19 Mart 2016 Cumartesi

Geçilmez diye yalan uydurdular, geçtiler gittiler!

Geçilmez diye yalan uydurdular, geçtiler gittiler!

Çanakkale geçildi, hala geçilmez diye böbürlenenleri gördükçe dudaklarımda kara bir gülümseme oturur, kara dediğime bakmayın acıdır. Acının gülümsemesi olmaz. Emperyalist oyunun parçalanan oyuncağı olduğumuzu anlatır karanlıktaki sesim. Böbürlendiğimiz / övündüğümüz on binlerce ölümüzün olmasıdır, çoluk, çocuk, yaşlı – kadın erkek nesillerin ortadan kaldırılmasıdır.

Bir cephede yok edilen tüm birikimlerimiz.

Birikimlerimiz halklarımıza uyguladığımız zulümdür, derisi yüzülen insanlarımızın acısıdır. Osmanlı devleti içinde yaşadığı topluma çok acılar çektirdi, çok zulümler uyguladı. Anlı şanlı denilen tüm seferler acılar, katliamlar üzerine kuruludur.

Yağmaladı devleti yaşatmak için, yağmalandı İstanbul eşrafı şatafatlı ve rahat yaşasın diye. Tarlada ekili üründen hesap sormadan pay biçildi, alındı. Evdeki ocaktan çocuklar devşirildi, sırf bir aile gücünü korusun, daha fazla baskı yapsın diye…

Çanakkale savaşları işte bu zulmün son dönemecidir, yok oluşunu işaret eder. Böbürlenerek anlattığımız kıyımın olduğu yıllar bu kıyımın son sahnesidir. Son sahne bir Alman generalin yönetiminde sahneye kondu. İleriye sürülen bizim çocuklarımız, karar verenler Alman halkının çıkarını savunmak ile yükümlü olan bir general!

Çanakkale geçilmez diye yazarlar ya bende biraz gülümserim…

Çünkü bir kaç sene sonra bizim ro-ro gemilerimiz saray burnunda demirlemiş değillerdi... Saray burnuna demirleyen gemilerde İstanbul'u işgal edecek emperyalistlerin bayrakları sallanıyordu.

Karne ile şehirden şehre gidiliyordu...

Bir ülke işgal edilince özel belgelere sahip olmayanların seyahat etme özgürlüğü bile yoktur, işgal kuvvetlerinden icazet almayanlar oturdukları semti bile değiştirmezdi. Yeraltında örgütlenenler ancak direnişin umudu olur ve onların yaptığı kap - kaçlı mücadele ile birileri “içimde ki yağ eridi, oh olsun!” diye içinden geçirmiştir.

Örgütlü güçlerin olduğu yerde “geçilmez!” dediniz mi, geçilmeyecek!

Bir kaç gün ve yıl için binlerce güzel çocuğunu bir cephede bir Alman generalin emrine verip öldürteceksin! Sonra övüneceksin!

Neden?

Alman çıkarlı ve savaş stratejisi onu gerektirdiği için. Tıkanan ve siper savaşında kilitlenen batı (Garp) cephesinde daha rahat hareket edebilmek ve Fransız / Belçika cephesinde tıkanıklığı aşmak için yeni cephe açmak gerekliydi.

Kim için?

Kimlerin çocukları öldü orada?

Yeni Zelandalı, Avustralyalı, Kürt, Yahudi, Arap, Türk, Çerkeş, Gürcü, Alevi, Hristiyan... Osmanlı tebaasında olanların ve olmayanların hepsi... Hiç görmedikleri bir boğaz ve deniz manzarası içinde…

Peki, neden?

Geçilmez diye birileri propaganda aracı olarak kullansın diye. Öteki cephelerde yaşanan kötü haberi bastırmak için öne çıkarılmış ama savaşsız, çatışmadan Çanakkaleyi geçen gemiler İstanbul'u çoktan işgal etmiş, bu işgalden nasıl kurtuluruzu düşünmüş dönemin yurtseverleri…

Geçilmez dediğiniz yerleri geçmişler…

Bir çakıl taşı vermeyi düşünmeyen dönemin siyasi iradesi ülkeyi kendi elleri ile teslim etmiştir… Gereğinden fazla böbürlendikleri için... Gereğinden fazla güçlü olduklarına inandıkları için...

