22 Şubat 2014 Cumartesi

KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ

KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ 

Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı söylentisi mahalle halkı tarafından dedikodu konusu olan bir olaydır. Özellikle kadınlar, şuradan buradan duydukları yalan yanlış haberleri, bire bin katarak birbirlerine anlatırlar. Genç ve hevesli bir gazeteci olan İrfan Galip Bey, genç bir kadının kendisine müspet cevap vermemesi dolayısıyla bütün kadınlara düşman olmuştur. Bu bilgisiz kadınları kandırarak onlardan öcünü almak ister. Bu doğrultuda bir konferans düzenler… Bu konferanslar devam ederken bir isimsiz mektup alır. Mektup, genç bir kadından gelmektedir. Çok samimi bir üslupta yazılmıştır ve kuyruklu yıldız hakkında malumat istenmektedir. İrfan Galip, bu mektubu yazan kadına âşık olur ve cevaben çok duygulu bir aşk mektubu yazar. Uzun süren yazışmalar sonunda kadın evlenmeyi kabul eder fakat düğünün kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı gece olmasını ister. İrfan Galip bunu kabul eder. 
Bir romandır, roman mizah unsurları içinde düşündüren, düşündürürken güldüren, güldürürken kendi gerçekliğin ile karşılaşmanı sağlayan bir mantık düzemli içinde okuyucusu ile buluşur. Türk romanı bir tiyatro eseri olarak sahneye uyarlanmıştır. Bugüne kadar filmlere uyarlanan romanların dışında benim izlediğim ilk Türk romanı tiyatro eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeşim Gökçe romanın içeriğine dokunmadan onu sahneye uyarlamasını oyun sonunda ayakta alkışladım. Kazım Akşar bu oyunu sahneye uyarlarken, dekor, ışık, müzik ve oyuncu seçimini öyle bir ahenk ile yapmış ki, sanki yıllardır bu oyunu sahnede canlandırmak için bekliyorlarmış da, bu fırsat önlerine gelince gönüllü olarak sahnede yerlerini almış gibidirler. Şamil Kafkas İrfan rolü ile muhteşem bir performans sergiliyor ve yüksek ritim ile iki perde olan oyun boyunca seyirciyi oyunu ile tutmakta ve yönlendirmektedir. Mimikleri, olağan gibi yaptığı doğal ama abartı sanatının inceliklerini davranışlarına yansıtışı ile sahnede bir anlamda devleşmektedir. Elbette bir sanatçı sahnede devleşiyorsa, onun bu yükselişini ortaya çıkaran diğer oyunculardır. Diğer oyuncuların yüksek ritme uyum sağlamaları ve bu uyum içinde oyunu keyifli, izlenir ve neşeli saatleri de yaratmıştır. Olay her ne kadar 1910 yılında ki İstanbul’da geçiyor olsa da günümüze gönderdiği mesajlar ile anımızı ve zamanımızı da yakalıyor.
Halley Kuyruklu Yıldızı her ne kadar dünyamıza çarpmamış olsa da başka bir yıldız sahnelerimize ve benliğimize çarptığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Oyun kuralları olan ve illa tek bir anlayış çizgisi izleyen bir sahne düzenlemesi ile karşımıza çıkmıyor, aksine tiyatronun sahne uyarlamaları içinde değişik tekniklerin iç içe geçen ve bizleri hiç rahatsız etmeyen bir tiyatro tarihine de yolculuk etmekteyiz. Zaman zaman Türkiye’nin orta oyunu havasını yaşarken, bir anda İtalya sahnelerinden bir Commedia dell'arte ile buluşabiliyorsunuz. Müzik geçişler arasında o kadar uygun yerleştirilmiş ki, rahatsızlık duymadan ve konu bütününden kopmadan olaylar zinciri içinde seyirciyi kucaklamaktadır.  
Sahne düzenlemesi ve sahne içinde hareket eden unsurların oyuncular tarafından taşınması çok ince düşünülmüş ve oyun temposu içinde tempoya uygun değişimlere olanak sunması açısında çok başarılıdır. Sahne düzenlemesi ve sahnenin kullanımı açısından Türk tiyatrosu gelişmiş tiyatro arasında hiçbir fark kalmadığı gibi belki de onları aşmaktadır. Elbette her sahne düzenlemesi maddi bir durumdur, maddiyat ne kadar iyi olursa sahne içinde uygumla da para düşünülmeden yapıldığında daha da başarılı işlere imza atılacağını biliyorum. Bu kıt imkanlar içinde sahne düzenlemesi yapan sanatçılar gerçekten büyük başarılara imza atıyor…
Tiyatro, bir birinden değişik sanat kollarını sahnede buluşturan bir sanat dalıdır. Bir biri ile akraba dahi olmayan sanat dalarını bir sahne içinde buluşması bir alanda yaşadığımız evrenin ne kadar çok renkli, dilli olduğunu bize hissettiriyor. Tiyatro hoşça zaman geçirtirken, düşünmeyi, yeni dünyalara kapı aralamayı ve bizlere bu aralanan kapıdan içeriye bakmayı sağlar.
Kadın cinayetlerinin bu kadar yaygın olduğu ve 8 Mart Emekçi Kadınlar günü yakınlaştığı bu günlerde eşinizi, sevgilinizi, dostlarınızı ve de erkek arkadaşlarınızı alın bu oyunu izlemeye gidin, çünkü kadınların ve erkeklerin eşit şartlarda  muhakeme gücüne sahip olduklarını ve “kuyruklu yıldız altında izdivaç” bir kere daha kara mizahın keskin çizgisi ile yüzleşeceksiniz… Oyun mutlu bir son ile noktayı koyarken, salonu terk ederken sizinde yüzünüzde mutlu bir gülümseme kalacaktır…
İsmail Cem Özkan

KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ 
Yazan : HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
Oyunlaştıran : YEŞİM GÖKÇE 
Rejisör : KAZIM AKŞAR

DEKOR TASARIMI
ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN

GİYSİ TASARIMI
MEDİNE YAVUZ

IŞIK TASARIMI
ENVER BAŞAR

BESTECİ
MURAT KODALLI

ŞARKI SÖZLERİ
YEŞİM GÖKÇE

KOREOGRAF
TANJU YILDIRIM

DRAMATURG
YEŞİM GÖKÇE

YÖNETMEN YARDIMCILARI
AYLİN GÜRSOY
AHENK DEMİR

ASİSTANLAR
KEREM KURT
ÇİÇEK ÜSTÜN

SAHNE AMİRİ
REŞİT ARSLAN

KONDÜVİT
ERSİN SÖNMEZ

IŞIK KUMANDA
SERDAR YAMAN
SUFLÖZ
HANDE BAHÇELİ

MASKE TASARIMLARI
AHŞAP ÇERÇEVE KUKLA ATÖLYESİ

OYUNCULAR
ŞAMİL KAFKAS
İSMAİL İNCEKARA
SEVİNÇ NİŞ
LALE ERTİŞ GENÇTÜRK
FİLİZ KILIÇ
AHENK DEMİR
SELDA ÖZLER TAŞDEMİR
MERVE ÜNAL
DİLEK DEMİR
RABİA KAYA
FATMA İNAN
ÇİÇEK ÜSTÜN
DEMET GENÇ
CENK DİNÇSOY
NİHAT KELEŞ
KEREM KURT
EREN PEKGÖZ
DİRENÇ DEDEOĞLU


