11 Mart 2012 Pazar

Fır fır dönenler neyin üründür?

Fır fır dönenler neyin üründür?
Fırıl fırıl dönenler aslında 12 Eylül ürünüdür, çünkü 12 Eylül öyle bir ortam yarattı ki, fırıl fırıl insanlar kendi çıkarları için dönmeye başladı. O kadar çok döndüler ki, artık Semazen’ler bile yanlarında durur kaldı…
12 Eylül, aslında 12 Eylül günü gelmedi, onun alt yapısı çok önceden yapılmıştı. Bir çok katliam, öldürme olayları, cinayetler, baskınlar, kurtarılmış bölgeler… kuyruklar, cente muhtaç günler gibi durumlar 12 Eylül için zemin yarattı ve bu zeminde 24 Ocak kararları alındı. 24 Ocak kararları köklü değişimin ilk işaretiydi, çünkü ülke ekonomisi liberalleştirilecek ve global ekonomi ile entegre edilecekti. Ekonomisi globalleşen bir ülkenin insanın düşünce yapısı, kültürü, yaşam düzeyi de bu global politikalara uygun olarak tüketici olarak uyum sağlayacaktı. Yerli malı haftaları artık belleklerde bile yeri kalmayacak şekilde yok edilecek, özelleştirme adı altında mecliste” sattım, sattırmam” tartışmaların yaşanacağı istibdat dönemleri 24 Ocak kararları ile uygulamaya konacaktı. 12 Eylül günü şerefe kadeh kaldıranlar düğmeye Ocak ayında basmıştı ve aradaki mesafenin uzunluğundan olsa gerek Eylül ayında başarıya ulaşacaktı.
12 Eylül günü ve devam eden günlerde insanın mayasının da bozulduğu ve daha çok kendi bacağını kurtarmak için başkası hakkında da dedikoduların üretildiği, ihbarların doğallaştığı dönemi işaret eder. Kelle avcılığı duvarlarda ‘aranıyor’ afişleri ile kendisini gösterecek ve o dönemde siyah beyaz olan ekran aracılığı ile aranan ve tutuklananların resimleri yayınlanacaktı. Sadece insanların mı, elbette değil, kitaplar, dergiler, gazeteler de gözaltında faili meçhul ateşlerin kurbanı olacaktı. Korku o kadar büyük bir şekilde toplum üzerine kapanacaktı ki, masum olanlar da bu kaos içinde yok edilecek ve gözlerden uzak düşürülecekti. Sırf Alevi, Kürt olduğu için hiçbir olaya bulaşmayan vatandaşlarımız işkencelerde; olmayan olayların faili olacak ve yargılanacaktı. Çünkü öteki olarak kabul edilenler yeni istibdad döneminde yok sayılacaklardı. Yok olarak kabul edilenlerin varlıkları tartışma dahi yapılmayacak ve faili belli olan cinayetlerde kurban olacaklardı, ölmeyenlerde dört duvar içinde insanlık tarihinin en ağır işkencelerine tabi olacaklardı. Anne/ baba, hiç bilmediği Türkçesi ile cezaevinde görüş gününde oğlu veya kızı ile Türkçe konuşmaya çalışacaktı. Elbette konuşamadılar, gözler ile birbirlerinin dilini fısıldadılar.
Bu karanlık dönemde liberal ekonominin yeni insanı ortaya çıktı, ayakta kalmak ve sisteme uyum sağlamak için geçmişini ret ederek, tüm birikimlerini liberal ekonomi ve politikanın hizmetine sundu, sırf bir bardak viski ve piyano sesi için… Boğaza karşı yeni ekonominin, yeni insanı, yeni yaşam kalitesi içinde, geçmişe küfrederek, geçmişte devrim yapmaya çalışanlar ile alay ederek kendisini oluşturdu.
Yeni insan; her devrin insanı olacaktı ve her görüş ile bir çatı altında kendi ekonomisinin sağlığı için bir arada olacaktı. Tam bu zaman dilimi içinde 24 Ocak kararını alanlar dört eğilimi bir arada tutacak bir çatı örgütü kurmuş ve yeni insanı çatısı altında birleştirmişti. Çatı altında her görüşten insan çıkar birlikteliği ve dostluğu kurmuştu, artık günümüzün geçerli dostluk anlayışını “çıkar” belirliyordu. Çıkarı olduğu sürece dost olacak insanlar yan yana gelmişti ve yeni insanı yaratılmıştı.
Yeni insan; poşet içinde satılacak kitaplar yazacaktı, çünkü o güne kadar cinsellik hep tabu olarak kabul edilmiş ve o tabu yıkılması gerekliydi. Toplum cinsel açılık çekiyordu ve o açlık bir şekilde kapanması gerekliydi, muhafazakar iktidar birden o kitapları halkın önüne sürmedi, poşet içine saklayarak sundu, çünkü değişim kaçınılmazdı, tavşan logolu dergilerde artık karaborsa değil, bayilerde satılması gerekliydi. O dönem ve devam edene günler içinde yazarlar, yayınevlerinin siparişleri üzerine o dönemin ihtiyacı olan ve solu küçük düşüren, aşağılayan kitaplar yazacaktır.
