22 Ocak 2013 Salı

Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!



Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!

Bir Zamanlar Anadolu'da Ermeniler / Yunanlar (Rumlar) / Yahudiler vardı diyoruz, gerçi çok küçük bir nüfus hala var ama gidenlerin yanında yaşayanların sayısını hiç önemi yok gibidir, çünkü artık yoklar…
Yaşadığımız zaman dilimi içinde kaç kişi bir Ermeni, Yunan (Rum), Yahudi ile tanışabilecek kadar şanslı?
Şanslı olanların geçmiş anılarında yerlerini çoktan almış… Bir de bir arada yaşayanların kapısını halkları birbirine düşman yapan politikaların kirli elleri henüz çalmamış demektir. Şansları devam ediyor, o şanslı insanlar toplumumuzun artık istatistik rakamları içinde yerleri bile yok denecek kadar az...
Şimdilerde aramızda olan ve bir arada yaşadığımız Aleviler ve Kürtler içinde biz zamanlar vardı demek istemiyorum, bir arada yaşamak istiyorum… Hatta gidenlerde bu ülkeye geri dönsün, hiç yolu bu ülke toprağından geçmemişler de gelsin...
Dünya; bu ülke topraklarında buluşsun!
Bütün dinler, diller, renkler bu topraklarda yaşamış olsa; acaba, bu çeşitlilik / zenginlik Anadolumuza ne katacaktır?
Elbette zenginleşeceğiz, dünyaya bakış açımız genişleyecektir. Olduk olmadık durumları inat haline getirip, bir birimizi zorlamayacağız. Bir birimizi anlayacağız, anlamak için mücadele edeceğiz. En önemlisi her ev, her rengi içinde barındıran bir dil, kültür, inanç zenginliği içinde bereket yağacak.
Anadolu tarihi içinde yaşamış Hititliler bunu başarmışlardı, o dönemin iletişim koşulları içinde... Bir kaç tanrılı ülkeyi 100 tanrılı ülke konumuna getirmişlerdi...
Hititlilerin yaratmış olduğu medeniyetin izlerini günlük yaşantımızda görüyoruz … görmekle kalmıyoruz, geliştiriyor, ve büyütüyoruz.
Günlük yaşantımız içinde kullandığımız kelimenin, bir davranış biçiminin kökünü hiç merak etmeden, doğalmış gibi algılıyor ve bilinçaltında kabul ettiğimizi yaşantımız içinde uygulamaya devam ediyoruz. Bugün kaçımız Hititlerin kullandığı bir cümleyi hala kullandığımızı, Anadolu Selçukluların kullandığı devlet yapısını hiç bozmadan kullandığımızı düşünüyoruz. Urartu, İon… kadim devletler, kadim kültürler, kadim sokakların izlerini bugün İstanbul’un sokaklarında yaşadığını, toprağın altından her an çıkacak “kulağı uzun Milas” diye bağıran bir sesin yükseldiğini duyuyoruz. “Kral çıplak, kral çıplaaak!” diyen çocuğun sesini bugün kaçımız duyuyor.
Bugün evlerde masallar anlatılmıyor, masalların yerini global maslalar almış, onların yapılmış çizgi filmlerini çocuklarımıza izletip uyutuyoruz. Onların kitaplarını, onların çizerlerin hayal dünyası içinde çocuklarımıza sunuyoruz, yok oluyoruz, yok ediliyoruz.  
Tek dilli, tek kültürlü, tek markanın tüketildiği bir evrene doğru yol alırken, bizler hala bir arada yaşadığımız kültürlerin hayallerini yok etmemişken, içimizde ki öteki olarak kabul ettiklerimizi düşman görüp yok etmeye çalışıyoruz. Yok ederken yok oluyoruz…
Artık aramızda yaşamayan kültürlerin izlerinin, günlük yaşantımız ve eğlence dünyamız içinde yaşadığının kaçımız farkında? Dinlediğimiz müziklerin, halk oyunlarının kaçı bu ülke topraklarını terk etmişlerin olduğunu biliyoruz?
Bir arada ve her rengin, düşüncenin, dilin yaşadığı bir evrende insanlık geleceği umut içindedir, onların yok olduğu yerde karanlık hüküm sürecektir ve insanlığı yok edecektir. Geleceğimiz için; bütün kültürlerin bir arada yaşadığı, yaşatıldığı bir ülkeyi yaratmak ve yaşatmak elimizdedir.
Bugün, Kürtleri ve Alevileri bir zamanlar diye başlayan cümleler ile sözcük kurmak istemiyorum. Onlar ile birlikte, göçmüş, yok edilmiş kültürleri de buraya davet ederek bir arada yaşamak istiyorum.  
İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2013 Cumartesi

