan görevini yaptığı için vicdanı rahattır, emir veren ise sonucu rakam olarak gördüğü için vicdanı rahattır. Ölen ise toprak olurken kimse ölenin kimliği, geçmişi, neden orada olduğu konusunda araştırma yapma gereği bile duymaz, çünkü yaşadığımız çağda insanlar bir rakama indirgenmiş ve kategorize edilmiştir.
İnsan öldü, insan yarattığı yeni düzenin kurbanı oldu. Emir verenler ve emri uygulayanlar erk sahibinin niyetine göre hareket ettikleri için yaptıklarından dolayı sorumlu değillerdir bu yeni dünya düzeni içinde!…
İsmail Cem Özkan
21 Aralık 2011 Çarşamba
Tarih; ilkleri yaşarken tekerrür mü eder?
Tarih; ilkleri yaşarken tekerrür mü eder?
Susurluk davasına konu olan yıllarda yapılan operasyonlar ve sonuçlarını yeniden düşündüm, acaba dedim kendi kendime; tarih tekerrür mü ediyor? Özneler değişik ama uygulama ve yapılanları düşününce karbon kağıdından geçmiş gibi.
Denenmiş operasyonları tekrar deniyorlar ama biryandan da geçmiş ile yüzleşmek adına bir takım soruşturmalarda / davalar da bu arada sürüyor. O dönemde yapılanları demektir ki başarılı görüyorlar ki, yeniden benzer bir senaryo yeniden uygulamaya konuluyor.
Susurluk davasına konu olan yıllarda “ilk kadın” başbakanımız yönetimdeydi. Onun emrini şak diye yerine getiren bir genelkurmay başkanı, emniyetin “ağır topları” o dönemde her şeyi yapacak konumdaydı. Birde bugün varlığı kabul edilmeyen JİTEM ve onun gözü kara yöneticileri de henüz sağ idi.
Mahkemelerde JİTEM henüz kabul görmüş değil ama fiili ve anılar içinde varlığını devam ettiriyor. PKK ile savaşan özel ve seçilmiş birlikler, o dönemde “Dağ Türkçesi” ile konuşan, yetiştirilmiş ve her şartta ayakta kalacak elemanlardan oluşturulmuştu. Dağ Türkçesi konuşan elemanlar; köylere baskınlar düzenleyip, PKK kıyafetleri ile önce propaganda yapıp, ardından kendi kimlikleri ile gelip o propagandaya sıcak bakanlara “bok yedirildiği” günlerdi. Yine o dönemde “bir liste” elden ele dolaştırılıyor ve “Kürt” olduğu söylenen işadamlarına, gazete dağıtıcılarına, muhabirlere yönelik suikastlar, saldırılar oluyordu.
Liste bir kere ele düştün mü artık gereği yerine getirilmesi gereklidir. O listede olduğunu düşünenler; ellerindeki olanaklar ile karar verenlerin kapsını arşınlıyor ve listeden isimlerinin çıkması için tüm mal varlıklarını ortaya koyuyorlardı.
Gerçekten dilden dile dolaşan, bizim görmediğimiz ama duyduğumuz o listede neler ve kimlerin isimleri vardı?
Sonuçta bir liste olduğu yaşanan ölümler ile hayatta karşılığını bulmuştu. Görevlerini yerine getirmek isteyenler için elde liste olması büyük kolaylıktır, çünkü ele verilen liste emir olarak kabul edilir ve gereği yerine getirilmesi zorunludur. Bu işin yasal olup olmadığı, prosedüre uyup uymadığı önemli değildir, emir verenler sonucunu elbette biliyorlardır.
Bugünlerde operasyonlar öncesi bir liste lafı ortaya atıldı. O dönemdeki gibi listede isimler alt alta sıralanmış, öncelik sırasına göre işlemler yapılmasının gereği uygun görülmüş. Sırası ile listedekilerin üstleri çizilmekte, uygun olan işlem, listeyi elinde bulunduran tarafından yerine getirilmiş olmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bugünlerde yaşanan tutuklama operasyonları sözü edilen listenin varlığını kanıtlamaktadır.
Devlet içinde devlet olduğu kabul edilen bir yapılanmanın her meslek grubundan, her katmandan insanı içine alacağı beklentisi boşuna değildir. Çünkü devlet içinde devlet olduğu söylenen yapının devlet tarafından tek elden yok edilmesi gerekli olduğuna inanılmaktadır.