Evet, güçlüydüler, kendi halkına ve tebaasına karşı... Onları sürdü, asker kaçağı dedi öldürdü...

Askere gidenlerin önemli bölümünü düşman yok etmedi, bitler, pireler ve salgın hastalıklar yok etti.

Çölde susuz ölen, dağda soğuktan donan askerler bizim evlatlarımızdı...

Hepsi Osmanlı bayrağı ve padişah (halife) için öldüler, kalanlar başka bayraklar altında bir arada yaşamaya devam ettiler…

Abartı ile olaylara bakanlar, şanlı geçmişimiz diye övünenler biraz da gerçekleri görerek, geleceğe baksınlar...

Bugün de binlerce vatandaşımız kendi toprağımızda ölüyor?

Neden?

Kim için?

Bir arada bir birini tanıyarak yaşamak yerine erk sahibinin kafasında olan yaşam biçimi halka yaşatmak adına. Zor ile baskı ile halklar ne yazık ki bir arada olamıyor... Olmadığını yakın tarihe bakıp görebilirsiniz...

Savaş yerine başka çözümler var. O çözümlerin biri ikinci dünya savaşı sırasında uygulandı… Ama bugün ki iktidar o olasılıkları yok sayıp savaş savaş diyor...

Kimin çocuklarının kanı üzerine kahramanlık türküsü söylenecek?

Bir petrol borusu için Suriye iç savaşı başlatanlar, çıkarı için milyonlarca insanın ölümüne sebep olanlar savaştan elde etikleri ganimetleri kasalarına doldurmak ile meşgul...

Başkalarının çıkar savaşına hayır diyelim...

Geçilmez dediğimiz her yer geçilir...

Güçlü olan, teknoloji sahibi olan geçer...

İsmail Cem Özkan


18 Mart 2016 Cuma

Bugünler de newroz’a rengini veren ateş değil kandır!

Bugünler de newroz’a rengini veren ateş değil kandır!

Newroz baharın müjdesi yani uyanışın günüdür. Uzun ve çetin kış günlerinden sonra baharın geldiği, yeni günün 21 Mart ile başladığı kabul edilen gün! Gelmekte olanı işaret eder, yakılan ateşler ile zulmün, esaretin bittiğini işaret eder… Ağrı’nın tepesine konan agri’dir. Ateşi ilk gören bilir hayat yeniden başlamıştır. Yeni güne neşe ile başlamak, üzerilerine sinmiş olan esaretin atıldığı gündür. Halaylara durulur, bütün insanlık kol kola dans eder, neşelidir. Çengiler kurulur meydanlara… Bayramdır, insanlığa sunulmuş bir bayram. Hepimiz biliriz 21 Mart günü kutlanan bayramın anlamını ve içeriğini, anlatmaya gerek yoktur ama karanlığın hakim olduğu ve zifiri karanlığın üzerimize kara bir bulut gibi çöreklendiği bu günlerde bir kıvılcım gibi, umut gibi tekrarlamak gerekti.

Yeni başlayan gün, karanlığı yok edecektir!

Geniş bir coğrafyada kutlanan newroz, bizim yakın tarihimizde başka anlamlara büründü, yüklenen anlamlar altında ezildi, yasaklandı, özgürce kutlandı. Şimdi yeniden yok sayıldığı günlere döndük, çatışmanın, cepheleşmenin, kan dökerek anlaşıldığı günlerde newroz çiçeği kan ile sulanır oldu. Newrozun rengi ateşin rengi değil, toprağa karışan kanın rengi oldu.