Satılan kitap basılacaktır, çünkü liberal ekonomi para getiren her şeyi mübah görmüştür. Kısaca daha sonraları “küfür romanları” adı verilen bu tür eserler yeni insanın yeni bakış açısını açıkça belirleyecek ve çok satan listesine girecek, yeni entelektüel çevre içinde viski kadehleri sesleri arasında, piyano sesleri eşliğinde tartışılacaktır.
Yeni insan solu düşman olarak görecek ve sol düşünce hakkında hınç besleyecektir, çünkü kendilerinden önceki kuşaklar sol düşünce yüzünden acı çektiğine inanacaklardı. Solcu olmasaydı babaları ya da ağabeyleri 12 Mart döneminde işkence görmeyecek ve tutuklanmayacaklardı. Yeni insan işte bu tutuklanma döneminden geçenlerin yakınları arasından çıkacak ve bugün dahi gündemi belirler konumda olacaktır.
Yeni insan sol düşmanı olacak ama solcu gibi konuşacaktır. Liberal ekonominin tartışılmaz özgürlük getirdiğini vurgulayacak ve bir arada olmanın koşulunun “çıkar ilişkisi” olduğunu vurgulayacaktır.
Kendisini kurtaran, bu yeni yaşam içinde kaptan olacak ve uluslar arası sularda başarılı olacaktır.
Yeni insan, tüketen ve tüketirken tüketimden nemalanan olacaktır. Ve içinde bulunduğu çatı çökerse hemen başka çatı altında kendisine yer bulacak ve orada yaşamaya devam edecektir.
Yeni insan her zaman iktidarda olan ve gelmekte olan ile iyi ilişki içinde olacak ve iktidarın amaçları doğrultusunda dönecektir, çünkü iktidar halen ekonomin belirleyicisidir, liberal ekonomi sadece sözde kalmıştır, esas belirleyici olanın neresi olduğunu fırıl fırıl dönenler bilir. Ona göre dönmeye devam ederler.
12 Eylül bir de ‘etnik marketing’ olarak isimlendirilen yeni bir pazarı yaratmıştır.
Azınlıkların, ötekilerin, gettolarda yaşamak zorunda kalanların oluşturmuş olduğu pazar. Bu Pazar içinde birbirlerinin sırtına basarak, küçük iktidarlar için birbirini boğazlayan, birbirinin birikimi üzerine kendi birikimini yapmaya çalışan fırıldaklar da oluşmuştur. Bu fırıldaklar iktidarın nimetlerinden daha çok, kendi küçük dünyalarının iktidarının nimetleri için mücadele eder konumundadır. Bu yeni Pazar, yeni yaşam alanı içinde paradigma ve o paradigma içinde rol alan bireylerin fırıldaklığı büyük pazarın kötü bir kopyasıdır ve o kopyanın ‘etnik marketing’teki temsilcisidirler.
Küçük dünyaları içinde, büyük pazara girmek için kırpıntılardan beslenenler yeni insanın farklı bir yüzünü ortaya çıkarmıştır. Klasik mafya ilişkisi yerine, çıkarların hakim olduğu, anlık birlikteliklerin samimiyeti içinde yeni mafya ilişkisini yaratmıştır. Yeni mafya ilişkisi yalnızca ‘etnik marketing’ içinde varlığını korurken, büyük pazarın rüzgarı altında savrulmaya ve dönmeye müsaittir. Büyük pazarın rol dağıtıcıları rol dağıtmaya kara verdiklerinde, onların kapısı önünde fırılı fırıl dönmekte ve rol almak için her türlü özveri göstermekten çekinmezler.
Sonuç olarak; yeni insan fırıl fırıl dönendir, çıkarı neyi gerektiriyorsa o rolü rahatlıkla oynar. Yeni insan en yakın arkadaşını rahatlıkla satabilen ve onun üzerinden sermaye birikimi yapabilen kişiliktir. İşte bütün bu yeni insan 12 Eylül ile birlikte ortaya savrulmuş, o savrukluk bugün dahi devam etmektedir.
Yeni insan, ağzı iyi laf yapar ve köşeli cümle kullanmaz, çünkü her an dönmeye hazırdır ve her anlama gelen cümleler kurarak, her ortamda yaşayabileceğini gösterir. Karşısındaki kişinin durduğu yere göre anlam değiştiren cümleler kurmak marifet ister ve bu marifeti geliştirmiştir fırıl fırıl dönen insan.
Her dönemin insanı 12 Eylül ürünüdür ve temeli olmayan çatıların altında hep kendisine yer arar.
İsmail Cem Özkan

