4 Aralık 2013 Çarşamba

19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni


19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar

Alman kaynaklarında Alevilik, Bektaşilik konusunda bir araştırma yapılmış diye meraklı bir arşivci olan İlhami Yazgan, kendi kendisine soru sormuş ve arşivlerin tozlu raflarında bulunan ve bugüne kadar Alevilik konusunda ciddi araştırma yapanların el sürmediği yere dokunmuş ve akıcı bir dil ile bizlere bu dokunduğu yerde bulunan belgelere ve kendi yorumu ile kitap olarak sunmuş.
Almanlar doğu kültürlerine olan ilgileri ve bu ilgilerini sadece turistlik amaçlı yapmadıkları bilinen bir gerçektir. Almanlar bir yandan kendi siyasi hedefleri yönünde doğunun karanlığına bakarken, bir yandan da sözlü edebiyatı yazılı hale getirerek insanlık tarihi için önemli bir arşiv çalışması yapmışlardır. Bugün bizde olan arşivlerden daha çok arşivi alman arşivlerinde bulabileceğimizi arşivcilerin yapmış olduğu çalışmalardan öğreniyoruz.  Almanlar bir konuya ilgi duyduklarında o konu ile ilgili kürsüler kurmuş, ödenekler çıkarmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Alevilik ve Bektaşilik konusunda ilk sayılacak çalışmaları Yazgan, arşivin derinliklerinden tutmuş ve gün ışığına kavuşturmakla kalmamış, Türkçeye tercime etmiş ve La Yayınlarından kitap olarak bir derleme olarak bize sunmuştur. Sunarken Alevilik konusunda araştırma yapacaklar içinde bir dizi kaynakçayı sunmuş ve demiş ki, işte kaynak orada gidin çıkarın ve bu konuda yapacağınız araştırmalar için elinizi güçlendirin. Elbette bizde araştırmadan daha çok bir birini kopyalamak ve yazar ismini değiştirilip kendi ismini yazma daha öncelikli olduğu için bu önermesinin hayat bulacağı konusunda umudum çok azdır.
“Dr. Georg Jakob’un 1908 yılında yayımladığı “Bektaşîlik Öğretisi Üzerine Denemeler” adlı çalışması Almanya’da önemli yapıtlar arasında sayılmaktadır. 120 yıl önce Dr. Edmund Naumann’ın Hacı Bektaş’a yapmış olduğu ziyaret ve bu ziyaret sebebiyle yazdığı makalesi Hacı Bektaş türbesindeki gözlemlerini kapsamaktadır. Yine Dr. Felix von Luschan’ın 1890 yılında yayımlanan “Tahtacılar” adlı makalesini içeren bölümde ise 1890’lı yıllarda Likya Bölgesi’nde yaşayan Tahtacılar, Bektaşîler, Yunanlılar, Ermeniler ve diğer halklardır.” Tanıtım yazısında bu kısa cümle ile kitabı özetlemiş olmalarına rağmen, eksik kalan nokta ise; o dönemin bakışı içinde, bir yabancı gözü ile, yasaklanmış, yok sayılmış ve görmezden gelen bir öteki kültür üzerinde doğal gözlemler ile yaklaşımın getirmiş olduğu bir bakış açısının ve duruş noktasının ne kadar yanlış sonuçlara ulaşabildiğini de kanıtlamaktadır. Bugün ki,  bilgilerimiz ile Alevilik ve Bektaşilik konusunda daha çok şey bilmekte ve eskiden anlatılan söylencelerin ne kadar yanlış olarak devlete ve devletin çoğunluk ahalisine yansıdığına da bu gözlemlerin derlemesi olan kitaplarda da rastlıyoruz. Kitabı okurken bize bir çok şeyi fısıldadığının şahitliğini yapmaktayız. Aleviler ve Bektaşiler İslam içinde öyle bir yansıtılmış ki o konuda araştırma yapanlarda o yanlışlığa ve bakış açısına sahip olabiliyorlar. Gerçekler ve aktarılanlar arasında uçurum araştırma yapıldıkça, kaynaklar çoğaldıkça azalacaktır.
Alevilik ve Bektaşilik konusunda araştırma yapmak isteyenler, Almanların bir zamanlar Alevilere ve Bektaşilere bakış açısı ne olduğunu öğrenmek isteyenler için güzel bir kaynak, akıcı bir dil ile sunulan bu kitaptan olabildiğince yararlanmanızı öneririm.
İsmail Cem Özkan
19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni
Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar
Dr. Georg Jakob, Dr. Felix von Luschan, Dr. Edmund Naumann
Çeviren ve yayına hazırlayan: İlhami Yazgan
La Kitap Yayınları
Çeviren ve Yayına Hazırlayan: İlhami Yazgan
Ankara 2013, 1. Baskı
ISBN 978-605-64294-0-8