Galata Gazete kapatılırken…

Galata Gazete kapatılırken…

Galata Gazete, cadde gazetesi olarak basılı yayın hayatına başlamış ve Galata Kulesinden evrene bakan  dijital günlük gazete olarak yayın hayatına devam ediyordu, ama gelinen zaman diliminde  yayın sürecine bir nokta  ya da üç nokta yan yana koyma durumu ile karşılaştı. Çünkü var olan yasalarda düzenlemeler ve MİT yasası ile medyanın artık hiçbir şekilde bağımsız olamayacağı ve sürekli olarak birilerin denetimi altında olacağı anlamına gelmektedir. Denetim altında olan medyanın özgür ve özgün olma ihtimali azdır, bir birine benzeyen metinler ve haberler ile okuyucusunun karşısına çıkmak zorunda kalması anlamına gelmektedir. Bugün bir çok haber (yazılı veya görsel) karbon kağıdı ile çoğaltılmış şekilde kelimeler değiştirilip, öz itibari ile aynı metinler olarak karşımıza çıkmaktadır. Var olan iktidar bu havuz habercilik ve ajans metinlerini medya için yeterli sansür olarak görmemiş, medya çalışanlarının özel bilgilerine ve dosyalarına ulaşmak için yeni bir kanun tasarısı hazırlamaktadır. Hazırlanan her yasa torba içinde çıkmakta ve çağdaş dünya standartlarından biraz daha uzaklaşmaktayız.

Gazetenin özel yazışmaları, haber kaynakları, köşe yazarlarının özel bilgilerinin tamamı ile dış istihbarattan sorumlu olan bir istihbarat kurumunun; iç istihbarat yönünde biçimlenmesi ile daha sıkı ve tamamı ile hükümetin denetimi altında olacak bir yapılanmaya gitmektedir. Medya ile doğrudan ya da dolaylı ilişkili olan kurumların başına istihbarat biriminde çalışmış ya da çalışanların getirilmesi ile tam bir denetim söz konusudur.

Galata Gazete; devlet ile doğrudan ya da direkt olarak hiçbir şekilde istihbarat ilişkisi içinde olunamayacağı, basın kartının dahi başbakanlık memuru tarafından verilemeyeceği  görüşü doğrultusunda çalışmalarına devam etmiş ve bu anlayışından taviz vermeden yayın hayatı boyunca ilkelerini korumuştur.

Gelinen bugün ki somut koşullar içinde her medya; özel ve gizli kalması gereken bilgileri dahi istihbarat birimlerine vermek ile yükümlü kılınmaktadır. Bu sayede basın özgürlüğünün temelinde yer alan ilkenin de ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

Polisin bildiğini okuyucusundan saklayan ve gizleyen yeni bir medya yaratılacaktır.

İstihbarat birimlerinin bildiği, gazetecinin de bilgi sahibi olduğu ama yayınlanması ve paylaşılmasına izin verilmeyen her bilgi özgürlük üzerine sıkılmış bir kurşun gibi medyanın kara defterine sansür olarak yazılacak ve bu sansür geleceğe yönelik kara bir leke olarak medya sahiplerinin alnına yazılacaktır.

Galata Gazete medyayı tam denetim alma girişimi karşısında sayfalarını karartma kararını almıştır
, açık kalması ve ilkelerini koruyabilmesi bu koşullar altında ne maddi, ne de manevi olarak imkanı gözükmemektedir.
Gazetenin çalışanları başka gazetelerde yazı yazmaya ve kişisel blog sayfalarında görüşlerini  kendi sorumlulukları içinde açıklamaya devam edecektir. Kişiler özgür iradeleri ile her türlü soruşturma karşısında özgürce kendilerini savunma hakkına sahiptir. Bu kişisel konumda istihbarat birimlerinin bildiğini okuyucusundan saklamadan dürüstçe duruşlarını koruyacaktır.

Galata Gazete

www.galatagazete.com kapanıyor ve yeni adresimiz;
  http://galatagazete.blogspot.com.tr      

Not:  Bugüne kadar olduğu gibi okuduğum, seyrettiğim ve de gördüğüm her konuyu kişisel blog sayfamda (http://cemoezkan.blogcu.com/)  ve köşe yazısı yazdığım medyada yazmaya devam edeceğim.
İsmail Cem Özkan

