11 Nisan 2013 Perşembe

Metin Göktepe bugün doğmuş!


Metin Göktepe bugün doğmuş!
Metin Göktepe bugün (10 Nisan1968) doğmuş, yıllar ona gerçek peşinde koşmanın bir bedeli olduğunu hep hatırlatmış ve o gerçeğin peşinden yılmadan koşmuş. Yürekli, inançlı, gerçek bir özgürlük için bedeller verileceğinin farkında.
O geçmişin birikimi, geçmişten aldığı dersler ile olaylara ve olgulara nasıl bakılacağını bir fotoğrafçı gibi görür ve o anları ölümsüzleştirmek için elinden geleni yapardı. Olaylara nasıl baktığı değil, nereden baktığını bilecek kadar bilgi birikimine sahipti. Kendisine örnek aldığı gazeteciler vardı, o gazetecilerden biri Namık Tarancı idi.
Şimdi birçoğunuz Namık Tarancı kim diyebilirsiniz, çünkü Namık anlatılmadan Metin’ini anlatmak bana göre hep eksik kalmış söz gibi kalır. Namık’dan önce Erdal Eren, ondan önce Deniz Gezmiş… Birbirini izleyen bir sürecin ve birikimin sürekliliği içinde yaşanan, döneme göre yenilik getirmiş bir bakış ve ideolojinin onurlu insanlarıydı. Metin bunların farkındaydı, farkında olduğu içinde dikkat çekmişti. Kırılgan dönemlerin onurlu dik duran insanlarına yönelik saldırılar olması ve onarlın bedenlerinin toprak buluşması için her türlü ortam hazırlanmış ve saldırılar olmuştur. Olmaya da devam edecektir.
Namık Tarancı gazeteciydi ve gazeteciliğe Gerçek Dergisinde başlamıştı. Diyarbakır temsilcisi olan Namık, o dönem içinde birbirinden değerli haberlere imzasını attı. O haberlerinde; kayıplar, faili meçhul cinayetleri yazarken ve o dönemin gerçek yüzünü gölgeden çıkarıp herkesin görmesi için uğraş veriyordu. Susturulması gerektiğine birileri karar vermişti ve Namık Tarancı, 21 Kasım 1992 günü öldürüldü, eşine telefonlar gelmiş öldürüldüğü konusunda, yıllar boyu bu cinayet faili meçhul olarak kaldı. Namık Tarancı öldürüldüğünde henüz Evrensel Gazetesi yoktu,  Evrensel Gazetesi yıllar sonra Gerçek dergisinin birikimi üzerine çıkacaktır. Metin Göktepe, Namık Tarancı’nın izinden gidecek ve onu bir meslektaş olarak görmenin ötesinde yoldaşı, geçmiş birikimi, onuru olarak görüyordu. Kaderin bir cilvesi mi diyelim ölüm onu da bir gözaltında yakalayacaktı. Faili belli olup, meçhul gibi gösterilecek olan ve yıllar boyu sürecek bir dava konusu olacaktı. Metin’in dostları, yoldaşları inat ile işlenen bu cinayetin üzerinin örtülmemesi için onurlu mücadelesine tarih önünde hepimiz şahit olacaktık.
Metin Göktepe adına yıllar boyu sürecek ve sürekliliği olacak bir meslek dayanışma gününü Metin Göktepe doğum gününe gelen gününü seçeceklerdi. Metin Göktepe gazetecilik ödülleri adı altında her yıl onun doğum günü gazeteciler, onun dostları ve yoldaşları kutlayacaktı ve kutlamaya da devam edecekler.
Metin Göktepe ile yan yana gelip uzun uzun sohbet etmedim, çünkü onun gazetede çalıştığı dönemlerde ben yurtdışındaydım ve zaman zaman gazeteye geldiğimde görüyordum. Gazeteci yeleğini üzerinde gurur ile taşıyan, fotoğraf makinesine bir uzvu gibi görüp ona sevgi ile bakan biri olarak tanıyordum. O dönemde onunda okuduğu dergiye karikatür çiziyordum. Gençliğin Sesi dergisinin bir sayfasına çizer olarak katkıda bulunuyordum.  O dergi sayesinde birbirinden değerli dostlarım olmuş, sohbetlerimi sadece yazı düzeyinde bırakmadan yüzyüze görüşmek için İstanbul’a geliyor, sohbetlerine katılmaktan büyük bir mutluluk duyuyordum.  
Dünyaya baktığımız nokta uzak değildi, çünkü yenilmiş bir kuşağın direngen çocuklarıydık ve kavgada omuz omuza olduğumuz zaman daha güçlü olduğumuzu biliyorduk. Yalnız değildik, hiçbir zaman da yalnız olmayacaktık, çünkü kavgada yere düşmüş olsak da yeniden ayağa kalkıp kavgaya devam edecek kadar güçlü inancımız, görüşümüz ve dostluklarımız vardı. Kavga sürüyordu ve bu kavga kişisel bir kavga değildi; özgürlük kavgası, sınıf kavgasıydı.
Dünyaya evrensel köyümden bakıyordum ve köyüm dostluk köyüydü.  Elimizden geldiğince, yeteneklerimizin bize sunduğu olanaklar içinde dayanışma içindeydik ve dayanışma olmadan zafer olunmayacağını yıllar öncesi Kızıldere’de öğrenmiştik. Yok edilmeye çalışılan bir ruhun bu evren üzerinde hareket ettiğini ve yaşadığını bugün hepimizi hissediyoruz. Bu dayanışma hangi meslekten olursak olalım, nerede olursak olalım, sınır tanımadan yaşamaya devam ediyor.
Metin Göktepe adına verilen ödül töreninde bu ruhun hala canlı olduğunu solun her rengini tören sırasında bulunduğumuz salondaki renklerden görebildik.
Bugün, Metin genç bir gazeteci. Hala sevdalı, hala yaşama umut ile bakıyor, hala sevdiklerine gülümsüyor ve hala sessizce haykırıyor. Onun her doğum günü bir dayanışma günü olduğunu ve dayanışmanın erdemini yaşadığımız gün olduğunu bilmek ve yaşamak beni mutlu ediyor.
Keşke hiçbir insan, gazeteci, herhangi meslekten bir insan öldürülmemiş olsaydı ve keşke böyle anlamı günleri bir arkadaşımız adına yapmamış olsaydık. Bir daha Metin olmaması için onu unutturmamak için dayanışmaya devam edelim… Unutursak eğer başka bir Metin daha toprağa düşer.
Deniz, Erdal, Namık, Metin… yan yana yazdığım bu isimler birbirlerini yaşarken hiç görmediler ama aynı düşü gördüler. Onların gördüğü düş; evreni kucaklayan özgür bir gelecekti. Bugünde o düşü görenler aramızda yaşamaya devam ediyor ve bizlerde o düşü görmeye devam ediyoruz.
İsmail Cem Özkan