Son Tango


Son Tango

1970’li yıllar, hemen hemen üçüncü dünya ülkelerinde bir birine benzer, sanki karbon kağıdı ile yazılmış bir senaryonun uygulandığı zaman dilimidir. Dünyayı kuşatan bir sol dalgaya karşı Amerika kendi çıkarlarına uygun olarak askeri seçenekleri sahneye uyarlamış ve her darbe olan ülkede işkence, kayıplar, ölümler sıradan bir olay haline gelmiştir. Acının, sindirilmişliğin, direnişin, kavganın iç içe geçtiği ve hüzün ile, açlık, nefret ile sevgi ve para için her şeyini satanların yan yana yaşamak zorunda olduğu günlerdir.
Özcan Özer o yılların bir zaman dilimini kendi ülkesinden çok uzakta Arjantin liman şehrinde bir barda yakalamıştır. Olaylar;  liman işçilerinin ve müdavimlerinin olduğu bir Arjantin barıda geçmektedir. Sahne, barın içi ve liman iskelesidir. Oyuna adını veren sahne ilk olarak bizi karşılar. Son tango adını sevgililerin hayallere ulaşmadıkları bu dünyada göçmeden (intihar etmeden) önce yaptıkları son beden dili, kısaca isyandır.
İki genç aşık, tutku ile son bir kere barda tango oynarlar ve iskeleden kendilerini denize bırakırlar. Sessiz ve isyanın bedende dile gelişidir. Bütün salon bardır, bizler aynanın arkasından salona bakarken, aynı zamanda kendi tarihimize göz atıyor gibiyiz. Önümüzde duran ayna iki yüzlüdür, bir yüzünde Arjantin’de yaşanan bir isyan ve direniş sesleri, öte yüzünde bizim sessizliğimiz. O yıllar içinde yok olan acı yıllarımız…
Kader dansı seven aynı zamanda geçinmek için vücutlarını satmak zorunda kalan insanları bir limanda buluşturmuştur. Toplumun en alt tabanını oluşturan bu emekçi insanların o günlere ait yaşanmışlıkları bir söylem içinde, tangonun ritmi eşliğinde bize sunulmaktadır. Aşk ve çaresizlik. Seçme şansı bile olmayan kaderin çizdiği çizgiyi yaşamak zorunda olan bir grup insan. Parası olanın her şeyi satın aldığı, tükettiği ve üretimin olmadığı bir liman barında, zaman tükenirken, insanlarda ekonomik baskının altında ezilirken, buna neden askeri darbenin sert dalgaları barın duvarlarına vurmaktadır. İşçi hareketi ile ilgilenen bir sendika örgütçüsü olan Pedro, karşılığını gördüğü bir aşk içindedir ama zaman onların romantik zaman geçirmesini değil, ayrılmak zorunda oldukları ve birbirlerine çok yakın ama aynı zamanda çok uzak durmak zorunda oldukları günlerdir. Pedro’nun sevgilisi ve barın en güzel ve bar sahibesinin kızı olan Maria, başı dik ve yaşama dirençli bir şekilde bakmaktadır. Ne yazık ki onun kaderini en yakın arkadaşı değiştirecektir, çünkü en yakın arkadaşının hazırladığı ortam ile Amerikan şirketleri ile ortak iş yapan Jose, parasının gücü ile Maria’yı bir seçime zorunlu bırakır ve evlenir. Jose gerdek gecesi yeni karısını aynı anda iki adama satmıştır. Jose yeni insan tipini temsil etmektedir, her şeyi para ile ölçen, para ile gören bizim dünya bakışımıza göre namusunu da satmaktadır. Her şey para içindir, her şey para ile değiş tokuş edilir. Yaşadığımız çağın tipik liberal düşüncesine çok yakındır. Maria elini kana bulamıştır, polis tarafından aranmaktadır. Tek bildiği ve kendisini güvende hissettiği limana geri döner. Barda yeni bir cinayetinde ortamını hazırlar. Pedro, Jose ile kavgaya tutuşur ve Jose ölür. O kargaşada bar içinde yaşayanlar bir anlamda kendi güçsüzlüklerini diş bilediklerinin üzerine kaba baskı olarak gösterir ama cinayet ve koruma içgüdüsü ağır basmıştır. Pedro kaçar. Pedro hem işçiler örgütlemeye çalıştığı için hem de cinayet için aranır ve kısa sürede yakalanır.
İşkence sahneleri ve bildik ifadeye zorlamalar. Duvarlar yeni sesleri içine hapseder. Göz kapalıdır ve işkence gören onurlu bir duruş sergiler. Yurtsever, devlet görevliler ile yüzleşir. Yüzleştirir bizleri. Devlet görevlisi devleti savunur ve devletin tercihi Amerikan çıkarlarını korumaktır. Şimdi soru şu, kimin çıkarı daha önemlidir, devletin mi, halkın mı? Öldürülen Jose, yer altını temsil etmektedir ve devlet görevlileri (işkenceci polisler) bile kurtulduklarına sevinmektedir ama gözleri açık olmasına rağmen gözleri kapalı ve işlerini yapmaktadır.
Pedro içeride yatar ve çıkar. Değişen bir şey yoktur. Devlet Amerikan çıkarlarını korurken, baskı, zulüm altında halkını tutmaya devam etmektedir. Halkın hayal gücü (barda yaşayanlar) para ile sınırlıdır. Para olunca tercih yapma hakkının olduğunu düşünmeye devam etmekteler. Pedro döner ama fazla yaşayamaz, vurulur. Ölür. Bunun üzerine Maria limana gider ve kendisini denizin dalgaları arasına bırakır. Tıpkı son tangosunu oynayan aşıklar gibi. Sevdiği ile atlayamaz, çünkü sevdiği kendisinden önce bu dünyadan uzaklaşmıştır.
Oyun kısaca böyle öyküleşir. Aynanın arkasından bara bakarız.
Oyunun tüm oyuncuları kendilerine verilen görevi en iyi bir şekilde yapmışlar. Muhteşem yüz ifadelerini aynanın öteki tarafına yani bizlere ulaştırdılar. Müzik, dans ve sözler bir biri ile uyumlu, bir anda Arjantin’de yaşanan bir barın içinde kendinizi bulabilirsiniz.
Işık seçimi karakterlerin o anlık ruh hallerine uygundur, ışık ve seslerin zaman zaman azalıp, aydınlanması ile seyircide ki, yani bizlerdeki dikkatimizin dağılmasını engellemiştir. Her birimiz duvara asılı olan ama gerçekte olmayan sahneyi kaplayan aynadan salona bakarken, yaşanan trajedinin ve dansın yaratmış olduğu tutkuyu sanki daha önceden yaşanmışlık hissi içinde, yabancısı olmadığımızın öykünün içinde çok başarılı bir sahne düzenlemesi ile karşı karşıyayız. Her bir hareket ince ince hesaplanmış, planlanmış ve o ince ayarlar ile göndermeler ile her bir oyuncu verilen görevi en iyi şekilde yerine getirirken, doğaçlama hissi veren doğallık ile bize ulaştırmışlardır.
Yazan Özcan Özer yerinde olsaydım belki son sahneyi biraz daha değiştirir, belki de yönetmenin yerinde olup küçük bir dokunuş ile başlangıç (giriş sahnesinde olduğu gibi) aynı olabilir miydi? Oyunu yazan ve yöneten elbette tecrübeli iki insan, onlar benden daha iyi bilecekler ama son sahnede başlangıç sahnesini gözüm aradı ve o intihar sahnesinin başka bir şekilde verilebilinir miydi?
Eğlenceli, muhteşem bir müzikal izlerken, aynı zamanda tarihin bir dönemi ile yüzleşmek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir oyun, sahnelerde olmaya devam edecek… Fırsatı olanların kaçırmaması gerektiği bir tiyatro ile buluşma ihtimali sahnelerde yerini almaya devam ediyor. Sahne tozuna yazılan bu şöleni görün derim…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/7972-son-tango.html

