19 Mart 2015 Perşembe

Duygusal tepki!

Duygusal tepki!

Sol, 12 Eylül yenilgisinden sonra kendisini izleyici konumda, olayların arkasından sadece yorum yapar halde buldu. Bu yorumcu konumuna o kadar alıştı ki, Marks’ın 11. Tez’i sadece geçmişte söylenmiş güzel bir söz olarak algılanır oldu. Zaman zaman o söz kullanılsa da, nasıl olsa devrimcileri değil, felsefecileri ilgilendiriyor algısı bilinç altına işlenmiş olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç yok algısı sanırım solun kılcal damarlarına kadar işledi!
12 Eylül sol tarihi için önemli bir kırılmanın ve yenilginin tarihidir. Her ne kadar kendisini yenilmiş hissetmeyen solcular olsa da genel anlamda sol yenilmiş olduğunu bugün yaşanan kriz ortamına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü sol gündemi sadece yorumlamak ve birbirinin açığını aramak ile geçirmekte, içinde ki liberallerden temizlenme telaşı ve yorgunluğu içindedir.
Sol kırılmanın etkisi ile bir çok değerli üyesini sağın liberal rüzgarına kaptırmış olmasına rağmen, sağ sularda politika yapan liberallerin bir bölümü hala kendilerini solcu görmekte ve sol adına konuşmaya ve geçmiş anıların yarattığı rüzgar ile çevresine hayran kitlesi toplama telaşı içindedir.
İşverenin sağcı olması, işçinin işçi olmaktan çıkarmaz, o yüzden medya alanında sağ medyada çalışanlar patronların çıkarına uygun yazı yazarken, hala kendilerini solda görmeye ve solcu gibi özel yaşamında devam etmekteler. Ki bireylerin iş dünyası ve özel yaşantısı arasında ki çelişki artık çelişki olmaktan çıkmış, patronu için kalem oynatmak bir işçinin yapması gereken görev olarak algılanır olmuştur. Bir fabrikada ki işçi ile medya çalışanı kendisini eş görerek, yaptığı iş ve sonucunu da doğal olarak eş görmekte ve sonuçta oluşan olumsuzluktan kendisini sıyırabilmektedir. Mantık süzgecini bir silah fabrikasında çalışan işçi ile kendisini eş gören bir medya çalışanı (editör, gazeteci vb) sonuçta yaptığımız işin ürünü birilerin canını acıtıyor olabilir ama yaşamak için çalışmak ve patronun ihtiyacı olan artı değere katkı sunmak zorundayım diye mantık yürütür. Vicdan rahattır!
Sol kulvarda olup da duygusal politika yapmayan yok gibidir, solcular genelde duygusaldır ve duyguları ile tepki verirler! Yaşanan sol içi çatışmaların önemli bir bölümü, verilen bu duygusal kararların sonucudur. Duygusal insanlar kriz yönetemezler, her kriz ayrılık demektir. Her ayrılık ise ileride oluşturulacak teorik çalışmanın başlangıcını temsil eder. Ayrıl, sonra ayrılık sebebi olan duygusallığı ortadan kaldıran mantığa uygun teori oluşturma süreci. 
Bir çok medya alanında verilen duygusal tepkiler, aynı zamanda çatışmalar içinde zemin oluşturur. Gruplar, fraksiyonlar arasında incir çekirdeğini dolduramayan sudan sebepler yüzünden çatışmalar olmakta, çatışmalar sonucunda oluşan küslükler ve ön yargıların oluşturduğu duvarların örülmesini de beraber getirir. Artık küsülen tarafın ne dediği, ne yaptığı önemli değil, her koşul altında o haksızıdır ve muhatap alınmaya değmez!
Birbiri ile ilişkisi olmayan solcuların oluşturduğu yapılarda bir arada yaşamanın koşulları üzerine teoriler üretilir, geleceğin profili içinde ‘hoşgörü’, ‘çok kültürlü’, ‘bir arada yaşam’dan dem vurulur, “o belirsiz geleceğin ‘ilk nüveleri’ şimdiden atılmalıdır” diyerek de büyük ve keskin cümleler kurulur.
Sol, solcu söylemler yanında sağın benimsemiş olduğu davranış biçimlerini içselleştirmiş ve bilinçaltından o davranışları duygusal tepkiler ile vermektedir. Üstelik vermiş olduğu tepkinin sağ bir tepki olduğunu bilincine bile çıkarmaz ve her daim haklı ve ders verir konumdadır.
12 Eylül kırılması ile geçmişi ile bağı kopanların, geçmişi ile bağ kurma adına geçmişin destanlaştırılması, dokunulmaz kılınması, eleştirilmesi yerine güzellemenin yapıldığı bir süreç sonunda; eteklere biriken geçmişten kaynaklanan (kırılma döneminde yaşanan cezaevi süreçleri) birikimin oluşturmuş olduğu taşlar, fırsat ele geçer geçmez bir birine atılmakta ve güvensizlik; hareketleri belirleyen önyargıların temel taşı olmayı korumaktadır. Eteklerde bitmez tükenmez ve her geçen gün yeni taşların da eklendiği bir süreci yaşamaktayız. Her geçen gün, geçmişi ile yüzleşemeyen, geçmişi hakkında açıkça konuşamayanlar kafalarında oluşturmuş oldukları kendi gerçekliği içinde yeni taşlar eklemekte ve karşı tarafın yapması muhtemel olan siyasi çalışmayı da taşa tutarak yapamaz, iş göremez hale getirmektedir.