25 Ocak 2014 Cumartesi

Kontrgerilla değişirken…


Kontrgerilla değişirken…

Ülkemizin yakın tarihi içinde çok önemli bir yer tutan kontrgerilla üzerine bir çok yazı yazılmış, kitaplar çıkmış ama hala gün yüzüne tam olarak çıkarılamamış bir örgütlenme. NATO bilgisi dahilinde ve NATO ülkelerinde komünizm karşıtı bir örgütlenme olarak kendisini ifade etmiş olsa da bugün dahi örgütlü yapısını koruyor olmuş olası ve şekil değiştiren bir yapıya ve esnekliğe sahip olması nedeni ile kontrgerilla üzerine daha çok kitaplar ve makaleler yazılacak anlamına gelmektedir.
Latince'de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü ad olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere NATO üyesi olan ülkelerinde örgütlendi.
Gladio, NATO her üyesinin şartlarına uygun olarak ama örgütlenme kategorik yapısı ortak olan örgütlenmedir. Her ülkede farklı isimler altında yapı kurulmuş olsa da örgütleme şekli ve amacı incelendiğinde her birinin ortak yönü olduğu NATO yetkilileri tarafından da ret edilmiyor. Ülkemizde kontrgerilla olarak adlandırılan GLADİO örgütlenmesi olduğu ve varlığından yapılan eylemler sonucunda bir dönemin başbakanı bile haberi olmuştu. NATO’nun en zayıf halkasında GLADİO örgütlenmesi diğer ülkelerden farklı olarak nasıl oluşturulmuştu, neden olası birden fazla örgütlenme seçeneği ile karşı karşıya gelmişti? GALDİO her ne kadar yer altı örgütlenmesi olarak karşımıza çıkmış olsa da aslında ülkemizde yasal şekilde bir örgütlenenin içinde de paralel olarak yerini almıştı.  Bu iddiamızı doğrulamak için geçmişe ve özellikle bir insanın yaşamına büyüteç ile bakmak gerekmektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi MHP Genel Başkanı ve hala onursal başkanı olan ALPARSLAN TÜRKEŞ.
1933 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiştir. O günden sonra hayatında düşünemeyeceği bir yol çizgisinin de ilk adımını atmış oldu. O yıllarda henüz bizler NATO üyesi değildik, çünkü NATO  4 Nisan 1949 yılında ilk olarak resmi olarak biçimlenecekti. 1952 yılında Yunanistan ve Türkiye NATO üyesi oldu. O tarihlerde her iki ülkede konumundan ve zayıf ekonomik yapısından dolayı bir tartışmanın da içinde yer almaları kaçınılmaz oldu, çünkü her iki ülke Sovyetlerin Akdeniz’e inişin kapısı veya duvarı olarak NATO tarafından görülüyordu. Türkiye, bir takım NATO dışı ittifaklar içinde (İran ve Pakistan) o dönemin Sovyetler Birliği için duvar özelliğini koruyacaktı. Aynı yıllarda bir Sovyet işgali ya da Sovyet taraftarlarının yapacağı bir devrim sonrasında ülke için savunma ve saldırı amaçlı bir takım kontrol dışı ama NATO kontrolü ve bilgisi dahilinde örgütlenmelerde hayata geçirildi. Soğuk savaş sonlanana kadar yapıları ret edilen kurumlar, o tarihten sonra kabul edilmiş ve bir çok ülkede yapısı dağıtılmıştır.
Türkeş, 1648 Genelkurmay tarafından Amerika’ya gönderilecek ve orada Amerika Piyade Okulu ve Harp Akademisinde eğitim görmüş. İyi derece ile eğitimini tamamlamıştır. 1955 – 1957 yılları arasında Amerika’da Genel Kurmay temsil heyetinde görev yapmış.  Uluslar arası ekonomi eğitimi yapmış. 1959 yılında Almanya’da Atom ve Nükleer Okuluna gönderilmiş ve okulu başarı ile bitirmiştir. 27 Mayıs 1960 yılına kadar Avrupa’da bir çok NATO toplantısına Genel Kurmayı temsilen katılmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra ise darbe yapanlar arasında Milli Birlik Komitesi üyeliği yapmıştır. Yurtdışına gönderilene kadar Başbakanlık Müsteşarlığı görevini sürdürmüştür 13 Kasım 1960 hükümet müşaviri olarak Yeni Delhi’ye gönderilmiş ve orada üç yıl kalmıştır. 1964 yılında Türkiye’ye döndükten sonra Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi üye olmuş ve ondan sonra siyasi yaşamımızın vazgeçilmez bir siyasi adamı olmuştur. (Savunma, Alparslan Türkeş, Kamer Yayınları, 2013)
Kısaca yaşam öyküsünden de anlaşılacağı üzerine NATO gizli örgütlenmelerinden haberi olmaması ihtimali dahi olmayan bir kişi, siyasi yaşamımız içinde legal anlamda politika yapmıştır.
Gladio her ne kadar yer altı örgütlenmesi olmuş olsa da, bizim gibi sınır ülkelerde gelişen muhalif hareketlere karşı Gladio daha rahat hareket edebilmesi için ortam hazırlamak amacı ile görünür örgütlenmelerde kullanmış olması olasılık dışı değildir.
Gladio, var olan devlet yapısının devamını ve sürekliliğini sağlamak amacı ile inşaat edilmiştir. MHP 12. Büyük kurultayında (18 Mayıs 1975, Ankara) buna bir gönderme vardır “Anayasayı, demokratik nizamı savunur.” demektedir. (Savunma, Alparslan Türkeş, Kamer Yayınları, 2013, s:46)
“Türk Devleti’nin varlığına karşı girişilen her türlü hareket, kaynağı ne olursa olsun, artık, devletin çelik yumruğunu karşısında bulacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu konuda bizim görevimiz yine devlet kuvvetlerine yardımcı olmak, çağın savaşı olan propaganda harbinde medeni cemiyetlere, medeni cesaret sahiplerine düşen vazifeyi yerine getirmektir.” (s:47)
MHP teşkilatlarına sürekli uyarı yazısı göndermekte ve içlerine karışabilecek her hangi bir sızmaya ve kışkırtmaya karşı resmi uyarılarını yapmaktadır. “…sıkı denetim meydana getirilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması zorunludur.” (s:51) altı çizilen cümleler kurarken, disiplin ön plana çıkarılmıştır. Genel merkezin haberi olmadan hiçbir hareketin olunmayacağı vurgusu yapılmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzerine bazı şeylerin farkındalar ve kendilerince önlem almaya çalışmaktalar. 12 Eylül öncesi yaşanan olaylar tüm toplumun önünde olmuştur, mahaller cephelere bölünmüş, taraflar öncelikle taş atmayla başlayan süreç, 12 Eylül günlerine kadar silah ve bombalara kadar gelmiştir. Cepheler arası savaşta güçlü olanlar ile güçlü olmak isteyenlerinde savaşına şahitlik edilmiş, devlet ile mücadele etmekten daha çok, muhalifler arası yaşanan bir iç savaş görüntüsü ortaya çıkmıştı. Devleti temsil eden ve devlet güçleri ile hareket eden MHP ve diğer tarafta kalanlar arasında yaşanan çatışma süreci, beyinlerde devlet ile mücadele ve devleti savunma şeklinde propaganda ile biçimlendirilmiştir. Bir anlamda devlet direkt hedef konumuna gelmemiş ama devleti koruma adına NATO bilgisi dahilinde bir darbe gerçekleştirilmiş, darbe öncesi yapılan operasyonlar ile tarafların güçleri test edilmiştir. Galdio üstüne düşüne görevi en iyi şekilde hayata geçirmiş ve birbirine benzer ülkelerde domino taşı gibi arka arkaya darbeler olmuş ve her tarafta sanki karbon kağıdına kopyalanmış gibi senaryolar hayata geçirilmiş, ülkenin insanı, kaynakları ve global ekonominin bir aracı haline getirilmiştir. Galdio sadece siyasi sonuçlar ile ilgilenmemiş, siyasi sonuçları biçimlendiren ekonomik ilişkiler ve tercihlerin belirlenmesinde de üstüne düşen görevi ortam hazırlayarak yerine getirmiştir. 24 Ocak kararları hayata geçirebilmek için darbe kaçınılmazdı, onu da yaptılar birilerin çocukları!