Gidenin arkasından…



Gidenin arkasından…
Ölülerin arkasından hep güzel sözler ile bahsedilmesini bekleyen saf vatandaşlarımız vardır ama genelde ölüler suçludur. Her ölen bir anlamda suçunu ölerek ödemiş kabul edilir ve o suçu gerçekten üzerinde taşıyan suçunu ölen birinin üzerine atarak vicdanını rahatlatmıştır, toplum önünde yeni bir beyaz sayfa açma imkanına kavuşmuştur.
Ölülerin arkasından kötü sözlerin söylenmesi gün geçtikçe artarak devam etmektedir, ekranlar önünde, politik sahnede boy gösterenlerin arkasından her türlü sevinç çığlılıkları atılabildiği gibi, gözyaşları ve kahramanlık söylemlerine de karşılaşabiliyoruz. Çelişkili bir durum gibi görebiliyoruz bu durumu. Aslında bu çelişkili durumu bizler binlerce yıldır zaten yaşamaktayız ama sosyal medyanın yaygınlaşması ile artık oturma odamızda, çalışma yerimizde ve sokakta çıplak göz ile karşılaşır olduk. Hiç beklemediğimiz çevremizdeki insanlar kutupların en uçlarında duygularını özgürce ve sanal ortamda yansıtmaktadır.
Sosyal medya ya da kapalı bir ortamda kişiler kendilerini yenilmez, bileği bükülmez gibi bir özgüven ile dünya benim etrafımda dönüyor edası ile çevresine her türden üst sesten seslenebilmekte ve içindeki hıncı, çığlığı özgürce dışarıya vurabilmektedir.
Geçenlerde bir arkadaşım (Atilla Atala) bir örnek ile bunu bize anlatılmıştı. Ona göre; sokakta bir insan diğerine çarptığında, ayağı takıldığında özür diler ve diğeri sorun yok diyerek o an yaşanan durumu önemsemeden geçer gider, kısaca sorun yapmaz. Ama bir arabada ise biraz diğer araç yakınında geçtiğinde şoför koltuğunda oturan ağza o güne alınmayacak cümleler rahatlıkla dökülür, bir de araç durduğunda gözü kapalı olarak gider sürücünün yakasından yapışır. Atilla’nın gözleminde olduğu gibidir sosyal platformlarındaki tepkiler. Kapalı bir ortamda aklına gelecek ilk şeyleri düşünmeden sarf etmekte ve bilinçaltında ki duyguları çıplak olarak dışarıya yansıtmaktadır.
Yaşadığımız ülkede iktidar cepheleşmeler ile iktidarını korumakta ve cepheleşme ve ülke içinde kategorize edilme sürecinde atom parçacığına kadar indirildiği yerde bireyler kendilerini bir yere koyamamakta ve çıkarların olduğu yönde duygularını ifade etmektedir. Elbette bu işten çıkar uman bir iktidarın hakim olduğu yerde başka şey beklenmesi bana garip geliyor... Cepheleşme ile iktidarını koruyan ve bu anlayışı destekleyen liberal düşünce bu ayrışmayı besliyor ve büyütmeye devam ediyor... Bu bir yazgı değil, parçalanmanın bir göstergesidir, bir arada yaşama yerine ayrı yaşayalım ve bir birimize karışmayalım anlayışının ürünüdür ve sonuç olarak iktidar mücadelesini ve iktidarda kalma hırsının yaratmış olduğu bir sonuçtur.
“Ölünün arkasından konuşulmaz” gibi söylemde bana saçmalık olarak gelir, çünkü adam yaşarken her türlü puştluğu, üçkağıtçılığı yapsın, öldükten sonra kahraman… Öyle şey olur mu? Elbette her insan, arkasından ne konuşulacağını yaşarken belirler ve o konuşma olur... Dönek, hain, üç kağıtçı, hırsız, yavşak vb. cümleler yanında bunun karşı cümleler de kurulması kadar doğal bir şey olamaz, çünkü çıkarları kimin neredeyse; oradan durur bakar ve ona göre yorumlar...
Her insan bir anlamda üçkağıtçı, dönek, hain, yavşaktır, terside doğrudur. Ama bu gerçekliği çoğunluk söyledi diye kişiler öyle olmuş olmaz... Tarih kişileri gerçek yerinde zaman içinde konumlandıracaktır, o da elbette hakim görüşün doğrultusunda olacaktır. O yüzden bırakın zaman geçmesini bekleyin...
Örnek olarak Ecevit’i ben bugün “hayata dönüş” operasyonu ile anmama kimse engel olamaz... Ama adamın sosyal güvence ve işçi hakları açısından bakmış olsaydım, çalışma bakanı olduğu dönemi farklı yorumlamam gereklidir. Aynı şekilde Maraş, çorum, Sivas olayları sırasında tavrı ve devrimci ve Alevilere yönelik bakış açısını da yorumlamam durduğum noktaya göre değişir. Ecevit kişiliğinde olduğu gibi her durduğum nokta bana farklı bir yüzünü ortaya çıkarır, ama edebiyat dünyasının içinde şiir açısından bakarsam o Ecevit’i duygulu, ince yürekli biri olarak da görebilirim.
son yaşanan bir gazetecinin ölümü üzerine sosyal medyada yaşanan tartışma ve bu tartışmayı anlamayanlar için bu kadar uzun bir cümle kurmak zorunda kaldım. M. Ali Brand ise helalığını Erdoğan’dan almış… Erdoğan bir erk sahibi olarak bırakalım güzel sözler ile ansın, bundan doğal bir şey olamaz, çünkü Erdoğan çıkar ilişkisi içinde anlaşılır bir birliktelik ve yandaşlık konumunda olmuşlarıdır. Gazeteci mesleğinin en kötü tarafı bir erk sahibinin kolları arasından dünyaya bakmaktır ve o açıdan bakan bir gazetecinin arkasından güzel ve çirkin sözler duymak kadar doğal bir şey yoktur.  Güzel ve çirkin sözleri söyleyenler kendilerince tercihlerini yapmıştır ama ölen insan tercihini yaşarken ortaya koyar...
Bugün Dink cinayetinin üzerinden tam 6 yıl geçti, onun cinayetini karanlıkta bırakan bir iktidar hala iktidar, azmediciler hala bu toplumda yaşamaya devam ediyor ve toplum mühendisliği alanında projeler hala geliştirilmeye devam ediliyor... Onların hakim olduğu toplumda, sıradan bir vatandaşın ölen birinin arkasından ne konuşmasını bekliyorsunuz?
Cepheleşme ve toplumu atomize eden parçalanmalar arasında bireyler çıkarları neredeyse o yönde duygularını sergilemeye devam ederken, sosyal paylaşım ortamında sansürsüzce bulunduğu çevreye uygun cümleler kurmaya devam etmektedir.
İsmail Cem Özkan