7 Nisan 2013 Pazar

Sergiler üzerine kısa notlar…


Sergiler üzerine kısa notlar…

Modern zamanlarda sergiler birer ticari araç haline dönüştü, bankaya para yatırır gibi sanat eseri kabul edilen ürünlere para yatırılıyor ve sanatçısının ölmesi bekleniyor, çünkü sanatçı öldüğünde tekrar üretmeyeceği için o eldeki eser tek olma özelliğini ilelebet koruyacaktır. Sanat eserinin maddi karşılığının sürekli borsada yukarıya doğru hareket eden istatistiki bilgi gibi olması içinde sanat eserinin sanatçısının isminin sürekli gündemde olması ve anılması gereklidir. Yatırımcı için iki şey önemlidir, bir popüler olması ve sürekli gündemde olması, ikincisi sanatçının ölmüş olması. Yaşayan sanatçılar sattıkları ürünün çok benzerini yapabilir ve satabilir. Tipik örneği  Edvard Munch;  Skrik, (Çığlık = Boğuntu) 1893 tarihli bir tablosudur. Sanatçı aynı eserin üç versiyonunu taş baskı (litografi) yaşarken yapmıştır.
Sanatçıların değişik ideolojilere ve yaşam biçimine bağlıdır ve olması kadar da doğal bir şey yoktur. Her sanatçının yaşadığı dönemin siyasi, toplumsal olaylarından etkilenmiş ve eserlerinde o duruşun etkisi eserlerinde yansımıştır. Yaşadıkları dönemin, teknolojik olanakları, siyasi tercihleri eserlerine yansıması yanında bazı sanatçılar değişik sanat akımların ve grupların üyesi olmuş ve bir anlayış ve akım içinde eserlerini kategorize etmiştir. Sanatçıların tercihleri eserlerinin alıcını belirlememektedir, çünkü sanatçının eseri meta haline geldikten sonra alınan satılan bir nesnedir. O nesnenin değeri sanatçının popüler olması ve ilişkilerinin tercihleri belirlemektedir. Sanatçı eserlerini apolitik (sanat, sanat içindir) olarak üretiyor ve sanat koleksiyoncularının (parası olan ve yatırım için düzenli eser alıcısı) istemleri yönünde eser yaratıyorsa o sanatçı piyasa için, piyasaya yönelik eser üretiyor denilebilir ve bir çok sanatçı sipariş üzerine eserlerini üretmiştir. O sanat eserinin piyasa koşullarında para edebilmesi için piyasa içinde rekabet edecek kadar tanınmış olması yeterlidir, yetenek ve orijinal olması o kadar önemli değildir, çünkü ilişkisi ve piyasası olmayan bir sanat eserinin sanat eseri olarak tanımlanması ancak popüler ve meta olması ile olasılıktır. Aksi halde bir yerlerde çürüyüp yok olacaktır.
Modern zamanlar (kapitalizm ve onun en gelişmiş süreci) her şeyin alınıp satılabildiği, serbest dolaşım hakkının olduğu dönemlerdir ve yatırım yapanlar için sınır yoktur. Sanatçı bir yerden bir yere gidebilme özgürlüğü yok iken, eseri sınır tanımadan meta olarak piyasa içinde dolanır. Bu işin piyasası; sanat galerileri, sanat fuarları, müzayedeler, bienal…  sanat eserleri buralarda değer kazanır ya da sanat eseri olmaktan çıkar!
Ülkemizde değişik konularda sergiler düzenlemekte ve karma ve anı sergiler yapılmaktadır. Dünya piyasasında olduğu gibi tüm pazarlar ülkemiz içinde de vardır ve o pazarlarda eserler alınır ve satılır.
Sanatçı, piyasa içinde gözükmeye ve yaşam kalitesinin yüksekliğini vurgulamak zorundadır, bohem yaşam ve ezik durumda olanların yaşarken yaşam kalitesinin ne kadar kötü olduğunu yaşanmış örneklere bakarak (sanat tarihi içinde yer alan sanatçıların durumuna) bilir. Günümüzde bohem yaşam tercih edilen bir yaşam değildir, daha orijinal olabilmek adına teknolojiden faydalanan maddi yönü biraz klasik eser karşısında pahalı olan tercih edilerek dikkat çekmeyi daha önemsemekteler. Politik tercihlerini öne çıkaranlar ise ekonomik durumuna göre zaman zaman gözden geçirmekte ve yeni duruş noktaları belirleyebilmektedir. Piyasa koşullarına göre tavırlarını değiştirenler liberal ekonomi içinde doğaldır, o yüzden sanat eserlerinde politik duruş son dönemde üretilen eserler içinde görmeniz daha seyrektir. Brecht; “sanatın apolitik olması, egemenler ile işbirliği yaptığı anlamına gelir” diye belirtir. Günümüzde sanatçıların önemli bir bölümü egemenlere arşı eleştirel eser üretmedikleri için işlerine bakarak egemenler ile işbirliği içinde olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bir firma, kurum bir sergiyi ya da sanatçıyı destekliyor (sponsor) ise, o sanatçı para aldığı kesime karşı eleştirel bakamaz, hatta sponsor olanı eserleri ile (tanıtım broşürleri, yazıları) onore eder.