10 Mart 2012 Cumartesi

Fabrikasyon haberler!

Fabrikasyon haberler!
Fabrikasyon ne demektir? Bant üzerinde ve seri olarak üretilen ürün. Bunu ilk olarak kullanan ve geliştiren Ford olmuştur. Kendi otomobil fabrikasına bant üzerinde araba üretimini yaptırarak bir çok sorundan kurtuldu ve kendi alanında ticari avantaja kavuştu. Bant çalışmasında yetişkin işçiye çok gereksinimi yoktur, kısa sürede yetiştirilerek ihtiyaç duyulan alana uygun eleman yetiştirilerek zamandan ve kişiye bağımlı olmaktan kurtulmuştur.
Fabrikasyon üretim sanayi olan her alanda uygulanmaya yıllar içinde yayılmış ve zaman içinde meslek eğitimi ve meslek kavramı da değişmiştir.
Kalifiye eleman ihtiyacına okullar yanıt veremediği günümüzde, iş yerleri; ısa süreli mesleki iç eğitim ile yeni teknolojiye uygun davranabilecek elemanları kendi bünyelerine yetiştirmektedir. Bir iş yerine bir elemanın işten çıkarılması ya da yeni elemanın işyerine katılması üretim sürecini etkilemez hale gelmiştir. Kısaca işçi üretimdeki emek katkısını kategorize edilerek, diğer emeklerden ve emekçilerden uzaklaştırılarak yabancılaştırılmıştır. Sendikal mücadele ve örgütlü işçi kavramı klasik sanayi devrindeki gibi olmaktan çıkmış, üretimden gelen emek gücü bantlar arasında yok edilmiştir. Emekçi yaşadığı toplumdan, kültürden koparılarak verilen emri yerine getiren, en kısa sürede, verimli şekilde çalışan hale getirilmiştir.
Bir işverene bağlı çalışan işçinin çalışma yeri ve zamanı işverenin istekleri yönünde esnek hale getirmiş, gerek görüldüğü global firmanın bir fabrikasında ya da taşeron olarak aldığı iş alanında çalıştırılabilmektedir. Henüz uluslar üstü firmalar gerektiği kadar büyüyememiştir, hala ulusal çapta çalışan firmalar varlığını korumasına rağmen, uluslar üstü firmalar bu ulusal firmaları global ekonominin çarkı içinde kendi bünyelerine katmaya devam ediyorlar. Bu dönüşümün yaşandığı bir zaman dilimini yaşamaktayız. Bu yeni çalışma biçimi, doğal olarak yeni iş ilişkisinin ve hukukunu da ortaya çıkarmaktadır. Yeni iş sözleşmesi; ulusal çıkarların üstünde firmaların çıkarları üzerine oturmaktadır.
Uluslar üstü firmaların çalışanları (mühendisleri, teknik elemanları) gerek görüldüğünde geçici olarak coğrafya değiştirmekte ve orada en verimli şekilde alanında hizmet vermesi beklenmektedir, verim vermeyen çalışanın sözleşmesi doğal olarak sonlandırılmakta ve yerine yenisi alınmaktadır. Sözleşmede iş akdi ve feshi konusu çizgisi çok keskin kurallar ile çizildiği için, bu yeni işçi diğer işçiler ile ilişki içinde dahi olamamaktadır. Bireysel ve gelecek için (emeklilik) her türlü özveriyi gösterecek ve kendi imkanları ile bir yandan da yeni teknolojik gelişmeyi izleyecektir, eğer teknolojide geri kalırsa iş akdinin sonlanacağını bilmektedir, çünkü global iş piyasasında o işi yapacak çok daha yetenekli işçiler mevcuttur.
Medya alanında bu ilişki söz konusudur, global olarak yatay genişlemektedir.
Haber ajanslarının geçtiği haberlerden beslenen yerel çapta yayın yapan medya araçlarındaki haberlerin bir standarda getirilmesi ve sunulması sonucunda ona uygun okuyucu ve izleyici kesimi oluşturulmuştur. Medya kendi izleyicisini yaratmıştır, izleyicinin ihtiyaçlarına göre haberler yaparak, izleyicinin dünyaya bakış açısını ve yaşam biçimini de belirlemektedir. Global firmaların yarattığı moda artık bütün dünya için üretilmekte, yerel kültürlerin direnişini fast food mantığı içinde yok etmektedir. Medya kısa sürede tüketilen haberler üreterek izleyicinin algısını hepten yok etmektedir. Toplum mühendisleri kendileri için hazırlanan toplumlara her türlü yalanı rahatlıkla ‘doğru ve dürüst’ olarak sunacak işçileri o dişlinin uygun yerine yerleştirerek, kullanmaktadır. Eğer bu kullanıma karşı gelen olursa hemen yerine yenisi ikame edecek, yeni işçiler (medya çalışanı) bulunacaktır.
Fabrikasyon haberler, tek bir elden çıkmış ama başka eller aracılığı ile yayılmaya devam etmektedir. Fabrikasyon haberlerin kaynakları belli yerdendir ve o yer ile ilişkisi olan medya çalışanı, kariyer için önü açıktır. Yeni medya çalışanı bu ilişki içinde olmaktan gurur duymaktadır, çünkü atlatma haber yerine atlatma fabrikasyon haberi ilk veren olmak için ilişkisini sıcak tutmaya özen göstermektedir.
Yeni medya çalışanı; ‘gazetecilik ilkelerine uygun olarak ‘redakte’’ ederek yeniden yazma dışında bu bilgilere pek katkıları yoktur. Büroda masa başında çalışan medya çalışanı, yeni teknolojinin de nimetlerinden yararlanmaktadır. (Burada halen medya etiği içinde çalışan emekçiler söz konusu değildir, onlar da gün geçtikçe azalmaktadır.)
Kaynaklar aynı olmasına rağmen zaman içinde, gazeteci öznesi değişmektedir. Fabrikasyon haber yapan gazeteciler zaman zaman popüler olurken, iktidarın / gündemin değişimi ile popülaritesi yok olmaktadır. Her dönemin kendisine özgü ‘güvenilir’ medya çalışanı hep var olmuştur.
İsmail Cem Özkan

Çoğunluğu, azınlığa mahkum etmeyiz!

