3 Ekim 2012 Çarşamba

Hayvandan şahit olur mu?


Hayvandan şahit olur mu?

İnsanlık tarihi içinde, insanlar gibi akıllı ve şahitliği kabul edilen bir hayvan gördünüz mü? Şimdiki bakış açınız içinde bunun olamayacağını düşünebilirsiniz, hatta bıyık altı bir gülümseme ile yok daha neler dediğinizi duyar gibiyim. Avrupa kıtasında 16. yüzyılın sonuna kadar hayvanların insanlar gibi duygusu olduğu ve kendi dilleri olduğuna inanılır ve mahkemelerde şahitlik yapılmasına izin verilirdi, ta ki Descartes bu durumu tersine döndürene kadar.
1845 yılında Fransa’da son hayvan davası gerçekleşti. O çağda geçerli hukuk kuralları içinde suçlular; tanıkların yeminiyle aklanması varmış. Hayvanların şahitliği mahkemede kabul edildiğine göre, bu kural uygulamış ve idam istenen sanık kedisinin ve horozunun şahitliği ile serbest bırakılmış.
Afrika üzerinden gelen çekirgeler tarlaları talan ettiği dönemde ise (1565, Arles) şehrin vatandaşları mahkemeye başvuruyor ve çekirgelerin şehirlerinden sürülmesini istemişler.
(Kaynak: Silvia Federici, Caliban ve Cadı, s: 228)
Descartes ise; hayvanların acı çekmediği, duygularının olmadığı, dillerinin aslında bizim uydurduğumuz şeyler olduğunu ileri sürmüş, yani var olan tüm anlayışı tersine döndermiş... O günden sonra hayvanlara yapılan her türden işkence doğal karşılanır olmuş… Bugün hayvan hakları kavramını savunanlar Descartes’in ter yüz ettiği anlayış ile yüzleşiyorlar bir anlamda.
Hayvan hakları konusu genelde sonbaharda gündeme gelir, bu tesadüfi değildir, çünkü hayvan severlerin büyük bir bölümü tatillerden yaşadıkları şehirlere dönmüş oluyorlar.
Tatile gitmeden evde baktıkları hayvanların bakım ücretinin pahalı olduğunu gören bir takım hayvan sever, hayvanın yeri sokaklardır, doğadır diyerek ev hayvanını sokaklara bırakır. Yaz ayı boyunca sokakta yaşayan hayvan sayısı şehirlerde istatistiki biraz artmış olduğunu düşünüyorum. (en azından benim doğal gözlemim, yaşadığım mahallede yaz ayı boyunca sokakta kedi, köpek sayınsı arttığını, çöplerin kenarlarında ekmek arayışı içinde olduklarını görürüm, kağıt toplayıcı emekçilere çöpümü paylaşmam diyerek havladıklarını ve o çöplerden kağıt toplayanlara “hop kardeşim burası benim çöplüğüm” dediklerini duyar gibi olurum.)
Bahar sonu yaz başlarında sokaklara bıraktıkları canlılara sözde sahip çıkanlar, eve döndüklerinde yeni bir hayvanı yuvalardan gidip parası ile alıyorlar… (Her sene evinin iç mimarisini değiştirenler, evin yeni renklerine uygun hayvan aldıklarını duydum! Her şey estetik için…) Elbette alınan hayvanın sağlık karnesi vardır, aşıları tam mı filan diyerek… Hijyen (sağlığa uygun temizlik) önemlidir…
“Sağlıklı olmak için hayvan sıcağı ile çocuklarınızı büyütün, yalnızlar evlerinde bir canlı yetiştirerek çağın hastalığı panik atak hastalığından ve yalnızlığın oluşturduğu hastalıklardan kurtulabilinir.”  gibi cümleleri değişik yerlerde duyabilirsiniz, doktorunuz programları, hayvan dostu olanların açıklamasında buna benzer cümleler duymak, bilinç alımıza gönderilmiş mesajlardır. Doğadan kopmuş şehir insanı için doğa ile ilişki kurmak için araçtır, hayvanlar, ev bitkileri… Hayvanlar ve bitkiler birer sanayi ürünü olarak görülmeye başlandığı için genetiği ile oynanarak çeşitlendirmekte ve en çok kar getirecek seviyeye çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bu genetiği ile oynanmış canlıların pazarlanması için bir PR konusuna girer, onu da çok iyi yapan profesyoneller vardır.
Günümüzde hayvan dostluğu ve sahiplenmesi konusu kar konusu içinde yer almaktadır. Paranın hareket ettiği alanda verimli olacağına inanılan şeyler bir anda metaya dönüşebilir. Hayvan hakları vb konusu işte bu meta dönüşümü içinde değerlendirildiğinde bazı hayvanların haklarının daha fazla olduğu ortaya çıkar.
Madem hayvan hakları mücadelesi yapılıyor, neden bazı hayvanların hakları daha öne çıkarken, bazı hayvanların soykırımına gidecek kimyasallar ile müdahale ediliyor?
Hayvan hakkı kavramı bizim hayvan dostlarımız için evcil hayvanların hakkı olarak algılanmaktadır ve en iyi hayvan hakkı savunucuları avcılar olur!
Dereler birer birer baraj haline dönüştürülüp, ondan elektrik üretmek için borular ile yataklarından uzaklaştırılıyorlar, barajlar göçmen kuşların yollarını kaybetmesine sebep oluyor, o HES barajlarına karşı nedense bu hayvan dostlarını pek göremeyiz, çünkü o hayvanların yollarını kaybetmesi şehir yaşamı içinde göremeyiz. Aynı şekilde her bayramda, eğlencede havaifişek atmayı gelenek haline getiren hayvan dostları, o fişeklerin korkuttuğu ve ölümlerine sebep olduğu kuşları göremezler…
Şehrin beton yaşamı, kurutulmuş bataklıklar ile yok olan ekolojik dengeyi hissetmeyiz bile… Tatilini yaptığımız sahillere bize uygun şekilde biçimlendirir ve temizlerken yok edilen yaşamı pek düşünmeyiz.
Uydurulan hastalıklar ile mücadele etme adına hayvan besleriz, hayvanların yalnızlığımızı yok etmesi için bir metaya dönüşmesi, alınıp satılması, işlevi bitince gözden uzakta olması önemlidir.
Şehirlerin sokaklarının temizlenmesi mantığı ile bizim yaşama bakış açımız arasında büyük fark yoktur, sadece elimizdeki hayvanın göz göre göre yok edilmesi vicdanları rahatsız ediyor.
Hayvan dostlarının büyük bir bölümü vicdan rahatlatmak için meydanları doldurdu, en azından vicdanı henüz yaşıyor demektir, umut verici bir durumdur. Fakat moda olsun, öyle gözükmek için dost olanların oluşturmuş oldukları dernekler, cemaatler genelde hayvan dostu olmaktan çok hayvanları meta olarak görme eğilimindedir, verimli olan (kar getiren) hayvanların yaşamı ve kalitesinin yükselmesi için mücadele ederler…
Günümüzde hayvanlar mahkemelerde insanlar gibi hakları olsaydı ve dava açmaları gerekseydi, acaba insanları hangi suç ile suçlarlardı?
İsmail Cem Özkan
Not: yazı içinde geçen havya dostları, dost gibi görünenlerdir, gerçek hayvan ve doğa dostları avcı ve işletmeci gibi bakmaz dünyaya…