SON TANGO | İSTANBUL DT
2 perde | 2 saat 10 dakika
Yazan : ÖZCAN ÖZER 
Yöneten : MURAT SARI
DEKOR TASARIMI: MURAT GÜLMEZ
GİYSİ TASARIMI : AKIN TEZER TUNALI
IŞIK TASARIMI: AYHAN GÜLDAĞLARI
BESTECİ : CEM İDİZ
DANS DÜZENİ: TANJU YILDIRIM
MÜZİK DİREKTÖRÜ:MELİKCAN ZAMAN
KOREOGRAF: TANJU YILDIRIM
YÖNETMEN YARDIMCILARI : PINAR DAMCIOĞLU, MERT SEZGİN
ASİSTAN:GÜZİDE ARSLAN
SAHNE AMİRİ: ŞAFAK DOĞAN YALÇIN
KONDÜVİT: ONUR KAAN ÇELEBİ
IŞIK KUMANDA: GÖKHAN GÜLÇEBİ
DEKOR SORUMLUSU: DURSUN ÖZALP
AKSESUAR SORUMLUSU: TANER ŞAVŞAT
ERKEK TERZİ: KADİR METİN
KADIN TERZİ: BURCU SARI
PERUKACI: BELKIS BALABAN
OYUNCULAR
SELİN TEKMAN
BARIŞ BAĞCI
ENGİN DELİCE
MURAT KAPU
ARİF BURAK YILMAZ
METİN BEYEN
MERT SEZGİN
ALİ ÇELİK
HAZAL ERDAL
ZELİHA GÜNEY
SEDAT SAVTAK
HİLAL KUVVET
KERİM ALTINBAŞAK
AYŞE GÜNYÜZ
KÖKSAL ÜNAL
ASLI İKTU
GÜZİDE ARSLAN
TUĞBA ÖZOĞLU
LALİZER KEMALOĞLU
NİHAL USANMAZ
DEVRİM SARICA
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
SENCER ÇAKAL
ALPER AKSOY
GÖRKEM KOYUNCU
BÜŞRA GÜNİ
EDA ŞAHİN
TANER ŞAVŞAT
ORKESTRA
MÜGE ÖZNALCI
HANDE GENÇÖRNEK
EDWARD ARİS
GÖRKEM KOYUNCU
ONUR ERTAMAN
HANDE GENÇÖRNEK
MURAT SARI
HAZAL ERDAL

28 Kasım 2013 Perşembe

Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?


Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?