Çoğunluğu, azınlığa mahkum etmeyiz!
AKP anayasa yapmak için yola çıktı ve uzun süredir değişik kesimler ile görüşme yapıyor gibi gözüküyor. Neden “yapıyor gibi” sözünü kullandım, çünkü kararlar tepeden bir dudak arasından çıkacağı için diye vurgulama gereğini duydum. Çünkü alınan görüşlerin, söylenen sözlerin iki dudak sahibi için hiç önemi yoktur, onun danışmanları yeteri kadar bilgi vermiştir ve o danışmanlarına güvenir, onların niyetleri ve isteklerine göre bir anayasa hazırlayacağını şimdiden söyleyebilirim. (Bugüne kadar almış olduğu kararlar ve uygulamalar bu yönde olduğu için bu önyargımı belirtiyorum.)
AKP her hareketini ve kararlarını iki dudak arasına göre belirlemekte ve ona göre tavır almaktadır. Dudaklarının sahibinin niyeti ve istekleri gerçekçi mi, gerçek dışımı AKP grubu tartışma yapmıyor, iki dudaktan çıkan her şeyi doğru kabul edip ona göre hareket ediyorlar. Meclis çoğunluğunu kullanarak bir çok karar almakta ve düzenlemeler yapmaktadır. Onlar geri adım atmayı yenilgi olarak gördükleri için dudaktan çıkan sözden geri adım atamazlar.
AKP genel olarak politikasını; kendi ideolojilerine ve Büyük Ortadoğu Projesinin gerçek sahibinin niyetlerine göre davranmaktadır. BOP eşbaşkanı ve stratejik ortak olduğunu söyleyen erk sahibi ve onun dışişleri bakanı büyük biraderin çıkarlarını korumakta ve onun çıkarlarına zarar verebilecek her türden hareket etmekten kendilerini geri tutmaktalar. Çünkü bir kere çıkarlara zarar verdiğinde, kaybedeceği daha büyük çıkarlar vardır, ambargo vb gibi uygulamalar tarihimiz içinde yerini hala korumaktadır. Irak işgali sırasında meclisten çıkan bir kararın sonuçları bugün dahi hissedilmektedir. Çıkarların önde olduğu politik arenada, stratejik ortaklığın bağlayıcı tarafı doğal olarak vardır ve o bağlayıcı taraf; ülke içindeki iktidarı için can alıcı durum olduğunu bilinmektedir.
BOP’un büyük biraderin çıkarları her şeyin üzerindedir ve o çıkarları zedeleyecek hiçbir karar alınamaz. 12 Eylül generallerinin emri ile sivil bir profesörün yaptığı anayasa da büyük biraderin çıkarlarına göre düzenlenmiştir ve onların akıl adamlarının verdiği stratejiye uygun olarak toplum yeniden biçimlendirilmiştir. Bu gerçeklik ışığı altında AKP anayasası ile 12 Eylül generalleri anayasası arasında büyük bir fark olmayacaktır, çünkü her ikisinin ortak yönü çoktur ve aslında aralarında büyük fark yoktur. (Birinde postalın gölgesi, ötekinde caminin gölgesi)
Özneler değişmiş olması, amaçların ve stratejilerin değiştiği anlamına gelmez. 12 Eylül ile yürürlüğe konan politikaların bugün de devam ettiği gerçeği ve çıkarların getirmiş olduğu dostluğun sürdüğüne şahitlik etmekteyiz. Aradaki tek fark askerin konumunun değişmiş olmasıdır. Cami ile kışla arasındaki rekabette, cami öne çıktığına şahitlik ediyoruz. Demokrasi ve insan hakları konusunda bir birinden pek fark yoktur.
“Ben dedim oldu, olacak” demek demokrasi ile alakası olmadığını demokrasi ile ilgili kitap okuyan her bireyin bilmesine rağmen, erkek toplum olmanın getirmiş olduğu mantalite anlayışı; önermenin doğru olduğunu kabul eder ve doğal karşılar.
Bugün her türlü konuda kara veren ve bilgisi olan dudak sahibi, üst dudağının üzerindeki çok kısa kesilmiş kılları ile etrafına gülücük yayarken, kendisine uygun davranmayanları azarlamaktan da geri durmamaktadır. Üstelik kendisini kayıtsız koşulsuz destekleyen liberal kesimler içinde hayal kırıklığı yaratmaktadır.
Erk sahibi dolaylı olarak desteklediği liberal kesimin ekonomik girdisi üzerinde ayarlamalar yaparak kendisine sadık kalmasını sağlayabilmektedir. Çünkü liberallerin kendilerini finans edebilecek ekonomik güçleri yoktur ve onlar göbekten hükümetin çevresinin işadamlarının kararlarına ve yönlendirmesine bağlıdırlar.
Liberallerin ekonomik özgürlüğü olmadığı sürece de her türlü azarlama karşısında sessiz kalma hakkını kullanmakta ve geri adım atmaktalar, çünkü liberaller eski erk sahiplerinin yeniden iktidara gelmesinden korkmaktadır ve bu iktidarın uzun süre yönetimde kalması kendilerinin ayakta kalmasının güvencesidir.
Bugün yapılacak anayasa özgürlükçü olmayacaktır, çünkü iktidar kendi özgürlüğü dışında bütün özgürlükleri kontrol altında tutmaktadır. Erk sahibi özgürlüğünü kısıtlayan her hangi bir şey karşısında yeni düzenleme yaparak önündeki engeli yasal düzenlemeler ile ortadan kaldırmaktadır. Bunun en çıplak göstergesi meclis iç tüzüğü üzerinde yapılmaya çalışılan düzenlemedir. Konuşma süresi kısıtlaması ve konuların belirlenmesi yeni iç tüzük ile biçimlenmektedir. Bu sayede muhalefetin cılız sesinin daha da yok olması anlamına gelmektedir.
Özgürlük anlayışını sadece kendi özgülüğü olarak gören bir iktidar; alınan kararları tek bir dudağın açıkladığı yapıdan özgürlükçü bir anayasa çıkma ihtimali çok azdır. Çünkü “tek doğru vardır, o da parti başkanı, bakanlar kurulu başkanınındır” anlayış ile toplum yönlendirilmekte ve biçimlendirilmektedir. Hopa’da ölen öğretmenin arkasından yaptığı konuşma ne kadar hümanist ve başkalarına karşı ne kadar hoşgörülü olduğu göstermekten çekinmemiştir.
Erk sahibi; "Bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereğini de duymuyorum, kalp krizi sonucu ölmüş" dediği Metin Lokumcu biber gazı etkisi ile öldüğü ortaya çıkmıştır ve orantısız gücün bir sonucu ortaya çıkan cinayet olmasına rağmen, bu cinayetin tek suçlusu Metin Lokumcu ve onu sevenler ilan edilmiştir. Demokrasi ve hoşgörü dinler arasında İspanya’da seslendirilirken, devlet – insan arasında hoşgörü sözde kalmıştır. Dışarıya karşı gülen yüzünü gösteren erk sahibi, içteki muhalif olabileceklere karşı o yüzünü kızgın ifade takınmaktan geri durmamaktadır ve tıpkı öç alır gibi cezalandırmaktadır.
AKP denetiminde yapılacak her türden anayasa taslakları yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı özgürlükçü ve ötekilerinin - azınlıkların hukukuna saygılı bir düzenleme içinde olmayacaktır. İki dudağın sahibi “ çoğunluğu, azınlığa mahkum etmeyiz” diyebilmektedir. O halde çoğunluğun hakları ve çıkarları öne alan bir anayasadan özgürlük ortaya çıkmaz.
İsmail Cem Özkan