12 Eylül sonrası newroz / nevruz tartışması yaşandı, yok sayıldı, olmayan bayram dediler, bahar bayramı oldu, yeni gün dendi, yeni yıl dendi türki halklar için, en sonunda newroz yerine nevruz kutlandı. Daha sonra newroz oldu. Farsça bir kelimenin çok sahibi oldu, yazım ve okunuşu şivelere ve dillere göre değişikliğe uğradı ama sonuçta newroz bayramı kabul edildi. Ateş üstünden devlet erkanı atladı, halk zaten dileğini tutup nasıl kutlaması gerektiğini atalarından öğrendiği gibi kutlamaya devam etti. Newroz birisi için Demirci Kawa, diğer için Hz. Ali doğum günü, başka biri için yeni yılın ilk günüydü.

Yasaklanmadan, kutlanan şenliğe dönüşen newroz aynı zamanda Kürt sorununda mesaj verme günü, sorunun çözümü yönünde umutların halka anlatıldığı gündü. Şimdi yeniden yasaklandı. Kutlanmasına izin verilmiyor. Kutlama yerine bomba, kitle katliamı, bodrum cinayetleri parmak izini bıraktı...

Ülke 21 Mart gününe yeniden odaklandı, yeniden daha fazla kan akmasın diye inandıklarına dua eder oldu... Barış demek nefesin üzerine dört duvar örmek, açık bırakılan alanında demir parmaklık koymak oldu. Newroz güzelliğe, berekete, doğanın uyanışın simgesel günü olması gerekirken kan deryası günü olmaya başladı.

Sorunlar kan ile çözülmez, çözülmüş olsaydı kan davası hala devam eden ilkel rütel olarak varlığını kan deryasında devam ettirirdi. Kan davası genel anlamda bitti, bitirildi çünkü hepimiz biliyoruz ki kan kan ile temizlenmez...

Bugün dahi kan davası güden ilkel beyinlerin ve ritüellerin hayatımızı kan deryasına döndürmesine izin vermeyin... Kim ki nefret duygusu ile hareket ediyor, uzak durun, çünkü en kısa zamanda sizi de bu kan deryasına bir damla olarak bırakacaktır...

Hukuk, siyasi iktidarın fahişesidir!

Eğer bir şeyler değişmez ise kırklı yılların karanlık zamanlarına benzer bir karanlıkta yok olup gideceğiz. Bu ülke toplama kamplarına yabancı değildir, yakın tarihimizde bir çok kamp yerinin olduğunu ve orada çalışan mahkumların olduğunu unutmayalım!

Her şey yasalar ve hukuk içinde olmaktadır söylemi, tarihte işlenmiş tüm soykırımlar ve toplu katliamların da sistemli, planlı ve kurallara uygun şekilde işlendiğini işaret eder. Yahudi soykırımı, Ermeni Tehciri hepsi yasalar eşliğinde ve hukuk kuralları ile sistemli, planlı bir şekilde uygulandı. Demektir ki, erk sahibi insanlık suçunu yasalara dayandırarak yapmış olması onu suç olmaktan çıkarmaz. Hakim olduğu yerlerde meşru olarak yaptığı tüm işlemler başka zaman ve coğrafyalarda suçtur. İktidar güçlü olduğu yerde çoğunluğun haklarını savunuyorum diyerek, azınlıkların ve güçsüz olanların haklarını çiğner ve bunu kendi çıkardığı hukuk kurallarına dayandırır. Demokrasi ve özgürlük çoğunluk haklarının korunduğu değil, azınlıkların hakları korunduğu sürece vardır.

Demokrasi ve özgürlük adına evet bugün karamsarım, çünkü karanlık bir bulutun altındayım...

Ülkeyi kan tuttu, akıl artık yeni bahara.

Ülkenin erk sahibi Erdoğan ve PKK kazanımlarını kaybetmemek için her şeyi göze almışlar. Her yere her toplum katmanı arasına mayınlar döşüyorlar.

Yaşadığımız toplum mayın tarlasında adım atmaya ve geleceğini görmeye çalışıyor. Ülkemiz mayın tarlası gibi, her an bir yerde biri mayının üstüne basıp toplu katliama sebep olabilir. Esas suçlular patlamanın gölgesinde kalacaktır. Mayına basan suçlu, ölen orada olduğu için suçlu kabul edilecek.