Bugün dahi bir çok katliamın failleri ortada değildir, ortada olanlar ise biz kullanıldık demekte ya da hepten sessizlik içindeler. 12 Eylül öncesi yaşanan süreç bu yer altı örgütlenmesinin nasıl bir kaotik ortam yarattığı ve insanların siyasetçiden ve siyasetin çözüm yollarından uzak bir şekilde cephelere ayrıldığına tarih önünde hepimiz şahitlik ettik. 12 Eylül öncesi bir çok cinayetin, katliamın arkasında bu gizli örgütlenme olduğu konusunda artık bugün kimsenin kuşkusu yoktur, fakat yapılan eylemlerin arka yüzü hep karanlıkta kalmıştır, failleri yapanların bir bölümü ışık altında gözükürken, onların eylem yapmaları için ortam hazırlayanlar ve cinayetleri planlanmayanlar hep gölgede kalmıştır, açığa tam çıkarılmış bir katliam ve cinayet yoktur. Genelde bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde ölenler hep suçlu görülmüş, yaşayanlar ise kader kurbanı olarak anılarak cinayetlerin üstüne örtü geleneksel bakış açısı içinde örtülmüştür.
12 Eylül tarihimiz içinde bir kırılma noktasıdır, kırılma noktasını daha derinden kırılmaya ortam hazırlayan koşullarda bu arada yurt dışında yakın komşularımızın siyasi tercihleri değişimi ile yaşayacaktık. Sovyetler dağılmış, yerini bağımsız devletler alacaktı. Yakın komşu ülkeler NATO üyeliği için başvuru yapacak ve sırası ile önce gözlemci, sonra üye olarak kabul edilecektir. NATO ile yapılan özel gözlemci anlaşmalar ile NATO Genel Merkezinde soğuk savaş yıllarında karşı kutupta yer alanlar aynı çatı altında değişik büroları kullanacaktı. NATO en gizli ve en kanlı örgütlenmesi İtalya’da “Temiz Eller” operasyonu ile dağıtılırken, bizim gibi ülkede kaderinin tam ne olduğu tam anlaşılamamıştır. Susurluk Kazası ve sonrası yaşanan süreç bir ekibin artık gözden çıkarıldığı ve mahkeme önüne doğru getirildiği düşünülürken, ülkenin kendine özgün koşulları içinde aslında yeniden yapılanmaya geçtiği ve yeni yapılanmanın ilk icraatları ile karşı karşıya gelecektik. Özneler değişmiş ama yöntemler aynı gözüküyordu.
Bu değişim sürecinden MHP ve onun lideri çok ders aldığı ve eskisi gibi onlara hizmet etmeyeceğini ilan etmişti. Kararlı bir duruş sergileyen MHP lideri Türkeş ve onun devamında gelen Bahçeli ateşe benzin dökmek yerine bekle ve gör politikasını ve soğukkanlılıkla izleme yöntemini seçiyordu. (Bu arada MHP, Maraş, Çorum, Bahçelievler… ve Sivas katliamları hakkında sessiz kalarak olayı sahiplenmeyi sürdükleri aşikardır ve bugüne kadar hiç özür dilememişlerdir, MHP geçmişi ile yüzleşemediği sürece Gladio gibi örgütlerin ihtiyaç duyduğu insanları yetiştirmeye ve barındırmaya devam edecektir.) MHP ve benzeri partilerin tabanı her türlü sıcak çatışmaya hazırken yukarında gelen baskılama ile bugüne kadar ülke içinde küçük yerel çatışmalar dışında gerçek anlamda çatışma olmadı.
Bu demek değildir ki, MHP tabanı Gladio tarafından hala hazır bir kahraman yaratma ortamı olmadığı aksine son cinayetlerde ortak yön, çocuk yaşta kullanılan tetikçilerin bir zamanlar MHP vb. partilerin gençlik örgütlenmelerine sempatizanı olması ve çevresinden öyle algılanması tesadüfi değildir.
Tek doğru bakış açısı içinde ölme ve öldürmeye hazır gençler yeni cinayetlerin parmak izi olacak ama arkasında örgütlenmenin üstü Abdi İpekçi cinayetinde olduğu gibi karanlıkta kalacaktır. Abdi İpekçi katili ortada her türlü mesajı rahatlıkla verirken, ondan daha ileriye gidilememiş olması örgütlenenin ne kadar ince planlar ile örüldüğünün kanıtı gibidir.
NATO örgütlenmesi o şekilde kendisini korumaktadır ki, cinayete parmak izini rahatlıkla bırakırken, sanki suçlu kendisi değilmiş gibi soruşturma dahi yapabilmektedir.
Galdio virüs gibi her türlü anti virüs dalgasına göre kendisini korumakta ve biçim değiştirerek, kendisini daha da güçlendirerek özneleri değiştirerek yaşamaya devam etmektedir. Ülkemizde yaşayan azınlıklar üzerine son üç cinayet parmak izini rahatlıkla ortaya koyarken, geçmişte olduğu gibi asıl failler karanlıkta ve bizlere bakmaya ve yeni cinayetler için ortam hazırlamaya ve toplum mühendisliği alanında çalışmalar yaptığını düşünmekteyim.
Komünizm tehlikesine göre örgütlenenler bugün o tehlikenin ortadan kalkmış olmasına rağmen örgütlü olması ve örgütlü bir şekilde hareket etmesi, cinayetlerin ve katliamların üstünden örtünün kalkmaması bu kurumun varlığını devam ettirdiğinin sessizce haykırışı gibidir. Bugün dahi bir çok şey devlet sırrı ve örtülü ödenek üzerinden operasyonlar yapılıyorsa ve operasyonlar sonunda işlenen cinayetler faili meçhul olarak kalıyorsa, o ülkede öznelerin değiştiğinin kanıtı gibidir.
Ülkemiz yeni bir kırılma sürecini yaşıyor, bu kırılma süreci Ortadoğu ülkelerin kaderi ile bağlantılı bir şekildedir. Bu süreç içinde ülke içinde bir çok operasyonun olması ve hedefi yönünde toplum mühendislerinin belirlediği stratejilerine uygun değişimler yaşayacağımızı söylemek için kahve falına bakmaya gerek yoktur. Global ekonominin ve o ekonomiyi yönetenlerin çıkarlarına göre bizim gemi su alacak, yeri geldiğinde tamir edilecek, yeri geldiğinde kaptanı değiştirtecektir. Bu ülke ve buna benzer ülkelerde gelecek halkın iradesinden daha öncelikle başkalarının çıkarını daha önemli olduğunu yaşayarak gördük, yaşamaya devam edeceğiz.
İsmail Cem Özkan