“Ya bendensin ya değilsin”, ya da başka söylem ile “ya sev ya da terk et” anlayışı sağ anlayış olduğunu hepimiz biliriz ama bu sağ anlayışın sol görünüm içinde olduğunu yaşayarak görüyoruz. Bu sağ duruş, bugün “geçmişime, hareketime küfretti” (eleştirdi) bakış açısı içinde ‘küçük olsun benden olsun, biat etsin’ mantığı düzlemi içinde ilişkiler oluşturulmaya çalışılmakta ve geçmişin destansı havası içinde bir arada durmaya çalışılmaktadır. Bu da politika yapamazlığı beraberinde getirmektedir, çünkü sağ duruş üzerinde sol politika olmaz.
Kitleden uzakta, birkaç göstermelik eylemler dışında meydanlarda olmayan, kendi yazar, kendi okur, kendi seminer verir, kendi dinler, sanatın para getiren tarafı ile ilgilenilip, kurumların kirasını karşılayan etkinlikler ve cafeler yeni sürecin sadece ekonomik boyutunu yansıtır.
Ülkemizde politika dinci ve etnik kimlikler üzerine politikanın dominant olduğu bir süreci yaşamaktadır.
Büyük kırılmadan sonra ülkemiz solu, sağ zeminde ve etnik kimlikler ve aidiyatlar üzerinden politika yapar oldu. Sorgulamadan biat et, geçmişi anlamadan ve bilmeden yarına kucak aç dönemindeyiz.
Sol, “mazlum halk ile dayanış, onların haklı mücadelesine destek ver” yerine, Kürt hareketinden daha fazla Kürt halkının mücadelesini (ayrılma hakkını) savunan, dayanışma yerine onlar adına karar veren, onlar gibi düşünüp onların çıkarına kararlar alıp, onlar adına tavır geliştirilen bir sürecin parçası oluverdi. Bu parçası olduğu şey dayanışma değil, solu ortadan kaldıran ve Kürt halkının kendi istemleri ve çıkarlarına karşı yapılmış bir müdahale olarak, hem kendisine hem de var olan Kürt halkının tercihine zarar verir konuma gelmiş durumdadır. Solun görevi ülke içinde yaşayan halklara ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı kullanması için ortam hazırlamaktır, onlar adına söz söyleme ve eylem yapması değil.
Sol, etnik kimlik üzerinden politika belirlemez, solun tercihi sınıf temellidir, sınıf politikası yapar ve geliştirir. Bir arada mücadele etmeyi “bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganı atarken sınıf temeli bir sistemi hayal eder ve o yönde örgütlenmek gerektiğini vurgular.
Yaşananları anlamak yerine duygusal tepkiler verildiği, iktidarın bilerek ya da bilmeyerek yedek değneği olduğu bir süreci yaşıyoruz.
İktidar bugün pervasız hedefine doğru koşuyorsa bunun tek sorumlusu muhalefetin iktidarın yedek değneği olma işlevi ve iktidarı kollayan tavrıdır. İktidarı kollamak için illa onun ağzından konuşmak olmadığını yaşadığımız son on yıldaki gelişmelere de bakarak anlarız. Demek ki bizler birbirimize karşı küfrederken aslında başkasını kolluyor ve koruyoruzdur! 
Kısaca bu dönemde, birbirini anlamak yerine birbirine küfredenlerin hepsi iktidarın yedek değneğidir. O yüzden küfredenleri muhatap alıp ve duygusal tepki verilmesini anlamıyorum! 
Politika duyguların dışında akıl ile yapıldığında hedefine doğru adım atmış demektir, duygular ile hareket edilmesi var olan kaosun ve girdabın kronikleşmesini sağlar. 
Sol, yakın tarih içinde kriz yönetememiş, krizlerden ders çıkarıp yeni krizlerin oluşmasını engelleyecek yaptırımlar alamamış olduğunu, duygusal tepkiler ve o durumun sonucu oluşan rahatsızlığın devam ediyor olmasından anlamaktayız. 
Krizi yönetemeyenler geçmişlerine öykünerek günü kurtarır, o yüzden sol geçmişini yaşamaktan bugünü tespit edememiş, yarını kucaklayacak örgütsel bir ağ kuramamış olduğunu yaşadığımız politik kriz ortamında bir kere daha gördüm... 
Solun, sol politikası olmadığı için dayanışma ile yetinir konuma gelmiş, halkın ve günlük olayların dışında gözlemci konumda sadece olayları yorumlarken görüyoruz...
Sol, 11. Tez’i yeniden anımsamak ve içselleştirmek zorundadır. Duygusal tepki yerine akıl ile tepki veren ve yaşanan her krizden kendisi lehine sonuçlar çıkarmalıdır. Aksi halde bu duygusal tepkiler gelmekte olan zifir karanlık koşullarda, İran solunun yaşamış olduğu gibi, solun hepten yok olması ve dinci “sol” yapılar içinde yaşam alanı arama tercihi ile karşı karşıya kalabilir.