Ülkemizde kavram kargaşası devam ediyor, en son örneği pedofili ile çocuk tacizi, tecavüzü ve evliliği konusunda oluyor. Son olarak başlatılan kampanyada her türlü çocuğa karşı yapılan davranışlar bu başlık altına alınmıştır, fakat gerçekler öyle demiyor. Pedofili bir hastalıktır ve hastalığın belirtileri, sonuçları ve yöntemleri bilimsel olarak kategorize edilmiş ve bilimsel yayınlarda yayınlanmıştır. Ülkemizde ise pedofili hastalarının yapmış olduğu davranışlar dışında, pedofili hastası olmayan ama aynı veya benzer davranışları çocuklara karşı gösterenler var. Onlar ile hastaları birbirinden ayırmak gerek ama o sanıldığı kadar basit değildir. Uzman kişilerin ve uzman kurumların yapabileceği bir çalışmadır.
Ülkemizde kültür olarak çocuklara yönelik cinsel bir arzu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda en iyi örnek şu andaki cumhurbaşkanıdır. Evlendiği yaşlara bakarsanız daha iyi anlarsınız. Şimdi o tercih Sayın Abdullah Gül ya da eşinin tercihi değildir, töreler ve kültür o dönemde onu söylüyordu ve evlendiler. Şimdi kimse bize Sayın Abdullah Gül pedofili diyemez, çünkü sonra ki yaşamında bir devamlılığı yok. pedofili bir hastalıktır ve devamlılığı olan bir durumdur. Tedavisi yapılması zorunludur.
Ülkemizde çocuk tecavüzleri büyük bir bölümü hastalık değil, çağdaş yaşam düzeyinden bakınca bir sapkınlık ve doğal olmayan davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor ve cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir anlık olarak yapılan bu davranış biçimi süreklilik göstermiyor ve bir anlık durum ile kendisini göstermekte. Suçlu yakalandığı an cezasını çekiyor, hayatında başka bir tecavüz, taciz olayına rastlamıyoruz.   Bu durumda olan kişiler hakkında mahkemelerde iyi hal vs gibi şeyler ile cezasının indirilmesine karşıyım. Töreleri ve gelenekleri kendi çıkarı ve kötü amacı için kullananlar mutlaka kamuoyu önünde teşhir edilmeli ve sonunda bu davranışın bir muayedesi olmalıdır...
Çocuk tacizleri, tecavüzleri genelde yakın akraba ilişkileri içinde ve ev denen o beton arma duvarlar arasında oluyor. Ve genelde buna benzer sapkın davranış biçimleri sanıldığı gibi çoğunlukta en alt ekonomik düzeyde olan insanların evinde olmuyor, daha çok okumuş, kariyer sahibi insanların evlerinde daha yaygın ve daha sık gözüküyor. Bu konuda yapılmış bir çok bilimsel çalışma eğer istenirse bulunabilinir, çünkü tecavüz ve taciz konusunda batı dünyası daha çok ilgilenmesinin arkasında bu sık görülen yerler ile alakalı olduğunu düşünürüm.
Üçüncü sayfa haberler içinde gün geçmiyor ki, çocuklar üzerine uygulanan cinsel saldırlar hakkında haberler çıkmasın. Gün geçtikçe daha görünür olan bu davranış biçimi aslında ülkemizde tabu konuların başında yer alıyordu. Bir bölgede uygulanan berdel vb gibi uygulamalar ailelerin rızası ile yapılan bir uygulama olarak bile karşımıza çıkarken, bazı bölgelerde erkek çocuklar oğlancılık kurbanı olduğuna şahitlik edebiliyoruz. Bunar törelerin ve kültürün şimdiki duruşumuza doğru vuran yansımalarıdır.
Kültür ve yaşama bakış açımız zaman içinde değişir, bir zamanlar normal olarak kabul ettiklerimiz zaman içinde normal dışı hatta sapkınlık olarak karşımıza çıkabilir. Bizlerden önceki kuşakların dünyaya bakışı ile bizim dünyaya bakış açımız artık çok farklı, önceliklerimiz, düşünce biçimimiz, yaşam kalitemiz ve sosyal çevremiz çok değişmiş konumda. Yalnızlaşan insan, beton arasında ezilen ve sosyal çevrenin olmaması ile kendisini sapkılığa kadar verecek şekilde hastalaştıran bir düzenin içinde; hastalık nerede başlıyor, sapkınlık nerede mihenk taşını buluyor belli değil ve her şey iç içe geçtiği için kim hasta kim sapkın eğimli bilinmiyor…
Kavramların karışması ve kime nasıl bakacağımız bu kargaşa içinde kişiler çıkarlarına geldiği gibi seslendirmekte ve yorumlamaktadır.
Konumuza son vurgu yaparak noktalayalım, pedofili çağdaş yaşamın daha da yaygınlaştırdığı bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi yapılmalı ve suçlular cezaevi yerine özel kliniklerde tedavi altına alınmalıdır, çünkü cezaevinden çıktıktan sonrada aynı davranışı göstermekteler. Sapıklar ise daha farklıdır ve aralarında çok ince bir çizgi vardır. Sapıklar genelde çocuğun çevresinde yer alır ve genelde aile içinde bu sapkınlıklar ele güne karşı kapatılır. Aileler çocukları için bu üstünü kapatma yerine açığa vurmalı ve suçlu kim olursa olsun cezasını çekmesi için mahkemelere taşınmalıdır. Çünkü tacize veya tecavüze uğramış çocuk ömür boyu bu yükün ve acının kısaca travmanın içinde yaşayacaktır. O çocuk tedavi edilmeli, acısı olabildiğince azaltılıp yaşama ve sosyal çevre içine normal bir vatandaş olarak katılması sağlanmalıdır.
Pedofili hastalığı ile ilgili kampanyalarda eli kirli erkek eli kullanılmaktadır ama yazımızdan da anlaşılacağı üzerine el kirliliği işçi eli olmadığı, o el daha çok çocuk kanı / gözyaşı ile kirlenmiş eldir. Grafik çalışması yapanlar önyargıları ile olaya bakmaktalar ama önyargılarımızı bir yana bırakıp gerçekler ile yüzleşmemiz gereklidir. Pedofili hastalığı kırsal kesimden daha çok şehirlerde ve modern yaşam dediğimiz alanlarda gözükme olasılığı daha fazladır. Pedofili hastalığında yüzde yüzüne yakın kız çocuklarına karşı suç işlenir, sapkınlıkta ise oran erkek kız farkı gözetmeden çocuğa karşı suç işlenir.
İsmail Cem Özkan