14 Ocak 2014 Salı

Mimar Sinan Süleymaniye’de


Mimar Sinan Süleymaniye’de

Mimar Sinan yaşadığı çağın içinde binlerce sanat eserini gökkubenin altına bıraktı, nice kubbeler ile ibadet edenler için kutsal mekanlar yarattı. Kendisine özgü bir dil geliştirdi, o dil ile bugün dahi Mimar Sinan konuşuluyor, takdir ediliyor ve taklit edilmektedir.
Mimar Sinan’nın en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye günlerine bir piyes ile göz atma imkanımız oldu. Cem Gönen, bir düşünü sahneye taşıyarak, Mimar Sinan’ı olduğu gibi değil, kendi gönülgözü ile görmek istediği gibi görmüş ve bize bu gördüklerini yansıtmış. Bizler sahne üzerinde Mahmut Gökgöz yönetiminde, Fatih Kahraman Mimar Sinan rolü ile karşımıza çıkmaktadır.
Cami inşaatının son dönemlerini ve Mimar Sinan’ın inşaatı nasıl yönettiğini ve rolleri dağıttığına şahitlik ederiz. Kanuni döneminin baş mimarı olan Mimar Sinan sözünde durmak ve zamanında bitirmek için birlikte çalıştıklarına her türlü yetkiyi verir. Bir Ahi Dervişi gibi olur zamanı gelince, bir Hacıbektaş bilgeliği iledir. Dilinde Ahi Evran vardır, dilince Hacıbektaş. Kanuni ise onun dilince ve gönünde olanı temsil etmez, o güçlü bir devlet adamıdır ve adının sonsuza kadar yaşaması için bir eseri dünyaya Mimar eli ile bırakma talaşındadır. Çok para harcamıştır, bütçeyi zorlamaktadır. Yanında heyet ile gelir bir gün ve inşaatın gidişatını gözleri ile görmek ister. Yayılan dedikoduların ne kadarı doğru diye bir anlamda kontrol etmek ister. Mimar gelişini abartılı şekilde önemsemez, kendisine güvenmektedir ve o güven içinde çalışanlarına “işinize bakın!” der.
Mimar Sinan uzun zamandır cami içinde ses sorunu ile uğraşmaktadır, ses konusunda bir pürüz vardır, o pürüzü araştırırken genç bir mimar olan genç Davut ile tanışır. Genç Davut ustası gibi aynı ismi taşımaktadır ve kulağı hassastır ve kubbeye konulacak taşların dizimi ile sessiz ortamda tek başına çalışmaktadır. Mimar onun meziyeti ve çalışkanlığını görür ve öğüt verir, tek çalışma! Bir güvenlik almasını buyurur ama genç Davut bunu pek önemsemez ve piyes sonunda onun hayatına sebep olur. Gece çalışırken ayağı kayar ve düşer. Ölümü ani olur ama üzülme ve yas tutma şansları yoktur, zamanında caminin inşaatı bitmek ve açılmak zorundadır, çünkü Mimar padişaha söz vermiştir ve sözünü tutmazsa canı ortadadır.
Ebusuud, Şeyhülislam’dır ve kanuni adına kontrol etmektedir. Onun adına sorgu sormakta ve fetva vermektedir. Ebusuud, sarhoş bir cam işçisinin olduğunu ve sarhoş olarak ibadethaneye girerek kirlettiğini savunur. Cezası ölümdür. Ebusuud efendinin fetvaları tarih içinde meşhurdur ve genelde ölüm kokar ve ölümü sıradanlaştırarak, kendisi gibi olmayanları ve kendisi gibi dünyaya bakmayanları yok etmek üzerinedir. Bugün dahi fetvası yürürlükte olduğunu iddia edenler tarafından hala cinayetler işlenmekte ve cinayetlere hala temel oluşturmaktadır. Mimar cam ustası İbrahim’e sahip çıkar ve ışığı ve rengi en iyi kullananın o olduğunu vurgular. Bu sayede mimar yanında çalışanların tercihleri ile uğraşmadığı yeteneğine değer verdiğini öne çıkarır yazarımız. Alevi- Bektaşi inancını savunur Sarhoş İbrahim. Ölümü göze almıştır, taviz vermez. Kısa bir tartışmayı Padişah Kanuni önler ve her kesin işini zamanında bitirmesini ferman eder. Zamanında bitmezse mimarın canı ortadadır.
Müzik geçişlerde kullanılır ve çok sesli bir düzenleme ile oyunu daha seyirlik hale getirirken, sahneler ve sahne düzenlemesi içinde büyük bir kolaylaştırıcı özelliğini ortaya koymuştur. Müzikler konu ile bütünleşmiş, seyirciyi her sahne değişiminde yeni duruma hazırlamaktadır. Sahne düzenlemesi ve oyuncuların hareket alanı kazındırması açısından çok iyi kullanıldığını düşünmekteyim. Oyunun ruhuna uygun ışık ve sahne düzenlemesi ile seyirciyi kucaklamaktadır.
Bir tiyatro eseri boşuna yazılmaz, eğlendirirken bazı mesajları da içinde taşır, o mesajı seyirci dolaylı ya da direkt alır. Bazı eserler vardır ki, sadece eğlenceliktir ve eğlence içinde hiç mesaj vermeden o anın iyi geçirilmesini sağlar. Kimseyi rahatsız etmeden, sanatın ilerici yönünü ve toplumu ileriye taşıyan bilgi birikimini taşıyıcı özelliğini bazı eserlerde görmeyiz, fakat bazı eserlerde bilgi birikimini ve ileriye taşıyan tarihi birikimi görme imkanımız olur. Küçük ama önemli adımlar atar, tiyatro küçük adımlar ve ile sahne sahne yürür. Her oyun, her eser geçmişin birikimi üzerine kuruludur, her yönetmen, kendi birikimini katarak bir adım daha ileri taşır eseri. Cem Gönen bir adım atmış, onu biraz daha iler adım atmasını Mahmut Gökgöz sahnede sağlar. Oyuncuların katmış olduğu adımlar ile bizler ile buluşur.
Keyifli bir oyunu ve Mimar Sinan’ı yazarın ve yönetmenin gözünden görmeniz için bir fırsat sunuyor Devlet Tiyatroları, bu fırsatı değerlendirin derim…
İsmail Cem Özkan

SİNAN SÜLEYMANİYE'DE | İSTANBUL DT
1 perde | 1 saat 15 dakika
Yazan : CEM GÜNEN 
Yöneten : MAHMUT GÖKGÖZ
DEKOR TASARIMI: OSMAN ŞENGEZER
GİYSİ TASARIMI: MİHRİBAN ORAN
IŞIK TASARIMI : AYHAN GÜLDAĞLARI
BESTECİ : NURETTİN ÖZŞUCA
YÖNETMEN YARDIMCISI :R. ONUR DURU
KORO ŞEFİ : UĞUR YILMAZ
SAHNE AMİRİ: ERGÜL MUSLU
KONDÜVİT: ZEYNEP REHA DAĞARSLAN
IŞIK KUMANDA: KORHAN BODUROĞLU
SUFLÖZ: NESRİN SÜTÇÜ
OYUNCULAR
FATİH KAHRAMAN
MURAT KARASU
SELÇUK KIPÇAK
UMUT DEMİRDELEN
DENİZ GÜRZUMAR
GÜRAY KİP
MEHMET ÖNAL
FIRAT DEMİR
CİHAN AYHAN
MUZAFFER DEMİREL
BİROL ENGELER
YILDIRIM ERYILMAZ
UĞUR YILMAZ
ARİF MUSTAFA GÜNEY
DORUK ŞENGEZER
AYBAR TAŞTEKİN
BAŞAR ALEMDAR
CEM ÇELİK
GÖKHAN YILMAZ
NESRİN SÜTÇÜ
ONUR EROLUS
R. ONUR DURU
TUĞRUL OZAN TUĞRUL
UMUR SEVİM

15 Aralık 2013 Pazar

Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?

Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?

Abidin Dino için portre karikatür sergisi yapılmaktaymış… Üstelik birkaç senedir bu devam ediyormuş… Kim adına, neden soruları sormak doğal bir soru, çünkü ananlar ile Abidin Dino’nun siyasi, ideolojik bir yakınlığı olmadığı gibi kan bağı da yok! Kan bağına inanmam, çünkü aynı soydan gelenlerin önemli bir bölümü daha çok kendi akrabalarını ticari ve piyasa malı yapmıştır, onun adından yararlanarak geçimini sağlamaktadır.  Abidin Dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile Abidin Dino vb.lerine küfür edenler onu anması ne kadar doğrudur? Sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. Yoksa neden ansın? Türkçede bir söz var “eniştem bugün beni neden öptü” diye, onların anması bu sözü anımsatıyor bende…

Bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını pek önemi yok, çünkü kişisel ve ben yaptım oldu anlayışını temsil ediyorlar, tipik günümüz liberal insanı (!) ama serginin seçici kurul içinde kendilerine Kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. Çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği.  Kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. Bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun... Namuslu ve dürüst olun..