Geçmişte liberal ekonomi dışında yaşamış belli bir ideolojiye bağlı, bugünkü düzeni eleştiren ve eşitlikçi emekten yana tavır koymuş muhalif sanatçıları piyasa koşulları içinde bağlı oldukları düşünce yapısından koparıp, birer meta haline dönüştürmek için özel bir çaba olduğunu yaşadığımız kısa zaman diliminde gördük. Nazım Hikmet eserleri ve çalışmaları yaşamından koparılarak birer sanat eseri gibi alınıp satılacak metaya dönüştürülürken, sistemi ve para verenleri rahatsız eden yönleri eserlerinde törpülenmekte (sansürlenmekte) ya da yok sayılmaktadır. Bu şekilde Nazım Hikmet romantik bir şair ve Türk diline aşık biri konumuna getirilmeye çalışılmaktadır. Nazım Hikmet fotoğrafları ile nasıl bir aşk adamı olduğu sevgililerine ne kadar bağlı olduğu vurgulanan sergiler, tiyatro eserleri ve kitaplar (anılar ve öyküler) ile Nazım Hikmet ideolojisinden koparılmaya çalışılmaktadır. Onu bir meta olması için her türden sergi, ürün vb üzerinde ismi kullanılarak piyasa içinde ona yatırım yapan para sahiplerinin ellerindeki ürünlerinin değerlenmesi için ortam hazırlanmaktadır. Toplumun içinde Nazım Hikmet hayranlığı bir ticari araca dönderilip, onun ününden, eserinden isminden yararlanılan liberal ekonomi içinde meta haline getirilmektedir. Bunu da eski solcu günümüz liberallerin elinden yapılmasına özen gösterilmektedir.
Aynı şekilde Nazım Hikmet’in yoldaşı Abidin Dino üzerine de oynanmaktadır.
Komünist birini piyasa koşullarına uygun olmadan anabilecek bir kesim vardır, o da yoldaşları ve onların adına kurulmuş kurumlardır. Onların yapmış olduğu sergiler ve organizasyonlar piyasa koşulları dışında alınıp satılan bir meta haline getirmez.
Liberal dünya görüşünü benimsemiş ve o görüşün günlük hayata yansıması bireyler ‘ben yaptım oldu’ anlayışı içinde hiçbir kurum ve geçmişi önemsemeden sergiler organize etmekte ve onlar adına bir şeyler yapmaktadır. Her sanatçı kişisel olarak adını andığımız sanatçıları anmak adına onlara eserlerini adayabilir ve portrelerini yapabilirler. Bu konuda kimsenin eleştirisi olmaz, fakat onlar adına kurumlardan bağımsız kişisel girişim olarak sergi yapılması onların geleneğine ve geçmişe yapılmış bir küfür olarak algılıyorum. Onları birer meta haline getiren bu sergilerden kişiler kişisel maddi çıkar elde etmeleri önemli değildir, önemli olan onların adını piyasa koşulları içine sunmuş olmalarıdır. Eğer geleneğe bağlı kurumlar ile ortak sergiler organize edilmiş olsaydı eleştiri yapmayacaktım, ama bu durumda ister istemez rahatsızlığımı belirtmek istedim.
Komünist sanatçıların adına yapılan sergileri organize edenlerin iyi niyetleri olduğunu düşünüyorum ama işin bir çok boyutunun da olduğunu ve bu işi çıkarları için kullandıklarını var olan piyasa içinde yaşananlara bakarak düşünmeye başladım... Komünist bir sanatçıyı piyasa metası haline getirmesinden dolayı sanatçıyı itibarsızlaştırması olarak algılıyorum.
Her önüne gelen komünist sanatçılar adına iş yapamaz, sahipsiz değildir, çünkü bu ülkede beğenelim beğenmeyelim komünist partiler ve onlar adına vakıf, dernek vb kurumlar vardır. Liberal ekonominin çarkları içinde yaratılmış değerlerin değersizleştirilmesi ve yok edilmesine dur denmelidir.
İlke şudur; komünist birini sağcıların anması mı daha doğrudur, yoksa komünist birini üyesi olduğu örgütü ve onun temsilcilerinin anması mı daha doğrudur? Burada bir  ilkeyi koymak gerek, Nazım Hikmet, Abidin Din, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ruhi Su, Adnan Yücel… Onlar sıradan birileri değildir.  Komünist birini her kafasına esen, ‘ben yaptım oldu’ anlayışı içinde anamaz... Ve bunu ticarileştiremez, yani metalaştıramaz. Yapılan sergiler Nazım Hikmet, Abidin Dino … isimlerini metalaştırma olarak algıladım ve öyle gördüm.
Sergiden bir kuruş dahi kazanılması ya da kazanılmaması önemli değildir, etik olmak gereklidir. Eğer geçmişe ve mücadeleler ile yaratılmış onurlu duranların anılarla saygı gösterilmesi isteniyorsa onların bugün devamcısı olan ve geleneğini yaşatmaya çalışan kurumlar ile ortak sergi yapılması daha doğrudur bireysel yapılan işler amacı ne olursa olsun onların isimleri piyasa koşulları içinde değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Bu sergiyi yapanların iyi niyetlerinden kuşkum yoktur ama piyasa iyi niyet üzerine kurulmaz, çıkarlar üzerine kuruludur. Bu sergiyi organize edenlerin elinde hazır bir sergi olması ve isteyen belediye, dernek veya herhangi bir yerde sergiyi yapmak bile işin ticari boyutunu ortaya getirir. En azından kendi ismini öne çıkarmak isteyenler bu sergi ile ilgilerin kendisine doğru yönelmesini sağlar ve yazının başında bahsettiğim ticaret için popüler olmayı gündeme getirir.
Yukarıda isimlerini andığım Komünist sanatçıların siyasi tercihlerini ortadan kaldıran ve sadece portre karikatür ve desenleri ile doğum, ölüm yıldönümlerini  anma sergileri aslında bu insanların siyasi tercihlerini ortadan kaldırmak isteyen piyasa içinde para kazanmak isteyenlerin arzularına hizmet etmektedir.
Brecht’in sözünü tekrarlayalım; “sanatın apolitik olması, egemenler ile işbirliği yaptığı anlamına gelir”  
İsmail Cem Özkan