29 Eylül 2012 Cumartesi

Yer altı suları kaynakları kururken…


Yer altı suları kaynakları kururken…
Yer altı suları yağmura bağımlıdır, yağmur olmadan yer altı suyu olmaz. Peki yeraltına ulaşan yolların üzerini beton ile kaplar isek ne olur? Yer altı suyu susuz kalır, yerin üstü en ufak yağmurda sel olur, sel ya denize karışır ya da dere yatağına…
Modern yaşamımız şehir yaşamında çamuru ortadan kaldırdı, ne kadar yağmur yağarsa yağsın şehirlerimizde artık çamur yapacak toprak parçası bulmak zorlaştı. Elbette bu söylediklerim şehir yapılaşmasının bittiği oktalar için diyebilirim, varoşlar ve gecekondu mahallerinde hala çamur ile karşılaşan şehirde yaşadığına inanan vatandaşlar olabilir.
Şehirler çamuru ortadan kaldırmak için toprağı o şekilde beton ile kuşatmış ki, toprak hava alamaz hale gelmiştir. Arnavut kaldırımlarının altını beton ile kaplayan şehir yerel yönetimleri, yeni kaldırmadan ve yollardan övünç ile söz ettiklerini duyabilirsiniz. Üstelik bu betonlaşma çalışmasını halktan başka amaçlar ile toplanan vergiler ve yurtdışından elde edilmiş proje paraları ile gerçekleştiriyorlar. Arnavut kaldırımı görünümlü yollar, taşların arasında bir ayağın rahatlıkla girebileceği açık alanlar ve o alanda terlik ile dolaşanların vay haline, her an bir parmağı o çatlaklardan içeri girip kırılabilir. Ve altında beton bir zemin. Bütün bunları rahatlıkla görebileceğiniz bir çok belediye alanı görebilirsiniz. İstanbul 2010 kültür başkenti bütçesi ile yapılan yüksek kaldırım caddesi, Karaköy’ü İstiklal Caddesine bağlamaya devam ediyor.
Beyoğlu tamamı ile beton ile kaplanmış bir şekildedir, yazları bu ilçenin sokaklarında yürürseniz, sıcağı daha çok hissedeceksiniz, çünkü güneşin ısıttığı betonun sıcaklığı var olan sıcaklığı ikiye katlamakta ve hissedilen ile Meteorolojinin verdiği veriler arasında uçurum yüksek olur. Bu ilçeye en ufak bir yağmur çiselemesi ile karşılaşsanız dahi, yolun kenarından akan su akıntısı ile karşılaşmanız kaçınılmaz olur. Suyolu sokakların veya caddelerin aşağılarına doğru küçük bir akıntıdan çıkar ve gittikçe sesi duyulan bir hal alır. Denize ulaştığında Beyoğlu’nun tozunu toprağını ve çöpünü de almış getirmiş olur.
Beyoğlu ve benzeri ilçelerde yer altı suları yağmurdan aldıkları su kaynağını kaybetmiştir, yer altı suları gün geçtikçe yok olmaktadır. Onun yerini kanalizasyon ağından kaynaklanan çatlaklardan çıkan kanalizasyon suları doldurmaktadır. Elbette bu binlerce yıldır yer altı suyunun beslendiği gibi değildir, daha düzenli veya gittikçe artan bir kanalizasyon suyu yer altında olan suları kirletmekte ve akış hızını yavaşlatmaktadır. Yer altında oluşan boşlukları da metan gazı doldurmakta ve bir anlamda doğal bir patlayıcı konumuna gelmektedir.
Yer altı sularının çekilmesini ve sonucunu Konya Ovasında geçtiğimiz yıllarda bol bol yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Bir anda oluşan çökmeler bir anda dibi olmayan kuyulara dönüşmekte ve üzerinde var olanı yutmaktadır.
Şehirlerin yer altı sularının beslenmesinin yok olması bende Konya Ovasında yaşanan olayların bir benzerinin ve toplumu daha derinden etkileyecek sonuçlar ile karşılaşabileceğimiz korkusu bende gün geçtikçe büyümektedir. Şehirlerden toprağı yok ettiğimiz sürece yer altından yukarıya, yukarıdan aşağıya doğru başka tehlikelerin oluşma ihtimali gün geçtikçe artmaktadır diye düşünüyorum.  
Şehirlerimizde yer altı sularını besleyebilecek toprak alanların ve parkların korunması önemlidir, şehirlerimizden ayakkabılarımızın çamur olmasını yok edeceğiz diyerek her yeri beton ile kaplamayalım!
İsmail Cem Özkan