3 Mart 2012 Cumartesi

BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?



BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?
Oyundan önce yönetmeninden bahsetmek gerek, çünkü bugün hayatta olmayan tiyatro insanın kendi izdüşümünü sahneye bıraktığı bir oyun. Türkiye’de son olarak sahneye koyduğu oyundur. Uzun bir soluktur onun sahne hayatı. Sahne hayatı aynı zamanda yaşamının kendisidir. Dünyaya bir devrimci duyarlılığı ile bakmakta ve oyunun yazarı Nazım Hikmet ile hayatı kesişmektedir. Nazım Hikmet’in uzun soluklu bir şiirini sahneye uyarlar ve yeniden yorumlar. 1980 yılında Fransa’da Avignon Festivali’nin açılışında sahneler, büyük başarı elde eder. Fransız ve Belçika televizyonları oyunu yayınlar. Yıllar sonra aynı oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnelerinde yeniden hayat verir ve oyunun Fransa turnesi sırasında (7 Haziran 2005) kalbine yenik düşer ve aramızdan ayrılır ama oyunu bugün dahi sahnelerde yaşamaya devam ediyor.
Oyunun dekor ve kostümünü yapan Michel Launay şiir ve olay ile bütünleşen bir tasarıma hayat vermiştir. Hindistan’ın bugün dahi sembolü olan tekerlek sahne içinde şiire hayat vermektedir. Dokuma tezgahının tekerleği şiirin ritmine uygun olarak biçim değiştirir ve izleyiciyi kucaklar.
Oyuncular yönetmenin anısına oyuna hayat verirken sanki o yaşıyormuş gibi ve yönetmenin isteğine göre katkılarını sunarlar. Şiir ve tiyatro iç içe geçmiştir, yaşamın ritmi, kavgası, mücadelesi ve aşkı sahnede başarılı bir şekilde oyuncuların yüksek performansı ile hayat bulur.
“Kavganın içinde olmak mı yoksa kavganın dışında kalmak mı? Hangisi ölümcüldür?”
Nazım Hikmet bu şiirinde Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı mücadele eden devrimcileri ve Benerci adında bir devrimciyi konu eder. Benerci devrimcidir ve yeraltında örgütlenen bir örgütün üyesidir. İşçi sınıfı ile birlikte İngiliz yönetimine karşı mücadele etmektedir. Bir toplantı sırasında İngiliz küvetleri tarafından yakalanır, arkadaşları tutuklanırken kendisini serbest bırakır İngiliz polisi. Bu durum Benerci’nin hayatını değiştirir, çünkü serbest bırakılması konusunda suçsuz olmasına rağmen arkadaşları onu ihanetçi ve işbirlikçi olarak görür ve uzaklaşırlar. Yalnızdır artık, bir gün evinin penceresinden bir topluluk görür, en samimi arkadaşı bir kürsüden o topluluğa hitap eder, göz göze gelirler ama o bir ihanetçi olarak kabul edildiğinden arkadaşı ona bir taş atar ve yaralar. Nazım Hikmet anlatıcı konumundadır ve zaman zaman ülkesinden yansımalarını dillendirir.
Benerci Kalküta’dadır. Kalküta’da özgürlük havası esmektedir. İşçiler meydandadır, İngiliz emperyalizme karşı mücadele ve kavga kabarmıştır. Somadeva, kafasında ömür boyu taşıyacağı izi taş atarak yapmıştır. Ama artık o yakalanmıştır. Karakolun duvarın dibindedir Benerci, yağmur altındadır, yağmuru içerideki arkadaşlarının sesi bastırmaktadır. Onlar içeridedir Benerci yine dışarıdadır.
Benerci yeniden arkadaşlarına kavuşur, Somadeva hastadır ve onun başının ucundadır. Somadeva bir kitap yazdığını söyler, yirminci asrın tarihidir. Somadeva veremdir ve aranmaktadır. Onun tedavisi önemlidir. Ninesinin yanına bırakır. Somadeva ölür. “Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.”
Benerci tutuklanmıştır, 15 yıl yatar bir hücrede ve yaşlanır. İçeriden yazar yazılarını ve yoldaşlarına iletir. Ve Benerci bir akşam geç saatlerinde tahliye edilir ve yoldaşları ile bir odadadır. Onlar gittikten sonra yazar ile yalnız kalırlar, yazardan bir silah alır ve onun gitmesinden sonra intihar eder. Benerci ölmüştür, yazar (Nazım Hikmet) onun arkasından marş okur.
“Sen artık
bu kitapta:
noktaları
virgülleri
satırları taşımıyorsun.”
İsmail Cem Özkan
Benerci Kendini Niçin Öldürdü
Yazan: Nazım Hikmet
Yöneten: Mehmet Ulusoy
Dekor-Kostüm Tasarımı: Michel Launay
Müzik: Kudsi Ergüner
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Koreografi: Kürşat Alnıaçık
Yönetmen Yardımcısı: Kürşat Alnıaçık
Oyuncular:
Celal Kadri Kınoğlu
Tansel Öngel
Kürşat Alnıaçık
Hülya Çelik
Yurdaer Okur