5 Nisan 2013 Cuma

İhanet


İhanet

İhanet sözcük anlamına bakarken şu kelimeye rastlarsınız, kendi çıkarı /menfaati için.  Son yıllarda ve son yüzyıl içinde ihanet kelimesini bol bol duymuşsunuzdur. Ulus devlet kendisini güvende hissetmesi için güvenlik konusuna gereğinden fazla önem vermiştir, çünkü sermaye birikimi için ulusal sınırların önemli olduğu ve sanayinin gelişimi için sermaye birikimine ihtiyaç vardır. Sınırları belli olan alanda sermeye birikimi yapacak ve o sermeye birikimi ile sanayisinin gelişimi ve ihtiyaç olan hammadde için emperyal olarak dünyaya bakmak zorundadır. Gerek görülen ülkelerin değerleri parçaları sömürge haline getirilecek ve uygun olduğunda uydu devletler kurulacaktır. Sanayi devletleri bu uydu ya da sömürge ülkelerin önemli noktalarında insanları satın alır.
İnsanlar birey olarak toplumun kritik noktalarında önemli fonksiyonları olabilir. Özellikle devlet yapısı içinde.
İhanet edebilmek için bir insanın önemli bir pozisyonda olması ve bilgilere ulaşıyor olabilmesi önemlidir. Eğer bir insan kritik konularda bilgisi yoksa ihanet içinde olma ihtimali yoktur.
Kısaca ihanet edebilmek için karar mekanizmasında olması gerekli, peki karar mekanizmasında olmayan insanlara neden ihanet etti vb gibi sözler söylenir?
Devlet düşman yaratmak zorundadır, aksi halde varlık sebebi tartışılır hale gelir, o yüzden içten ve dıştan düşmanlar yaratılır ve içinde yaşadığı halkın o yaratılan gerçeklik ile karşılaşması ve korkması sağlanır.
Korku toplumu yönetmek için en önemli araçtır. Korku ile toplum güdülenir ve o güdülenmiş toplum bireylerinden her türlü emre itaat etmesi beklenir. Devlet emirlerini yasalar ile verir ve o yasalar ancak güdülenen insanlar için geçerlidir. Devletin dokunulmaz bireyleri ve konuları vardır ve o konular ve bireyler her zaman gizli ve gerçek yüzünü toplumdan saklar.
Devlet cinayet işlemez, karapara ile ilgilenmez, silah kaçakçılığı yapmaz, halkı adına düşünür ve onların iyiliği için her türlü koşulları hazırlar. Bu sözlerin gerçek olmadığını biraz araştıran her insan bilir, çünkü devletin varlık sebebi olmaması gerekenlerin olmasıdır. Onlar olmadan korku nasıl tüm toplumun en küçük bireyine kadar işlenir.
Korku öğretilir ve korku ile yaşaması beklenir.
Eğitim korkunun bireye en küçük yaştan öğretilmesidir.
Korkunun hakim olduğu yerde korkuya karşı direnenler hain ilan edilir, çünkü toplumun güdüsüne karşı başkaldırı vardır ve o başkaldırı en önemli veriden daha değerlidir ve devletin varlığını sorgulayacak kapıları aralayabilir.
İhanet işte burada güdeme gelir, çünkü alışkanlığa ve tek düzeliğe karşı duruş devlet açsından ihanet olarak görülür ve cezası ağırdır.
Korsan olana karşı devlet sürekli savaş halindedir, hiç düşündünüz mü neden korsana hayır der? Korsanı yaratan ve gelişmesi için hem olanaklar yaratır hem de korsana karşıdır. Çelişki değil midir? Korsan kitap, cd, eser.. vb basımlarına karşı vergi aldıkları ile birlikte baskınlar düzenler, ekranlara yakaladıklarını gösterir ve der ki; bunlar devletimize ve milli gelirimize karşı ihanet içindeler. İhanet içinde olanları yakalarız! Ya da karaborsa tıpkı korsan baskılar gibidir. Karaborsa nasıl olur? Devlet birileri haksız kazanç yapsın diye başka ülkelere göre bir malı veya başka şeyi daha pahalı olarak iç piyasada tüketimini teşvik eder. Bu durumda dış ülkeden daha ucuza mal girişi yapılır ve devletin vergi kazancında azalma olur, desteklediği yerli sermaye karından zarar eder. Burada da ihanet kelimesi ile karşılaşırsınız. Korsan veya karaborsa işi ile ilgilenenler ihanet içinde oldukları vurgulanır.
İhanet için kritik noktada bilgiyi elinde bulunduran için söylenmesine rağmen, hiçbir bilgisi olmayan ama birilerinin çıkarına hizmet eden ama ettiği hizmetin mahiyetinden haberi olmayalar içinde bu kelime kullanılır.
İhanet daha çok az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler için kullanıldığını ama savaş konumundan hiç çıkmayan Amerika içinde de duymanız şaşırtıcı değildir. Çünkü, Amerika o kadar güvensizdir ki, kendi çıkarına karşı olan her şeyi ihanet ile suçlar. Amerika’nın uydusu konumunda olanların içişlerinde de ihanet kelimesini Amerikan çıkarları dışında iş yapanlara karşı kullanır. Bizim gibi NATO ülkesi olan ülkelerde ihanet devlet çıkarlarına karşı bilgi transferi anlamında değil, NATO ve Amerikan çıkarları aleyhine olan her çalışma ve birey için kullanılır. O yüzden sol örgütler hakkında davalarda genelde ihanet kelimesine rastlarsınız.
Sokak insanından, ülkenin savcısınına kadar her bireyin ağzında ihanet kelimesi başka anlamlar yüklenerek kullanılmış olsa da genel doğru çıkarlar karşısında kişinin duruşunu ortaya koyan ve mahkum eden bir kelimedir. Erk sahibi olanlar, kendi çıkarları karşısında tavır sergileyenleri mahkum etmek için kullandığı bir kelimedir ve kanıtlanmasına gerek duyulmayan bir kişinin veya kurumun kararıdır.
İhanet, çıkar için bilgiyi başka bir alıcıya satması yani maddi / manevi menfaat elde etmesidir. Kelimeye bu anlam yükler ve olaylara bakarsanız yaşamın her alanında ihanet ile karşılaşırsınız!
İsmail Cem Özkan

4 Nisan 2013 Perşembe

Annenin gördüğü düştür barış (Ritsos)


Annenin gördüğü düştür barış (Ritsos)