Susurluk kazası sonrası yaşananlarda da aynı mantık ile karşılaşırsınız. “Devlet için kurşun atan kahramandır” ve “bir çakıl taşı vermemek için her şey mubahtır”. Devletin bekası için gerekli olan işlemler yerine getirilmiştir.
O gün Türkiye tarihi içinde bir ilk yaşanıyordu, ilk kadın başbakan görevinin başında “Demir Leydi” konumunda sözünün arkasında, kendisinden istenen bütün operasyonlara gözü kapalı “evet” diyen biriydi. Bir çakıl taşı vermemek için binlerce insanın hayatına da mal olsa program yerine getirilecekti. Çakıl taşı vermedik ama Avrupa Birliği ile özel bir anlaşma yaparak gümrük kapılarımızın bir bölümü serbest ticaret için yeniden düzenlenmişti. Gümrük Birliği ile ağır sanayi fabrikalarımız el değiştirileceği günlerin kapısını açılmıştı, bugün o farikaların kapısı dahi yoktur, yıkılmış duvarlar altında geçmişin hayali oralarda hala durmaktadır.
Bugün “demir leydi’ye” danışmanlık yapan, konuşma metnini yazanlar bugünde görevlerinin başındalar ve yine aynı konumda olmasalar da akıl vermeye ve “yandaş medya” içinde konumlarını korumaktalar, var olan hükümete karşı yapılacak eleştirilere karşı akıl vermeye devam ediyorlar.
Bugünde bir ilk yaşanıyor, cumhuriyet tarihinde en uzun süre iktidarda kalan bir başbakan vardır. İlklerin yaşandığı süreçte tarih tekerrür mü ediyor?
Susurluk davasına konu olan yıllarda yapılan operasyonlar ve sonuçlarını yeniden düşündüm, acaba dedim kendi kendime; tarih tekerrür mü ediyor? Özneler değişik ama uygulama ve yapılanları düşününce karbon kağıdından geçmiş gibi.
Denenmiş operasyonları tekrar deniyorlar ama biryandan da geçmiş ile yüzleşmek adına bir takım soruşturmalarda / davalar da bu arada sürüyor. O dönemde yapılanları demektir ki başarılı görüyorlar ki, yeniden benzer bir senaryo yeniden uygulamaya konuluyor.
Susurluk davasına konu olan yıllarda “ilk kadın” başbakanımız yönetimdeydi. Onun emrini şak diye yerine getiren bir genelkurmay başkanı, emniyetin “ağır topları” o dönemde her şeyi yapacak konumdaydı. Birde bugün varlığı kabul edilmeyen JİTEM ve onun gözü kara yöneticileri de henüz sağ idi.
Mahkemelerde JİTEM henüz kabul görmüş değil ama fiili ve anılar içinde varlığını devam ettiriyor. PKK ile savaşan özel ve seçilmiş birlikler, o dönemde “Dağ Türkçesi” ile konuşan, yetiştirilmiş ve her şartta ayakta kalacak elemanlardan oluşturulmuştu. Dağ Türkçesi konuşan elemanlar; köylere baskınlar düzenleyip, PKK kıyafetleri ile önce propaganda yapıp, ardından kendi kimlikleri ile gelip o propagandaya sıcak bakanlara “bok yedirildiği” günlerdi. Yine o dönemde “bir liste” elden ele dolaştırılıyor ve “Kürt” olduğu söylenen işadamlarına, gazete dağıtıcılarına, muhabirlere yönelik suikastlar, saldırılar oluyordu.
Liste bir kere ele düştün mü artık gereği yerine getirilmesi gereklidir. O listede olduğunu düşünenler; ellerindeki olanaklar ile karar verenlerin kapsını arşınlıyor ve listeden isimlerinin çıkması için tüm mal varlıklarını ortaya koyuyorlardı.
Gerçekten dilden dile dolaşan, bizim görmediğimiz ama duyduğumuz o listede neler ve kimlerin isimleri vardı?
Sonuçta bir liste olduğu yaşanan ölümler ile hayatta karşılığını bulmuştu. Görevlerini yerine getirmek isteyenler için elde liste olması büyük kolaylıktır, çünkü ele verilen liste emir olarak kabul edilir ve gereği yerine getirilmesi zorunludur. Bu işin yasal olup olmadığı, prosedüre uyup uymadığı önemli değildir, emir verenler sonucunu elbette biliyorlardır.