Ortaya bırakılmış kör mayınlar acaba bugün nerede ve kimlerin üstünde patlayacak? Her gün bir yerde toplu cinayet işleniyor ve bu cinayetten hala kimlerin kazançlı çıktığı sorgulanmıyor, bayrak elde, kör olmuşçasına düşmanlıklar körükleniyor...

Gerçek suçlular yeni katliamları hazırlarken, ölenler toplum arasında kırılmaya biraz daha katkı sunan neden olarak karşımıza çıkacak… 

Düşmanlık ve nefret söylemi ile mayınlar toplum içinden temizlenmez...

Duygusal bakışı bir yana bırakıp artık akıl ile olaylara bakmak gereklidir, bu kadar ölüm hep bizden ve hep biz ölüyoruz, yetmedi mi?

Katliamların ve acıların coğrafyası yok!

Ne yazık ki gidişat kötü, bu gidişatı önleyebilecek ülkede ne yazık ki örgütlü kitlesel bir yapı yok!

Kendiliğindencilik siyasette ancak yeni bir satışa kadar devam eden süreçtir, akıl ile ve örgütlü müdahale olmadığı sürece kan tutulmasına hepimiz katışmış oluyoruz...

Akılın yerini duygular aldığında “bir sizden bir bizden” ölümlerin ne yazık ki arkası gelmez.


İsmail Cem Özkan

16 Mart 2016 Çarşamba

Ben iyi biri olmadan önce

Ben iyi biri olmadan önce

Tiyatro ve şiir yan yana gelmiş sahne de imgeler ile kardeşliğini ilan etmiş. İmgeler ile devam eden diyaloglar, aslında diyalog demeyelim her oyuncunun canlandırdığı bir iç konuşma. İç konuşmalar o kadar çok imgeler ile yüklü ki, kim kime ne dedi, neden dediğini soramıyorsunuz, çünkü ilgisiz gibi duran ama her birinde imgeler ile yüklü bir oyun.
İmgeler sahneye sanki boca edilmiş, seyircisini kucaklıyor. İmgeler seyircinin yüzüne kara bir gülümseme olarak otururken, sahnede yaşamın bir yüzü oyuncuların seslerine bulaşmıştı.

Şairlikten tiyatro oyun yazarlığına adım atan Şerafettin Kaya, şairlikten gelen imgeleri sahneye uyarlamış. ‘Ben iyi biri olmadan önce’ adlı oyun bir fotokopi dükkanı aynı zamanda cafe’de gerçekleşmekte. Bir çalışan, bankta oturan genç bir kız, sakallı başka biri. Sessizdir. Sessizliği dışarıdan gelen bir kadın bozar. Çıktı almak istediğini söyler. Bu sırada sakallı kapının yanında duran fırlar. Sıra bende ama iyi bir insan olduğumdan sıramı size vereceğim der. Kadın şaşkındır. Çıktı alınır ama ondan sonra gelişen olaylar imgelerin dünyasındadır. İyi olduğunu iddia eden bir insanın iç konuşmaları ve çevresindekilerin ona uyum sağlaması ve kendilerini kendimce sorgulamaları. İyi biri olmadan önceki haline doğu bir serzeniş. Kısaca yüzleşme. İmgeler içinde oyun monologdur ama diyaloglar içindedir.

Oyucular kendilerine verilen görevi en iyi bir şekilde yerine getirirken, henüz çok yeni olduğundan kaynaklı olsa gerek, henüz sahnenin enerjisini seyirciye aktaramıyorlar. Amatör ruh ile yapılan işler her başlangıcında buna benzer görüntüler olur. İlerledikçe oynadıkça sahne ısınacak, oyuncular ısınacaktır. Pratikte öğreniyorlar çoğu, oynadıkça kazanılacak tecrübe...

Oyun içinde hiç müzik ve efekt kullanılmamıştır. Belki bunun eksikliği olabilir, çünkü sahnede tek düzen kurulan ışık oyunda iniş ve çıkışlara yardım etmemektedir. Işıklar sadece bölüm geçişlerinde karartılır ve açılır.