İsmail Cem Özkan

17 Mart 2015 Salı

Komşum Hitler

Komşum Hitler

Herhangi bir şehirde, eski bir binanın bilmem kaçıncı katında bir mutfak. Aynı zamanda konuklarını ağırlayacak kadar geniş. Eski yapı olduğu için kapılar mutfağa açılmaktadır, çünkü geçmişte soba ile ısıtıldığı için kış ayarlında kapılar kapalı kalır ve ısıtılırmış. Şimdi soba yok, kapılar her daim açıktır.
Günlerden herhangi bir gün, ev sahiplerine misafir gelecektir. Selçuk, evin erkeği. Bir iş yerinde çalışmaktadır ve patronundan beklentisi vardır. Yıllarını iş yerinde geçirmiş, çalışmasının karşılığı olarak kademe yükselmesi beklemektedir. Beklentisi sonucu bir gün patronunu ve eşini evine çağırmıştır. Ebru, Selçuk’un eşidir ve bir iş yerinde çalışmaktadır. Bir de oğulları vardır ve okul tatil olduğu için kamptadır.
Aykut, bir iş yerinin CEO’sudur. Eşi Gamze ev kadınıdır ve kendisini blog yazarı olarak tanıtmakta ve moda sosyal dünya içinde kendisine yer aramaktadır. Kendisine yarattığı dünyanın içinden o role uygun davranmaktadır. Sesini inceltmekte ve davranışları ile bu sese uygun bize göre abartılı davranışlar içindedir. Sosyal dünya içinde arkadaşları vardır ve kocasının ilgisizliği dışında başka ilgilenenlere gönlünü kaptırmıştır ve o kaptırdığı kişinin aynı zamanda cenazesinin olduğu zamandır. Ama kocasından sakladığı ilişkiyi açık etmemek için cenazeye gitmemiş, kocasın çalışanın evine bir akşam üstü yemeğe gelmişlerdir.
Her şey normal gibi gözükmektedir. Ebru ve Selçuk aralarında ki sorunları bu akşam için unutup, mutlu aile profili çizeceklerdir. Her şey normal ve patronun gözüne girmesi için olması gereken özen gösterilmiş günlerden biridir.
Konuklar gelir, salondan zaman zaman sesler gelmektedir. Gelen sesler tv sesidir. O gün olağanüstü bir şey olmuş, ekranda belgesel kanallarından eski liderler oturma odalarına canlı olarak ekrandan çıkmaktadır. Ne tesadüfi ki Selçuk ve Ebru’nun evine Hitler gelmiştir. Hitler, Ebru ile dans etmiş, Ebru’nun konuklar için hazırladığı dolmaları yemiştir.  Konuklar mutfakta, Hitler salondadır. Konuklar, Hitler’in varlığından haber olduktan sonra olaylar gelişir ve Gamze’nin sosyal medya aracılığı ile olayları canlı yansıtması sonucu medya ve şehrin insanların haberi olmuştur. Hitler hayranları Hitler için evin önüne gelmiş, tezahürat etmektedir.
İşin içine medya çalışanları katılır. Ve olaylar zinciri yan odada Hitler vurgusu üzerine kurgulanır ve internet, tv yayınlarının yasaklanmasına doğru giden süreç başlar, çünkü buna benzer olaylar başka evlerde de olmaktadır. Bütün diktatörler evlerin salonlarında bulunan tv ekranlarından çıkmaktadır.
Bu oyunun konusu kısaca bu, peki bu oyun bize ne anlatıyor?
Açıkça vurgulayayım, bana hiçbir şey anlatmıyor, sadece Hitler hayranı olan bir kalabalığın olgusu vurgusu dışında. Mutfaktakiler mi gerçek Hitler, salonda oturan mı diye soru sorulur ama mutfaktakilerin Hitler ile benzerlikleri küçük bir anlık anekdotta geçer, o da Aykut, Gamze’nin sevgilisini öldürtmüş, Selçuk, Aykut’u bazı şeylere ikna etmek için ortam hazırlamak adına dövdürmesidir. Aslında tüm diktatörler bizim içimizde ve bizim ile yaşıyor denmek istenmiş ama başarılı bir vurgu yoktur. Çünkü mutfağa gelen kameramanın neden salona gitmek istememesi tam yansıtılmamış, ayakları yere basmayan bir direniş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Traji komik diyebileceğim bir oyun izledim. Kara mizah unsurlar var mıydı, tersine balon mizah unsurların bol bol kullandırdığını gördüm. Karikatürlerde balon konuşmalarda kullanılan dilin sahnelerde uyarlanmış halini. Anlık gülüp geçilen ve geriye hiçbir iz bırakmayan metinler. Şimdi yazıyı yazarken acaba nerede ve neden güldüğümü anımsamıyorum bile. Ama keyif ile zaman geçirmek için seyirlik bir oyun.
Sahnede oyun akışı içinde ışığın çok iyi kullanıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sahne tasarımına Barış Dinçel eli değdiğini sahneyi ilk anda görür görmez hissettim. Bir Dali ruhu bizim sahnemize esintisi bırakmış gibidir. Oyunun vurgulanması gereken kapıları ve ekran aracılığı ile olağanüstü koşulu çok iyi anlatmış.
Kostüm, sahne tasarımına uygun yapılmış, beni rahatsız eden hiçbir şey yoktur. Arkadan gelen sesler zaman zaman kulağımı tırmalayacak ve sahnede konuşmaları kaçıracak boyutta yüksek olmuş, fakat sanırım öyle bir tercih kullanılmış olduğunu düşündüm.
Oyundan geriye seyircinin alkışı ve hoş vakit geçirmesi kaldı. Aklıma bir soru bıraktı mı, düşünüyorum, sorguluyorum ama bir şey bulamadım. Hitler figürü, sosyal medyanın kullanımı vb..  faşizm yaşanırken ve şimdi ki zamanda yaşanan durum?
Oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yapmışlar ve keyifli dakikalar geçirmemize vesile oldukları için teşekkür ediyorum.
Şehir Tiyatroları sisteme ve yaşadığımız politik kaosa dokunmayan oyunlar seçmiş olmasına rağmen hala eleştiri oklarını üzerinden atamamış, sürekli eleştiri altında olduğu gerçekliğini sahneye çıkan Genel Yayın Yönetmenin konuşmasında hissettim.
100. yılında Şehir Tiyatroları perdelerini açmaya ve genç yazarlara da alan açmaya devam ediyor. Bu bile başlı başına başarıdır.
İsmail Cem Özkan

KOMŞUM HİTLER
Yazan: ALİ CÜNEYD KILCIOĞLU
Yönetmen: TOLGA YETER
Dramaturgi: ARZU IŞITMAN
Sahne Tasarımı: BARIŞ DİNÇEL
Kostüm Tasarımı: GAMZE KUŞ
Işık Tasarımı: MAHMUT ÖZDEMİR
Efekt: YUSUF TUNCER
OYUNCULAR
ASLI NİMET ALTAYLAR, CANER ÇANDARLI, EMRE ŞEN, IŞIL ZEYNEP TANGÖR, MAHPERİ MERTOĞLU, TANKUT YILDIZ


14 Mart 2015 Cumartesi

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!