18 Ocak 2013 Cuma

Karanlığın içindeki sessiz sır…


Karanlığın içindeki sessiz sır…

Karanlık bir dönem, karanlık dönem içinde savaşlar, iktidar kavgası, hırs ve kendisini kanıtlama ve tanımlama sürecine tarihin defterlerinin üzerine düşen kara lekelerden öğrenmekteyiz. Tarih bize kara dönemleri anlatırken, yandaş yazarların yanında karşı görüşte olanlarında notlarını iletir ve bizler o tezlerin arasında gerçek yaşamı yakalamaya çalışırız.
Tarih bir bilim değildir, eğer bilim olsaydı olayları gelin hep birlikte sağlamasını yapalım, bir kere daha aynı ortamı yaratıp deneyelim, aynı şeyler olacak mı diye sorabilirdik, ama değil, onu yapacak ne gücümüz, ne imkanımız ne de hayal gücümüz vardır. Aslına bakarsanız hayal gücümüz vardır, o dönemlere ışık tutan oyun, roman, öykü metinleri bir anlamda o dönemin bilinen ama bilinmeyen duygularını günümüze yansıtır. Elbette bire bir ne duygu olacaktır, ne de olayların gerçek akışı. Sanat eseri içinde değerlendirecek ama o dönemi merak edenler için açılan bir kapı işlevi görecek metinler olacaktır. Merak edenler tarihçilerin yazdığı ve karşılaştırmalı tarih içinde o dönemi anlamaya çalışacaktır.
İngiltere karanlık çağını yaşamaktadır, henüz barbar olarak gördükleri, Hıristiyan olmayan pagan inançlı Vikingler ülkenin kuzeyinde yaşamaktadırlar. Sürgünler, cezalar ve kişilere sorulmadan verilen kararlar. Kararlara uymak zorunda olan ve adı dahi okunmayan kadınlar. Elbette bu kadın bir prenseste olabilir. Nitekim Fransız Prenses Ymma öyle biridir ve sürgüne geldiği İngiltere’de daha adımını atmadan evlendirildiğini vardığında öğrenecektir. İngiltere’nin kuzeyinde yaşayan Vikinglerden Silence’e ile evlenmek zorundadır. İki insan bir birlerini ne tanımaktadırlar ne de daha önce birbirlerini görmüşlerdir. Kral karar vermiştir ve kararı yasadır. Karardan ne kral vazgeçebilir ne de başkası.
İki insan ve çevresi bu işin yani evliliğin olup olamayacağını henüz tartışmaya veya düşünmeye zaman bulmadan bir olaylar zincirinin içinde kendilerini bulurlar. Olaylar kralın yatak odası ve aynı zamanda kabul odasıdır, çünkü kralın bir çok korkusu ve batıl inançları vardır. O inançlarından dolayı (ölüm ve düşürülme korkusu) yatağından çıkmamakta ve o dönemin kirliliği içinde yaşamaktadır. O dönemlerde krallarda dahil olmak üzere insanlar banyo yapmazlardı, yılda bir ya da iki defa banyo yapmaları doğal sayılırdı. Kir, koku İngiltere’nin her yerinde hakimiyetini korumaktaydı, bu kirliliğe iktidarın çevresi ve kendiside dahildi. Politikanın kirliliği bugün dahi devam ettiğine göre o kirlilik oradan bugüne kalan bir miras olarak düşünebilirsiniz.
Roger bir papazdır ve kilisenin içinde birbirlerini tanımayan iki insanın buluşmasına aracılık yapar, iki yabancı insan birbirlerini orada görür. Sürgüne gelen Ymma, evleneceği adam Silence’yi görünce gözlerine inanamaz, çünkü henüz 14 yaşındadır ve sakalları dahi yok parlak bir çocuktur. Yaşı ondan büyüktür ama kral karar vermiştir, uygulanacaktır. Kilisede evlilik töreni yapılır ve ülkenin kuzeyine doğru kara yolu ile çıkacaklardır ama ilk geceyi ve kanlı çarşafı göstermek zorundalar. O gece baş başa kalan yeni evliler bir gerçek ile karşılaşırlar, çünkü her iki tarafında haberi olmayan bir şey olur. İkisi de kadındır.
Silence yıllar öncesi yani doğumundan sonra annesinin onu erkek gibi yetiştirdiğini ve adını sessizlik adına gelen Silence koyduğunu yeni durumuna bakarak anlar. Kuzey’de kadın olmak demenin ne olduğunu annesi çok iyi bilmektedir ve erkek çocuğun önemini de! İsimin içinde bir mesajı taşır yıllar boyu Silence, kendisinin de haberi olmadan. Erkek ve kadın arasındaki farkı bilmeden, ilk buluğ çağından ve o anlık yaşadığı duygular ve hayallerine rağmen bilmeden yaşamıştır. Rüyasında bir erkeği gördüğünde yaşadığı cinsel arzunun anlamını artık anlamıştır. Neden bir erkek ile rüyasında öpüştüğünü idrak etmiştir.
İlk gece içinde Ymma’nın da bir sırı vardır, o da kardeşi tarafından cinsel tacize uğramış, hatta ırzına geçilmiş olduğu içinde kız değil, kadındır. İlk gece büyük bir sırı ve yeni bir sözleşmeyi içinde barındıracaktır. İkisi arasında sessizce bir sözleşme imzalanmıştır ve o sır birlikte yaşadıkları sürece sessizlik içinde yaşayacaktır.