21 Kasım 2013 Perşembe

KÖSEM SULTAN


KÖSEM SULTAN

Şehir Tiyatroları bu sene 100. yılını kutluyor. Yüzüncü yıl etkinlikleri henüz tam başlamadı ama tarihin karanlık sayfalarından sahneye bir ışık yansıdı. Bugün oyuncular yazarın yorumuna yeni yorumlar katarak bizler ile buluşturdu. Kösem Sultan, gerileme döneminin önemli bir figürüdür. Saray içinde yaşanan entrikalar ve mücadele geçmişin kavgasını bugüne yansıtmakta ve bugün ile ilgili mesajları satır alalarında vermektedir.
İki sahne şeklinde karşımıza çıkan Kösem Sultan oyunu, ilk sahne; ara vermeden önceki son sahne hariç tek ışık, tek ses ve metin okur gibi konuşmaların içinde seyirciyi kucaklayamadı diye düşündüm. Ya da ben salonun en arkasında yukarıdan aşağıya bakarken, hava klimasının yetersizliği içinde öyle düşünmüş olabilirim. Oyunun içine dahil olamadım, beni iten, öteleyen sanki bir el varmış hissine kapıldım. Gerçi bu duyguya salona ilk girdiğimden itibaren hissetmeye başladım, çünkü önceden yer ayıranların isimleri koltuklara iğnelenmiş ve iki çalışan salonun içinde bu isimlerin olduğu sıraları söyleme çabası içindeydiler. Çabası içindeydiler, çünkü başlarında yüzlerce insan birikmiş halde sağdan soldan gelen isimleri algılayıp, o isimleri kağıttan bulup, koltuk numarasını söylemeleri gerek. Kaos ortamında sağa sola, koltuk üzerinde isimlere bakmaya çalışırken, bir bakmışız oyun zamanı gelmiş. Oyun zamanı gelmiş ama hala koltuğunu bulamayan ve koltukta iğnelenmiş isimleri yere atıp oturanların olduğu bir atmosfer içinde oyunun gongu çaldı ve oyun sahne dedi.
Osmanlı döneminin önemli kadın figürlerinden biri olan Kösem Sultan, sahnede ışıkların altında bize metin okur gibi konuşması ve paşaların, ağaların kağıttan okur gibi sesleri ile başladı.
Sahne sade ve tek dekor üzerine kurulmuş. Sahneye nerede olduğumuz hissimizi veren üçgen şeklide dik dikdörtgenler üzerine motiflerin olduğu hareketli üç parça ile sahne içinde alan kazanılmış ve bana göre iyi düşünülmüş bir sahne düzeni. Şaşalı, iktidar odası ve sokağı aynı alan içinde karşılayan bir düzen. Işık aynı noktadan ve aynı güç ile sahneyi aydınlatmada, ışık sanki sabit kalmış gibidir. Ses oyuncuların doğal sesi ve iç konuşmalar mikrofon ile verilmiş. -Uzaktan seyrettiğim için oyuncuların mimikleri ve yüz ifadelerini göremedim.- Ama hissettiğim kadarı ile oyuncular tarihi kişiliklerin kişiliği altında ezilmiş gibi…
Müzik bana göre başarılı ama seyirciyi oyuna çekecek güçte ve arada uyarıcı fonksiyonunu sanki yerine getiremiyormuş gibi hissettim, ama elbette nereden sahneye baktığım çok önemli. Salonun en arkasından, aşağıya bakarak bu oyunu izledim, izlerken, ‘keşke avcıların kullandığı dürbün elimde olsaydı’ dediğim anlar oldu.
İkinci bölüm ilk bölüme göre daha başarılı ve seyirciyi daha kucaklar tarzdaydı. Oyun içinde bireyler metin okur gibi konuşmaktan tamamı ile kurtulmuş, normal ve olması gerektiği gibi seslerini kullanmaya başladılar. Kostümler oyunun içeriğine uygun ve sahne üzerinde her ayrıntı titizlikle düşünülmüş olarak gördüm, her bir parça bir şeyi çağrıştırıyor ve bir birini tamamlıyor…
Kösem Sultan ihtirasları için halkı ve çevresini nasıl yönlendirdiği, iktidar hırsı ve iktidarın tek elinde toplanması için oğlu İbrahim’i, torunu öldürmekten geri duramayacağı ve toplumun algısını ve davranışını dağıttığı hediyeler ve rüşvetler ile yönlendirebileceğini gösteren bir oyundur. Tarihin dehlizlerinden bugüne bir şeyleri fısıldamaktadır, anlayana diyeyim…
Tiyatro oyununu nereden izlediğiniz ve baktığınıza göre algılarınızın nasıl değişeceği konusunda bana bir tecrübe kazandırmış bir günü yaşatan Şehir Tiyatroları çalışanlarına teşekkür ederim.
100. yaşını kutlayan Şehir Tiyatroları dönemine uygun bir oyun sahneye koyduğu ve Engin Uludağ gibi değerli bir usta tiyatrocuyu bizim ile buluşturduğu için ayrıca teşekkür ederim.
İsmail Cem Özkan
Not: Salona giriş ve yer sorunu çok basit bir şekilde çözümlenebilecek olanaklar varken, neden salonun ana giriş kapısının ve merdivenlerin orada seyirci karşılanır anlamış değilim. Büyük birikme ve bir kaos ortamının içinde, salonda koltuklar arasında insanların isim araması ile havasız salonu daha kasvetli hale getiriyor. Eğer zorunlu ise isimler ve koltuklar, daha önceden kişilere bilgi verilebilir ve sizlerin yerleriniz şurasıdır denilebilir. Bu oyunu sadece izleyici değil de yazmak ve yorumlarını paylaşmak için izleyenler içinde başka bir düzenleme düşünülemez mi? Eskiden tiyatro eleştirmenleri için, medya çalışanları için bir bölüm olurdu, şimdi isim arama yüzünden hangi arkadaşa selam verdim, hangisine veremedim kaosu içinde oyuna konsantre olmaya çalıştım. Bu yaşadıklarım benim kişisel algımın sonucu olabilir, çünkü o kadar akıllı insanın biz seyirciyi oyundan uzaklaştırmak için böyle bir yol bulduğunu düşünemem… tiyatro oyuncusu kadar izleyicisinin de iyi konsantre olması gereken yaşanan bir zaman dilimi olduğunu hep düşünüşümdür. Algıları sahneye doğru açık olan seyirciyi ancak salonun durumu belirler diye içimden geçirdiğimi kelimelere döktüm.