Her oyunun bir öyküsü vardır, bu oyunda öykü imgelerin arasında sanki yokmuş hissi veriyor. Kısaca öykü bir cafe /fotokopi dükkanında dört kişinin içsel sohbeti ve ilişkileri şeklindedir.

Özel tiyatroların en büyük sorunu her oyunun başka sahnede olması, taşınma ve yerleşme. O yüzden en az materyal ile sahne düzenlenmesini yapmak ile yükümlüler. Masrafların artması demek gelemeyen seyircinin giriş ücretinin artması ya da tiyatro sahibinin cebinden karşılaması demektir ki, genelde düşük bütçeli olan kurumların bunu karşılayamaması elbette pratikte çözüm yollarını aramayı getirir. Bundan kaynaklanan sahne düzenlemesi istenildiği gibi olmamakta çoğu zaman da oyunun içeriğini kucaklayamamaktadır. Bu oyunda da sahne pratik çözüm ile ve el yordamı ile çözülmüş gibidir. Daha az materyal ile daha işlevsel kullanılabilir mi diye düşündüm. Her şeye rağmen sahne düzenlemesi oyunun içeriğine uygun diye düşündüm.

Oyunda amatör ruhu canlandıran tüm oyunculara ve sahne önünde ve arkasında olanlara, beni bu oyuna davet ederek incelik gösteren şair dostum, oyuncu, yeni tiyatro yönetmeni arkadaşımın da emeklerine sağlık demek düşer bana…

Alkışınız bol, yolunuz açık olsun…

İsmail Cem Özkan


Ben iyi biri olmadan önce
Kara komedi
Cibali oyuncuları

Yazan ve yöneten: Şerafettin Kaya
Oynayanlar: Didem Yeldan, Mustafa Güngör, Ali Can Yılmaz, Asena Büşra Sayın, Pelin Takat 

15 Mart 2016 Salı

İnsan vücutları üzerimize yağdı!

İnsan vücutları üzerimize yağdı!

Savaş bulutları, toplama kampları üzerimizde kara bir bulut gibi çöktü, bunu engelleyecek ne gücümüz ne de nefesimiz var sadece kurbanlar gibi bakıyoruz... Acı duyuyoruz... Parçalanıyoruz... Çünkü örgütsüz bireyleriz...

Son yıllarda sürekli ölümler gündemimizi belirlemeye başladı, artık tek tek bireylerin değil, toplu ölümlerin ve katliamların ülkesi olduk. Toplu olarak infaz ediliyoruz, beyinlerimizin her kıvrımına biat etmemiz fısıldanıyor, sormadan öldür ve öldürt!

“Bir arada yaşayamayacaksınız, et ile kemiğin ayrışmasında oluşan acıyı yaşayın, parçalanın, olacaksa artık olsun!” diye bilinçaltımıza fısıldanan sözün yüksek söz ile ifade etmemiz istenmektedir. Bütün bu algı operasyonlarına, toplu cinayet projelerine karşı bizim yapabileceğimiz, savunma da kalacağımız elimizde ne kaldı? Teker teker hepsini zaman içinde elimizde alınmakta ve kör bir bombanın patlaması sırasında vücudumuzun parçalandığını izlemekten başka. Her cinayet, her katliam etimizden birer parça alırken, bilincimizde karanlığa, duyguların esiri olmaya zorlanıyor. Bilinç ile hareket etme, duygun ile hareket et ve düşman olarak gösterileni linç et fısıltısı sürekli ekranlar aracılığı ile haber bültenlerinde, filmlerin içinde söyleniyor, söyletiliyor… Duyuyoruz, görüyoruz, çaresizce bekliyoruz. Kurban olmaya hazır bir koyun gibiyiz, ölüm bizi ipnotize etmiş, kasap elinde bıçak ile bizi kesmeye gelirken, kaderimizin bu olduğunu dahi düşünemeyecek kadar boş gözler ile dışarıdan kendimizi izliyoruz. Ölüm kapımızı çaldı, biz bilinçsizce kapıyı açan kurbanlarız! Ölüm tüm sokakları teslim aldığı yerde bodrumda saklanan masum insanlarız. Hiçbir zaman bodrumda saklanacağımız aklımıza gelmemişti, şimdi yaşam yerlerimiz oldu!