İlk gecenin sonunda geleneklerin işlevleri yerine getirildikten sonra kara yolu ile kuzeye doğru yola çıkarlar. Bu arada kralda kuzeye sefer düzenlemek için ordusunu harekete geçirir ve o da deniz yolu ile kuzeye sefere çıkar.
Kuzey ülkesi coğrafyası, yolarlı zordur, kışa doğru gidilen zaman diliminde yağmuru, fırtınası eksik olmaz. Kasabaların içinden gitmek uzun olacağını düşünen Silence ve Ymma çifti, arabayı çevre yollarından ve durmadan ilerleme kararını alırlar ve hızlı bir şekilde kuzeye varmak için durmadan yol alırlar.
Arabanın sürücüsü Eadric, Ymma’nın hizmetçi köle kızı Agbes, Papaz Roger ile birlikte atlı bir araba ile yol alırken, Silence rüyalarına giren erkeğin Eadric olduğunu anlar. Eadric ise Ymma ile birlikte olma hayali içindedir, fırsatını bulduğunda yanaşmakta ve duygularını cüretli bir şekilde göstermektedir. Papaz ve hizmetli arasında ise yakınlaşma yol süreci içinde oluşmaktadır, hatta bir ara, araba tekerliği çamura saplandığı zaman içinde bir arada olurlar.
İlişkiler karmaşıktır, beklentiler ve yaşananlar bir biri ile ilişkisi yok gibidir. Kral bu arada kuzeye onlardan önce varmış ve toplu cinayetlere imzasını atmaktadır. Kuzey İngiltere’nin kesin buyruğu altındadır. Cinayetler onu açıkça yansıtmaktadır.
Silence memleketindedir, tanıdığı köyünde, ormanındadır ama cinayetlerin suladığı toprakları görür. Bir süre sonra kralı da görür ve onun esiridir. Kral boşanmış bir kadın ile evlenemeyeceği için Silence’nin öldürülmesini emreder ve bu sayede Ymma ile evlenebilsin. Ymma ilk gördüğü andan itibaren vurulmuş ve onun ile evlenmek için sanki bu seferi yapmıştır. O korkuları gitmiş, kendisine güvenen biri olmuştur. Papazın vaazı onu güya yeniden canlandırmış, kendisine gelmiştir.
Silence bir yardan aşağı atılmıştır. Kral düğün hazırlıklarına başlamıştır. Papaz bu arada Silence aramış, bulmuş, iyileştirmiş ve kadın olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ymma’ya tutulmuş olan Eadric kralı öldürmek üzere harekete geçer veee olayın sonunu artık yazmayayım değil mi?
Tarihin bir döneminde yaşanmış bir olay, kendisini bulmak için yola çıkmış ama doğduğu yerde kendisini ve kimliğini bulan ve açıklayan Silence, sessizliğini bozmuştur. İnsan olmanın aslında bir bedenle değil, içsel benlikle ilgili olduğunu sergileyen bir oyunu sahnede canlandırıldığına şahitlik ettik.
Kara mizahın ince kıvrımları içinde, ışık, ses, dekor ve efektlerin en iyi şekilde kullanıldığı bir oyuna, oyuncular, yönetmen, kısaca tüm çalışanların emeği ile karşılaştık. Her bir anın iyi düşünüldüğü, izleyiciye sırıtmayan, izleyicisini ciddiye alan bir anlayış ile sahnelendiğini oyunu izlerken hissettim.
Oyun içinde yan rollerde olan ama sahnede sürekli olan koro, sahne düzenleyici konumunda olan, efekt yapan, izleyen, oynayan ekibinde büyük başarısına şahitlik ettik, çünkü sahne içinde sahne değişimleri bu hızlı, yerinde ve hatasız iş yapan ekip tarafından başarı ile gerçekleştirilmiştir. Onların başarısı aslında oyunu daha keyifli hale getirmiştir. Şimdi diyeceksiniz ki, oyunda başrol oynayan ve başından sonuna kadar hep sahnede kalan sanatçılar hakkında bir şey söylemeyecek misin? Söylemez olur muyum; müthiştiler. Her biri mükemmel oynadılar. Oyun sahnedeyken, izleyici İngiltere’de kralın, kilisenin, köy meydanının içinde sessizce izlemek ile meşguldü.
Fırsatı olanlar, tiyatro eğitmeni, profesörü, Kenter tiyatrosunun öğrencisi, çalışanı Mehmet Birkiye yorumunu kaçırmamalarını öneririm.
İsmail Cem Özkan
SESSİZLİK 
Yazan : MOIRA BUFFINI 
Çeviren : SERDAR BİLİŞ |
Yöneten : MEHMET BİRKİYE
DEKOR TASARIMI
EFTER TUNÇ
GİYSİ TASARIMI
ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI
ÖNDER ARIK
MÜZİK
ÇAĞRI BEKLEN
DRAMATURG
M. MELİH KORUKÇU
DANS DÜZENİ
ALPASLAN KARADUMAN
YÖNETMEN YARDIMCISI
KUBİLAY KARSLIOĞLU
ASİSTANLAR
YİĞİT ÇELİK – TUĞRUL KARANFİL
OYUNCULAR
NİMET İYİGÜN
OYA OKAR
SÜLEYMAN ATANISEV
FUNDA ERYİĞİT
MÜNİR CAN CİNDORUK
SAVAŞ ÖZDEMİR
KORO
YİĞİT ÇELİK
TUĞRUL KARANFİL
SUZAN SABANCI
GÖKÇE AKTAŞ
CAN BORA
FERHAT AKGÜN
ÖMER UTKAN