Bugünlerde operasyonlar öncesi bir liste lafı ortaya atıldı. O dönemdeki gibi listede isimler alt alta sıralanmış, öncelik sırasına göre işlemler yapılmasının gereği uygun görülmüş. Sırası ile listedekilerin üstleri çizilmekte, uygun olan işlem, listeyi elinde bulunduran tarafından yerine getirilmiş olmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bugünlerde yaşanan tutuklama operasyonları sözü edilen listenin varlığını kanıtlamaktadır.
Devlet içinde devlet olduğu kabul edilen bir yapılanmanın her meslek grubundan, her katmandan insanı içine alacağı beklentisi boşuna değildir. Çünkü devlet içinde devlet olduğu söylenen yapının devlet tarafından tek elden yok edilmesi gerekli olduğuna inanılmaktadır.
Susurluk kazası sonrası yaşananlarda da aynı mantık ile karşılaşırsınız. “Devlet için kurşun atan kahramandır” ve “bir çakıl taşı vermemek için her şey mubahtır”. Devletin bekası için gerekli olan işlemler yerine getirilmiştir.
O gün Türkiye tarihi içinde bir ilk yaşanıyordu, ilk kadın başbakan görevinin başında “Demir Leydi” konumunda sözünün arkasında, kendisinden istenen bütün operasyonlara gözü kapalı “evet” diyen biriydi. Bir çakıl taşı vermemek için binlerce insanın hayatına da mal olsa program yerine getirilecekti. Çakıl taşı vermedik ama Avrupa Birliği ile özel bir anlaşma yaparak gümrük kapılarımızın bir bölümü serbest ticaret için yeniden düzenlenmişti. Gümrük Birliği ile ağır sanayi fabrikalarımız el değiştirileceği günlerin kapısını açılmıştı, bugün o farikaların kapısı dahi yoktur, yıkılmış duvarlar altında geçmişin hayali oralarda hala durmaktadır.
Bugün “demir leydi’ye” danışmanlık yapan, konuşma metnini yazanlar bugünde görevlerinin başındalar ve yine aynı konumda olmasalar da akıl vermeye ve “yandaş medya” içinde konumlarını korumaktalar, var olan hükümete karşı yapılacak eleştirilere karşı akıl vermeye devam ediyorlar.
Bugünde bir ilk yaşanıyor, cumhuriyet tarihinde en uzun süre iktidarda kalan bir başbakan vardır. İlklerin yaşandığı süreçte tarih tekerrür mü ediyor?
19 Aralık 2011 Pazartesi
Beklenen ama beklenmeyen zamanda geldi!
Beklenen ama beklenmeyen zamanda geldi!
Felaket, beklenmedik zamanda başımıza gelen şey diye tarif etsek yetersiz kalır o yüzden biraz daha açalım bu kelimeyi. Büyük zarar, üzüntülere yol açan olaylar. Kazalar genelde beklenendir, felaketler ise beklenmeyen büyük olaylardır. Fakat son otuz yıldır felaketler beklenir oldu. Çünkü daha önceden fark ediliyor ve uyarılmasına rağmen felaketler olmaya devam ediyor.
Kazalar önceden tedbir alınarak ortadan kaldırılabilinir olmasına rağmen, trafik kazaları konusunda bir adım öteye atılamamıştır. Her bayramda yollar kazalar yüzünden kan gölüne döner ama bunu önlemek için ne bir çaba sarf edilir, ne de araştırma yapılır. Pardon, araştırma yapılır, istatistiki olarak! “Bu seneki bayramda şu kadar kişi hayatını kaybetti, geçen seneye göre bilmem ne kadar artış olmuştur ya da azalmıştır” denir.
Doğada olan olaylara felaket deme alışkanlığımız vardır, belirli zamanlarda kazalar gibi gelmiş olmasına rağmen, doğal olduğu için felaket deriz ve ona göre yardım yapılması düşünülür, fakat bizim ülkemizde felaket ile kaza arasında sıkı bağ olduğu unutulur! Kazalar karşısında ne kadar önlem alıyorsak, felaketler karşısında da o kadar önlem almaktayız. Dış ülkelerin baskısı olmazsa eğer, hiçbir şey yapmayız, unutmaya bırakırız, çünkü o kadar çok gündem değiştiririz ki, artık ne zaman ne olduğunu unuturuz!