"Türkiye, çözülmemiş bir ulusal sorunun bedellerini ödüyor" Alberto Negri

Yüzleşme konusu son kırk yılın ayrılmaz kelimesi olmuştur. Geçmiş ile yüzleşme, çünkü kuruluştan kaynaklanan birçok sorun katmerleşerek bugüne kadar geldi. Zor ile hasır edilen, görülmezden gelinen sorunlar değişen politikalar ve yurt dışına açılan bilinç duvarları karşılaştırmalı tarih sayesinde kırılmaya ce sorular sorulmasına sebep olmuştur. Kuruluş aşamasında dünyada hakim olan anlayışın yerini başka bir anlayış ile yok olmuş, kapitalist sistem ihtiyacına uygun olarak yeni tarih bakışını tüm toplumlara dayatmaktadır. Etnik kimlikler ve inançlar ayrılığın ve bir arada olmanın mihenk taşları olduğunu gören sistem, ihtiyacına uygun olarak yeni pazarların oluşması için parçalanmayı ve bu parçalanmadan doğacak olan enerjinin sistemin sorunlarının giderilmesinde çözüm olacağı düşünülmüştür. Çünkü kapitalizm ne zaman sistemsel sorun ile karşılaşsa global olarak savaş reçetesi ile kurtulmaya çalışmıştır. Yeni savaş stratejisinin adı ‘hibrit’ savaşlarıdır ve bu savaş sayesinde sistemden kaynaklanan sorunlara çare aranmaktadır. Bir bölgede ölümler başka bölgede refahın yükselmesi anlamındadır.

İnsanın nasıl öldürüleceği konusunda geliştirilen teknoloji ve akıl yürütmeler yaşatmak üzerine yürütülmüş olsaydı bugün kanserden ölen insan olmazdı.

Başkalarının refahı için seçilen coğrafya içinde yaşadığımız coğrafyadır ve olayın aslını bilmeden halklar birbirini boğazlamaya ve bölge ülkeler silah stokunu artırmak için piyasadan silah toplarken, sessiz kurbanlar bizler olduk. Bizde yaşanan savaşın sonucu olarak mülteci krizi refah toplumunun sınırlarını zorlaya başladığında, refah toplumun refleksi ırkçılığı artırmak ve sınırlarına tel örgüler çekmek oldu. Mülteciler arasında ayrım yaparak denizleri ölüm tarlalarına dönüştürdüler. Bu kendi ulus devletini korumak adına yapılmış bir insanlık suçudur ve kimse bu suçu sorgulayacak kadar örgütlü değildir, çünkü kapitalist sistemde parası ve gücü olan her zaman haklıdır, azınlıklar ya tüketicidir ya da kurban!

Hepsi barış için!

Ülkemizin tek hakimi gibi gözükmeye çalışan Erdoğan "ya bizimle olacaksınız, ya da terörist!" toplumu bu şekilde kategorize ettiğini bir toplantıda dillendirmiş. Ya sev ya terk et politikasının başka versiyonu yeniden hayatta geçiriyor... Kısaca daha fazla kan ve daha fazla çatışmayı işaret ediyor, ne zaman tüm toplum tam biat eder ancak o zaman barış gelir! Çünkü barış kelimesinden her birey ve toplum durduğu yere anlamlar yüklemekte ve o anlamlar ışığı altında barış demektedir.

Barış ortamı ve istikrarın sağlanması için bazı yerleşim yerlerinde sokağa çıkma yasakları uygulanmaya başlandı. Hepsi barış için!

Barış için var olan sorunlar ve sorun oluşturanlar ortadan kaldırılmış olsa, o zaman ülke pürüzsüz ve istikrarlı bir ülke olur. Çoğunluk haklarının hakim olduğu yerde azınlıklara düşen görev biat etmek ve çoğunluk refahı için çalışmaktır. Barış ancak o zaman hayat bulur anlayışı içinde operasyonlar yapılmakta ve yönetilmektedir. Barışa giden her yolu mubah gören anlayış hala erki elinde tutmaktadır.