12 Ocak 2013 Cumartesi

Bu bir destan veya belki bir başlangıcı...



Bu bir destan veya belki bir başlangıcı...
Paris’te bir katliam yaşandı, daha önce yaşanan katliamlar gibi..
Her katliam sonucunda bir destan yaratılır, bir de kahramanlar...
Kahramanlar bir gün Susurluk yol ayrımında bir kaza geçirir, dökülür çantadan belgeler yola...
Bir cinayet daha aydınlanıyor denir, “bir dakika karanlık” eylemleri yapılır...
Araştırma komisyonları kurulur, kurulan komisyonların yazışmaları arasında üstü örtülür...
Katil ve azmediciler her zaman karanlıkta hedeflerine ulaşmış olur…
Ölenler ise kavgalarda yaşamaya devam eder...
Dünden gelen bir öyküdür, bugünde bir benzerini yaşamaktayız...
Yine Paris…
Yine katliam...
Yine korku...
Yeniden ve yeniden...
Ne katliamlar tarihin akışını bozmuştur, ne katillerin perde arkasında kalmaları...
Bugün rahat konuştuğumu konular o gönlerde katliamlar için birer nedendi...
bugünden düne bakınca neler kaybettiğimizi düşünüyoruz, ne kazandığımızı???
Kaybeden hep biz olduk...
Geleceğimiz, geçmişimiz…
Zafer çığlığı atanlar, gidenlerin arkasından ağıt yakanlar hala düşman ve hala güvensiz...
Nasıl yakalarız bir arada yaşama kültürünü?
Gelecek bugünü nasıl anlatacak?
Karbon kağıdının üzerine yazılmış bir katliam mı, yoksa bu artık son olan bir cinayet mi?
Katil kim artık ne önemi var?
Peki, ne önemli?
Ölümlerin devam etmesi mi?
Ağlayan anaların olması mı?
Zorunlu göçlerin mi?
Kaybolan gelecek mi?
Koltuğunu şimdilik koruyan bürokratlar mı?
Büyük biraderin çıkarı mı?
Yoksa bizlerin yani bir arada yaşamak isteyenlerin istekleri mi?
Bu bir destan veya belki bir başlangıcı...
Her destan nasıl biter?
Tarih bize hepsini anlatır...
Bakalım bu sefer nasıl anlatacak?
İsmail Cem Özkan