Münferit işler…

Münferit işler…
Adıyaman’da duvara işaretler kondu, olayı hemen çözen bir içişleri bakana sahibiz, ne mutlu bize! İçişleri bakanı şöyle buyurmuş; “bunlar münferit olaydır, yapanlar çocuktur.” Çocuklar Alevi olduğu bilinen vatandaşlarının evlerinin duvarına işaretler koymuş, korkacak bir şey yok. Çocuklar eğlenmiş işte!
Duvarlara işaret koyma yeni bir durum değildir, insanların yakalarına da işaret konulmuştu tarihin karanlık sayfalarında, duvarına da. Maraş, Çorum olayları bir işaret ile başlamıştır. Orada duvarlara işaret koyanların kim olduğu bugün dahi bilinmiyor, sanırım o dönemin içişleri bakanı da işaretleri araştırmak yerine sonucu ile ilgilenmiştir.
Nasıl oldu da duvara işaret bırakacak kadar bir ortam hazırlanıyor?
Suçu besleyen ortamın olduğu yerde her türden olay olur.
Trabzon, linç olayları ile bir dönem öne çıkan şehir olmuştu, nefret söylemi o kadar ileri gitmişti ki komşu illerde bir kasaba Diyarbakır’dan hibe olarak gelen itfaiye aracını bile ret etmişlerdi. Düşmandan dost olmaz, çocuklarımızın katilleri diyerek bir hınç ve öfke birimi yaptırılmıştı. Elbette bu durum sadece Trabzon için geçerli değildi, Balıkesir’in sahil kasabalarında, Muğla’nın şirin ilçelerinde de dinlediği türkünün dilinden dolayı bir çok insana saldırı olmuştu. Trabzon’da bildiri dağıtmak isteyen solcu gençlerin üzerine linç etmek için saldıranlar olmuştu, üstelik bu birkaç defa da tekrarlanmıştı. Linç için saldıranların arasından bir süre sonra Hrant’ın katili çıkmıştı ve o katil de bir çocuktu. Münferit bir durum olabilirdi eğer toplumsal tepki yüksek sesli gösterilmemiş olsaydı. Ona rağmen dava bir çok eksikliği ile birlikte ‘şimdilik’ sonlanmıştır. Hrant’ın katili (şimdilik bir çok kesimin kahramanı, meydanlarda ismi yüksek ses ile telaffuz edilen bir örnek çocuktur!) çocuk olduğu için çocuk mahkemesinde yargılandı ve beklenen cezayı almadı. O çocuğa kim silah vermişti, kim onun kafasına nefret duygusunu sokmuş ve beslemişti. Yakalandıktan sonra bayrak önünde verilen gurur dolu pozları kim çekmişti, kimler çektirmişti, kimler poz vermişti?
Münferit bir olay olarak “bazı olaylara” bakmak doğal karşılanıyor. Çocuklar yaptı, o yüzden hoş görelim anlayışı hakim ise, bugün cezaevlerini dolduran “taş atan çocuklar” olayına neden münferit bir durum diye bakmadık?
Taş atan çocuklara tecavüz edilmesine olanak sağlayanlar, ortam hazırlayanlar bugün yaşananları münferit olarak görmeye devam mı ediyor?
Cinsel tecavüze ve tacize uğrayan çocukların tedavi edilmesi yönünde bir çalışma yerine, başka bir cezaevine ve tek odalı hücrelere konması nasıl açıklanır? Tek başına kalan çocuk her türlü saldırıya açık olmuyor mu?
Yaralanan ve öldürülen bir insanın üzerinde suç ile ilgili deliller hep bulunur, elbette bulmak isteyenler için. Bu çocukların üzerinde de suç ile ilgili deliler göz ile görülecek bir yerde olmayabilir, çünkü üzerinden çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, içlerinde, düşüncelerinin bir yerlerinde saklı deliller hep varlığını koruyacaktır. Onların yaşadıkları korku ve travmanın etkisini belki ömür boyu üzerlerinde taşıyacaklar. O travmanın etkisi kişiden kişiye değişmekle birlikte, çocukların kendi içlerine kapanma olarak yansıyacaktır. Yani çocuk yalnızlaşacaktır. O yalnızlaşan çocuğu toplum dışına ve sosyal ortamında soyutlayarak bir hücreye kapattığınıza, çocuğa suçlu duygusu aşılandırılır. Ve suçlu gibi algılanır. Aslında o çocuk suçlu değildir, kurbandır ama tek başına bir hücreye konan suçludur, çünkü tecrit edilmiştir. Yaşadığı travmanın daha da ağırlaşması anlamına gelir bu durum.
Bazı çocuklara hoşgörü ile bakanlar, bazı çocuklara suçlu olarak bakmaktadır. Bazı çocukları “suç geni” taşıyan canlı olarak görmekte ve onların tecrit edilmesi, yaşadıklarının görülmemesi için her türlü önlem almaya devam ettikleri, yaşanan son olay ile daha da ortaya çıkmıştır. Olay olalı çok uzun zaman olmasına rağmen, tesadüfen ortaya çıkmış, eğer o tesadüf olmasaydı suç yaşanmamış olarak kabul edilecek ve duvarlar arkasında saklı tutulmaya devam edilecekti. Kısaca yaşanmışlıkları münferit olarak görülecek ve dosya açılmadan kapanacaktır.
Bir olayı münferit görmek demek, olayı açmadan kapatmaktır. Kısaca olmamış gibi kabul etmektir. Olmamış gibi kabul edildikçe yeni katillerin ve linç ortamın zeminin yaratılması da kaçınılmazdır.
İsmail Cem Özkan