Komünist ve tercihleri yüzünden bedel ödeyenleri ancak bedel ödemişler ve onu temsil eden kurumlar anabilir, bireylerin anması tercihtir ve kamu önünde bireysel duruşunu gösterebilir ama onu bir kurum gibi anmak, onu anması gerekenleri ötelemek, siz kim oluyorsunuz anlamına gelir... Abidin Dino’nun politik savunucuları olduğunu iddia edenlerin bunu bir kere daha düşünmeleri gerekir. Türk karikatürü içinde ne kadar Nazi vb olduğunu unutmayın. Türk karikatürü aydınlık yüzü kadar geçmişi pislikler ile örülüdür... Pisliklerin üzeri örtüle örtüle ve izleyicileri kandıra kandıra mizahı iktidarı savunan bir araç konuma getirildi, bu tutum artık sonlanmalı ve mizah olduğu konumuna geri dönmelidir.

Bu sergiyi yapanları kınıyorum, faşizme ve dincilere çanak çaldığınız ve devrimci komünist insanların altını boşalttığınız için... Onları birer rant haline getirip ünlü olma hevesleri ile adlarını kullananların bu istemleri boğazında kalmasını istiyorsanız, artık sahip çıkın değerlerinize…

İsmail Cem Özkan

Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!


Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!

Yazı yazma serüveni sürekli geriye doğru dönüp bakmayı getirir. İlerisini yazmak için dahi olsa geri dönmek gereklidir, geri olmayınca ileri zaten olamıyor. Yaşantımızın içinde tarih defterine bıraktığımız o kadar çok anı ve unuttuğumuz şeyler vardır ki, hiçbir kelime, cümle ve öfke ile yazılan satırlar onları bugün aynı heyecan ve öfke ile karşılamamızı getirmez. Üzerine tozlar serpilmiş, serpilen tozların altında öfkelerimiz birer anı haline dönüşmüş, dudaklarımızda sadece acı gülümseme bırakan duygular halinde bugüne yansıtabiliyoruz. Bugün geçmişin acıları ile alnımıza ve yüzümüze çizilen çizgilerin hesabını ve neden çizildiğini hiç birimiz bilemeyiz. Bizler tarih içinde kendi tanrısını yaratmış tek canlıyız, bugün o tanrıyı içimizde öldürmeye çalışsak da bir şekilde korkularımız ve bilinmezlikler içinde yaşamaya devam eder. Ne zaman bir bilinmezlik ile karşılaşsak o tanrı kafasını çıkarır ve bize gülümser. Çünkü bilir ki o, bilinmezlikler içinde yaşadığını. Bilinmezlik korkudur. Korkuyu büyüten, geliştiren ise tarihimizdir. Tarih iyi okunmadığında, korkuyu besler. Korku ise bizim cesaret ile adım atmamızı engeller, hatta bir hücrede yaşamaya zorlar.
Eskiden matbaada basılan dergiler için yazı yazardım, matbaada basılan yazılar içinde öfkeme mürekkebin kokusunu ve kelimelerin hıncını eklerdim. Bugün mürekkebin kokusu artık yok, ekrandan yansıyan ışığın oklarını gönderebilirim ancak ama ne yazık ki içimde ne öfke ve de hınç vardır, üzerilerine tarihin tozları serpilmiş, daha sakin bir şekilde yazılarımı yazıyor, kafamda ki düşünceleri otosansürleyerek ekrana aktarıyorum. Yaşadığımız çağın ruhu her şeyin fiyatını bilen ama değerini bilmeyenlerin hoyratça konuştuğu bir dilimdir. Parası olan istediği düşüncesini bir başkasına aktarıp, o aktardığı kişinin kaleme aldığı ve sonra bir başkası tarafından düzeltilen (redekte edilen) ve yayınevinin çıkarlarına uygun basılan dijital ve normal kitap olarak karşımıza çıktığı çağdır. Araştırma yerine, kulaktan dolma, yanlış kaynaklardan yanlış sonuçlar çıkarılarak elde edilen bir balon düşünceler eşliğinde gerçeklikten uzaklaşan bir kuşağın içinde kendimizi buluyoruz. Üretmeyen ve üretilenin altına imza atan bir çağın içindeyiz.
Tarihte kırılma noktaları eski zaman diliminde uzun zamanları kapsardı. Kuşaklar sonucunda kırılmalar yaşanır ve yeni bir çağa adım atılırdı, son yüzyıl içinde ise kırılma artçıları daha kısa aralıklar ile olmaya başladı. Bir kuşak birden fazla kırılmaya şahitlik ederken, artık kırılmaların ne olduğunu dahi anlayamadan başka kırılmaların içinde kendisini bulan ama henüz o geçmiş kırılmanın sonuçları tam ortaya çıkmadan yeni kırılmanın yaratmış olduğu fırtına içinde girdaplaşan havada kendisini rüzgarın gücüne bırakanları olduğu bir zaman diliminde ne tarih, ne gelecek ne de bugün vardır. O an içinde, o anının ruhiyesini yaşamaya çalışan ve sadece kendisini düşünen bireylerin oluşturmuş olduğu topluluklar ortaya çıktı. Binlerce yılda oluşan medeniyet, birikim, kültürel diller birer birer iç içe geçerek yok olmakta ve her yiyeceğin içine katılan şeker gibi tatlı bir hayalin içinde görüntülerini dünyaya yansıtan ama kısa zamanda yok olan yaşamların, olmayan mezarlıklarında dolanır olduk. Her kültür bir başka kültürü anlıyormuş gibi yapıp, ortak bir yaşam yaratma telaşına kapılmadan olduğu gibi yaşamaya eksik cümleler ve işaret dili ile anlaşır kılmaya çalışıyorlar geçen günlerini. Emekliliğini bekleyen bir işçi gibi görevini yapan ve istikrarı bozulmadığı sürece hiçbir konuda görüş belirtmeyen tepkisiz bireylere döndük.
Arkadaşlarımız ile daha çok vakit geçirmeye başladık, ellerimizde son teknoloji ürünler ile. Bir birimizi dinlemeden fotoğraf çektirip, ne kadar mutlu olduğumuzu bizi izleyenlere göstermeye başladık. Evde bir biri ile konuşmayanlar, topluluk içinde en iyi sanatçıya taş çıkaracak kadar rollerini oynayıp, rollerine uygun kıyafetler içinde mutluluk fotoğraflarını paylaşırken, ne yediğini, ne içtiğini tüm dostlarına göstermekten geri durmayanların olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bugün bizlere doğal gelen bu davranışlar, kıyafetlerimiz bir on yıl sonra acaba nasıl gözükecektir.
İlişkilerimiz, düşünce yapımız, tercihlerimiz evrensel yiyecek dükkanlarında satılan tatlar gibi oldu. Hazır ve reçetesi belli yiyecekleri tüketirken, bizlerin de bir birimize benzerlik oranımız arttı, hangi dili, hangi şehirde yaşadığımızın artık önemi yok, hiç kimse hiçbir yerde yabancı değil, her kişi yaşadığı yeri ve dili tanımıyor haldedir.
Kelimelerimin öfkesi artık yok, çünkü cümleler kurmak için hangi dili konuşacağımı ve hangi dili bildiğimi bilmiyorum. Hepsinden birer parça, hepsinden bir sembol biliyorum. Artık bütün insanlar bir birleri ile araya tercüman almadan anlaşabiliyor. Belirli cümle yapısını bilmek artık yeterli. Evlere alınan romanlar, öykülerin yeri artık boş. Şimdi onların yerini 140 kelime her duygusunu anlatmaya çalışanlar var.
İçimde öfke birikmiş, kelimeler öfkemi anlatmıyor, çünkü unuttum öfkemi anlatacak kelimeleri!
Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum, anı yaşamaktayım!
İsmail Cem Özkan