Barış savaşın olduğu zaman diliminde en çok kullanılan kelimedir, çünkü savaş gözyaşı, yağmalanma ve yıkımdır. Savaşın olduğu yerde kontrol edilemeyen kara paradır. Kara para ise, insan kaçakçılığı uyuşturucu, organ ticareti, silahların serbest dolaşım hakkı olduğu ama insanın serbest dolaşamadığı zaman dilimidir.
Barış kelimesi toplum içinde heyecan uyandırıyorsa eğer, orada savaş yorgunu insanların varlığından bahsedebiliriz. Savaş cephelerden oluşur ve cephelerin içinde karşılıklı taraflar olur. O taraflar bir şekilde barışmak zorundadır, çünkü sonsuza dek süren savaş insanlık tarihi içinde yoktur.
Savaşın olduğu yerde ne yarın vardır ne de geçmiş. Çünkü hiçbir insan neden savaştığını dahi sorgulayacak kadar ne zamanı vardır ne de bilgi birikimi. Savaş düşünmeyi ortadan kaldırır, insanları birer canlı bomba yapar ve bilinçsizce bir kurşunun önünde hedef ya da bir bombayı üzerinde patlatacak kadar yarınsız bırakır.
Tarih, kriz yönetme ve yönlendirme gücüne sahip olanların hakim olduğu sistemleri gelişimine izin verir.
Her ne kadar savaş, bölgesel gibi algılanmış olsa da cenaze törenlerinin mekanları ülke sathında olduğunu unutmamak gereklidir. Bugün dahi bölgesel hassasiyetler bu savaşın ne kadar geniş bir alanda devam ettiğinin kanıtıdır.
Savaş karşıtı söylem her ne kadar tüm toplumu kucaklayacak şekilde kullanılmasa da sessizce fısıldanılmaktadır. “Barışı ben yaptım oldu” ve “ben istedim olacak” demek ile olunmayacağını ve olamayacağını tarih bize söylemektedir. Tüm barış görüşmeleri uzun bir zamana ihtiyaç duyar, bu sorunların ve yanan alevin koru hale gelmesi için gereklidir. Taraflar vardır ve taraflar arasında söz ile söylenmeyen bir kan davası vardır. Bu davanın acısı henüz acıtırken, barış masası kuralım ve bir birimizi kucaklayalım demek ile barış olunamaz.
Barış süreci uzundur ve tarafları hırpalar.
Savaş için, taraflar içinde yer alan işbirlikçiler, barış sürecini daha da ağırlaştıracaklar ve çatışma çıkması için ortamlar hazırlamaya devam edeceklerdir, çünkü kara para ile çarklarını döndürenler yeni düzende o çarkları kaybedeceklerdir.
Ülkemizde barış için sözde bir süreç başlamıştır, sözde diyorum çünkü henüz net olarak toplum önünde taraflar açıkça kendilerini ifade edemiyorlar. Eğer toplum önünde taraflar kendilerini ifade edebilirlerse o zaman savaşın gerekçeleri ortaya çıkar ve akıl tutulması durumu ortadan kalkabilir.
Savaşa alışmış bir sistemin, barış gibi denenmemiş bir duruma alışması kolay değildir, o yüzden barış süreci kesintilere uğrayabilir, zaman zaman çatışma haline kadar gelecek kadar taraflar gerilebilir ama barış eninde ve sonunda olacaktır.
Bugünlerde “akil insanlar” adı verilen bir barış için girişim başlatılmış. Bunların görevlerinin ne olacağı, ne yapacağını başbakan dışında kimse bilmiyor diye biliyorum.
Akil insana gerek duymadan barışabilecek birikime tarafların sahip olması gereklidir, çünkü 30 küsur yıldır kavga edenler kavganın nafile olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdir. Şimdi tek yol ve denenmemiş yol barış kaldı, onu da deneyecekler...
İlk girişimde büyük olasılıkla başarılı olamayacaklar, çünkü izlenen yöntem ve yöntemi hayata geçirecek kesim bu işi gerçek anlamda yapacak bilgi birikimine ve deneyimine sahip olmadıklarını düşünüyorum.  Sonra başka girişimler olur... Sonuçta savaşmayı bilenler, barışmayı da öğrenecekler... İlkinde olmasa da bir başka girişimler ile mutlaka olacak... Biz barışamazsak eğer, birileri gelecek ve bize barış koşullarını dayatacak ve ister istemez bizlerde o birilerin sözünü yerine getireceğiz...
Barış yapmakta öğrenilen bir şeydir. Barışı zor kazananlar savaşa hayır der, savaşı tanımayanlar ise savaşmak için bir neden arar ve bulurlar. Savaşı tanımayan ve onun acısını içinde hissetmeyenler komşu ülkeler ile çatışır halde olması tesadüfi değildir, döktükleri gözyaşları kendi seçmenine verilen mesajdan öte bir anlam ifade etmez. Barış ancak acıyı yüreğinde hissedenlerin yapacağı onurlu bir davranıştır. Acıyı sadece seçim alanlarda kullananlar barış kelimesinin anlamı ile oynamayı marifet sayarlar ama yaşam o oyunu bozar!
Barış insanlık tarihi ve birikimi için seçilmiş en onurlu yoldur.
“Annenin gördüğü düştür barış” (Ritsos)
Düşü gerçekleştirmek için atılan adımları ciddiye alıyorum, ilkinde olmadıysa mutlaka başka bir girişimlerde barış olacaktır.
Taraflara sesleniyorum;
Kan dökülmesini durdurun!
İsmail Cem Özkan