İstanbul ve diğer büyük şehirlerimizi her an felaket gelecekmiş gibi beklemeye devam ederiz ama önlem alır gibi gözüküp, dış görünüm ile ilgileniriz. Parklara, bahçelere, yol kenarlarına lale ekimi alt yapı çalışmasından daha önemlidir, onlar için festivaller bile yaparız. Alt yapı dediğiniz gözle gözükmez, elle tutulmaz şeydir ama şehir alt yapı üzerine kurulu olduğunu bir çukura düştüğümüzde aklımıza gelir.
Büyük şehirler yerleşim olarak ısı üretir. Şehirleşme ile birlikte doğanın o bölgedeki dengesi yok olur ve yeni bir dengeye kavuşur. Eğer şehir oturmuş ve alt yapı sorununu çözmüş ise…
Şehirler betonlaştıkça ve alt yapı sorununu çözülmediği sürece doğada dengelerin oluşması her zaman sorun olarak kalır, çünkü doğa gün geçtikçe genişleyen şehirleşmenin karşısında acizdir, toprağın üstü betonlar ile örtülür, gökyüzüne doğu beton binalar yükselir. Bu gökyüzünde havanın hareket alanını değiştirdiği gibi, kuşların ve diğer canlıların yaşam alanını ve göç yollarını yok eder. Bugün şehirler üzerinden geçen göçmen kuşları gün geçtikçe azaltmaktadır. Hatta havalimanı yakınlarında hiç kuş uçmaması uçak güvenliği için şarttır.
Havaların değişimi, toprak için gerekli olan ve binlerce yıldır devam eden düzenin dışında, hızla değişen yeni eko sisteme uyum sağlamaya çalışan dünyamız içinde felaketler sayısında bir artış söz konusu oluyor mu bilmiyorum ama her felaket sonucunda etkilenen insan sayısı arttığı kesindir.
İstanbul şehri bu felaketlerden kendisine düşeni elbette almaktadır. İstanbul şehir olarak gün be gün yatay olarak genişlemektedir. Yarım ada artık İstanbul için küçük bir semt olma özelliğini taşır konuma gelmiştir. İstanbul sınırını bugün itibarı ile takip eden harita mühendisleri ve şehir planlamacıları olmasına rağmen, planların dışında hareket ettiği gerçeği de iki de bir çıkarılan orman arazilerinin yerleşime açan af kanunları ya da kararnameleridir.
İstanbul geçen seneler içinde susuzluk ile karşı karşıya kalmış, barajların altında yer alan tarihi dokunun çıktığına şahitlik etmiştik. Felaket bir akarsuyun yönünün değiştirilmesi ile geçici olarak çözülmüştü. O sene susuzluktan kaynaklanan büyük bir felaket yaşamadık, fakat suların iki de bir kesilmesi ile birlikte yer altındaki boruların ne kadar sağlıklı olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün dahi yer altında borular üst üste olmuş olmasına rağmen, düzenden ve sistemden bahsetmek çok zordur.
İstanbul, modern şehir yapısından çok uzakta olmasına rağmen, görünüm ile modern bir yapıdaymış gibi izlenim vermeye devam ediyor.
2013 yılında İstanbul’u bir felaket beklediğine dair haberler bugünlerde gazetelerde yer almaya başladı. Yani geçici çözümler çözüm olmamış, barajlarda su oranı gün geçtikçe düşmeye devam etmektedir. Normal yağması gereken yağmur artık yağmıyor. Hava kapalı olarak kalıyor ve gerekli yağmur yeryüzü ile kucaklaşmadan gidiyor. Şehir dokusu içine yağan az yağmur ise derelerin taşmasına sebep olabiliyor, çünkü yer altında artık suyu taşıyacak yeterli büyüklükte kanal sistemimiz yok.
İstanbul felaket bekliyor. Beklenen şey bir gün mutlaka olacaktır, bugün o felaket anının ve sonrası için elimizde somut senaryonun olmadığını yer altına bakarak söyleyebiliriz. Şehir üzerine enerji yığmaya devam ediyor, enerji ısı yaratıyor. Yaratılan ısı dünyanın dokusunu bozmaya devam ederken, bizler hiçbir şey olmamış gibi, Aralık ayını günlük güneşlik şeklinde geçirmeye devam ediyoruz.
Felaketlerden ders çıkamayan ve bir daha olmaması için araştırma yapmayan şehir ve devlet yönetimi beklenen felaketler karşısında anlık çözümler ile işi ertelemeye devam ediyor.