2 Mart 2012 Cuma

Nefret söylemini durdurun!

Nefret söylemini durdurun!
Son günlerde nefret söylemlerinde bir artış yaşanıyor, hatta nefret duvara bırakılan işaretlere dönüştü. Bu günlerde medyaya yansıyan bir haberde; özel bir dershanede çalışan öğretmene ‘hem Kürt hem de Alevi’ diyerek kendilerince saldıran bir grup öğretmen, nefret söylemini besleyen ve büyütenler olduğunu okumuşsunuzdur. Haberin kendisi içinde de nefret söylemini besleyen unsurların olduğunu okurken belki farkına varmışsınızdır. Ülkenin içişleri bakanı nefret söylemini besleyen bir mitingde konuşma yapmış, seçim döneminde ülkenin başbakanı nefret söylemini bin yıldır koruyan bir adamın sözünü üstü kapalı olarak tekrarlamıştır. Hrant'ın katillerini koruyan kararlar nefret duygusunu besleyen uygulama olduğunu ve yeni cinayetlere kapı araladığını unutmayın...
Nefret beslenirse eğer, sonuçta katillerin olması ve onların beslenmesi için ortamın yaratılması artık doğallaşmış olur.
Bugünler de; Alevilere, Kürtlere ve Alevi Kürtlere karşı geliştirilen bir nefret söylemi yükselişine şahitlik ediyoruz. Bu politik tercihlerin sonucunda, nasıl bir ortam hazırlıyor, neler planlanıyor diye sormadan edemedim.
Bir savaş için, iç savaş için cepheler yaratılıp besleniyor mu?
Toplu cinayetler için zemin mi yoklanıyor?
Alevilere karşı uygulanan asimilasyon politikası ve zorunlu din eğitiminden geri adım atamayanlar, Kürtlere ve Alevilere karşı geliştirilen nefret söyleminden kendileri için olumlu bir şeyler bekleyenler, geleceğe karşı düşmanlık tohumu ekmekten, çocuklarımızın geleceğine kara leke bırakmaktan başka bir anlam ifade etmez... Nefret söylemini durdurun! Yoksa çok geç olacaktır...
İsmail Cem Özkan

23 Şubat 2012 Perşembe

Kahinler gerçekleri önceden görebilir mi?