9 Ocak 2013 Çarşamba

Westminster Oteli’nde Komik Bir Gece


Westminster Oteli’nde Komik Bir Gece

Muhafazakar bir bakan, parlamento oturumlarını bahane ederek parlamento karşısında muhafazakar bir otelde çoğu zaman kaldığı odayı kiralar. Otel odasında temposu yüksek birbirini zincirleme olarak izleyen olayların da başlangıcıdır. Otel odasında bakan, İngiltere işçi partisi yani ana muhalefet partisinden bir sekreter ile o gece baş başa geçirmeyi planlamaktadır. İktidar ve muhalefet bir aşk kaçamağı yapmak istemektedir ve ona göre olaylar hazırlanmıştır. Her ikisi de evlidir ve eşlerinden ayrı olarak o gece baş başa planlar içindedirler. Fakat beklenmeyen bir durum ile karşılaşırlar, çünkü Londra’nın ışıkları altında romantik gecenin ilk dokunuşları başladığında pencere arasına sıkışmış hareketsiz bir adam ile karşılaşırlar.
Bir kaçamak ve ölü kabul edilen bir adamın naşı. İktidarın bakanı bu durumun kendisi için kötü bir sonuca götüreceğini hemen kabul eder ve çözüm yolu arar. İlk aklına gelen yardımcısıdır. Müsteşarını arar ve hemen otel odasına gelmesi konusunda emir verir. Her bir sahnesinde yeni bir oyuncu sahnede yerini alır. Kaos, temposu yüksek bir oyun ile tiyatronun eğlence yönü öne çıkarılır.
Ray Cooney’in yazdığı Haldun Dormen çevirisi sahneye Nuri Gökaşan yönetiminde uyarlanır ve uygulanır. Oyunda Nuri Gökaşan dışında; Ümit Yesin, Hakan Akın, Fatma Toptaş, Kemal Erdurak, Şenol Önder, Deniz Değirmenci, Aykut Ünal, Burcu Barutçuoğlu, Tanya Jaziri rol alır.
Oyunun kısaca konusu; bir otel odasında birbirini tetikleyen olaylar bir kaçamak ile başlar ve olaya eşler, dedektif, otel müdürü ve otel çalışanlarının karıştığı komik ama içinde ince göndermelerin olduğu kara mizah ürünü olarak karşımıza çıkar.
İngiliz parlamentosu bir üyesi ve muhalefet olan ikilinin ilişkisinin sahne önünde kişisel macerası öne çıkarılırken, arka fonda bir siyasi eleştiri sessize verilir. Çalışan üst ilişkisi, muhalefet iktidar ilişkisi, tutucu bir otelde tamamı ile İngiliz aile yapısına aykırı bir ilişkinin kapılı kapılar arkasında yaşanması ve çalışanların para karşılığında her türlü hizmeti vermekten çekinmediği bir etik çöküş bilinç altına doğru konu işlenir.
Uzun soluklu ve iki bölümden oluşan oyun, tek sahne düzenlemesi içinde, ışık hareketinin pek göze çarpmadığı ve tek düzende ışık altında müzik ile desteklenen sahneler ile izleyici ilgisini oyuncuların yüksek performansı ayakta tutmaktadır. Oyuncuların yetenekleri ile oyun kahkahası bol komik tiyatro seyri ile karşı karşıya kaldık.
Oyunun galası yapıldığı günden biraz bahsetmekte fayda var, çünkü galanın yapıldığı Profilo Kültür Merkezinin olduğu İstanbul/ Mecidiyeköy karlar altındaydı ve o gün yapılması planlan çoğu etkinliğin iptal edildiği gündü. Oyun kötü hava koşullarına rağmen sahnelendi. O hava koşullarına rağmen daveti kırmamış bir izleyici kitlesi karşısında oyun sahnelendi.
Yeni bir tiyatro oluşturulmuş (Tiyatroist) ve bu yeni tiyatro özel tiyatrolar içinde ayrı bir konumda olacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü bir işveren tarafından açıkça desteklenen bir tiyatrodur. Tiyatroist özel tiyatrolar içinde sanırım ilk ve tek tiyatrocu olmayan bir işveren tarafından yönetiliyor. Bu konuda gerçekten fazla bilgim yok, fakat ilk defa (yaşadıklarım içinde) bir işveren sanata destek verdiği için sahnede alkışladı… genelde firmaları sponsor olarak görmeye alışmıştık, fakat bu tiyatro oyununda işveren tiyatro sahibi olarak gördük. Bu konuda tiyatro dünyansın elbette değişik tepkileri olabilir ama medya ve eğlence alanında işverenler, iş alanı ile ilgisi olamayan alanlara yatırım yapmaya devam ediyorlar. Üstelik kar marjinalin çok düşük olduğu alanda işverenlerin yatırım yapması, devletin tiyatrodan elini eteğini çekmeye hazırlandığı bu dönemde farklı çağrışımları içinde taşıdığını peşinen kabul etmek gereklidir.
Bu yazının konusu elbette işverenin tiyatro kurması değildir, oyundur.
Oyunu ben başarılı buldum, her ne kadar ışık konusu ve müzik konusunda izleyiciyi kucaklayıcı efektlerin (tiyatro salonundan kaynaklanan özelliklerden de kaynaklanabilir) eksik olmasını tiyatrocuların yüksek performansı ile kapattığını düşünmekteyim. Yıllardır sahnelerde olan usta bir oyuncunun aynı zamanda usta bir yönetmen olabileceğini ve tecrübeli oyuncular ile seyirciyi nasıl kucaklayabileceği konusunda örnek bir çalışma olarak tiyatro tarihi içinde yerini bana göre almıştır.
Oyun hakkında izleyiciye şunu önerebilirim, gidin, izleyin, gülün ve kahkahlar arasında hoş bir vakit geçirdiğinizi ve fısıldanan gerçekler ile yüzleşin derim. İnce bir politik eleştiri var ama elbette bu eleştiri siyasetimizin çatışmalı dünyasına dokunmamaktadır. Özel tiyatrolar elbette bazı konulara rahatlıkla ve açıkça dokunamaz, hem ticari kaygıları hem de ülke içinde bulunan öznel koşullardan dolayı. Bu dönem için iyi seçilmiş oyun olarak gördüm. Haldun Dormen dilinin kıvraklığı ile hiçbir satır kulağımızı tırmalamadan müthiş bir performans ile sahnelenmiş. Kısaca gidin, eğlenin ve farklı bir tadı damağınızda/ beyninizde hissedin derim…
İsmail Cem Özkan
Westminster Oteli’nde Komik Bir Gece
Yazan:             Ray COONEY
Çeviren:          Haldun DORMEN
Yönetmen:      Nuri GÖKAŞAN
OYUNCU KADROSU
Richard:          Nuri GÖKAŞAN
Otel Müdürü: Ümit YESİN
George:           Hakan AKIN
Jane:                Fatma TOPTAŞ
Dedektif:        Kemal ERDURAK
Garson:                       Şenol ÖNDER
Hizmetçi:        Deniz DEĞİRMENCİ
Ronnie:                       Aykut ÜNAL
Susan:             Burcu BARUTÇUOĞLU
Glayds:                       Tanya JAZİRİ