Ülkemizin klasik bir ahlak anlayışı vardır ve bu ahlak anlayışı yasalarımıza da kağıt üzerinde sinmemişse de yasaları uygulayıcılarının ‘kanaatlerine’ etki etmiştir. “Ölen her daim suçludur, yaşayanlar kader kurbanıdır, af edilmesi ve hoş görülmesi gereklidir!” bu anlayış doğrultusunda aflar meclis sıralarından el kaldırılarak geçilir, cezaevleri bir boşalır ve kısa zamanda eskisinden daha fazla insan o boşalan yeri doldurur. Tarihimizin sürekli tekrarlayan refleksleri arasında bu durumu görebilirsiniz.
Bizim gibi ülkelerin başka bir refleksi vardır ki, bağımsız olduğu söylenen kurumların bağımsız olmadığı, ülkeyi idare eden erkin görüşlerini yansıttığını ve o görüşler doğrultusunda belgeler oluşturduğu, belgeler oluşturmakla kalmayıp erk görüşüne uygun yeni bir tarih yazıcılığına soyunduğunu görebiliriz. Hakim güce göre kendi konumunu ve duruş noktasını değiştiren bir bürokratik yapımızın varlığını ne yazık ki ret edemeyiz. Kendisini toplumun üstünde gören, toplumu yönetilmesi gereken bir ‘sürü’ olduğu, o sürüye akıl verilebileceği ama o sürüye ait bireylerin itiraz edenlerin cezalandırılabileceği bir düzenleme söz konusudur. O yüzden bizim gibi ülkelerde fikir hürriyeti her daim tartışma konusu olmakla kalmamış, aynı zamanda fikrini açıkça açıklayanların cezalandırıldığı bir devlet anlayışının hakim olduğunu yakın tarihimize bakarak dahi anlaşılabilinir.
Mahkemeler aldıkları kararlar ve uygulamaları ile her daim vicdanları rahatlatan uygulama içinde olmamış, dönemsel ihtiyaçlara göre oluşturulmuş olağan üstü yetkili mahkemelerin genelde kararları siyasi iradenin ihtiyacına göre yapılmıştır. O mahkemelerde belgeler karanlık noktalarda üretilmiş ve doğru kabul edilerek ceza verilmesi gereken kişi ya da kişilere yasaların ilgili maddesi uygulanmıştır.
Karanlık nokta konusunu biraz açmakta fayda vardır, çünkü bu karanlık noktalar tam olarak anlaşılmadan verilen cezaların hangi vicdanlara seslendiği tam olarak anlaşılmaz. 12 Eylül gibi askeri rejim altında kararlar üstten gelen siyasi tercihlere uygun olarak ‘olağanüstü koşullar’ altında verilmiştir. Bu olağanüstü koşullar altında Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı (DAL) ve benzeri yapılar içinde profesyonel işkencecilerin hazırlamış olduğu ve işkence altında ki bireye imzalatılan belgeler tartışmasız doğru kabul edilmiş ve bu belgelere dayandırılarak bir çok insan suçu işlediği veya işlemediği konusu araştırılmadan yargılanmış ve ceza almalarına sebep olmuştur. Yangından mal kaçırır gibi, insanlar kısa zamanda yargılanmış, idam sehpaları kurulmuş ve sırası ile insanlar idam edilmiştir.
Her iktidar kendi rejimi altında her daim bir olağanüstü koşul olduğunu kabul etmiş ve bu koşullara uygun mahkemelerin çalışmasına izin vermiştir. Özel yetkili mahkemelerin ‘süper’ savcıları kolluk güçleri ile sıkı bir işbirliği içinde dava konusu dosyaları hazırlamış ve mahkemelerde binlerce sayfalık tutanakları okumuştur. Kolluk güçleri son yıllarda yaşadığımız bir seri davanın sonucuna nasıl etki ettiğine dair belgeler gün yüzüne çıkmış ve arka arkaya önce doğru kabul edilenlerin aslında doğru olmadığı ve mahkemeyi yanılttığı iddia edilen kolluk güçlerinde çalışanların sorgulandığı bir sürece girdik. Belgeler yaratılmış, suç delileri suç ortamına suç aranırken yerleştirilmiş ve ‘masum’ insanlar cezaevlerinde yıllar boyu yatmış ve de sonunda ‘uzun’ yargılanmaktan dolayı serbest kalmışlar. Suç mu, o da siyasi iradenin tercihine kalmış şekilde ileri bir tarihte olup olmadığına karar verilecek şekilde ertelenmiştir. Bir çok suç delil yetersizliğinden suç olarak cezalandırılmasına gerek görülmeden üstü örtülmüştür. Gerçek suçlular elbette ceza alacak değildir, çünkü gerçek suçlular ortamı hazırlayanlardır, tetikçiler sadece sonuçtur!
Kısaca suçu ortaya çıkaran belge bulmak yerine belge uydurmuşlar, siyasi iradenin ön yargılarını doğrulamak adına... Bu tarihimiz içinde hep böyle olmuştur, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs, İstiklal Mahkemeleri, DGM'ler vb tüm oluşturulan mahkemelerin savcıları, hakimleri kanıt bulmak yerine kanıt yaratmışlar ve hüküm vermişlerdir. Polis, işkence odalarında (DAL), arama yaptıkları yerlerde kanıt üretmiş ve araştırmaya girmeden var olan suçları genelde masumların üzerine yayarak olayı çözmüşlerdir, üstelik ödüllendirilmişlerdir. O yüzden o adını andığım mahkemelerin kararları sonucu bir çok masum insan öldürülmüş, cezalandırılmış, ‘pardon’ dahi denmemiştir.
Ön yargılar ile yapılan tüm yargılanmalar, kararlar insanlık tarihi içinde suçtur. Bu suçun oluşmasını sağlayan siyasi tercihler ve o tercihin yaratmış olduğu güçtür. Bugün devlet kurumunun kanıt bulma yerine kanıt üretme hakkını savunanların her birinin elinde geçmişte işlenen suçların izleri vardır...
Elbette bu kanıt bulma sürecine sadece polisleri, savcıları ve de hakimleri katmak büyük bir haksızlıktır. Bu süreç karmaşık bir bütündür. İşkence görene sağlam raporu veren hekim de suçludur, işkence merkezlerine elektrik alt yapısını kuran tekniker de! Kanıt uydurmak için bilişim sektöründen anlayan ve yazılım işi yapabilen mühendisler ve onların teknik alt yapısında çalışanlar da... Bir kanıt yaratma uğruna yüzlerce insan birlikte çalıştı, o işlenen suçta her birinin parmak izi olmaya devam ediyor...
Suç, kanıt üretildiğinde kabul edilen bir ceza maddesi oluyor yaşadığımız ülkede, ne yazık ki ne yazık kii.. Bu da istendiğinde siyasi ve ekonomik çıkara göre suç kavramı keyfi olabiliyor...
Yazımı başka bir bakış açısını da ekleyerek bitireyim; yukarıda yazdığım bakış açısı ve mantık yolunuzu izleyen sadece devlet yapıyor da kendisini devlet yerine koyan ve devleti değiştirmek isteyenler yapmıyor mu? Aynısını ve belki daha acımasızını kendisini devlet gibi gören ve içine girmiş olan casusları yok edeceğim bahanesi ile yüzlerce masum ve kendisini bir ideale adamış bireylerin kişisel tarihini incelerseniz, aynı sorun ile karşılaşırsınız. Belgeler sözlü ifadeler ile üretilmiş ve kuşkular ile insanlar yok edilmiştir.
Düşman olarak görülen kurumlar ile mücadele ve kavga ettiğini iddia edenler, kendi içişlerinde suç üretiyor ve suça uygun delil üretimi yapıyorsa, mücadele ettiği mekanizmanın sadece kötü kopyası olmayı aşamazlar.
Bir birine benzeyen kurumlar birbirlerini yok edemez, sadece birbirini besler...
İsmail Cem Özkan

7 Mart 2015 Cumartesi

Yazmayacaktım ama yazayım!

Yazmayacaktım ama yazayım!