1 Nisan 2013 Pazartesi

Kızıldere sonrası…


Kızıldere sonrası…

Her 30 Mart günü geldiğinde içimden bir şeyler kanar ve bugünü düşünürüm. Kızıldere bir sondur, ne yazık ki devamı olamamış bir gündür. Devamı olmuş olsaydı, bugün devrimci dayanışma için sadece Kızıldere örneğini veriyor olmazdık.
İdama giden devrimci insanların idam kararını uygulamasını durdurmak ve bu konuda dünyada dikkatleri üzerine çekmek için bir eylem gerçekleştirilmiştir. O eylem kararının alındığı gün, sonucunun da bu olacağını bile bile yola çıkılmış ve Deniz Gezmiş ve arkadaşları için bedel ödemekten çekinilmeyeceğini ele güne, düşmana göstermişlerdir. O devrimci dayanışma eylemi tüm devrimcilerin onurudur, gururdur. THKP-C ve THKO önder kadroları Kızıldere’de 30 Mart günü insanlık tarihine bir destan bırakarak aramızdan ayrılmışlardır. Onlar, o gün daha da büyümüş, halkların yüreğinde yanan birer alev olarak bugüne kadar varlıklarını korumuştur.
30 Mart eyleminden sonra artık sol ortadan kalktı diye bayram edenler, zafer çığlıkları atanlar yaşanan günlerde öyle olmadığını ve daha da büyüyerek geldiğine şahitlik etmiştir. Ozan’ın dediği gibi “bir gider bin geliriz!”
Türkiye solu 12 Eylül 1980 günü yaşanan faşist bir darbe ile tank paletlerinin altında kalmış, devrimci militan yoldaşlarını birer birer idam sehpalarında ölümüne şahitlik etmiştir. O karanlık dönem içinde ilk idam edilen Necdet Adalı için bir Kızıldere organize edilememiş ve o günlerde devrimci yapılara lider edenler Mahir’lerin yolundan gidememiştir. Teslim olmuşlar ya da kaçmışlardır. Devrimci bir direniş hattı meydana getirememişlerdir, çünkü darbe yapanlar daha önce örgütlerin gerçek gücünü test etmiş ve kazanmıştır. O özgüven ile 12 Eylül günü tüm devrimcileri panzer altına almıştır.
O dönemim en büyük kitlesel örgütleri üzerine yapılan direk saldırlar karşısında direniş hattı kurulamamış, kitlesel güçlerini ortaya koyamamışlardır. Solun o dönemde gücünü ortaya koyan direkt saldırılar; 12 Eylül’e giden süreçte işlenen toplu cinayetler, Kemal Türkler suikastı, Nokta Operasyonunda sol yeterli bir direniş hattı kuramamış olması panzerlerin harekat saatini netleştirmiştir.
Bu yargıma karşı düşünceler ortaya konacaktır, denilecektir ki, 1984 yılına kadar gerilla grupları dağlarda varlığını kurudu, hatta 12 Eylül darbecisi konuşmalarında onlardan bahsetti. Doğru bahsetti, kimse bu gerçekliğe hayır diyemez ama o eylemlerin karşılığı olmuş olsaydı bugün ki sonuçlar ortada olmazdı. 15 Ağustos 1984 yılında sıkılan bir kurşun bugün yaşanan süreci doğurmuş olması elbette Türkiye solunun yenilgisi ile karşılaştırılamaz.
Kısaca bugün Kızıldere, devrimci dayanışması örneği olarak hala tektir ve o devrimci dayanışma ruhu kitleleri kucaklamıştır. Eğer bu devrimci dayanışma durumu 12 Eylül karanlığı döneminde de devam etmiş olsaydı, bugün solu ve onun yapıları daha farklı konumda, farklı konuları tartışıyor olacaktık.
 “ölüm nereden ve
nasıl gelirse gelsin...
savaş sloganlarımız
kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse
ve başkaları mitralyöz sesleriyle
ve de savaş
ve zafer naralarıyla
cenazelerimize ağıt yakacaksa
ölüm hoş geldi,
safa geldi.”
Şiarı bir şiir dizesi olarak kalmış, ölenler için kan ile yazılmış birer gerçek durumdur. Ölenler inandıkları için öldüler ve halkların özgürlüğü için, mücadelelerinin haklılığından şüphe etmeden öldüler. Onlar için bir şiir değil, bir hayat felsefesi, duruşuydu. Yaşayanlar ve bugünlerde hala geçmişin nostaljik duyguları içinde, çıkarları için geçmişte yaşanan ilişkileri kullanarak kendi hayat kalitelerini daha üste çıkarmak isteyenler için şiir dizesi olarak kaldı. (elbette bu konuda da istisna konumunda olan insanlar vardır, hala içlerindeki ateşi koruyan ve besleyenler için sözüm ölen yoldaşları ile aynı konumda olduklarını belirtebilirim.)
Devrimci dayanışma olmadan özgürlük olunamayacağını, devrimci liderlik; cephede, barikatta en önde olunacağını 30 Mart günü yazılan destan bugün dahi söylemektedir.  
Devrimci dayanışma söz ile olunamayacağını, yaşanamayacağını Kızıldere durduğu yerden haykırmaya devam ediyor.
Her 30 Mart günü içimde bir şeyler kanar…
İsmail Cem Özkan

31 Mart 2013 Pazar

İzmir kadın gibidir, değerlidir ve incidir!


İzmir kadın gibidir, değerlidir ve incidir!