26 Eylül 2012 Çarşamba

Yeni bir dünya kurulurken, propaganda her zaman önde olacaktır.


Yeni bir dünya kurulurken, propaganda her zaman önde olacaktır.
Nat. Geo. Adventure adlı bir kanalda, ilkel yaşamı olan bir kabileden seçilen birkaç kişinin ABD şehirlerine doğru yaptığı yolculuğun programını seyrettim. O programda kabile insanlarının modern yaşam karşısındaki tepkilerini yorumlarını dikkatlice izledim. Barış misyonunu üzerlerine alan ve bir arada yaşama kültürünü savunan ilkel kabile insanları, Amerika’daki muhteşem değişim ve ailelerin yaşamlarının onlara yansımasını anlatan programda; davranış değişikliklerini, aynı zamanda kılık kıyafet değişimlerini izledim. Yaşadıkları yer ılıman ve kılık ve kıyafetlerin birkaç ot olduğu yerden, daha karmaşık bir yerde(ABD), her bulundukları ortama göre kıyafet değiştirenler, havanın ısınsa göre giyinmelerini isteyen Amerikalıları gördüm. O kabile insanlarına ‘merhaba’ derken değiştirmişlerdi, Amerika kriterlerine uygun insanlar yapılmıştı ama onlar iç dünyaları hala geldikleri toplumun kültürünü taşıyorlardı ve her gördüklerini şaşkınlıkla ve merak içinde izliyorlardı. Belgeselde en ilgimi çeken bölümü; ilkel kültürden gelen kabile insanlarının korktuklarını hiç saklamıyor olmalarıydı.
Amerika birleşik devletleri kendilerini anlatmak için her sene ilişki içinde oldukları ülkeden bir grup insanı alıp, kendi ülkelerine konuk etmektedir. Ülkemiz insanları da bu davetlerden yararlanmakta ve Amerikan kültürü, misyonu ve gelecek toplumun nasıl olması gerektiği konusunda hayatları boyu unutmayacakları bir tecrübe ile ülkelerine geri dönmekteler. Her sene sistematik olarak tekrarlanan bir durum olduğu duyumumu yakın bir zaman içinde almıştım. Bu program ile bu duyumumun ne kadar doğru olduğunu kanıtlamaktadır.
Elbette ‘gelişmiş ülke’, kendisinden ‘daha aşağı’ ve ‘denetimi altında’ olan ülkenin insanına; kendisini anlatmak ve imajını düzeltmek konusunda çalışma yürütür. Toplum mühendisliği, o grup insanların karşılaştıkları yeni dünya kültürüne tepkileri dikkatlice incelenmekte ve o incelenme sonucunda ortaya çıkan sonuçlara göre, o ülke üzerinde yürütülecek toplum mühendisliği için veri toplama işlevini de görmektedir. Bu yönde çalışmalara Avrupa ülkeleri de değişik isimler altında yapmaktadır, davet edilen bireyler, ister bilim insanı, ister öğrenci, ister spor insanı olsun mutlaka katılmakta ve karşılaştırmalı bir kültür çalışması içinde yer almaktadır. Davet edenlerin amaçları ve hedefleri hangi yöndeyse o yönde gözlemler yapılmakta ve sonuçlar çıkarılmaktadır. Buna benzer geziye katılmışların büyük bir bölümü kendi ülkelerinde kalmakta ve anıları ile gittikleri ülkenin en iyi dostu ve hayranı olarak yaşamaktadırlar.
‘Üstün insan’ kavramının yerini çoktan ‘üstün devletler’ ve ‘üstün şirketler’ almıştır. İnsan bu şirketler ve devletler için sadece mekaniksel ve işlevi yerine getirmesi gerek istatistikteki bir rakamdır. Şirketler ve devletler ihtiyacı olan meslek dallarındaki insanları rakamsal olarak alır ve bir süzgeçten geçirerek, en verimli olanları verimliliği devam ettiği sürece kendi bünyelerinde bırakırlar, verimli olmayan ise doğal bir şeymiş gibi geldikleri ülkelere ya da bireysel yaşamları içinde kaybolmalarına izin verilir. Günümüzün en önemli değeri; çıkardır ve çıkarlar olduğu sürece değer verilir, çıkar yoksa değer de yoktur, insan da!
Yaşadığımız çağda en ileri teknoloji silah sanayisi içinde kullanılmaktadır, bu bize sürekli fısıldanır ve vurgulanır. O yüzden ordular ve düzenli birlikler vardır, onların varlık sebebi savaş değil sanki teknolojinin gelişimi için gereklidir! Yüksek teknoloji sahibi üstün devletler, kendi ürünlerini kendilerine hayran olan halkların yaşadığı ülkelere ve denetim içinde tutabilecekleri liderlerin olduğu yerlere kontrolü kendilerinde olacak şekilde teknolojiyi aktarırlar. Çıkarların yönü dostluk ve barış ortamının ne kadar uzun süre yaşayacağını belirler. Üstün devletler kendi çıkarlarını uzun zaman boyutuna yayarak, gelecek için planlar yaparlar, aşağıda olan ülkelerin beş yıllık bile kalkınma programı yoktur, günlük yaşarlar ve cari ve bütçe açığının sorunları ile uğraşmak zorundadırlar. Üstün devletler gerek gördüklerinde bölgesel planlama ile dost müttefik birlikler kurdurur ve dağıtabilirler. Bu konuda en iyi örnek, Pakistan, İran ve Türkiye arasında kurulmuş ve dağılmış birlikteliklerdir. İttifak içinde olan, birbirlerini her zaman kollayan, tarihi dostlukları hep olduğu söylenen ve tarihlerinde sınır değişimi olmayan bu üç ülke kuzey devletleri için bir ay işlevi görüyorlardı ama bu üstün devletlerin çıkarları ortadan kalktığı için tarihteki yerini almıştır. Üç ülkenin insanlarının üç dilli söyledikleri kardeşlik, barış türkülerini artık kimse anımsamamaktadır.
Amerika kendi ülkesine diğer ülkelerden insanları davet etmekte ve ailelerin içinde yaşamlarına müsaade etmektedir. Bu sayede halklar bir birini tanıdıkça bir arada yaşama kültürün var olabileceği fikri yaygınlaştırılmaktadır. Amerika’nın kuruluş felsefesine uygun bir şekilde yeni bir dünya yaratılmaktadır.
Avrupa bu felsefenin felaketlerini (!) kendi ülkelerinde yaşamakta ve göçmenlerine karşı savaş açmış konumdadır, bu sayede iyi polis, kötü polis rolü dünya insanlarına mesaj olarak verilmektedir. Avrupa kültürü içinde doğan Amerika kültürü, yeni kapitalist ilişkiler içinde tercihini bir arada yaşayarak, sermaye birikimi ve denetimi için kendi ülke sınırları içinde savaşa müsaade etmeyecek şekilde örgütlenmekte ve kendisinin imajını düzeltecek mühendislik çalışmaları içindedir. Çünkü Amerika ikinci dünya savaşından beri sürekli savaşan bir ülke konumundadır, imaj onun için önemlidir, çünkü mallarının serbest dolaşımı ve rekabet etmesi için toplum mühendisleri sürekli yeni projeler geliştirmektedirler.
Amerika; toplum mühendislik çalışmalarını gözler önünde ve açıktan yapmaktadır, saklama gereği dahi duymuyor, çünkü onlar biliyorlar ki, açıktan ve reklamı yapılan işlerin kök salması daha kolay olmaktadır. Yeni bir dünya kurulurken, propaganda her zaman önde olacaktır. Amerika propagandasını kendi medya kanalları aracılığı ile yapmaya devam etmektedir, üstelik yerel yayın yaptıkları dilerli kullanarak…
İsmail Cem Özkan