HDP ile ilgili bir çok şey medyada paylaşılıyor, paylaşımlarda sanki bir şeyler gözden kaçırılıyor... HDP bölge partisidir, (kuruluş amacında bölge olmaktan çıkma gibi bir hedef koymuş olsa da) bölge sorunları ile ilgilenen ‘etnik kimlik’li politika yapıyor. Ülkemizde etnik kimlikli tek siyasi partide değildir.
HDP oluşturan politika mücadele ile oluşturulmuş ve değişerek bugüne gelmiştir. Onları aptal, akla ihtiyacı olan insanlar olarak da görmeyin, çünkü mücadele insanları daha da olgunlaştırmış, kime nasıl davranacağını bilecek kadar Kürt merkezli politikaları vardır. O odak noktasına göre tercihlerini belirliyorlar ve ona göre davranıyorlar.
Etnik kimlikli bir siyasi oluşumun sol, sosyalist vb diye etiketlemeye çalışmak sanırım siyaset tarihi içinde ayrı tartışma konusudur, fakat HDP kitle partisidir ve kitle partisi refleksini etnik duruşuna göre vermektedir. Diğer Kürt siyasi oluşumlar içinde merkez solu temsil ediyor diyebiliriz, çünkü bugün ülkemizde Kürt kimliğini merkezine almış tüm yapılar onlara göre kendilerini konumlandırmaktalar ve tanımlamaktalar.
Seçimler yaklaştı, kişiler tercihlerini sandıkta yapacak.
Her birey kendisine göre tercih belirtir ki, bu her bireyin hakkıdır.
HDP, masa başında yapılan bir pazarlığın tarafıdır. Bu masada mazlumun temsilcisidir. Devlet karşısında elinin güçlenmesi için barajı geçip meclise girmesi gereklidir, aksi halde devlet elini pazarlıkta daha da güçlendirmiş olarak masanın başında oturmaya devam edecektir.
Kürtlerin alacağı her hak, azınlıkların kazanacağı bir özgürlük alanı olacaktır.
Çok kültürlü, çok dilli, ister istemez çok dinli, mezhepli bir toplumun önü bu pazarlık sonucuna göre belirlenecektir. Pazarlıkta bugüne kadar özgürlük alanında kazanılmış somut bir durum söz konusu maalesef yok ama olmayacak anlamına gelmeyecektir.
Kürtlerin ve diğer azınlıkların ‘özgür’ olması elbette ‘ulus’ devletin yıkılması anlamına gelir. Tek dil, tek din, tek kültür... yerini çok kültürlü, çok dili, çok dinli... kısaca modern, çağdaş bir devlet anlayışı alabilir.
Elbette bizim saf duygular içinde beklentilerimiz bu bugün ki siyasi yapı ve erk sahibinin diktatörlük düşü altında olacak şey değildir. Öncelikle beyinlerde duran, uygulamada olan tüm anti demokratik yasaların, kurumların değişmesi gereklidir. Kafasına esip örneğin Merkez Bankası başkanına “sen bunu bilmiyorsun, sen ne anlarsın!” dememelidir, diyorsa ülke gidişi tekçi yapının daha keskin ve daha baskıcı bir yapıya dönüşmesi anlamına gelir ki, bunu benim gibi duyarlı biri istemez.
Kişiler tercihlerini yapar, sonucunu bilerek tercih yapar mı, o konuda kuşkularım yaşadığımız yakın tarihe bakınca büyüktür. Çünkü, kendilerine liberal diyenler son yıllarda ne yazık ki ‘ahmak ve aptal’ konumuna tercihleri ile düşmüşlerdir. Sözde özgürlük için atılan her adım zaman içinde onlara ve diğer bireylere ölüm, cezaevi, baskı, korku, soruşturma olarak dönmüştür. Vesayet el değiştirmiş ama konumunu kurumları ile korumuştur.
Bugün seçimlerde tercih yapacakların kafasında işte bu ‘korku’ durmaktadır. Aptal konumuna düşmek hiç hoş bir şey olmasa gerek, ‘kullanılmış bireyler!’.
HDP seçmeni olmayı düşünüyorsanız ve tercihinizi o yönde yapacaksanız öncelikle beklentilerinizi en alt düzeye düşürün, çünkü beklentisi yüksek olanların hayal kırıklığı bir travmaya dönüşüyor ve hayal kırıklıklarını dahi kabul edemiyorlar, inat ile hatalarını savunmaya devam ediyorlar. Bazı liberallerin durumunu gözünüzün önüne getirin yeterlidir! HDP’nin barajı geçmesi için oyunuzu verebilirsiniz, bu sizin tercihiniz olabilir. Ama bu tercih özgürlük ve demokrasi getirecek anlamına gelmesin, çünkü HDP (siyasi çıkarları ve o anlık duruşları ve müttefik ilişkisi) eli ile bugünden daha kötü günlerde yaşayabiliriz, onun garantisi yok. Gezi Direnişi süreci boyunca HDP liderlerinin (ad değiştirmeden önce ve sonrası) tavrı, duruşu, erk sahibine bakışı ortadadır... Bu hareketlerin üstünü hiç bir propaganda ve açıklama kapatamaz. Açık ve nettir. İktidarı elinde tutanların ‘tek alternatif’ olarak kalmasının en büyük destekçisi; Gezi Direnişi süreci içinde HDP ‘açılım’ süreci içinde pazarlık masasını kaybetmeme ve yakaladıkları muhatabı koruma ve kollama tercihi belirli olmuştur. (birkaç milletvekilinin direniş içinde yer alması partinin genel politikasını ve duruşunu değiştirmemiştir.) Kısaca iktidar partisinin o dönemde ki yedek değneği olmuştur, tıpkı diğer parlamento içi partiler gibi... Şu anda parlamentoda olan tüm partiler zaman zaman iktidar partisinin yedek değneği görevini görmüştür. Aslında birbirlerinden büyük farkları yoktur. O yüzden taraf olarak cephelere ayrılmaya gerek yoktur, bugün yaşadığımız ‘karanlık dönemin’ temelinde var olan kitle partilerin rolü tartışılmaz ve açıktır.
Siyaseti tercihler ve duruşlar belirleyecektir. Bu tercihlere ise bizlerin çıkarları yön verecektir. Bizim çıkarımız; çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, çok mezhepli bir ülkede mi, yoksa zifiri karanlıkta yaşayan orta çağın gerisinde bir zaman dilimini yaşamayı hayal edenlerin oluşturacağı bir ülkede mi, bunların dışında yakın zamana kadar hakim olan ulus devlet anlayışı olan bir ülkede mi, hepsinin dışında bugün de uygulanan liberal ekonominin hakim olduğu bir ülkede mi?
Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi biliyoruz ama bizi temsil etmeyen partiler ve liderler arasında bir tercih mi yapacağız?
Eğer, sandığa gitmek gibi bir tercih kullanıyorsam, iktidara gelebilecek desteklediğim bir kitle partim yoksa ‘aptal ve ahmak’ olmayı göz önüne alarak oyumu mazlumdan yana kullanmak olarak belirlerim, çünkü devleti elinde tutan erk sahibinin daha da güçlü olmasını istemem, çünkü ihtirasları ve uygulamalarının sonuçları ile ortadadır.

İsmail Cem Özkan 

1 Mart 2015 Pazar

J.S. Bach notalar ile canlandı.

J.S. Bach notalar ile canlandı. 