13 Aralık 2013 Cuma

Çehov, Üç Kız Kardeş


Çehov, Üç Kız Kardeş

General Prozorov öleli bir yıl olmuştur, ölüm yıl dönümü aslında en küçük kızının vaftiz günüdür. Evde artık hüzün değil, mutluluk ve unut havası hakimdir. İrina neşe içinde evin içinde sürekli hareket halindedir, eskisi gibi olmazsa da küçük bir parti ile evin içine neşe saçılacaktır. Umut aynı zamanda Moskova’ya dönüş hayalidir. Babasının mesleği gereği geldikleri şehirden artık ayrılma zamanı geldiğine inanır üç kız kardeş. Üç kız kardeşin yanında bir de erkek kardeşleri (Andrey Sergeyeviç Prozorov) vardır ve erkek kardeşleri aşıktır. Bilim insanı olmak istemiş ama meclis üyeliğini tercih etmiştir. O Moskova hayali kurmadan kendi dünyasındadır. Andrey babsının beklentisini yerine getirmemiştir, iyi bir eğitim almış olmasına rağmen yaşadıkları yerde yaşamaktan mutludur. Natalya İvanovna’ya aşıktır. Karşılıklı bir aşk içinde olduğunu düşünmekteyiz. Fakat işin aslının öyle olmadığını evlilik sonrasında göreceğiz. Natalya kendi yaşamından kurtulup seçkin bir ailenin içinde olma hayalindedir ve bu hayali evlilik ile gerçekleşecektir. Egosunun dış dünya ile (çevresi) çatışması ve aşağılamasına şahitlik edeceğiz.
Oyunun ana teması mutlu olmaktır. Mutlu olmak için çaba sarf edenler, dış dünyada yaşanan gelişmelerin etkisi ile bir o yandan bu yana doğru savrulmaktadır. Tarihin kırılma noktalarına göz atarsanız, her kırılma sosyal ve aile yapısını da kökten etkilemiştir. Alışkanlıklar, düşünce yapısı ve geleneksel ilişkilerde değişim kaçınılmazdır.
Üç kız kardeş oyununda karakterler yaşamdan cımbız ile seçilmiş ve sözler felsefi derinliği olan ama yüzeysel sözlermiş gibi algılanan diyaloglardan oluşmaktadır. Her sözün, her hareketin bir sonraki söze ve davranışa bir davetiyeyi içinde barındırır. Diyalektik bir bakış açısı ile Rus toplumunun kırılmasına üç duvarlı olan sahnede şahitlik ederiz.
İvan Romanoviç Çebutıkin kareketeri bir anlamda Çehov kendisini sahneye taşır, “Allah topunun belasını versin! Benim hala doktor olduğumu sanıyorlar. Bütün hastalıkları iyileştirmesini bilirmişim. Oysa benim kesinlikle bir şey bildiğim yok. Bütün bildiklerimi unuttum. (...) Çarşamba günü ölümüne sebep olduğum şu kadın geldi aklıma. Daha bunun gibi bir sürü şeyi anımsadım. Kendimden tiksindim, iğrendim… Gittim güzelce çektim kafayı.” diyecek kadar içtendir. Bir düello öncesi içini saklamadan ortaya serer. Yola çıkacaktır, belki geri dönmeyecektir ama yapması gereken bir iş vardır, bir düelloda şahit ve doktorluk yapacaktır. Kendisini bir silüyet olarak görür, “aslında bizler burada değiliz, bir görüntüyüz, gerçek olduğumuzu kim biliyor” der. Baron Nikolay Lvoviç Tuzenbah düelledo hayatını kaybeder, ölüm haberini doktor getirir.
Toplumun dışında, toplumun içinde yaşayan bir ailedir. Kendilerini yaşadıkları toplumundan ayrı görme eğiliminde olan en az üç dil bilen kardeşler, o yaşadıkları yere göre çok lükstür ama bilgi geleceğe aktarılan en önemli şeydir. Kullanmadıkları bilginin aslında geleceğe bırakacağı bir şeyi yoktur. Yarım yamalak dil bilgisi ile yaşadıkları yerin yerlilerinden olan Andrey’in eşi Natalya (Nataşa) onlara hükmetmeye ve hatta küçümsemeye başlamıştır. Bilgilerini bir silah olarak kullanamayan ve alçakgönüllü olan kız kardeşler, sessizce olayı izlerken, içten içe bir isyanında ateşini beslemektedir. Hayal kırıklıkları ve yaşamın dayatmaları karşısında boyun eğiş.
Maşa ortanca kardeştir, Kuligin ile evlidir. Kuligin öğretmendir, Latince dilini iyi bilmekte ve onlara göre soylu bir aileden gelmemektedir. Onların yanında kendisini aşağıda görür ve her daim onların yanında sesi daha aşağıdadır. Maşa bu durumdan şikayetçidir ama eşine bu şikayetini belirtmez, o kafasında canlandırdığı adam ile evli değildir ve mutsuzdur. Bir gün babasının arkadaşı onları İrana’nın vaftiz gününde davetsiz gelmesi ile Maşa’nın yaşamında değişimler olmaya başlamıştır. Chanan Andre Nikolas onların yaşadığı yere atanmıştır ve bir zamanlar aşık Andre olarak anıldığını anımsar kız kardeşler. Geçmişten gelen bir umuttur, çünkü o Moskova’yı temsil etmektedir. Onların doğduğu ve çocukluklarını yaşadıkları yerdir. Andre kısa zamanda evliliğinin sorunlu olduğu ve mutsuz olduğunu Maşa ile paylaşır ve onun ile bir gönül serüvenine yelken açarlar. Maşa eşini aldatmaktadır, umudunu, mutluluğu Andre kollarında bulduğunu düşünür. Bu durumdan haberi yokmuş gibi davranan öğretmen Kuligin artık müfettiş olmuştur ama eşini sonsuz bir bağlılıkla ve olduğu gibi sevmektedir. Bu arada özgüveni gelmiştir, artık kendisini müfettiş olarak ispat etmiştir.
Üç kız kardeşin en büyüğü öğretmendir, mesleğinden haz etmemesine rağmen işini yapar. Okul müdürü olduktan sonra daha fazla çalışmak zorunda kalır. Küçük kardeşine analık görevini ve hayatın gerçeklerini anlatır. Aşk ile evlilik yoktur, kadın görevini yapar evlilikte ve kadınalr görevlerini yapmak için evlenir der. İrina, aşk olmadan Baron Nikolay ile evliği kabul eder. Baron daha çok para kazanmak ve çalışmak için askerlik mesleğini bırakır ve bir madende çalışmak için sivil yaşama geçiş yapar. Vasili Vasiliç Solyoniy ile arlarında bir sürtüşme olur ve düello kararı alırlar. Evlilik hayali kuran çiftler birleşemeden bu düello ola hayatları ayrılır. En küçük kız kardeş, Moskova ve mutlu evlilik hayalide artık hayatta yerini kaybetmiştir. Üç kız kardeş bir birine daha sıkı sarılmak zorundadır. Toplumsal dönüşüm şehirde bir isyan için ortam hazırlamış ve şehirde çıkan yangın ile bir çok mahalle ateş içinde kalmıştır. Prozorov ailesinin kaldığı evde yangın yeridir. Değişim, hiçbir şeyin dün gibi olmayacağını haykırmaktadır. Askerler şehirden ayrılır ve şehir artık eskisi gibi dışarından gelenlere açık değildir, tren garı şehrin son geçici yerleşen askerini de yolcular.
Üç kız kardeş bir birini bir bankın üzerinde sonbahar yaprakarının üzerinde kucaklarken gülümserler ama neşe yoktur gülüşlerinde ama hayatın acımasız saçmalarının farkına varmışlardır.
Oyunun genel kurgusunu aslında oyunun başında söylediği sözde saklı tutar, günümüz bakış açısı içinde pek anlamsız gelebilir hatta kadın düşmanlığı bile algılanabilir ama Çehov oyun içinde başka bir kahramanına bunu da söyletir. Zaman olur, bugün yaşadıklarımız ahlak dışı hatta küfür bile algılanabilir der. “erkekler konuşursa felsefe, kadınlar konuşursa dedikodu olur “ der… bütün oyun boyunca erkeklerin sözlerinde felsefe ve ince ironi hep saklıdır ve erkekler arlarında konuşacak söz bulmadıklarında “hadi der felsefe yapalım!”
Oyunun içeriği konusunda yazı yazınca elbette tiyatro eseri bitmiş olmaz, tiyatro eseri bir bütündür, bir parçası öne alınarak onu yargılamak doğru değildir. Üç duvarlı sahnede gerçekleşen oyunu oyun yapan, ışık, müzik, dekor, yan rollerde oynayan oyuncuların ana oyuncuların oyununu öne çıkaran davranışlarıdır. Bütün bunların sistemli, düzenli ve bir bütün olarak hareket etmesini sağlayan yönetmendir.
Mehmet Birkiye büyük bir birikimin sahibidir, bu kadar ağır ve uzun bir oyunu sahneye koyarken elbette birikimleri ve çağdaş tiyatronun olanaklarını en sonuna kadar kullanmıştır. Seyirciyi elde tutmak için, uzun konuşmaların ve hareketin az olduğu alanlarda ışıklar ve müzik ile seyirciye mesaj vermeyi unutmamıştır. Mehmet Birkiye denilince aklıma Kenter Tiyatrosu gelir. Usta sanatçılarının yetiştirdiği öğrenciler ve o tiyatro anlayışının daha da gelişerek bizlere sunumu gelir. Mehmet Birkiye nedense benim kafamda Kenter’leri canlandırır. Sahnede bir anda Yıldız Kenter bize bakıyor hissine kapılırım. Şükran Güngör’ün babacan tavrını bir anda Doktor rolü içinde olabileceğini kafamın içinde görüntüye bırakırım. Müşfik Kenter’i bir aşık! Mehmet Birkiye birikimlerini bizim ile bu oyun aracılığı ile paylaştığı için teşekkür ederim. Oyuncular şanslı, onun gibi bir birikim ile çalıştıkları için, biz şanslıyız, Mehmet Birkiye ile birlikte çalışan bir birinden değerli Tiyatro çalışanları ve oyuncularını bizim ile buluşturduğu için…
Sahne düzenlemesi ve sahne içinde objelerin hareketi oyuncuları ve bizi rahatsız etmeden sahne değişimi yapması büyük bir başarı olarak düşünüyorum. Gökyüzünde asılı olan leylekler yerine acaba V şeklinde hareket eden ördekler olabilir miydi demeden kendimi alamadım, çünkü diyaloglar arasında leylek yok!
Müzik konusuna gelince, söylenen parçaların hangi dile ait olduğu konusunda kafamda hala sorular var, acaba hangi dilden söylendi? Ben İspanyolca olduğunu düşünüyorum ama Rusça çok iyi direniş parçaları olduğunu düşünmekteyim… ama bu beni rahatsız etmedi, muhteşem ve çok uyumlu bir müzik ile oyunun ritmini elinde tuttuğunu düşünüyorum…
Emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ederim…
İsmail Cem Özkan