Kahinler gerçekleri önceden görebilir mi?
Kehanet tarihteki karşılılıklarını bulur ve baba ve oğul bir savaşta karşılıklı savaşırlar ve oğul babasını öldürür. Oidipus babasını öldürdüğünü bilemez ve kehanetin ikinci bilinmeyeini bilinir olur ve öz annesi ile evlenir. Efsaneye göre, Oidipus'un öz annesiyle evlendiğini öğrenince kendi gözlerini kör etmesi üstüne, Antigone, babasına sürgüne gönderildiği Atina'ya kadar yol gösterdi. Babası ölünce Thebai'ye dönüp, kızkardeşiyle birlikte, erkek kardeşi Eteokles ve Polyneikes'in kavgasını sona erdirmeye çalıştı. İki kardeşi de ölünce, kral olan dayıları Kreon'un Polyneikesin cesedinin gömülmesine izin vermedi. Thebai’ye ihanet ettiği gerekçesiyle yasaklanması üstüne, Antigone, dayısının yasağına karşın, kardeşinin cesedini gizlice gömdü ve bunun üzerine Kreon onu cezalandırarak mezara kapattı. Çünkü canlı canlı ölmesini istiyordu. Fakat aynı zamanda Kreon'un oğlu Antigone'la nişanlıydı ve eğer Antigone'a bir zarar verilirse kendisini de öldüreceğini öne sürerek şantaj yaptı. Fakat Antigone bu acıya daha fazla katlanamadı ve intihar etti. Nişanlısı yani Kreon'un oğlu da Antigone canlı canlı gömüldüğü mağarada cansız beden ile karşılaşır ve babasının oraya gelmesi ile birlikte, babasının eline bıçağı vererek, bıçağı kendi vücuduna batırarak intihar eder, ölümüne babasının elini kana bular. Kreon yalnızdır ve kişiye özel çıkardığı yasayı oğlu ölmeden önce kaldırmış olmasına rağmen, oğlu kendi ellerinde can vermiştir, kehanet yine hayat bulmuş ve gerçekleşmiştir. Ve aynı zamanda da oğlunun intihar ettiğini öğrenen Kreon'un eşi de intihar eder.
Kısaca konusu yukarıdaki gibidir. Müzikler ve multimedya efektleri ile yeniden yorumlanan oyun geçmişte geçerken, günümüzde de izdüşümlerini kıyafetler ile bulur. Video gösterimi, halka mikrofon ile hitap edilmesi, ceket ve kravatlar ile günümüzün iktidar sahiplerine gönderme yapılır. Konunun özünü oluşturan kişiye yönelik yasa çıkarılır mı, çıkarılırsa eğer ne gibi sonuçları olur üzerine bir akıl yürütmesinin destan içinde işlenmesine şahitlik ederiz.
Oyunun broşüründe “İktidarı ele geçirmek adına savaşa tutuşup birbirlerini öldüren iki kardeşten birinin gömülmesine devlet otoritesinin izin vermemesi nasıl bir toplumsal travmaya yol açar?”
Ali Sürmeli (Yönetmen Yardımcısı) şu soruları sorar; “Güçlüler, iktidar sahipleri ne adına ve niçin yasa koyarlar? Bu yasalar toplumun genel çıkarları için midir yoksa sadece güç ve para sahiplerinin işine gelen yasalar mıdır?” ve oyun içinde yanıt arar.
Oyunu uyarlayan ve yöneten Kenan Işık; “Ve bütün olup bitene rağmen Shakespeare’in dediği gibi
“Dilini bağlayıp, susuyorsa sanat” hala…”
Yaşadıklarımız karşısında sessizce bir çığlık atmakta ama bu çığlık bizim ülkemizde olmuyormuşçasına uzaklara bakıp, uzaklardaki yaşananlar karşısında çığlık atmış gibi geldi bana…
Oyun silah sesleri ile başlar. Oyunun ilk anda itibaren zaman kavramının geçmiş ile günümüze doğru hareketi ile karşılaşırız. Olay geçmişte geçmiştir, fakat konu hala güncelliğini korumaktadır. Silah destanın yaşandığı zamanda yoktur, bugün silah vardır ama ne Kreon vardır ne de Antigone. Kehanet geçmişte verilmiştir ama zaman içinde kahnet sürekli kendisini tekrar eder gibidir. Özneler değişir, zaman değişir ama kehanet hala gerçekleşmeye devam eder. Gücünü tacından alanlar, kendi erkini güçlendirmek için en yakını koruyan, yok eden yasalar çıkarmaya devam ettiği sürece de kehanet gerçeklemeye devam edecektir. Oyunu sahneye koyarken sanırım Kenan Işık kehanetin başlangıcın ülkemizde gerçekleşeceğini bilemezdi. MİT yasası olarak kabul edilen kişilere özel yasa hızlı bir şekilde geçmiş, güç Kreon gücü kendisini göstermiştir. Kişilere özeli kişileri koruyan yasalar bugün yaşadığımız zaman diliminde de var, Hrant katillerini gerçek anlamda ortaya çıkaramayan mahkeme kararı sonucuna karşı soruşturmada bu gerçek ile yüzleşmemiz henüz çok erkendir. Hrant katillerini gölgeden çıkarmak isteyenler ve gölgede bırakmak isteyenlerin mücadelesinde koruyucu yasaların var olduğu ve erk sahibi tarafından bu gücün kullanıldığına medya önünde şahitlik etmekteyiz. Kahinler binlerce yıl önce söyledikleri bugün dahi gerçek olmasını nasıl açıklayabiliriz?
İsmail Cem Özkan
Antigone
Yazan: Sophokles
Çeviren: Sabahattin Ali
Uyarlayan ve Yöneten: Kenan Işık
DEKOR - GİYSİ TASARIMI
ELENA İVANOVA
IŞIK TASARIMI
ÖNDER ARIK
MÜZİK
AYLA ÇELİK
ARANJÖR-TONMAİSTER
ÇAĞRI KODAMANOĞLU
YÖNETMEN YARDIMCISI
ALİ SÜRMELİ
ASİSTANLAR
TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU
EYLEM SERVER ÜNÜVAR
SAHNE AMİRİ
SAVAŞ AYKILIÇ
KONDÜVİT
MERVE AKGÜL-EMRE AKGÜL
SUFLÖZ
GÜZİDE ARSLAN
OYUNCULAR
ALİ SÜRMELİ
ATTİLA OLGAÇ
GÖZDE OKUR
SELİN TEKMAN
SUNA SELEN
MURAT SARI
BARIŞ BAĞCI
KEREM GÖKÇER
TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU
FATMA İNAN
TARKAN KOÇ
EYLEM SERVER ÜNÜVAR
GÖKHAN YILMAZ
GÖKHAN MERT YILMAZ
KOROTARKAN KOÇ
HİLAL KUVVET
BORA GODR