KÖSEM SULTAN
Yazan TURAN OFLAZOĞLU
Yöneten ENGİN ULUDAĞ
Sahne Tasarımı RIFKI DEMİRELLİ
Kostüm Tasarımı NİHAL KAPLANGI
Efekt ERSİN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı GÜNEŞ HAN
OYUNCULAR
BERK SAMUR, BURAK DAVUTOĞLU, CANER BİLGİNER, CANER ÇANDARLI, ÇAĞIM DEFNE GÜRMEN ÜSTÜN, DOĞAN ŞİRİN, ENES MAZAK, ERGÜN IŞILDAR, ERHAN ÖZÇELIK, GÖKSEL ARSLAN, GÜNEŞ HAN, KAYRA ERKMENKUL, KUTAY KIRŞEHİRLİOĞLU, MEHMET BULDUK,METİN ÇOBAN, MEVLÜT DEMİRYAY, MURAT DERYA KILIÇ, MÜGE ÇİÇEK TÜRKOĞLU, MÜNIR KUTLUĞ , OZAN GÖZEL, ÖMER BARIŞ BAKOVA,ÖZGÜR EFE ÖZYEŞİLPINAR, SELÇUK YÜKSEL, SERDAR ORÇİN, ŞEBNEM KÖSTEM, TOLGA YETER, YALÇIN AVŞAR, ZEYNEP ÖZYAĞCILAR

http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/7898-koesem-sultan.html