http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/8008-cehov-uec-kz-karde.html

ÜÇ KIZ KARDEŞ 
Yazan : ANTON ÇEHOV 
Çeviren : ATAOL BEHRAMOĞLU |
Yöneten : MEHMET BİRKİYE
DEKOR TASARIMI: BEHLÜLDANE TOR
GİYSİ TASARIMI: ŞİRİN DAĞTEKİN YENEN
IŞIK TASARIMI: İ. ÖNDER ARIK
BESTECİ: ÇAĞRI BEKLEN
KOREOGRAF: ALPASLAN KARADUMAN
DRAMATURG: M.MELİH KORUKÇU
YÖNETMEN YARDIMCISI: KUBİLAY KARSLIOĞLU
ASİSTANLAR:TUĞÇE ŞARTEKİN KARASU, ZUHAL ACAR
SAHNE AMİRİ: OKTAY UÇAR
KONDÜVİT: EMRAH TİRSİ
IŞIK KUMANDA: SEDA ÖZYURT
SUFLÖZ: ŞEYDA PEKTOK
OYUNCULAR
AYŞE LEBRİZ BERKEM
VEDA YURTSEVER İPEK
İMER ÖZGÜN
KUBİLAY KARSLIOĞLU
GÜRAY GÖRKEM
ONUR DİKMEN
KAYA AKARSU
SEVAL GÖKÇE
KÜRŞAT ALNIAÇIK
OKDAY KORUNAN
TURAN GÜNAY
GÜMEÇ ALPAY ASLAN
HÜSEYİN SEVİMLİ
HASAN DEMİRCİ
KORO
ZUHAL ACAR
MELEK CEYLAN
OĞUZ İŞÇİ
KÜRŞAT KARAMAN
TUĞÇE AYDIN
AYÇA GENÇ
GÖZDE KISA
SERCAN ŞANLI
SİMGE KONRAT
MERVE KAYAALP
HAKAN YENİ
MÜZİSYENLER
AYÇA SANCAKZADE
ARİ ARİS