Bodrumda yanmış cesetler, anadan üryan duvar dibinde insanlar, panzer ile ezilmiş insan fotoğrafları medyaya servis ediliyor... Sanırım fotoğraf çeken bakın biz insanlık suçu işliyoruz, kimse bizden hesap sormaz... zaten hangi insan hakları kaldı ki çiğnenmeyen?! En önemli halk olan yaşama hakkı ortadan kalktı!

Ankara’da ki Güvenpark katliamı Silopi, Cizre, Sur'da yaşanan ‘sokağa çıkma yasağı’ ve ‘bodrum cinayetleri’nin üstünü örten bir patlamaydı, çünkü o katliama ve insanlık suçuna ilgiler yoğunlaşırken Ankara katliamı onların üstüne insan külünü savurdu, ne yazık ki artık gündem bile değiller.. Ankara katliamından kimler kazançlı çıktı derseniz, pimi çeken mi, pimi çekmesi için ortam hazırlayan mı? Duygular ile yapılan her eylem bazı şeylerin üstünü örter. Sur’da Cizre’de, Silopi’de ve ‘sokağa çıkma yasağı’ olan yerlerde işlenen ‘insanlık suçu’nu nasıl ki mahkum etmeye çalışıyorsam, Ankara katliamını yapanları da aynı şiddet ile mahkum ediyorum... Masum, sivil insanları öldürmenin hiç bir haklı gerekçesi olamaz... Bu katliam bir arada yaşama iradesine atılmış bir bombadır... Sur’da katliam yapan ile Ankara’da katliam yapan arasında düşünsel anlamda paralellik görmekteyim. Her ikisi de parçalanın, tıpkı insan vücudu gibi demekte...

Türkiye’de muhalefet katliam yerine karanfil bırakmaktan öte bir anlam ifade etmiyor...

Ankara katliamında ölenlerin kimlikleri yaşadığımız ülkenin renkleridir... Anma paylaşımlarına bakıyorum, bazı iller kendi ölüsüne sahip çıkıyor, onu anıyor... Sanki tek o ölmüş gibi... Ölenlerin hepsi bizden ve aralarında hiç ayrım yoktur, hepsi kardeşimiz ve canımızdır... Yüreğimiz hepsi için parçalandı... Onların vücutları üzerimize yağdı!

Ankara katliamını protesto etti diye biri veya birileri gözaltına alınmış. Katliamları durdurun demek bile göz altına alınma sebebi olmuş… Ankara katliamı bir daha olmasın diye tüm demokratik kurumlar sokağa çıkıp sesini duyurması gerekirken, devlet sanki katil ve olay ile ilgili olanları kollar gibi, olayın üstünü kapatma telaşına girmiş, faili meçhul bir katliam yaratma telaşı içinde gösterilere müdahale emri vermiş. Bu soğukta insanların yüreği yanarak çıktığı meydanda gözaltına almak; gösteri ve yaşama hakkına müdahaledir.

Solcu, işçi, Alevi, Kürt meydana çıkarsa tüm haklar askıdadır, gözaltına alınanlar da askıya alınır!

Yeni demokrasi ve özgürlük anlayışı ne yazık ki artık yukarıda ki gibi ve kolluk kuvvetlerinin beynine yerleşmiş...