İsmail Cem Özkan
Felaket, beklenmedik zamanda başımıza gelen şey diye tarif etsek yetersiz kalır o yüzden biraz daha açalım bu kelimeyi. Büyük zarar, üzüntülere yol açan olaylar. Kazalar genelde beklenendir, felaketler ise beklenmeyen büyük olaylardır. Fakat son otuz yıldır felaketler beklenir oldu. Çünkü daha önceden fark ediliyor ve uyarılmasına rağmen felaketler olmaya devam ediyor.
Kazalar önceden tedbir alınarak ortadan kaldırılabilinir olmasına rağmen, trafik kazaları konusunda bir adım öteye atılamamıştır. Her bayramda yollar kazalar yüzünden kan gölüne döner ama bunu önlemek için ne bir çaba sarf edilir, ne de araştırma yapılır. Pardon, araştırma yapılır, istatistiki olarak! “Bu seneki bayramda şu kadar kişi hayatını kaybetti, geçen seneye göre bilmem ne kadar artış olmuştur ya da azalmıştır” denir.
Doğada olan olaylara felaket deme alışkanlığımız vardır, belirli zamanlarda kazalar gibi gelmiş olmasına rağmen, doğal olduğu için felaket deriz ve ona göre yardım yapılması düşünülür, fakat bizim ülkemizde felaket ile kaza arasında sıkı bağ olduğu unutulur! Kazalar karşısında ne kadar önlem alıyorsak, felaketler karşısında da o kadar önlem almaktayız. Dış ülkelerin baskısı olmazsa eğer, hiçbir şey yapmayız, unutmaya bırakırız, çünkü o kadar çok gündem değiştiririz ki, artık ne zaman ne olduğunu unuturuz!
İstanbul ve diğer büyük şehirlerimizi her an felaket gelecekmiş gibi beklemeye devam ederiz ama önlem alır gibi gözüküp, dış görünüm ile ilgileniriz. Parklara, bahçelere, yol kenarlarına lale ekimi alt yapı çalışmasından daha önemlidir, onlar için festivaller bile yaparız. Alt yapı dediğiniz gözle gözükmez, elle tutulmaz şeydir ama şehir alt yapı üzerine kurulu olduğunu bir çukura düştüğümüzde aklımıza gelir.
Büyük şehirler yerleşim olarak ısı üretir. Şehirleşme ile birlikte doğanın o bölgedeki dengesi yok olur ve yeni bir dengeye kavuşur. Eğer şehir oturmuş ve alt yapı sorununu çözmüş ise…
Şehirler betonlaştıkça ve alt yapı sorununu çözülmediği sürece doğada dengelerin oluşması her zaman sorun olarak kalır, çünkü doğa gün geçtikçe genişleyen şehirleşmenin karşısında acizdir, toprağın üstü betonlar ile örtülür, gökyüzüne doğu beton binalar yükselir. Bu gökyüzünde havanın hareket alanını değiştirdiği gibi, kuşların ve diğer canlıların yaşam alanını ve göç yollarını yok eder. Bugün şehirler üzerinden geçen göçmen kuşları gün geçtikçe azaltmaktadır. Hatta havalimanı yakınlarında hiç kuş uçmaması uçak güvenliği için şarttır.
Havaların değişimi, toprak için gerekli olan ve binlerce yıldır devam eden düzenin dışında, hızla değişen yeni eko sisteme uyum sağlamaya çalışan dünyamız içinde felaketler sayısında bir artış söz konusu oluyor mu bilmiyorum ama her felaket sonucunda etkilenen insan sayısı arttığı kesindir.
İstanbul şehri bu felaketlerden kendisine düşeni elbette almaktadır. İstanbul şehir olarak gün be gün yatay olarak genişlemektedir. Yarım ada artık İstanbul için küçük bir semt olma özelliğini taşır konuma gelmiştir. İstanbul sınırını bugün itibarı ile takip eden harita mühendisleri ve şehir planlamacıları olmasına rağmen, planların dışında hareket ettiği gerçeği de iki de bir çıkarılan orman arazilerinin yerleşime açan af kanunları ya da kararnameleridir.
İstanbul geçen seneler içinde susuzluk ile karşı karşıya kalmış, barajların altında yer alan tarihi dokunun çıktığına şahitlik etmiştik. Felaket bir akarsuyun yönünün değiştirilmesi ile geçici olarak çözülmüştü. O sene susuzluktan kaynaklanan büyük bir felaket yaşamadık, fakat suların iki de bir kesilmesi ile birlikte yer altındaki boruların ne kadar sağlıklı olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün dahi yer altında borular üst üste olmuş olmasına rağmen, düzenden ve sistemden bahsetmek çok zordur.