Ne zaman İzmir’e gelsem, bir kasaba havasının hala hakim olduğu duygusuna kapılırım. Biraz içine doğru yol aldığımda son yıllarda moda olan benzetme ile söylersem; tacize, dayağa, tecavüze uğramış kadın dağınıklığı içinde olduğunu görürüm.
İzmir Ege Denizin incisi ve güzel kadınıdır, onu ele geçirmek için nice savaşlar yapıldı, nice kanlar aktı. O güzel kadına bugün baktığımda yukarıda da betimlediğim gibi darmadağınık, eli yüzü paramparça halde olmuş görürüm. Her bir yeri dökülüyor, her bir parçası modern görünümünden uzak, yağmalanmış, perişan edilmiş halde. Sanki bir doğa olayı olsa da bu dağınıklık yok olsa, her şey sıfırdan başlasa beklentisi içinde.
Doğa şehri birden fazla insan elinden almış, kendi özüne döndermiş, fakat insan doğaya inat eskisinden daha kötü, daha karmaşık, daha pis bir şehri yaratmış. Yangınlar, depremler ile şehrin yeniden kurulması için şans yakalayan insan evladı, bu fırsatları kendi çıkarları için yağmaya ve talana dönüştürmüş; eskisinden daha kötü bir şehri yaratmış. Eski değerleri yok ederek üstelik. Kim diyebilir burada destanların hayat bulduğunu, kim diyebilir dünyanın bütün renklerinin bu şehir havası içinde buluştuğunu… Kalmamış izleri, var olanları da tek tek siliyoruz.
Bugün şehrin günlük yaşamına ve geleceğe hükmedenler, yarın hükmedecekler gibi ortak kültürün insanlarıdır.
Şehrin bugün ki hali; yılların birikimi, yılların şehir yöneticiliğinin bir sonucudur. Bugün iktidarda olanların suçu, geçmişin birikimlerini olduğu gibi alıp, değiştirmeden şehrin günlük yaşamına uygulamasıdır. Göreceli birkaç yenilik yapıyor olmaları, dayak yemiş kadının yüzünün morluğunu kapatmak için sürülen allık gibi sırıtıyor.
İzmir şehrinin ırzına geçenler elbette tek tek müteahhitler ve çıkarı için inşaat izni veren bürokratlar değildir, belki de en büyük tacizi, İzmir içinde mahalle oluşturacak kadar büyük yerleşim yerleri açan kooperatiflerdir. Bir mimara çizdirilen proje; bir mahalleye uygulanmış ve bir birinden çirkin binalar yumağı oluşturulmuş hissine o yerlere gittiğinize yaşayabilirsiniz. Dik yollar, hayata ait olmayan beton üzerine vurulmuş renkler, üst üste kutu kutu konmuş daireler, domino taşları gibi birbirini yıkacakmış gibi duran yüksek binaların olduğu mahalleler. Dar ve kaldırımı olmayan yollar, çocukların ve yaşlı insanların rahat nefes alabileceği toprak zeminden yoksun, her şey sağlam ve genç insanlara göre düzenlenmiş yaşam kutucukları içinde yaşamaya zorlanmış koskoca bir şehir. Gecekondu mahalleri bile modern diye yutturulan bu uydu şehirlerden daha insani, daha yaşanır halde.
İzmir’e körfezden bir bakın, her yer beton, her yer birbirine benzeyen binalar yığını olduğunu görürsünüz. O betonların arasında insanların nasıl nefes aldığını düşünemezsiniz bile, sadece bir yığın görürsünüz.
Körfez içinde kuş sürülerini, vapur peşinden uçan martıların olmadığını boş körfeze bakarken görebilirsiniz.
İzmir kadın gibi değerlidir, iyi bakılması ve ne düşündüğüne önem verilmelidir. Erkek hakimiyeti altında yok edilmesine izin verilmemelidir, yoksa bugün ki gibi solar, nefessiz kalır ve içinde yaşayanlar ile birlikte intihar eder!
Bakımlı kadın değildir İzmir; perişan, dağınık, ve hırpalanmış haldedir.
Bugün yeni bir doğa felaketi yaşamış olsa şehir, şehrin sahibi olanlar daha kötüsünü, daha beterini yeniden inşaat edecektir. Çünkü çıkarları; dünyaya bakış açıları şehir kültürü üzerine kurulu değildir, ortak yaşam, ortak üretim üzerine değildir, aksine yağmalamak ve ırzına geçmek için sıraya girmiş para babaları ağızlarından salya akarak sıranın kendilerine gelmesini bekler gibiler.  
Şehir üzerine üretilen tüm projeler şehri yeniden yaratmak üzerine değil, nasıl cilalarız, nasıl bu şehrin bir karış toprağından rant elde ederiz diye baktıklarını düşünüyorum. Etinden, güzelliğinden her şeyinden rant elde etmeye alışmış liberal düşünceli insanlar, bu şehrin toparlanmasını ve yeniden güzel olmasını düşünmüyorlar, dayak yemiş kadını kocası ile barıştırmak isteyenler gibi kadını peşkeş çektiklerini hissediyorum.
Barıştığını söyleyen koca, karakol çıkışında karısını vurur ve öldürür, gazetelerin üçüncü sayfası olmaya devam eder. Belki de eve gittikten sonra, fırsatını bulur bulmaz erkek, elde ettiği kadınını belki daha kötü dövecektir!
İzmir bir kadın gibidir, bugün tacize, tecavüze, dayağa uğramış kadın gibi gazetelerin üçüncü sayfalarında haber olmayı bekler gibi…
İsmail Cem Özkan