Rahatsız etmek!


Rahatsız etmek!

Toplum içinde bir çok birey kimseyi rahatsız etmeden ve rahatını bozmadan yaşamak ister, çünkü yaşadığı toplumun huzuru, aslında kendi huzuru anlamına gelir. Anlaşılır bir istemdir ve o anlaşılır istem doğaldır. Fakat tarih bize doğmadan bir çok rol biçmiştir, o rolü yaşadığımız günler boyunca oynamak zorundayız. Bizlerin, birey olarak istemleri her ne kadar önemli olsa da, tarihin bize yüklemiş olduğu rol ve toplumun bize bakışı, erk sahibinin temsilcisi devletin potansiyel olarak gördüğü bir tehlike olabiliriz. Çünkü potansiyel olan ayrılıkçıdır ve ayrılık her zaman çatışmanın ana kaynağı olarak önümüzde durur. Kimse durduk yere ayrılmaz, öteye gitmek istemez ama öyle bir rol paylaşımı olur ki, ister istemez çocukluk dönemi saf bakışı atar atmaz o biçilen rolü istem dışı oynamaya başlarız. Hatta bireyler olarak her ne kadar o yaşadığımız yer itibari ile çok sevilen hatta onlardan biri gibi olmuş olsak da, aslında her hangi bir kargaşada ilk hedef olarak kişiler olmaya devam ederiz.
Yaşadığımız son yüzyılın içinde bu ötekileştirme ve rahatsız olma durumu bir çok kitlesel katliamlara ve hatta soykırıma varan boyutta çatışmalara sebep olmuştur.
Yaşadığı topluma tam uyum sağlamış, hatta onlardan biri gibi olan ve erk sahibine her türlü hizmet yapma konusunda normal vatandaşa göre daha fazla özveri göstermiş kişiler, ilk çatışma ortamında nefret söylemini besleyen kaynak olabilir ve o söylemin sonucunda linç kültürü içinde yerini istem dışı alabilir. Onu savunacak ne bir güç vardır ne de erk. Çünkü o saldırıdan erk sahibi daha da güçlenir, kendi birikimini bireysel ya da toplumsal olarak maddi ve manevi olarak büyütür. Manevi olarak büyütür, çünkü nefret ve korku ne kadar çok büyür ve yayılırsa iktidarın hedeflediği homojen, sessiz, pısırık ve her verilen görevi yerine getiren robot insana yakın bireylerin oluşturduğu cemaatler oluşmasına katkı sunar. Bu manevi oluşan kültür, aynı zamanda ileride oluşabilecek olan tüm potansiyel unsurları oluşturur ve yeniden düzenler.
Toplumlar hiçbir zaman homojen olamaz, çünkü erk sahibi her an yeni kategoriler yaratır ve o yarattığı kategoriler içinde nefret söylemi eskiden yaşamışların kültürü üzerine kurar ve geçmişte yaşanmış düşmanlıklar, sonuçları, yaşanan toplum içinde her zaman kor olarak canlı tutulmasına özen gösterilir.
Yaşadığımız topraklar; şehirler, devletler kurduğu günden beri birbirinden rahatsız olan kültürlerin varlığı içinde biçimlenmiş ve savaşların, öldürmelerin, katliamların devamlılık gösterdiği kültür birliği içindedir. Korku, isim, biçim değiştirmiş ama her daima canlı ve kor halinde varlığını korumuştur. Elbette bu sadece Anadolu toprağı ile sınırlı değildir, dünyanın her parçasında bu bir şekilde varlığını korumuş ve korumaya devam etmektedir.
Dışarıdan gelene ve içinde yaşadığı bir takım kültürlerin bireylerine karşı korku, nefret, güvensizlik her zaman vardır ve var olmaya devam eder.
Yukarıda bahsettiğim ve soyut olarak işlemeye çalıştığım duruma somut bir adım atarak devam edeyim. Ülkemiz içinde potansiyel tehlikeler Osmanlı ve günümüzde de devam eden unsurlara bakarsanız pek değişmediğini ve yeni potansiyel tehlikelerin katıldığına şahitlik edersiniz. Burada bireylerin kişisel tercihlerinin hiç işe yaramadığını da “geçmişte bizim sokakta yaşayan” diye başlayan cümlelere bakarak anlayabilirsiniz.
Evet, geçmişte bizim sokaklarımızda kimler yaşıyordu?
Potansiyel tehlikeli insanlar!
Şimdi neredeler?
Ya öldürüldüler ya da sürüldüler…
Onların mirası şu anda kimler kullanıyor?
O potansiyelleri kimler kovalamış ise, onların yakınları ya da dışarıdan gelen ve boş gördüğü alana yerleşen o anlık için toplum için potansiyel tehlike oluşturmayanlar. Ama zaman içinde potansiyel tehlike oluşturmayacaklarını kimse garanti edemez!
Daha da somutlaştırsak; ülkemizin potansiyel tehlikeli olanları başta dini, kültürel farklılık gösterenlerdir. Yani ülkemiz sınırları içinde düşünürsek; Aleviler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler… diye uzar gider. Her birinin farklı bir kültürü ve yaşam biçimini temsil ettiğini çıplak göz ile görebilirsiniz. Bu tarihsel potansiyel tehlike olanların dışında zaman içinde potansiyel tehlike konuma gelen toplumun çoğunluk kültürü içinde gelişen solcular, dini cemaatler de işin içine katılmıştır.
Çatışma ortamlarında erk sahibi tarafından açılmış olunan tüm toplumsal davalar bu potansiyellere karşıdır.
Toplumun yaşam kültürünü aktaran hakim dil içinde o ötekiler konusunda nefret söyleminin gelişimine de tanıklık edersiniz.
Son otuz yılın potansiyel tehlikelerin başında Kürtler yer almaktadır. Kürtlerin de homojen olmadığını anlayan erk sahibi, onu kategorize etmiş ve o kategorizeler içinde nefret söylemini geliştirmeye devam etmektedir ama her ne kadar kategorize etmiş olsa da zaman içinde tüm Kürtler potansiyel konumuna dönüşmüştür. Artık iyi Kürt, kötü Kürt yoktur!
Erk sahibine karşı her türlü hizmette kusur işlemeyenler, bugün nefret söylemi karşısında çaresiz kalmaktadır. Geçmişte yaşanan ve devletin en üst makamlarına kadar çıkmış öteki kültürlerden gelen bireylerin, bugün bıraktığı iz, halen hizmet edenler geçmiştekiler kadar iz bırakacaklarını dahi düşünmeden, erk sahibini rahatsız etmemek için ellerinden gelen özveriyi göstermeye devam etmektedirler.
Potansiyel olarak kabul edilen kültürlerden gelen bireyler, toplum içinde erk sahibini rahatsız etmedikleri sürece çok sevilirler, hatta onların yeteneklerinden olabildiğince faydalanılmaya çalışılır. Kız alınır, kız verilir, onları toplum içinde daha çok uyum göstermesi ve asimile edilmesi için her türlü koşul hazırlanır. Yeter ki, rahatsız etmesin ve hizmet etsin istenir. Onların hizmetleri rahatsız edebilecek olan potansiyel olanları nötralize etmek ve ileri gidebilecek olan bireyleri ıslah etmekte kullanılır, çünkü kaybedecekleri bir şeyleri vardır ve onu kaybetmemek için potansiyel tehlike olan toplumun bireyleri; her gelişme karşısında üç maymunu rahatlıkla oynarlar.
Geçenlerde bir Ermeni arkadaşım ile karşılaştım, ne var ne yok dedim. “Huzur içinde yaşamaya çalışıyorum” dedi. “Kimseyi rahatsız etmemek için kendime uygun bir iş buldum çalışıyorum” dedi. Önce onun bu söylemini yadırgadım, daha sonra yukarıda dillendirmeye çalıştığım düşünceler oluştu. İç tepkisini dillendirmişti, rahatsız etmemek ve çatışmalardan olabildiğince uzak durmak. Çünkü biliyor ki, birisini rahatsız ettiğinde katili kollanan/ korunan bir cinayetin faili olabilir.
Rahatsız etmemek için her türlü özveriyi gösteren, hatta sermaye birikimi yapan bu potansiyel kültürlerin bireyleri en ufak bir çatışma ortamında oynadıkları rollerin yok olduğu ve “kral çıplak” çığlıkları altında çırılçıplak ve savunmasız kaldıklarına tarih içinde şahitlik ettik ve etmeye de devam ediyoruz.
Potansiyel tehlike olanlar, potansiyel tehlike olmaktan çıkabilmeleri için yeni bir toplumsal sözleşme yapılması şarttır. Yeni toplumsal sözleşmede her kültür kendisini özgürce ifade edebildiği, potansiyel tehlike zamanında olduğu gibi kapalı toplum olmaktan çıkabildiği ve kendi öz kültürünü geniş bir özgüven ile seslendirebildiği, bir arada yaşama kültürünün geliştirildiği bir toplumsal sözleşmede biçilen rollerde değişim olabilir. Aksi halde şu anda her ne kadar rahatsız etmemek için her türlü sesini yok etmek, toplum içinde görünmez birey olmaya çalışılsa da zamanı gelindiğinde o görünmez potansiyeller görünür ve linç edilir.
Bu linç kültüründe bireylerin tercihlerinin önemi yoktur, bugün gizlenmiş, kendi kimliğini saklayan bireylerin olması tesadüfi değildir ama her ne kadar saklanırsanız saklanın, erk sahibi her bireyini kayıt altına almıştır ve gereği görüldüğünde o kayıtlara bakarak, o birey hakkında gerek görülen işlem yapılacaktır. Bir anda içimizde yaşan bireylerin geçmişlerini araştıran ve onların geçmişleri ile ilgili kitapların çıkması, belgelerin dilden dile dolaşması bu korkunun beslenmesi ve nefret söylemin sonucu linç kültürü için ortamın her daim hazır olması erk sahibi için önemlidir. Çünkü potansiyel, adı üzerinde güvensizdir, her zaman ona karşı savunmada durmak anlamındadır.
Bireyler her ne kadar rahatsız etmek istemese de tarihin onun üzerine yüklediği rahatsız etme durumu her zaman vardır.
İsmail Cem Özkan

8 Ocak 2013 Salı

Karikatürcü mü, çizer mi?