Müzik tarihinin önemli bir kırılma noktasında yer alır, o müziğe matematiği, kuralları ve birbirini takip eden dizinleri getirerek müzik (klasik) bir anlamda onun ile yeniden doğdu, bugüne kadar müzik ile ilgilenenlerin temel başlangıcı kabul edildi. O notları ile hayatı betimledi, yeniden notlar ile yarattı ve dinleyicisine bu evrensel dil ile seslendi. Notalar, onun kendisini ifade edebildiği, gelecek kuşaklara bir sözünü aktarabileceği araç olmuştur.
Bu kadar güzel cümleleri Orçun Orçunsel konser öncesi heyecanını yenmek adına yaptığı konuşmada öğreniyoruz. Her konser ayrı bir heyecandır, çünkü yorumcu kendi yorumu ile izleyiciye binlerde yıl önce söylenen sözü aktartacaktır. Elbette her aktarılan söz her ne kadar o yıllara ait gibi gözükse de günümüzde de bir şeyler ifade edebilmek için günümüze ait imgelerden de söz etmesi kaçınılmazdır. O dönemde sanatçıyı etkileyen ve bize yabancı olan halk kültürünün bir benzeri günümüzde de insanları etkilemektedir. Değişmiştir ama uyandırdığı duygusal dokunuşlar aynıdır. Aynı şekilde hüzünlenir, aynı şekilde seviniriz, sadece uyarıcılar da değişim olmuştur.
Bach bir Protestan eğitiminden geçmiş, ailesinde müzisyendir. Büyük bir orkestrayı kuracak ve yedekte de müzisyenlerin olacağı kadar geniştir. Yaşadığı dönemlerde müzisyenler kendilerini saraylarda, şatolarda o dönemin zenginlerine bir şeyler çalarken ve bestelerken bulur. Halk ile kilisede buluşur, kilise orgu ile halka notlar ile seslenirdi. O dönemlerde müzisyenler geçimlerini parası olana isteği şeklinde notlar armağan etmek ve onlara hayat vermek ile sağlarlardı. Bu müziğin seyrini, notların hangi konuları işaret edeceğini de belirliyordu, aksi halde aç kalması ve sokaklarda dolanması içten bile değildi.
Bach, Protestan mezhebine göre çocuklarını eğitmek istemesinden dolayı yaşam çizgisini genelde o mezhebin ve zenginlerinin olduğu alanlar içinde geçirmiştir. Bu ona çok geniş bir özgürlük alanı sağlamadığı gibi ekonomik olarak da pek girdi sağlamıyordu. Kısaca günümüz değimi ile etnik bir alanda, daraltılmış piyasa koşullarında eserlerine hayat vermişti.  
Bach yaşadığı zaman içinde o döneme göre bir çok insana göre iyi, kendi yaşam standardına göre aşağılarda yaşamıştır. Büyük bir bestecidir ve büyüklüğünü parayı verenler düşürüp para kırmaya dahi gitmiştir. O yüzden Bach ömrü içinde bir çok yer gezmiş, bir çok alanda konserler vermiştir. O yaşadığı süre içinde notlarının tersinde eziyeti, aşağılanmayı yaşamış, korkmuş, çekinmiştir. Çocuklarının geleceğini düşünmüş, onlara daha güzel ortamlar hazırlamak istemiş, bugün diğer anneler ve babalar gibi. İki defa evlenmiş, her evliliğinden çocukları olmuş. Büyük kızının evlenmemesini bile kendisine dert edinmiş babadır.
Bach, gözleri görmeyi bırakıp, damadının ellerine ve duygusuna güvenerek ömrünün son demini yaşamıştır. Son nefesini ise felç geçirip, artık yatağa bağlandığı an vermiştir. O bir baba, bir besteci, müziğin serüvenine kurallar getiren ve bugün dahi müzik eğitiminin temellerini oluşturan biri olarak son nefesini o felç sonrası vermiş olmasına rağmen, notaları ile günümüze seslenmeye devam ediyor. Bir anlamda Bach yaşarken bulamadığı o büyük onuru insanlık tarihinin içinde notları ile bulmuştur.
Gelelim konserimize; Orçun Orçunsel kısa açıklama yaptıktan sonra Variations Goldberg 32 ayrı parçasına hayat vermeye başladı. Fakat öncelikle bu çalışmayı piyanoya uyarladığını ve bu uyarlamanın o kadar kolay bir şey olmadığını da özelikle altını çizdi. Bir buçuk saat hiç ara vermeden çaldı. Zaman zaman hareketli, zaman zaman betimlemeler içinde izleyiciyi ayakta tutan bir konser oldu. Orçunsel bu çalışmanın bir zengin birin uyumasına yardım amaçlı bestelendiğine dair bir söylenceyi paylaşmış olsa da bu konser ile bir kere daha hissettim ki, bu piyano sesi ile uyuyacak kadar bilgi birikimim yok! Çünkü uyumak için bestelenen bir çalışmada uyumadan konseri uyanık ve sonuna kadar seyrettim/ dinledim… Orçunsel’in parmaklarını piyano tuşları üzerinde hareketini, zaman zaman kuş gölgesi yapar gibi üst üste getirişini izledim. Elleri uçuyor, tuşlara dokunuyordu. Ayağı ile elleri uyumlu, gözü ile hem tuşları hem de notları izlemesine baktım.
Bach bir konserde yeniden hayat bulurken Yaşar Kemal aynı gün içinde son nefesini vermişti. Yaşar Kemal kelimeleri ile geleceğe mesajlar bırakmış büyük bir yazardır. Yazdığı her kitabı okumuş, mahkeme tutanaklarına girmiş savunmalarını dikkatlice incelemiş olmak bile bende; iyi ki onun ile aynı çağda, aynı ülkede ve aynı gelecek umudu içinde hayata baktım, geleceğe dair umutlarımızı hep büyüttüğümüz için şanslı olduğumu düşündüm ve Yaşar Kemal ile çoğaldığımız için o büyük ustaya teşekkür ediyorum. Büyük ustam hep yüreğimde yarattığın dünyan kadar yerin olacaktır demek istedim.
“Yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir” Yaşar Kemal
Umudu hep üreterek, çoğaltarak hayata ve geleceğe bakıyorum…
Bach bir noktadır müzik için, yazın ve romanımız için Yaşar Kemal’de odur.
İsmail Cem Özkan