19 Eylül 2012 Çarşamba

Özerklik kağıt üzerinde bir leke mi?


Özerklik kağıt üzerinde bir leke mi?

Devlet tiyatroları yeni dönemine merhaba derken, oyunlarının isimleri ve içerikleri de belli olmaya başladı. Geçen günlerde eleştiri oklarını öne çekenlerin yerini başka oyunların alması kadar doğal bir şey olamaz, çünkü para bende ve ben belirlerim anlayışının ürünü olarak bürokratlarına yeni bir içerik oluşturulmuştur.  
Tiyatro elit bir tabakanın değil, halkın seyredeceği yerdir derken, halk kavramının aslında kendi parti üyeleri ve çevresinden oluştuğunu gizli özne olarak saklamaktalar. Halkın isteği kavramı siyasi terminolojide parti üyeleri ve çevresinden oluşmaktadır. Kim halk adına bir şey yaptığını söylüyorsa o kendi çevresinden bahsediyor demektir ve çoğunluk her zaman iktidarda olanlardır!
Tiyatrolar yeni dönemine merhaba derken Nazım Hikmet eserlerinin yerini Necip Fazıl alması tesadüfi değildir… İki sembol ismin bir kesim tarafından tepki ile karşılanması veya övülmesi doğal bir durumdur. Tiyatro oyunlarının seçimi ve sahnelenmesinde yazım boyutu öne çıkmaktadır. Tekstlerin içeriğinden daha çok sembol isimler üzerinden olmaktadır. Sembol isimlerin içerikleri ve ne yazdıkları önemini ancak para verenin amacına uygun olup olmadığında öne çıkar, öncelik var olan bir sembol ismin bir tarafa kabul ettirilmesidir.
Oyuncu bu seçimlerin dışındadır, görev verilirse oyunda oynar, çünkü oyuncu devlet ve şehir tiyatrolarında profesyonel çalışandır ve işini yapması beklenir. Eğer yapmıyorsa özel tiyatro işletmecileri tarafından eleştiri okuna hedef olurlar. Onlar denir görevlerini yapmayan, halkın parasını car cur eden, koltuktan kalkıp sahneye adım atamayanlar denir. Bir çok gerekçeler ile oklar atılır. Oyuncunun verilen görevi yerine en iyi şekilde getirmesi önemlidir, siyasi görüşü, duruşu önemli değildir, sonuçta para karşılığında oynayanadır.
Hayır, ben profesyonel bir oyuncuyum ama amatör ruhum bu oyunu oynamayı ret ediyor deme hakkına sahiptir ve sonuçlarını göze alarak ret etme hakkını kullanabilir. Bunu yapabilecek oyuncu bireysel olarak var olabilir, fakat onu savunacak ve direnişini sonuna kadar götürebilecek örgütsel yapı var mı? Kağıt üzerinde dernek, sendika gibi demokratik kitle örgütleri vardır. Bugüne kadar bu örgütlerin buna benzer bir olay karşısında tavırları olay olmadığı için henüz belli değildir.
Yukarıdaki görüşler altında tiyatronun yazım boyutu öne çıktı ve Necip Fazıl eserleri oynamıyorum diyen hadi bir oyuncu çıksın... Bizim söz hakkımız var diyenler şimdi bu durumda direnme hakkını kullanabilecek mi? Yok biz profesyonel insanlarız, elimizdeki tekste ne yazarsa oynarız mı denilecek?
Direniş ve özerklik çizgisi nerede başlıyor ve bitiyor, kimler ile ittifak içinde olacaksınız, sanatın tüm parçalarını birleştiren tiyatro ile diğer sanat dallarından insanlar ile iletişim hangi boyutta? Kitle örgütleri bir birinden bağımsız ve birbirinden farklı davranış içinde mi yer alacaklar, yoksa bir çatı altında organizeli mi duruş sergileyecekler?
Örneğin bir mimar “ben AKM inşaatında yer alamayacağım, çünkü sizin benden istediğiniz bir sahne alanı değil, ticari sahne, ben eserimi sanat için yapıyorum, o yüzden ticari küçük salonlar ve ses ahengi olmayan yeri düzenlemeyeceğim” deme hakkı için tiyatrocular ile bir iletişimi var mı? Mimarlar odası ile Tiyatrocular için kurulan sendikalar ve dernekler ile ortak bir zemini var mı?
Bir ressam ben bilmem kimin oyunu için sahne için bir şey çizmeyeceğim diyebilmesi için tiyatrocular ile nasıl bir iletişim içinde?