İstanbul, modern şehir yapısından çok uzakta olmasına rağmen, görünüm ile modern bir yapıdaymış gibi izlenim vermeye devam ediyor.
2013 yılında İstanbul’u bir felaket beklediğine dair haberler bugünlerde gazetelerde yer almaya başladı. Yani geçici çözümler çözüm olmamış, barajlarda su oranı gün geçtikçe düşmeye devam etmektedir. Normal yağması gereken yağmur artık yağmıyor. Hava kapalı olarak kalıyor ve gerekli yağmur yeryüzü ile kucaklaşmadan gidiyor. Şehir dokusu içine yağan az yağmur ise derelerin taşmasına sebep olabiliyor, çünkü yer altında artık suyu taşıyacak yeterli büyüklükte kanal sistemimiz yok.
İstanbul felaket bekliyor. Beklenen şey bir gün mutlaka olacaktır, bugün o felaket anının ve sonrası için elimizde somut senaryonun olmadığını yer altına bakarak söyleyebiliriz. Şehir üzerine enerji yığmaya devam ediyor, enerji ısı yaratıyor. Yaratılan ısı dünyanın dokusunu bozmaya devam ederken, bizler hiçbir şey olmamış gibi, Aralık ayını günlük güneşlik şeklinde geçirmeye devam ediyoruz.
Felaketlerden ders çıkamayan ve bir daha olmaması için araştırma yapmayan şehir ve devlet yönetimi beklenen felaketler karşısında anlık çözümler ile işi ertelemeye devam ediyor.
İsmail Cem Özkan
18 Aralık 2011 Pazar
Savaşa doğru…
Savaşa doğru…
"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" tapınak şövalyeleri bu sözü söylemiş, size yabancı gelmiyor değil mi bu söylem, bugünde başkaları diyor...
Binlerce yıldır İbrahim dininden olanlar (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) milyonlarca insan öldürdü, öldürmeye de devam ediyorlar...
Üç din aslında din mi yoksa mezhep mi tartışması dahi yapılmadı, sadece bize din dediler ve bizde din olarak algıladık ve öyle kabul ettik. Bugünkü bilgi birikimim içinde ben bu üç dinin aslında İbrahim dinin mezhebi olduğunu düşünüyorum. Birbirlerinden bağımsız değiller, kök ve düşünce olarak aynı zemin üzerinde ve söylemleri büyük fark gözetmeyen benzerlikler taşımaktadır, sadece ritüellerinde değişiklikler bulunmaktadır. O halde bunları ayrı ayrı bir din değil de mezhep olarak görmek bana daha mantıklı geliyor.
İtaat etmek, bütün dinlerin olmazsa olmazıdır. İtaat etmek ve soru sormamak dinlerin en önemeli temel taşlarıdır. Bunları yok sayan biri, her hangi bir dinden olamaz, cemaat dışına düşer. Toplum mühendisliği de itaat etmek ve emirlerin yerine getirilmesi yönünde var olan toplumu düzenlemek ile sorumludur. Bugün toplumu düzenleyenler; dinlerin birikiminden yararlanarak onların söylemlerini “maddi çıkarlar” üzerine yeniden biçimlendirmekteler. Toplumların yeniden düzenlenmesinin temelinde hangi dinden geldiğine göre değil, hangi ürünün ne kadar boyutta tüketileceği üzerine kurgulanmıştır.
Bugün dünyanın her hangi bir ülkesinde, dinler yükselen değer gözüktürtmesine karşın, aslında din sadece cephelerin kurulaması için araçtır. Yeni tüketim alışkanlıkların kazandırılması için bir reklam aracı olarak kullanılmaktadır.
Kriz içinde olan sanayi ülkelerin krizden kurtulması için yeni pazar alanlarının yaratılması ve tüketici alışkanlıklarının değiştirildiği bir global dünya yaratılma sürecini uzun süredir yaşamaktayız. Geri bıraktırılmış ülkeler yeni “tüketici” pazar yerleridir, orada yaşayanların dini duyguları beslenirken, global dünyanın tüketim alışkanlıkları da empoze edilmeye devam ediliyor. Kahire’de, İstanbul’da Starbucks Cafe’de kahvesini yudumlarken, GAP marka bir elbise ile Marlboro paketini masa üzerine dururken ülkenin siyasi gelişmeleri konusunda o ülkenin münevver ya da aydınları arasında ateşli bir tartışmaya şahitlik yapabilirsiniz.