Yüzleşme yeri…


Yüzleşme yeri…

Mahkemeler yüzleşme yeridir, bir anlamda bir platformdur. Orada görüşler ve olaylar masaya yatırılır ve tarih ile insanlar yüzleşir.
Olması gereken mahkemeler bu ülkede kağıt üzerinde kalmış, hukuk fakültesinde sınav sorusu olarak yerini her daim korumuştur. Olması gereken dışında yaşayan bir uygulama vardır ki, bu ülkenin yakın tarihi içinde bir çok örneği ile karşı karşıya kalırız. İstiklal mahkemeleri ülkenin kuruluş aşamasında bir öç alma, potansiyel düşmanı yok etme aracı işlevi görmüş ve bugün dahi o mahkemelerin kayıtlarına sağlıklı bir şekilde ulaşamıyoruz. Mahkeme var, hükmü var, idam edilenleri var ama idam edilenlerin mezarları yok.  Ya da daha başka örneği, mahkeme tutanakları yok ama sonuçları ortada… Ülke kuruluş aşamasında her şeyin hukuka uygun, evrensel kurallar içinde olduğunu söyleyemeyiz ama devlet kurulduktan ve istikrar sağlandıktan sonra iktidar kavgası ile; iktidarın muhalif olanlara karşı mahkemeleri bir silah gibi kullandığına şahitlik ediyoruz. Mahkeme salonunda hakim, henüz kendisi dahi verilecek kararı bilmezken, siyasi iktidar kararı çoktan yandaşlarına ve sırdaşlarına açıkladığına tarihin kanlı ve karanlık dehlizlerinde şahitlik edebiliyoruz. Tarihin karanlık koridorlarında fısıltılar, yazılanlardan daha fazladır ve her fısıltı başka bir gerçeğin üstünü açmaktadır.
Öç almak adı altında göze göz, dişe diş mantığı içinde üç siyasi idamına karşı, o suça hiç bulaşmamış, suçun işlendiği tarihte henüz çocuk olanlar, işlenmemiş suçlar bahane edilerek idam edilmiştir. İdam kararları meclisten geçmiş ve meclis ile Türk halkı adına idamlar onaylanmıştır. O suça sadece hakimler ortak olmamış, mecliste bulunan tüm siyasi partiler ve onların temsilcileri de önceden verilen kararı onaylamıştır.
Darbe süreçlerinde hukuk rafa kaldırılmış, askeri mahkemeler sivil vatandaşları yeteri kadar sorgulamadan hüküm vermiş ve uygulamıştır. Her darbe sonrası çıkan aflar işte bu kararların yanlışlığının toplum vicdanı karşısında geri adım atamanın bir göstergesidir. Çıkarılan tüm aflar bir ihtiyaç üzerine çıkarılmıştır, yoksa durduk yere olmamıştır.
Seçimli dönemlerde ise olağan üstü durumlar her daim olagelmiş ve olağanüstü durumlar için olağanüstü yetkili mahkemeler hep görev başında olmuştur. Olağanüstü demek; siyasi iradenin hoşuna gitmeyen tüm girişimleri bir hizaya sokmam ve disipline etmektir. Siyasi iradenin ihtiyacına göre toplumu yeniden biçimlendirmek mahkemelerin görevi olmuş ve mahremler muhalif olanların başında sallanan kılıç gibi durmuştur.
Bizim gibi üçüncü dünya olan ve adı ılımlı İslam’a çıkmış ülkede mahkemeler yüzleşme yeri değil, hüküm verildiği yerlerdir. Önceden verilmiş hükmün ilan edildiği alandır. O yüzden mahkemelerde taraflardan çok, katilini koruyan devlet görevlilerinin olması tesadüfî değildir. Suçlu her daim ölendir, yaşayan ise kader kurbanı olarak görülür. Kader kurbanı ise devlet lehine suç işlemişse af edilir. Af edilmezse de en hafif ceza ile aklanır.
Gezi Direnişinde ölenlerin mahkemeleri başladı ve senaryoya uygun bir uygulama ile karşı karşıyayız. Gerçek dava, bu sistem ve bu zaman dilimi içinde olacağını düşünmüyorum. Bunun gibi siyasi davalar uluslararası mahkemelerde ve uluslar üstü hukukun hakim olduğu yerlerde olacağını düşünmekteyim.
Tarih ile yüzleşmemizi kendi ülkemizin toprağında yapabileceğimiz inancım bu zaman dilimi içinde maalesef yoktur.
İsmail Cem Özkan

9 Kasım 2013 Cumartesi

Sanat mı, sanatçı mı meta, onu anlamadım!


Sanat mı, sanatçı mı meta, onu anlamadım! 