Müzisyenler ırkçı, faşist, şeriat isteyen birinin eseri için müzik bestelemeyeceğim deme hakkı için nasıl bir ilişki içinde?
Sahne sadece oyunculara ait bir yer değil, oyuncular sadece sahnenin bir parçasıdır, olmazsa olmazıdır... Hiç bir dekor olmadan oyun oynanabilir, o dekorun olmaması bile bir sahne düzenleyicisinin eseridir, oyuncu aynı zamanda sahne düzenleyicisi, müziğini, ışığını falanı filanını yapabilir, ama bir bütün parça olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz...
Yeni bir sezon açılıyor, bu sezonun oyunları sahne alacak...
Özerklik, direniş, bireyselcilik, profesyonel anlayış ile de yüzleşme günü çattı kapıya geldi... Bir oyuncu sahneler bizim diyebilir, izleyici diyebilir, dekorcusu, ışıkçısı, müzik besteleyeni, pazarlayanı, yer göstereni, temizlikçisi, heykel yapanı, dekor yapanı... “Sahne bizim” diyebilir... Şimdi bu diyebileceklerin birlikteliği ne boyutta onu merak ediyorum, çünkü yapılan toplantılarda bu birlikteliği pek göremedim... Sadece oyuncular bir şeyler dediğini duydum da bir dekorcu örneğin Barış Yurttaş (çok beğendiğim bir dekor ustası) ne dedi? Duymadım...
Şehir Tiyatrosunun yönetiminde değişimler ve ona karşı tepkiler geçen günlerin gündeminde yerini aldı. “Karanlığa Karşı Tiyatro” gibi ne anlama geldiğini bilmediğim sloganlar eşliğinde sokak, sahne eylemleri yapıldı, arkasından “SUSmuyoruz!” eylemleri devam etti. Kadıköy’de tarihimizde daha önce benzeri görülmeyen bir performans gerçekleştirildi ve bu performans kimseyi rahatsız etmediği sonucuna bakarak görebiliyoruz. Tiyatrocuların ve izleyici desteği ile yaptıkları eylemler yeni dönemin programına ne kadar etki yapmıştır diye baktım, bir şeyler göremedim, Nazım gitti, Necip geldi!
“Karanlığa Karşı Tiyatro” sloganı bana baştan beri hiçbir şey anlatmamıştı, çünkü karanlık kavramı eyleme katılanlar arasında da net biçimde tarif edilmemişti,  çünkü eylemlerin içinde ve başında olan liberal dünya görüşünü savunanlar işlerine geldiğinde AKP iktidarını desteklemişti. Direkt ya da dolaylı olarak destek verenlerin elbette karanlık kavramı ile muhalif olanların karanlık tanımları farklı olacaktır.  Demek ki liberal dünya görüşünde olanlar için karanlık başka anlam ifade ediyor…
Bir koltuk için arkadaşları ile selamı kesen, önemli bir kazanım yapılırken müdürlük koltuğuna oturan ve kazanımı suya atan, zamana bırakanlar tiyatro lobilerinde genelde olmuştur… önemli olan düşüncenin hedefine ulaşması değil, kişilerin bireysel hedefine ulaşması daha öne çıkmıştır, ilkeler genelde kişilerin hedefinin gerisine düşmüştür.
Geçmişin hatalarından dersler çıkarılmadan, yeniden mücadele etmek mi önemlidir? İlkeler nedir, ilkeler için adım atanlar mı öne çıkacaktır, kişisel ününü korumak için, kişisel çıkarları için her an her türden davranış geliştirebilecek bireyler karşısında nasıl bir tavır geliştirilecektir? Çünkü ünü için, çıkarı için adım atanlar var olan birlikteliklerin ve dayanışmaların dağılmasına ve sorunu zamana yayarak yok olmasına neden olmuşlardır. Tiyatrocuların hedefi nedir? Hedefleri yönünde hangi mesleki kurumlar ile ilişki içinde ve dayanışma içinde olacaklar? İşveren konumunda olan devlet ve belediyelerin yönetimin istemleri karşısında nasıl tavır geliştirecekler? Çünkü Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi parasını veren mi düdüğü çalacak?
Yeni dönem, eski problemleri üzerinde taşıyarak başlıyor…
Özerklik mücadelesi bu dönemde maaşını alan ve işini profesyonel olarak yapanların tavırları belirleyecektir.  Özerklik kağıt üzerinde bir leke olarak mı kalacak, yoksa hayatta karşılığını bulacak mı?
İsmail Cem Özkan