Pazarlama yöntemi olarak dini söylemler; geleneksel olarak var olduğundan ötekileştirilerek (başkalaştırılarak) yeni pazara uygun tüketici tipin yaratılmasıdır. Yeni tüketici tip; global ürünlerin tüketmesi ve bu ürünlerinin kazandırmış olduğu alışkanlıkları sağlıklı görme eğilimindedir. (türban, eşarp üretici global firmaların yeni pazar alanıdır, eskiden beri ürettiklerini yeni tüketici kesme uygun pazarlama araçları ile kendi ürünlerini temsilci yandaş firmalar aracılığı ile pazarlamaya ve sermaye biriktirmeye devam ediyorlar.)
Yeni tüketici toplumun bir bölümünde silah ve türevlerini tüketmek daha önem kazanmıştır, çünkü savaş var olan krizin çıkış kapısı olarak durmaktadır. Son yüzyıl içinde yaşanan iki büyük dünya savaşı temelinde yaşanan krizler ve o krizlerden çıkış yolu olarak global savaşlar çözüm olarak uygulanmıştır. Her iki savaşta; krizin bir anlamda çıkış kapısı olmuş, kapitalist ilişkilerin yeniden biçimlendiği süreçlerin başlangıcı olarak miladi öneme sahiptir. Üçüncü bir dünya savaşı için ise bugün her iki savaşta olduğu gibi güç dengeleri ve cepheleri henüz yoktur. O yüzden üçüncü dünya ülkesinin en zayıf halkası olan Müslüman ülkelerden bir cephe yaratılma sürecini yaşamaktayız. Bu üçüncü cephe savaş alanını ve boyutunu savaş başlamadan sonucunu ortaya çıkarmıştır. Elbette toplum mühendisliliğinin öngörüleri her zaman beklendiği gibi sonuçlanmaz.
Bugün piyasaların belirlenmesi ve cephelerin oluşturulması bu üç mezhebin içinde cereyan etmektedir. Dünyaya hükmetmeye çalışan İbrahim dini mezhepleri kendi içlerinde rekabet varmış gibi bir algı oluşturmuşlardır ve mezhepler birbirine güvensiz ve düşmanca duyguları gün geçtikçe büyütmekteler. Yeni ırkçı örgütlenmeler mezhepler üzerinden düşmanlığı körüklemekte ve hınç beslemekteler. Hınç biriktirenler geçmişi asla unutmazlar ve öç alacakları günü sabır ile beklerler. Hıristiyanlık Yahudilikten hıncını 2. dünya savaşı sırasında aldı. Bugün iki mezhep birbirlerine karşı hınç büyütmekte ve değişik zamanlar içinde birbirlerine karşı açıkça saldırmaktalar.
"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" anlayışı biçim ve zaman değiştirerek varlığını korumaktadır ve bugün kafirleri öldürdüğünü düşünen yeni kahramanların destanları yazılmaktadır. Bütün bu hınç ve birikimler; var olan kapitalist krizin çıkış kapısı olarak görülmektedir.
"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" tapınak şövalyeleri bu sözü söylemiş, size yabancı gelmiyor değil mi bu söylem, bugünde başkaları diyor...
Binlerce yıldır İbrahim dininden olanlar (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) milyonlarca insan öldürdü, öldürmeye de devam ediyorlar...
Üç din aslında din mi yoksa mezhep mi tartışması dahi yapılmadı, sadece bize din dediler ve bizde din olarak algıladık ve öyle kabul ettik. Bugünkü bilgi birikimim içinde ben bu üç dinin aslında İbrahim dinin mezhebi olduğunu düşünüyorum. Birbirlerinden bağımsız değiller, kök ve düşünce olarak aynı zemin üzerinde ve söylemleri büyük fark gözetmeyen benzerlikler taşımaktadır, sadece ritüellerinde değişiklikler bulunmaktadır. O halde bunları ayrı ayrı bir din değil de mezhep olarak görmek bana daha mantıklı geliyor.
İtaat etmek, bütün dinlerin olmazsa olmazıdır. İtaat etmek ve soru sormamak dinlerin en önemeli temel taşlarıdır. Bunları yok sayan biri, her hangi bir dinden olamaz, cemaat dışına düşer. Toplum mühendisliği de itaat etmek ve emirlerin yerine getirilmesi yönünde var olan toplumu düzenlemek ile sorumludur. Bugün toplumu düzenleyenler; dinlerin birikiminden yararlanarak onların söylemlerini “maddi çıkarlar” üzerine yeniden biçimlendirmekteler. Toplumların yeniden düzenlenmesinin temelinde hangi dinden geldiğine göre değil, hangi ürünün ne kadar boyutta tüketileceği üzerine kurgulanmıştır.