Karikatürcü mü, çizer mi?

İktidarı savunan çizerlerin olduğu bir dönemi yaşamaktayız ve onlara bakarak acaba karikatür nedir ve ne olmalıdır sorusu çizerlerin kafasında oluşmaktadır.
Karikatür nedir?
Karikatür muhalif olmalı mıdır?
Karikatür çizim tekniklerine ve konularına bakarak kategorize edilmesi doğru mudur?
Sorular istediğiniz kadar uzatılabilinir. Bugün yaşananlara bakarak net cevap vermekte zorlanan bir çok çizer ile karşılaşırsınız. Evet derler ama diye sözüne devam eden çizerler olacağını söylemek abartı olmasa gerek…
Yukarıdaki sorulara binlerce soru ile ve kısaca kendi çözümlemesini yaparak yanıt vermeye çalışan çizerlerde olması doğaldır, çünkü yaşadığımız dönem mizahın işlevinin tartışıldığı ve altının boşaltılmaya çalışıldığı bir zaman dilimdir.
Mizah iktidarları hep rahatsız etmiş ama günümüzde mizah iktidarları eğlendirir konuma dönüştürülme tehlikesi ile karşı karşıyadır, çünkü mizahçı olarak tanıdıklarımız, geçmişte muhalif duruşu ile bedel ödemiş olanlar bugün iktidarın yaptıklarına övgüler dizdiği ve iktidarın desteği ile sahnelerde, ekranlarda ve yandaş medyada ekmek kapısını açmak için uğraşıları ile karşılaşırsınız.
Bu yaşanan gelişmeler elbette bir çok soruyu da kafalarda oluşturma sürecidir, çünkü bakıyorsunuz yaşama, bir de olması gerekene aralarında uçurum gün geçtikçe açılıyor.
“Ben profesyonel karikatürcüyüm, görüşlerimi her ortamda söylerim, çizerim, benim için patron önemli değildir, bu işten geçiniyorum ve para kazanmam gerek” diyerek  ve “her ortamda kendimden taviz vermeden çizer ve çizgilerim ile yaşarım” diyen çizerlerde son yıllarda arttı. Bu şekilde düşünen çizerlerde soruların sorulduğu yerlerde kendilerince yanıtlar vermekte ve karikatür üzerine yeni şeyler söylemeye çalışmaktadırlar.
Çalışılan zemin düşünceyi biçimlendirmediği, çevre faktörünün önemli olmadığı, verilen sipariş konuları kendi anlayışı ile yorumlayıp çizdiği konusunda çizer kendince doğrular üretir. O doğruların genel doğrular olduğuna kendisini ikna eder ve bu sayede emeği ile para kazanan bir çizer konumunda olduğunu düşünür.
Mizah ve karikatür her konuyu işleyemeyeceği ve bazı dokunulmazlara dokunmaması gerektiği konusunda kendisini ikna etmiştir. O yüzden o hassas konulara hiçbir şekilde dokunmaz ve bu sayede çalıştığı yerde uzun süreli kalmayı bir anlamda garantilemiş olur!
Karikatürün ne olduğu ve ne olması gerektiği konusunda görüşler çizerin duruş noktasına göre cevaplar ve sorularda değişmektedir.
Bir çok çizer, piyasa koşullarına göre çalışmaktadır ve duruş noktası önemli değildir, ideolojisi vb konulara pek bakmadan eserini üretmeye devam eder.
Sağ görüşlerin uç noktasında olan gazetede eski bir solcu olduğunu düşündüğün çizer karikatür çizebilmektedir.  Yandaş medya olarak kabul edilen yerde günlük politikaya fazla dokunmadan orta bir şeyler söylene karikatürler çizilmektedir.  
O alanda çalışanlar muhalif ve karikatür konusunda bir tartışmaya girdiklerinde bulundukları ortama uygun sorulara yanıt verir.
Çok soru sorup, tek yanıt vermeye kalkarlar… Çizer, kaliteli karikatür çizilmesi vurgusunu genelde yapar ama kaliteli ürün derken neye göre kalite konusunu ortaya koymamış olur... Çünkü kalite çok satılan ve sergilenen iş mi, çok satılan bir yerde basılan şey mi? Nedir kalitedeki zemin? Düşünce ve çizgi bütünlüğü mü?
Çizerler, muhalif olmayı ne olarak algılıyorlar? 
Sadece iktidar muhalifliği mi? 
Yoksa sınıf duruşu mu?
Karikatürcü olgulara nasıl baktığı ile değil, nereden baktığı ile muhalifliğini ortaya koyabilir. Duruş noktasını bilen çizer, muhalif olabilir ama mizahçı olabilir mi bilemiyorum, çünkü mizah ezilenden yanadır ve iktidarlara karşı mazlumdan yana tavır ortaya koyar…
Çizer olduğu ortamı dikkate alarak tavrını geliştir ve sansürünü yaratır. Karikatür ve mizah her konuyu rahat rahat işler ve her ortamda saldırılara rağmen taviz vermeden savunur… Gerçek mizah ile piyasa için karikatür çizen arasında ince çizgi burada çıkar. Biri sansürü sessizce savunur, mizah ve karikatür ise her türlü sansüre başkaldırır.
ismail cem özkan