18 Eylül 2012 Salı

Kayıp hayatlar…


Kayıp hayatlar…

Hayatın bir katanlık nokta yok olması mı, yoksa hayal gücünün yol olması mı?
Emperyalist ülkelerin çıkarları için, üçüncü dünya ülkelerinde açıktan işlenen suçların başında yer alır, kayıplar. Kaybedilen; yaşamlar ve insanlar…
Her şey vatan için denir ama tarihin izdüşümlerini izlediğimizde vatan için yapılan çoğu eylemin sonuçları emperyal devletlerin çıkarlarına daha uygun geldiğini görürüz.
Bir yere bir ateş düşer, o ateşin yaktığı insanların çocukları bir zaman sonra yok olur… Evlatlarını aramak için her yolu denerler, ulaşabildikleri tüm makamlara, tüm medyaya giderler… Gecenin bir saatinde gelen bir telefon ve boğuk bir ses çocuklarının kayıp bağcıksız ayakkabısının yerini söyler…
Yıkılır, yok olur o ana kadar beslenen hayaller…
Kaybedilen sadece çocuklar mı, hayal mi?
Zaman içinde ders alır, bir yere ateş düşürenler...
Aldıkları ders ise; kaybedilen canlardan daha önemlidir: hayaller…
O yüzden hayalleri yok etmek için toplum mühendislerine yeni strateji, yeni yollar bulmasını söylerler… Çünkü medeni devletler, yani emperyal olanlar daha önceden bu gerçeği keşfetmişlerdir ve toplumlarına sistemli olarak uygulamaktalar…
Çocukların hayallerini çalmak için şehir yaşamı için zorunludur dedikleri çocuk yuvalarını kurdular… Çocuk yuvalarında hazır oyuncaklar ve programlar ile sistemli olarak çocukların özgün hayallerini çaldılar… Çocuk yuvaları okula hazırlık amacı ile çalışan ailelerin çocuklarının çocukları oyalama merkezi olarak kurulmuş olsa da artık bu masum (!) amaç çoktan yerini başka şeylere bıraktı.
Toplum için, devlet için yeni nesil yetiştirmek için, sakıncalı fikirlerden soyutlanmış, sakıncalı dünya görüşlerine yabancı, resmi tarihe inanan bir çocuk yetiştirilmesi için okulların ders programları her döneme uygun şekilde değiştirilmeye uygun esnek bir hale getirildi. Yetişen çocuklar; üretici değil tüketici olması gerekliydi… O yüzden ana yuvasından başlayarak; hazır markalı oyuncaklar, programa uygun her şey içinde olan tablet bilgisayarlar ile yeni nesil biçimlendirildi. Bu yeni nesil tüketecek, eline geleni tüketip yenisini isteyecektir, çünkü doyumsuz bir ego içinde, her şeyi bildiğini sanan, okumak yerine izleyen bir kuşak...  
Üretmeden tüketen, tükettikçe yeni oyunların, programların, projelerin olduğu yeni yaşam tercihleri içinde insan kayboldu…
Ateş yoktu ortada, düşende yoktu ama kaybolan hayaller vardı…
Hayali olmayan toplumun önüne ne konursa tüketir, tüketildikçe başka yerde üretilmiş kanser yapan, radyasyon yayan, genetiği ile oynanmış besinler ile bir birine benzer insan tipleri yaratılır.
Hangi ülkeye giderseniz gidin, hangi kültür katmanına bakarsanız bakın bir birine benzer ve birbiri anımsatan çocuklar dünyada alış veriş yaparken, oyun dükkanlarının önünde yeni çıkacak olan bir oyun heyecanı içinde sırada bekler iken görürsününüz… Oyunlar sanal ortamda sınır tanımadan, bir birini hiçbir zaman yüzünü görmeyen çocuklar, ortak bir sanal platformda zamanlarını tüketirler… oyun için gerçek yaşamdan koparlar, bir odada, tek başlarına, kahkahalar atarak, tüm oyun kahramanlarının isimlerini ve yeteneklerini sesli söyleyen çocuklar hemen oturma odamızın yanında olduğunu artık görmeyiz bile, kanıksadık, alıştık, alıştırıldık…
Tüketilen hayat mı, yok olan hayaller mi?
Kayıp hayatları; hayallerin yok olması ile artık göremez olduk, tüketim çılgınlığı içinde, tükenen yaşamları göremez olduk…  
Sanal dostluklar, gecelik ilişkiler içinde biri yok olmuş, biri katılmış farkına bile varmıyoruz…  
Arkadaşlıkları, dostlukları tanıyamadan bir gecelik sözde sevgileri oynar olduk…
Beyaz arabalar; karanlık noktalarda ateşin düştüğü yerde ateşin yaktığı ailelerin çocukları eskisi gibi kaybetmiyor… Çünkü hayali yok olmuşların toplumunda; üretemeyenler, yeni tüketilecek bir modanın peşinde kredi kartının limitini zorlamaya devam ediyorlar…  
İsmail Cem Özkan