Liberal ekonominin çılgınlığı dünyanın her ülkesine bir şekilde dokunmuş ve kendisine özgü bir düşünme biçimi yaratmıştır. Her şeyin alınıp satılabileceği koşullar içinde oluşturulan bienaller, festivaller, sergiler ve fuarlar bu yeni düşünce yapısına uygun bir şekilde organize edilmekte ve her alanı bir pazar olarak kurgulamaktadır.
Her kalabalığın olduğu yerde bir pazar alanı kurulu ve üretilen ne varsa, üretici ile birlikte satılabilinir!
Bu elbette ilk başlarda ürkütücü ve hatta yok canım öyle şey olur mu dedirtecek bir cümle, fakat bugün gezindiğim fuar ile bunun olabileceğine ikna oldum diyebilirim. Çünkü, sanat galerilerinin bir biri ve sanatseverler ile irtibat içinde olabilmek ve ilişkileri geliştirebileceği bir alanı ziyaret ettim. Bu ziyaretimin içinde gözlemleyebildiğim; sanat eserlerinin sahibi olan sanat galerileri ve müzeler ellerinde olan ürünleri meta olarak fiyat biçmiş ve o fiyat üzerinden satışa sunmuş görünmektedir. (Fiyatlanma ve kıstasları nasıl ve kimler tarafından oluşturulur bilemem ama anladığım kadarı ile ortak bir sessiz bir anlaşma oluşmuş durumda.) Bir birine benzer eserler birbirine yakın fiyatlardan satış içinde olduğu ve pazarlık payının da olduğunu gördüm.
Bazı sanat galerileri duvarında sanat eseri yanında sanatçılarının isimlerinin olduğu ve bu sanatçıların o sanat galerisi için ürünlerini ürettiklerini düşündüm. Her galeri tarafından maddi olarak desteklenen belirli sanatçıların olduğu izlenimimi bazı yayınevlerinin bazı yazarlar ile anlaşmalar yaptığı önyargımdan çıkardım. Sonuçta yayınevi de sanat galerisinde ticari bir işletmedir ve kendileri için üreten sanatçıların olması onlar için ticari yaşam içinde bir avantaj sağlar.  A sanatçısı eserini B sanat galerisinden elde edebilirsiniz, onun eserini ancak orada bulabilirsiniz düşüncesinin oturması bir anlamda ticari yaşam için bir süreklilik ve riskin en alt düzeye düşürülmesi anlamına gelir. Sanatçının her eserinin değişik sanat galerilerinde satışa sunulması hem eseri ucuz gösterir hem de sanatçının bant üretimi yaptığı izlenimi oluşturarak eserin fiyatı daha aşağılara çekilmesine sebep olabilir, kısaca süpermarkette satılan ürün işlevi görebilir. Elbette bu sadece sanat eserleri için geçerli değildir, bazı mimarlar, mobilya, elbise, ayakkabı dizaynı yapanlarda belirli firmaların şemsiyesi altında özgün ürün verebildikleri gibi, sipariş üzerine de eserlerini biçimleyebilmektedir.
Sanat galerileri dünyanın değişik ülkelerinde ve değişik kültürlere hitap ediyor olmalarına rağmen, bu fuar alanında görebildiğim sanat eserlerini değişik sanatçılar tarafından yaratılmış olmasına rağmen, bir birine benzer teknikler ve birbirine benzer düşünce yapısı ile üretildiğini düşündüm. Bu zaman dilimin beğenisi sanki dünya üzerinde yatay olarak seyretmekte ve parası olanlar bu beğeniye uygun eserlere paralarını yatırım ya da kendi evi/ işyerinde sergilemek için almaktadır. Dünyada beğeniler birbirine daha yakın olmaktan çıkmış, iç içe geçmiştir.
Dünya daha da küçülmüş, sermaye akımı olabildiğince hareketli ve yatırım araçları biraz daha çeşitlenmiştir. Bankaya para yatırmak ile bir sanat eserine para yatırmak arasında ya da borsa da değerli bir kağıda yatırım yapmak arasında düşünce anlamında hiçbir fark yoktur. Sanat eseri bir meta halindedir ve dünya üzerinde elden ele, kasadan kasaya, sanat galerisinden sanat galerisi ve açık artırma salonlarına kadar her alanda dolaşmaktadır.
Bu işi evrensel olarak düşünenler; elbette üreticiyi kendisine bağlamak ve kendisi için eser üretmesini desteklemek ve siparişe uygun çalışmalar yapmasını beklemek kadar doğal bir ticari yaşam ilişkisi içinde olması doğal olarak algılanır hale gelmiştir.
Ticari yaşamımız meta olan şeyler üzerinden devam etmektedir. Yazar, sanatçı veya ustalar bu liberal ekonomi çarkı içinde metaya dönüşmüştür, riskin daha az olduğu bir şemsiyenin altında üretmeye ve sipariş olarak istenileni yapmaya ve de kendisini piyasanın gerekleri yönünde değiştirmeye ve değiştirmeye devam etmektedir. Bu çarkın içinde olanlar, karşılıklı çıkarları gereği sözleşmeler imzalamakta ve beklentilerini gerçekleştirmek için her türlü (satış için) ortam girmekte ve bir birlerini desteklemektedir. Kitap fuarına yazarlar okuyucu ile buluşmasından daha çok yayınevi için kitap satışını arttırmak için oradadır ve kitaplarını imzalayarak bir anlamda yayınevi için pazarlama elemanı olarak çalışmaktadır. Sanat fuarlarında ressamlar, grafikerler ya da yaratıcılar; sanat galerisi için (eserinin satışının daha cazip hale getirmek için) lobi faaliyeti içinde, alıcı ile buluşmada en çok aracı konumundadır ve bu buluşmadan en çok sanat galerisi yararlanmaktadır.
Sanat mı, sanatçı mı meta konumuna gelmiştir bu yeni ekonomik ilişkiler içinde?
İsmail Cem Özkan

Not: Contemporary İstanbul 2013, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda olan gezim sonucunda kafamda oluşan fikirlerdir.

5 Kasım 2013 Salı

kısa bir protesto yazısı


kısa bir protesto yazısı

bugün facebook'taki kişisel duvarımda gördüm, abidin dino için portra karikatür sergisi yapılıyormuş. abidin dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile abidin dino vb.rine küfür edenler onu anıyor. sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. 
 
bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını bilmiyorum ama seçici kurul içinde kendilerine kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği.  kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun.. namuslu ve dürüst olun... 
 
komünist ve tercihleri yüzünden bedel ödeyenleri ancak bedel ödemişler ve onu temsil eden kurumlar anabilir... 

türk karikatürü içinde ne kadar nazi vb olduğunu unutmayın. türk karikatürü aydınlık yüzü kadar geçmişi pislikler ile örülüdür... pisliklerin üzeri örtüle örtüle ve izleyicileri kandıra kandıra mizahı iktidarı savunan bir araç konuma getirdiniz, bu tutum artık sonlanmalı ve mizah olduğu konumuna geri dönmelidir. 

yapanları kınıyorum, faşizme ve dincilere çanak çaldığınız ve devrimci komünist insanların altını boşalttığınız için... her anma pozitif değildir, bunun gibi negatifte olur...
ismail cem özkan