Bugün dünyanın her hangi bir ülkesinde, dinler yükselen değer gözüktürtmesine karşın, aslında din sadece cephelerin kurulaması için araçtır. Yeni tüketim alışkanlıkların kazandırılması için bir reklam aracı olarak kullanılmaktadır.
Kriz içinde olan sanayi ülkelerin krizden kurtulması için yeni pazar alanlarının yaratılması ve tüketici alışkanlıklarının değiştirildiği bir global dünya yaratılma sürecini uzun süredir yaşamaktayız. Geri bıraktırılmış ülkeler yeni “tüketici” pazar yerleridir, orada yaşayanların dini duyguları beslenirken, global dünyanın tüketim alışkanlıkları da empoze edilmeye devam ediliyor. Kahire’de, İstanbul’da Starbucks Cafe’de kahvesini yudumlarken, GAP marka bir elbise ile Marlboro paketini masa üzerine dururken ülkenin siyasi gelişmeleri konusunda o ülkenin münevver ya da aydınları arasında ateşli bir tartışmaya şahitlik yapabilirsiniz.
Pazarlama yöntemi olarak dini söylemler; geleneksel olarak var olduğundan ötekileştirilerek (başkalaştırılarak) yeni pazara uygun tüketici tipin yaratılmasıdır. Yeni tüketici tip; global ürünlerin tüketmesi ve bu ürünlerinin kazandırmış olduğu alışkanlıkları sağlıklı görme eğilimindedir. (türban, eşarp üretici global firmaların yeni pazar alanıdır, eskiden beri ürettiklerini yeni tüketici kesme uygun pazarlama araçları ile kendi ürünlerini temsilci yandaş firmalar aracılığı ile pazarlamaya ve sermaye biriktirmeye devam ediyorlar.)
Yeni tüketici toplumun bir bölümünde silah ve türevlerini tüketmek daha önem kazanmıştır, çünkü savaş var olan krizin çıkış kapısı olarak durmaktadır. Son yüzyıl içinde yaşanan iki büyük dünya savaşı temelinde yaşanan krizler ve o krizlerden çıkış yolu olarak global savaşlar çözüm olarak uygulanmıştır. Her iki savaşta; krizin bir anlamda çıkış kapısı olmuş, kapitalist ilişkilerin yeniden biçimlendiği süreçlerin başlangıcı olarak miladi öneme sahiptir. Üçüncü bir dünya savaşı için ise bugün her iki savaşta olduğu gibi güç dengeleri ve cepheleri henüz yoktur. O yüzden üçüncü dünya ülkesinin en zayıf halkası olan Müslüman ülkelerden bir cephe yaratılma sürecini yaşamaktayız. Bu üçüncü cephe savaş alanını ve boyutunu savaş başlamadan sonucunu ortaya çıkarmıştır. Elbette toplum mühendisliliğinin öngörüleri her zaman beklendiği gibi sonuçlanmaz.
Bugün piyasaların belirlenmesi ve cephelerin oluşturulması bu üç mezhebin içinde cereyan etmektedir. Dünyaya hükmetmeye çalışan İbrahim dini mezhepleri kendi içlerinde rekabet varmış gibi bir algı oluşturmuşlardır ve mezhepler birbirine güvensiz ve düşmanca duyguları gün geçtikçe büyütmekteler. Yeni ırkçı örgütlenmeler mezhepler üzerinden düşmanlığı körüklemekte ve hınç beslemekteler. Hınç biriktirenler geçmişi asla unutmazlar ve öç alacakları günü sabır ile beklerler. Hıristiyanlık Yahudilikten hıncını 2. dünya savaşı sırasında aldı. Bugün iki mezhep birbirlerine karşı hınç büyütmekte ve değişik zamanlar içinde birbirlerine karşı açıkça saldırmaktalar.
"Kafirleri öldürmek cinayet değildir, cennete giden yoldur!" anlayışı biçim ve zaman değiştirerek varlığını korumaktadır ve bugün kafirleri öldürdüğünü düşünen yeni kahramanların destanları yazılmaktadır. Bütün bu hınç ve birikimler; var olan kapitalist krizin çıkış kapısı olarak görülmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)