19 Mart 2013 Salı

İran devrimi ve Irak savaşı


İran devrimi ve Irak savaşı

Şah rejimi kayıtsız şartsız Amerika hizmetinde görevini yürütürken tabandan gelen bir dalga ile yıkıldı. İlk heykeli yıkılan şah değildi elbette, fakat heykelinin yıkılışı bir çok mesajı içinde taşıyordu. Şahın ülkesi bir geçiş ülkesiydi, yer altı zengini olması dışında Şii dünyasına hükmetmesi açısından da önemli konumundaydı. Şah dini bir lider değildi, o yüzden Şii dünyası şaha karşı mesafeli duruyorlardı. O yüzden İran şah rejimi altındayken Basra körfezi şehir devletler ve Suudilerin ülkesi Şii muhalif gösterilere sahne olamamıştır. İran dengeli politikası ile o bölgeye egemen olan devletlerin güvende hissettiği ülke konumundaydı. Bir anda ne oldu da İran rejim değişikliğine doğru adım attı?
Bugünden geçmişe bakarsak eğer, kayıp parçaların ne anlama geldiğini rahatlıkla görebiliriz ama her dönemin karanlık noktası tam olarak aydınlanmış değildir.
İran, Pakistan ve Türkiye ittifak içinde olan üç ülkedir ve Amerikan ve dolaysısı ile batı dünyasının çıkarlarını koruyan ve onların çıkarlarına göre biçimlenen ülkelerdir. O dönemde Amerika yeni bir doktrin geliştirmiş ve yeni doktrine yeşil kuşak adını takmıştır. Bu doktrinde yeşil kuşak içinde üç ülkenin dışında diğer İslam ülkelerinde katılması planlanmıştır ve uygulamaya geçilmesi için ülkelerin iç işlerine küçük dokunuşlar yapılması gereklidir. Domino taşı gibi bir birini direkt ya da dolaylı olarak etkileyecek politikalar yürürlüğe konmuştur. Pakistan, sürekli olan iç çatışması kronik hale getirilmiş, darbeler ile daha da istikrarsızlaştırılmıştır. Pakistan, İran ve Türkiye ile kurulan birlik Pakistan iç işlerinde gelişmeler bahane edilerek fesih edilmiştir. Arkasından İran içişlerinde büyük gösterilere sahip olmuş, şah rejimi daha da katılaşmasına ve dikta rejimini zor ile ayakta tutmaya zorlanmıştır. İran batı devletlerinin çıkarını korumak adına kendi vatandaşına zulüm yapar konuma gelmiştir. İran devriminde ABD konsolosluğunun basılması tesadüfi değildir. Bugün o konsolosluk baskınını anlatan film ödül alıyorsa eğer, çok iyi kurgulanmış bir politikanın üstünün örtülmüş olduğunun belki bir kanıtıdır.
İran İslam devrimini Irak savaşı ile gerçek anlamda ilan etmiştir, çünkü savaş olmamış olsaydı ülkenin kaderi başka şekilde belki gelişebilirdi. Ne tesadüfi bir durum ki, Saddam Hüseyin İran’a çıkarlarını kollamak için savaş açmış, çok uzun yıllar süren savaşta ve barışta hiçbir çıkarını korumadığı gibi zenginliğini de yok ettiğine şahitlik ettik. Birilerinin planladığı bir oyuna gelmiştir, savaşın sonunda kazanan İran ve dolayısı ile ABD olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İran kazanmıştır, çünkü İslam devrimi için baskı aygıtlarını fütursuzca uygulama imkanına kavuşmuş ve elindeki tüm güçlerini komünist ve şah taraflarını yok etmek için kullanmıştır. Savaş, Humeyni için müthiş olanak yaratmış ve Amerika’nın istediği yeşil kuşak için İslam ülkeleri içinde gerekli dalga yaratmasına imkan sunmuştur.
Türkiye henüz Ortadoğu ülkesi değildir, Ortadoğu ülkesi olabilmesi için 12 Eylül 1980 günü Amerika’nın ince parmağı bir düğmeye basmıştır. Ülkeyi Ortadoğu ülkesi yapabilmesi için askerler eli ile ılımlı İslam adını verdikleri kontrollü İslam anlayışının ülkeye yayılması için olanaklar yaratılmış ve o ortam içinde Suudi parası ile ülke göreceli olarak yokluktan çıkarılmış ve her şeyin alınıp satıldığı liberal ekonominin çarkları oturtulmuştur. İran devriminden bağımsız olarak Türkiye’de görünürde ılımlı ülke konumuna dönüştürmüştür. Pakistan bu sırada Türkiye ile kader birliği yapmış Ortadoğu’dan uzakta da olsa tipik Ortadoğu ülkesi gibi diktatörlükler altında göreceli özgürlükler içinde şeriat ülkesi olmuştur. Aynı yıllarda Libya yeşil kuşak politikasına uygun olarak yeşil kitabını bu ülkelerin topraklarında dağıtıma sokmuş ve Libya parası ile okutulan öğrenciler bu dönemde üniversite kürsülerinde görünmeye başlamıştır. İran gezileri ile İslam devrimin ne kadar mükemmel olduğu konusunda ikna turları yapılmıştır.
İsrail Sabra ve Şatilla kamplarına yapmış olduğu katliam ile İslam düşüncesinin toplum içinde yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. O güne kadar FKÖ temsilcisi olan Arafat belli bir çizgiye doğru çekilmiş ve İsrail ile görüşür konumuna getirtilirken, İslami Filistin hareketi gelişmiş ve Arafat’ı yok edecek konuma gelmiştir. Ortadoğu yeşil kuşak doktrine uygun olarak yeniden hızlı bir şekilde biçimlendirilmiştir. Yeni bir politika için yeni bir isim verilmesi gerekliydi, ona da Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adını verdikleri yeni bir açılma kapı aralanmıştır.
Bu arada Amerika ve kuzey ülkeleri ekonomik kriz ile boğuşmakta ve ekonominin dalgalanmaları arasında sosyal demokrat partileri daha da sağcı konuma çekmiş, liberal politikaların biçimlendirdiği ideolojisi olmayan ve günlük başarılar arkasında koşan konuma getirtilmiştir. Günlük politik başarı peşinde koşanlar Reagan ve Thaecher ikilisinin başını çektiği bir ittifak ile Varşova paktı papalık kurumunun desteği ile tarih sayfasında yerini almıştır. O dönemi anımsayanlar bilir, ilk defa global çapta bir film bütün ülkelerde aynı anda yayına sürüldü. George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği çizgi film olarak bütün dünya televizyonlarında yayına girdi. Domuzlara karşı ayaklanan diğer hayvanlar. Sovyet rejimi altında olan ülkelerin teker teker parçalandığı süreçtir. Rusya tarihinde en karanlık dönemine girmiş, bir anda onların ürettiği teknoloji ve gelişmişlik yok sayılmış, çürümeye bırakılmıştır. Avrupa Birliği tek para rejimine geçmiştir. Rusya kısa sürede sisteme uyum sağlamış ve fakir ülke bugün yeniden güçlü bir ülke konumuna gelmiştir.
İran, bu arada yeşil kuşak için gerekli dalgayı ve gücünü sarf etmiş ve gerçek anlamda ne batının ne de ABD’nin karşısına güç olarak çıkmıştır. Yeşil kuşak için gerekli olan ortamın hazırlanmasında üzerine düşen görevi olduğu gibi yerine getirmiş ve ülkelerin rejim değişikliği için ortam hazırlamıştır. BOP politikalarının dalgası olarak yeşil kuşak içinde maddi destek sunan ülkelerin rejimleri ve başkanları halk ayaklanması görüntüsü altında iktidar rejimi değişikliğine gidilmiş, istikrarsız bir Ortadoğu yaratılmıştır. Basra körfezi henüz değişiklik yaşamamıştır ama yaşamayacağı anlamına gelmez, çünkü İran Şii devleti petrol üzerinde oturan Şiiler için hala manevi güç olarak varlığını korumaktadır. Son yıllarda bu Şiiler hak mücadelesi içinde olduklarını basın aracılığı ile duymaktayız.
Bugün bir biri ile çatışma içinde oldukları göreceli olarak yansıtılan ülkelerin aslında çatışma içinde olmadıkları, aksi durumda üstü örtülmüş bir ittifak içinde olduklarına hayata geçirilen politikalar aracılığı ile görebiliriz. Afganistan, Irak işgali gibi olaylarda İran ve ABD politikalarının nasıl bir birini anlayış içinde izlediklerine şahitlik ettik. İran sınırlarında gerçekleşen işgaller karşısında İran rejimi sessizce olayı izlemiştir.
Bugünden geçmişe doğru bakarsak, ABD planladığı tüm politikaları firesiz şekilde hayata geçirmiştir. İran İslam devrimi ABD desteği olmadan hayatta kalamayacağına şahitlik ettik. Bugün, İran ile aralarında oluşan sorunların sadece bir politik manevra olduğunu düşünüyorum. Amerika istediği bir Ortadoğu yaratmış, Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde artık Ortadoğu ülkesi konumundadır.
Irak işgalinin yıldönümünde milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Hangi rejim bu kadar insanını öldürebilir. Ama diktatörleri yok etme adı altında dünyanın gözüne baka baka Amerika milyonlarca insanı ve insanlığın birikimi olan tarihi yapıları yok etmiştir.
İsmail Cem Özkan