27 Şubat 2015 Cuma

Sylvia

Sylvia

Bale, belli figürlere, adım atışlara dayalı dans ve müzikli gösteri türüdür diye tanımlamışlar. Bale hiç izlemeyenlerin bu satırdan ne anlar bilemiyorum ama sözün hiç kullanılmadığı, söz yerine adımlar ve vücut dilinin muhteşem birlikteliğine müzik şahitlik ediyor ve aynı zamanda yönlendiriyor ya da tersi söz konusu da olabilir. Bütün bunların bileşeni ile oluşurken, sahne ve sahne içinde dekor, kostüm ve ışığında bu muhteşem şölene katkıları ile seyirci ile buluşan bir sanat dalının klasik bir eserine şahitlik ettim.
Klasik bir konu, birden ilk bakışta aşık olanlar, ayrılık ve sonra birleşme. Bu basit ve binlerce yıldır işlenen bir konunun bale ile yeniden anlatılması ve öykü süzgecinin yeniden ele alınıp işlenmesi ile oluşmuş Sylvia.
Yunan efsanesinin güzel perisi Sylvia ile Aminta'nın aşkının anlatıldığı ve 3 perdeden oluşan temsil henüz ilk perdesinde, daha perde açılır açılmaz dekor sizi büyülüyor ve büyülü bir masalın içine davet ediyor.  
Birinci perde - Kutsal Orman
Sahne muhteşem derinlik hissi veren bir orman içinde geçmektedir. Orman içinde ağaçlar birbiri ile kucaklaşmış, her yaprağın altında sanki bir göz olacakları izlemek ister gibidir. Orman içine yansıyan ışık, derinliği daha da güçlendirmiş ve Eros bir köşeden hareketsiz olarak izlemektedir. Ta ki kendisine verilecek göreve kadar sessiz, hareketsiz olarak tanrı sabır ile orada her şeyi görmekte ve hissetmektedir.
Bale, tapınma amaçlı yapılan orman dansı ile başlar. Aminta, tökezleyerek düşer ve ayini bozar. Aminta'nın tutku ile sevdiği Sylvia o sırada aşk tanrısını aldatmak için avcıları ile beraber gelir. Aminta kendini gizlemeye çalışır fakat Sylvia izi fark eder ve okunu Eros’a yöneltir. Aminta tanrıyı korurken kendi yaralanır. O sırada Eros’da Sylvia’yı vurur (Eros'un, aşkı, baştan beri korumayı temsil ettiğini hissediyorsunuz, tek bir ok atma hareketinin bile nasıl bir asaletle yapılabileceğini o anda gözlemliyorsunuz.) ve yaralanır ama bu yaralanma onu etkisiz hale getirmek için yeterli olmuştur. Avcı Orion'un da Aminta'nın baygınlığını kutlarken o sırada Sylvia’yı seyrettiği ortaya çıkar. Sylvia ona doğru dönerken o yine kendini gizler. Bu sıra da Sylvia Aminta'ya karşı yakınlaşmıştır. Avcı kadın kurbanı için hayıflanırken Orion tarafından sürüklenerek kaçırılır. Köylüler Aaminta’nın bedeni çevresinde matem tutarlarken gizlenmiş olan Eros, çobanı canlandırana kadar kendi gerçek kimliğini saklamaz ve Aminta’yı Orion’un yaptıkları konusunda bilgilendirir.
İkinci perde - Orion'un Ada Mağarası
Bir mağara içindeler. Mağara ormanda olduğu gibi içinde derinliği olan, tavanı yüksek ve sadedir. Mağara duvarları içinde koyutluklarda ateş vardır, o ateşler mağaranın içini aydınlattığı hissini vermektedir.
Orion’un Adasında gizlediği esiri Sylvia’yı boşu boşuna şarap ve mücevherlerle ikna etmeye çalışır. Burada bir parantez açarak beni etkileyen bir anıda paylaşmak istiyorum, çünkü doğu müziği eşliğinde elinde küçük zillerle dans ettiği öyle bir sahne var ki,  büyülendim. Sylvia şimdi Aminta'nın yasını tutmaktadır. Göğsünden çıkarılan oku hasretle bağrına basar. Orion oku ondan çaldığında Sylvia Onu esir eden adamı kendinden geçene kadar sarhoş eder. Bu arada okunu ele geçirir ve onun yardımı ile Eros'dan yardım ister. Sylvia'nın çabaları boşa değildir. Eros hemen gelir ve Aminta'nın onu bekleyen görüntüsünün hayalini gösterir. İkisi beraber Sylvia'nın aşkının onu beklediği Diana Tapınağı'na (Artemis) doğru hareket ederler. 
Üçüncü perde - Deniz Kenarındaki Diana Tapınağı
Artemis tapınağı muhteşemdir, sütunlar ve tapınma merkezi sahnenin ortasındadır. Fors özel bir ışık ile aydınlatılmış, meşaleler sütunların başında ortamı gerek gördüğünde aydınlatmaktadır.
Aminta Diana Tapınağı'na biraz sonra Eros la beraber gelecek olan Bacchanal'ı (Şarap Tanrısı) bulmak için gitmiştir. Kavuşmanın verdiği birkaç sevinçli dakikadan sonra Sylvia'yı arayan Orion çıka gelir. O ve Aminta kavga ederler. Sylvia Diana'nın mihrabının arkasına saklanır, Orion onu takip etmeye çalışır. Savaş Tanrısı bu hareketle çileden çıkar Orion'u cezalandırır, Aminta ve Sylvia'nın birlikteliğini de ret eder. Şefkatli Eros Diana'ya bir hayal gösterir. Kendiside bir çoban olan Tanrıça'nın geç aşkı Endymion'u ona hatırlatır. Diana'nın kalbinde bir değişim olur ve kararını geri alır. Aminta ve Sylvia Tanrıların iyi niyeti altında bir araya gelirler. Eros’un etkilediği çift sonuçta her zorluğu yenecek, aşk yine galip gelecektir.
Sylvia balesi dekoruyla, kostümleriyle, müzikleriyle, koreografisiyle bu sezonda izlediğim en iyi temsillerden biriydi.
Koreografının, eğitmenlerinin, dansçılarının, emeği geçen herkesin ellerine, bedenlerine, sahneye ışıkları yansıyan ruhlarına, tükenmeyen enerjilerine sağlık... Alkışınız ve seyirciniz bol olsun!
Sylvia rolünde,  Deniz Kılınç/ Melike Manav, Aminta rolünde Olcay Tunçeli / Melih Mertel, Diana rolünde, Ebru Cansız/ Ebru Mıhçıoğlu  Eros rolünde, Melih Mertel/ Deniz Özaydın ve Orion rolünde Erhan Güzel/ M. Nuri Arkan/Ömer Erenler gibi solist dansçılar başta olmak üzere,  İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin tüm solist dansçılarının da dönüşümlü olarak dans edecekler diye belirtilmiş bana gelen bültende. Bütün sanatçılar alkışı hak ediyor ve gidin, alkışınızı esirgemeyin…
İsmail Cem Özkan


26 Şubat 2015 Perşembe

Yenilerek zafer elde etmek!

Yenilerek zafer elde etmek!