10 Eylül 2012 Pazartesi

barış için adım atıyorlar


barış için adım atıyorlar

İsmail Atay 3 Haziran 2012'de Köln Katedrali'nin önünden herkesin doğduğu yerde haysiyetiyle yaşama hakkı" sloganıyla köyüne, Antep-Saxarat'a yürümeye başladı.
Facebook sayfasından izleyebildiğim kadarı ile bugünlerde Edirne’den ülkemizin sınırları içine girecek. İsmail Akay kişisel tercihini barış yönünde yapmış ve bir arada yaşam kültürünün yeniden oluşması için, var olan savaşların sonlanması için bu kişisel girişiminde bulunmuştur.
Yılardan beri Almanya’da yaşayan İsmail bundan sonrası yaşamını kendi köyünde huzur içinde geçirmek için Haziran ayının başında verdiği karara bugüne kadar taviz vermeden sürdürmüş ve yolculuğun son kilometrelerine yaklaşırken, daha zorlu yola adımını atacaktır. Çünkü bu ülkede linç kültürünün en üst noktaya çıktığı, savaş çığlıklarının hükümet koltuklarından tüm ülkeye yayıldığı dönemde barış çığlığını sessizce ve adımlarının sesinden atan bir çağdaş Don Kişot vardır. O görünmeyen ama yakıcı olarak insanları etkileyen savaş rüzgarının döndürdüğü yel değirmenine karşı savaşıyor.
İsmail Atay https://www.facebook.com/losmaelo.saxarat sayfasından her adımını yansıtmaya çalışmış, küçük bir arkadaş çevresi ile birlikte zorlu yolculuğunu yansıtmıştır. İsmail Atay yürüyerek, yağmurun, sıcağın altında taviz vermeden Edirne sınır kapımıza ulaşmıştır. Artık o Türkiye toprakları içinde yine yürüyüşüne devam edecek ve köyüne ulaştığında uzun yürüyüşünü noktalayacaktır.
İsmail Atay yürüyüşün ters tarafından da bir başka Vicdani retçi Halil Savda, barış için Roboski'den başlattığı yürüyüşüne devam ediyor. Bir gün her ikisinin yürüyüşü bir yerde kesecektir mutalaka…
Barış için sessiz çığlık atan bu iki insanın haberlerini tüm kamuya yansıtmak ve onlara destek vermek zorundayız, çünkü barış için kanat çırpan kelebeğin fırtınası tüm dünyayı kuşatması için kanatlara daha çok hava, onların sesine daha çok ses katmalıyız ki, çocuklarımız, gençlerimiz, doğamız ölmesin…
İsmail Cem Özkan