Zafer denen kavram görecelidir, bazı yenilgiler de zafer hanesine yazılır. Yenilmiş orduların ülkeleri genelde yenilgilerini kendi halkalarına zafer olarak anlatır ve yeni bir tarih yazımına girişirler. Eğer kapalı bir toplumsa ve diğer ülkeler ile iletişim yoksa o ülkenin insanları uydurulan bu tarihe inanır ve resmi tarihin yetiştirdiği bireyler yenilgilerini zafer olarak kutlar ve gurur duyarlar.
Resmi tarih bir anlamda kendi halkına yalan söyleme aracıdır ve bunu yasal olarak yapılır ve hiçbir şekilde vicdan rahatsızlığı bırakmaz. Çünkü devletlerin vicdanı olmaz, hesaplaşacağı kimseler yoktur! Her iktidar devletin resmi tarihini kendi çıkarına göre değiştirip yeni tarih yazdırabilir ve bu yeni tarihin gerçek ve tek doğru olduğunu iddia bile edebilir. Tarih yazıcılar eli ile oluşur ve yazıcılar da her daim güçlünün yanında, mazlumun karşısındadır. Çünkü her yazıcı profesyoneldir.
Devletlerin uzak tarihi kadar yakın tarihi her daim tartışmalıdır, çünkü yakın tarih günlük politikaya daha çok etki etmekte ve algı oluşumunu sağlamaktadır. Devlet algılar ile yönetilir!
Her seçim bir anlamda tarihin yeniden yorumlanmasıdır, çünkü erk sahibinin değişimi anlamındadır, erk sahibinin gücü ile orantılı olarak tarih yazımı değişiklik gösterir ve erk sahibinin ihtiyacına göre tarihte bazı ayrıntılar öne çıkarılıp zafer kazananların gururu günümüz insanına yansıtılır. Tarih algıları biçimlendirir!
Tarih yazıcıların yalanlarını ortaya çıkaran romana ve öykülerdir. Kalmışsa eğer sözlü edebiyatımız ve türkülerdir. Bunlar resmi tarihin sağlamasını yapabileceğiniz unsurlar olmasına rağmen, eğlence aracı görülmesi nedeni ile kimse bu konuda karşılaştırmalı bir araştırmaya girmez, çünkü riskli bir iştir ve bu riski üzerine alıp yapabilecek insan sayısı çok azdır. Tarih karşılaştırmalı incelendiğinde doğruya yakın bir gerçeklik ile karşılaşılabilinir.
AKP uzun süre iktidarda kalan bir parti ve resmi tarihimizi kendi çıkarına uygun olarak değiştirmiş, okullarda okutulan yeni bir tarih yazmıştır. AKP siyasi tarihimiz içinde kendine özgün deneyimleri ile dikkati çekerken, lideri bir anlamda ulaşılmaz, her şeyi bilen, kimse ona akıl veremez, gerek gördüğünde rest çeken, kendisine sadık adamlarının arkasında sonuna kadar kalan bir lider profili çizmektedir. İktidar olduğu süre içinde hiçbir zaman kendi arkadaşlarını eleştiri okları altında bırakmamış, onların Osmanlı iktidarı döneminde olduğu gibi yeniçerilerin önüne yem diye atmamıştır. Korumuştur, hatalarını bile bile hatalarını yok saymış, arkadaşlarım yapmaz demiştir. Kendisini liderlik koltuğuna taşıyan her arkadaşını şemsiye altında tutmuş, gerek gördüğünde pasif göreve atamıştır.
İktidarı yolunda hedeflerine ulaşmada engel gördüklerini akıllı politikalar ve ittifaklar ile tek tek ortadan kaldırmasını bilmiş, muhalefet partilerini bu iktidar yolunda yedek değnek olarak kulanmış, gerek gördüğünde değiştirmekten zıt kutuplara sıçramaktan çekinmemiştir. Düşman yoktur, müttefik vardır cümlesini kendisine rehber edinmiştir.
Yeni bir seçim sürecindeyiz, bu seçim sürecinde AKP yıpranmış, liderini saraya taşımış bir parti konumundadır. AKP, bu seçim sürecinde yenilgi ile çıkacağını bilmektedir.
AKP yeni süreçte sandıkta yenilmek zorundadır, (yenilgi, son seçimde aldığı oydan düşük oy alması anlamındadır.)  çünkü başarılı olursa sarayda ki liderinin konumu tartışma yaratacak ve güç dengesinin bozulması demektir. Sarayda ki liderin amacı rejim değişikliği için mecliste koltuk sayısının fazla olmasıdır. Son seçimden düşük oy ise gerçek liderin hala kendisi olduğunu ve kazanılan her oyun onun gösterdiği performansın işareti olarak okunacaktır.
Yenilgi ile çıkan bir partinin liderini değiştirmek daha kolaydır. Başarılı olan birinin egosunu dizginlemek siyaset içinde zordur. Eğer parti yenilgi ile çıkarsa şimdiki lider olarak görünen koltuğunu yenilgi ile koltuğunu bırakmak zorunda kalacak ve yaramaz çocuk gibi köşesine çekilmek ile yetinecektir... Yerine sır ve eylem arkadaş olarak görünen getirilip parti yeni yolunda yeni biçimi ile devam edecek planları yapılıyor olabilinir.
Şimdi, AKP’nin seçim stratejisi büyük olasılıkla 'yenilgi' olacak ama iktidar koltuğunu bırakmayacak bir yenilgi / zafer olması gerek. Bunun için muhalefet birliğini bozacak ve oy dağılımını daha geniş kesimde olacak şekilde siyasi partilere el altından destek vermek zorunda. Geçmişte olduğu gibi. En çıplak destek bildiğimiz gibi ‘yetmez ama evet’ sürecinde DSİP'e verilmişti. Balkondan teşekkür alacak kadar önem verildiği konuşmada ortaya çıkacaktı. Muhalefete verilen dolaylı ya da direkt her destek, muhalefet partiler arasında ki oy oranın dağılımı ile muhalefetin iktidara taşıyacak oy oranı eriyecek ve iktidar için çoğunluk ortadan kalkacak ve AKP ister istemez seçim barajını bir ‘seçmen’ olarak kullanıp çoğunluk milletvekili sayısına ulaşmak isteyecektir. (başkasını seçmiş ama barajı aşamayan her oy partiler arası dağıtılacak ve çoğunluk partisi hanesine daha fazla yansıyacaktır, barajı aşamayan her oy bir anlamda dolaylı iktidar partisini seçmiş olacaktır.)
Bu seçimde AKP kimlere destek vereceği aslında şimdiden belli gibi, çünkü ittifak konusu Fettulah Gülen cemaati karşıtlığı olacaktır. Buna hazır soldan - sağdan gelme partiler her daim yan değnek olmak için alacağı yardımı bekliyor olabilir.. Elbette bu AKP karşıtı gibi gözüküp aslında dolaylı destek verilecek bir süreçtir. Çok karşı gibi gözükmek bir anlamda desteklemektir.
Bu seçimin kritik önemi var, çünkü rejim değişikliği için parlamentoda çoğunluk önemlidir.
AKP kurmayları işte bu çoğunluğu seçim barajını bir seçmen olarak kullanmak için değişik kartlar açtı.
HDP %10 barajı aşamayacağı üzerine kurulan bu strateji başarılı olursa AKP istediğini rahatlıkla alır konuma gelecek, bir taş ile birden fazla amaca ulaşılmış olunabilinir.
Bu seçimde AKP kaybedecek ama mecliste sandalye kazanma üzerine stratejisini kuruyor.
Bu oyunu bakalım kimler bozabilecek?
AKP’nin sarayda hesapları, seçim meydanlarına çıkmadan ittifaklar ile bozulabilinir mi?
Seçim müttefikler üzerinden bir oyundur, seçime giren partiler rakibini düşman değil de müttefik gördüğünde başarı oranı yüksek olacaktır. AKP doğuşuna giden süreç müttefiklerin birlikte seçime girip kazanımları ile döşendiğini unutmamak gereklidir.
İsmail Cem Özkan