2 Eylül 2012 Pazar

Şehir ve insan ilişkisi…


Şehir ve insan ilişkisi…
Şehirler mi orada yaşayanları biçimlendirir, şehirde yaşayanlar mı şehri biçimlendirir? Sorusu aklınıza gelmiş olabilir, tarihin izdüşümüne bakarak yanıtlaması basit bir soru gibi durur, fakat günümüzde bu sorunun yanıtı iç içe geçmiştir. Karşılıklı etkileşimin olduğu ve yaşayan kültürü belirlediği konusunda ortak bir noktada buluşulabilinir. Günümüzün çağdaş şehir planlamacıları siyasi iradenin istekleri yönünde şehre yön vermekte gözükmesine rağmen, metropol şehirler artık kontrol edilemeyecek boyutta yatay olarak gelişimine devam ederken, dikey olarak kontrollü olarak ve bir birinden farklı mimari özellikleri olan birer anıt yapıtlarına kavuşuyor. Şehirler biçim değiştiriyor, değişim yeni insanı da biçimlendiriyor. Çağdaş insan doğadan kopuk, doğa özlemi içinde saksı içinde yetişen bir bitki gibi ya bodur kalmakta ya da şehrin betonlarına saran sarmaşık özelliğini göstermektedir.
Ülkemizin dışında çok başarılı şehir yapılaşması gösteren şehirler vardır, o şehirlerde insanlar daha özgür ve kişilikli yapısını korumaktadır. O şehre gittiğinizde hangi şehre geldiğinizi ilk bakışta binalara bakarak söyleyebiliyorsunuz, fakat bazı şehirler var ki, isim tabelası olmadığı sürece hangi şehirde, hangi semtinde olduğunu anlayamazsınız. Kişiliksiz, karaktersiz ve birbirine benzeyen binaların çirkin görünümü tüm şehre yansımıştır.
Batum şehri en son gördüğüm ildir, o şehrin yapısını ve dokusunu belirleyen binalar şehrin en önemli noktalarına konumlanmış ve o şehre girerken sizi nasıl bir şehrin karşılayacağı konusunda ilk izlenimlerini belirtmektedir. Sovyet döneminden kalan kişiliksiz, ihtiyacı karşılayan binaların karşıladığı şehir, merkeze doğru yol aldıkça modern dünyanın son anıt heykel gibi binalar ile karşılaşırsınız. Modern yüzün hemen yanında geçmiş dönemin kültürünü ve oradan geçen kültürlerin izlerini taşıyan inançların ibadet yerleri ve yaşam alanı olarak görülen evler ile karşılaşırsınız. Binalara bakarak bile tarihin izdüşümünü izleyebilirsiniz. Şehir birikimleri ile kendisini diğer şehirlerden hemen ayırmakta ve özgün kültürünü ve insanını öne çıkarmaktadır. Çok kültürlü, çok inançlı, bir arada yaşama kültürünün yaşayan nüvesi olarak karşımızda durmaktadır. Yağmalayan, çadırda oturan insanlar yoktur, yağma modern heykel olarak kabul edilen kumarhaneleri içinde barındıran büyük otel binalar ile karşılaşırsınız. O binaların girişlerinde bile o şehrin geçmiş izlerinin parmak izlerini bulabilirsiniz. Kendisine özgü alfabesi ola Gürcistan, kendisine ait bir eyaletinin içinde ayrı bir kültür ve mozaik olan botum, yapıları ile şehre gelen konuklarına kendisini fısıldar. Karakterli, kişilikli ve gelecekten ne beklediği ortada olan bir şehir kendi içinde yaşayan insanını da belirlemekte ve özgür ve bir Karadeniz sahilinde Akdeniz havasında şehir ile karşılaşırsınız.
Sarp kapısından Türkiye içlerine doğru adım attığımızda Karadeniz kültürünün yansıması ola köyler ile karşılaşırsınız, köylerden kasabalara doğru yol aldığınızda tabelalar önem kazanır, çünkü kasabaları bir birinden ayıran sadece tabelalardır. Bir birine benzeyen ve hangi kasabadan geçtiğinizi anlayamadığınız bir binalar sizin üzerinize üzerinize gelmektedir. Denizden koparılmış kasabalar, otoban yanında yaşayan ve denizden kazanılan düzlüklere yapılmış yüksek katlı binalarda yaşayan bir kültürü yaratmış. Geçmişe doğru iz düşümü sadece Türkçe konuşulan şivede kalmış, o yörenin konuşulan dilleri yok olmak üzere olduğunu tabelalara yansıyandan anlayabiliyorsunuz. Geçmiş ile bağı kalamamış binalar, içinde insanı da her hangi bir şehirde göreceğiniz insana benzetmiş. İstanbul’un bir semtinde oturan ile Kemalpaşa’da apartmanda oturan arasında ayrılık yok gibidir. Yerleşim birimleri ve binalar benzer insanları yaratmıştır. Kimlik, şehre özgü karekter ortadan kalkmıştır. Çadır yerleşim yerlerini bir birine benzeyen çirkin beton arme çok katlı binalar almıştır. Bir birine benzeyen mağazalar, bir birinin taklidi olan markalar, bir birini anımsatan sokakalr, bir birinden arılamayan şehirler yol boyunca dizilmiş, sanki tüm ülke mantar görünümü kazanmış gibidir. Bugün eski yerleşim yerleri olanlar dışında hangi şehre giderseniz gidin bir birinin taklidi olan binalar ile karşılaşırsınız, aynı kıyafetler içinde gençler, kadınlar ve şehir insanı ile karşılaşırsınız. Hangi şehre geldiğinizi çok iyi tanımıyorsanız sadece tabeladan fark edersiniz. Şehirleri belirleyen coğrafi özellileri bile yok eden yeni yerleşim birimleri, bir birinin kopyası binalar ile doldurulmuş, topraktan ağaç yerine beton fışkırmış gibidir.
En başta sorduğumuz soruya yeniden dönelim, bugün şehir mi insanı yaratır, biçimlendirir, insan mı şehri yaratır?
Bir birinin benzeri kıyafetler ile sokakları dolduran kadınlar, erkekler, siyasi tercihler size nasıl bir çağrışım yaptırır, bu soru!?
İsmail Cem Özkan