İsmail Cem Özkan


12 Mart 2016 Cumartesi

Eğer bu bir film olsaydı

Eğer bu bir film olsaydı
 
Bosna Hersek devleti henüz kurulmadan önce eski Yugoslavya savaş bulutlarının altındadır. Henüz komşu komşuyu, tırnak etten ayrılmadığı zaman diliminde bir tren istasyonu şefinin evine bakmaktayız. Tren şefi İbrahim artık trenler işlemediği için artık evindedir. Fotoğraf çekme hobisine ağırlık vermiştir. Film banyosu için karanlık odayı salonda oluşturmuş, kırmızı ışık altında çektiği fotoğrafları tab ederken sahnenin üzerinde bir hareketlilik başlar. Anne Esma odanın bir köşesindedir, dikiş dikmektedir.
Dikenli tel; savaşı, ayrılığı ve parçalanmayı sembolize etmektedir. Sahnenin arka zeminden siyah örtünün önündedir. Evin büyük oğlu Alaaddin bölümler arasında kronolojik olarak dünyada olan olayları verirken küçük bir ışık süzmesi ile aydınlanmakta ve mikrofon ile salona dijital bir ses efekti şeklinde seslenmektedir. Bir radyoda okunan metin gibidir. Dünya savaşa rağmen kendi gündemi içinde yaşamakta ve Saraybosna’da olanlara sanki duyarsız gibidir algısı verilmektedir. Acıyı yaşayan acının farkındadır ve yaşar, diğerleri gözlemcidir.
Sırplar ve Boşnaklar aynı binada komşudurlar, iç içedirler hatta bir birlerine o kadar içli dışıdırlar ki evlerini terk derken bile evin anahtarını ve babasından kalan incili verecek kadar güven duymaktadır. Komşuları Sırp Duşan veda için gelmiştir ama bu ayrılığı hemen söyleyemez. Her zaman yaptıkları gibi önce kısa sohbet ve satranç oyunu, evde yapılış rakiki. İbrahim ve Duşan satranç oyunu uzun zamandır oynamaktalar ve oyuna kaldıkları yerden devam ederler. Duşan sıkıntılıdır ve sıkıntısını dillendirir. Son bir kere gelmektedir, artık ülkenin Sırp bölgesine akrabalarının yanına gideceklerdir. Bütün birikimlerini geride bırakıp gideceklerdir. Ülke artık parçalanmakta, derinden gelen sesler ne olacağını artık bağırmaktadır. Savaş, et ile tırnağı bir birinden ayıracaktır. Kendilerinin dışında gelişen olaylar onları ayıracak, anıların üzerine bombalardan çıkacak küller kaplayacaktır.
Yıllardır birlikte yaşayan ve aynı ideallere inanalar farklı inançtan da olsalar mutluyken, birden trajedinin ve dramın ortasında bulmuşlardır kendilerini. Gelmekte olan ayrılıktır. Karanlığın zifiri karanlığa döndürdüğü dönemlerde düşman kim, müttefik kim belli değildir. Çıkarlar ve savaşı yürütenlerin belirlediği düşmanlar akrabanızdan da yakın olan komşunuz birden düşmanınız ve bir birini boğazlayan iki taraftan biri oluverirsiniz. Savaş herkes arasındadır.
“Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır. Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız” Gandhi’nin bu sözünü söyler teyze İndira, sözüm başına ise uyuyan meleği uyandırırsınız, uyanır ama diyerek cümleye girer. Tarih bu sözü Saraybosna’da doğrular. Gelmekte olana karşı kimse bir şey yapmamış, sadece izlemek ile yetinmiş, evlerinin penceresinden gelişmekte olanı anlamaya çalışmışlardır.
Savaş, Saraybosna’dadır. Sokaklar artık tekin değildir. Milisler, askerler, kurşun ve bomba sesleri şehri kuşatmıştır. Şehir yıkılmakta Ziriç ailesi bunu kendi odalarından kaygı ile izlemek ile yetinmek ister ama artık savaş evin küçük oğlunu da askerlik nedeni ile elinden alacaktır. İrfan askere yazılır. Bunun anlamını hepsi bilmektedir. Ölüm! Anne Esma bu duruma isyan eder, fakat isyanı bu gerçekliği ortadan kaldırmaz.
Evlerinde geçici olarak kaldığı vurgusu yapılan teyze ise Hindistan’a gitmek istemektedir ama havalimanı kapalıdır. Havalimanını arar, havalimanından dışarı ile bağlantı kuramayan Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç bunu fırsata döndürmek ister ve gözaltında olduğunu cumhurbaşkanlığına bildirmesini ister. Ama teyze bu konuda bir şey yapamaz, çünkü bilgi vermesi gereken yerin bilgileri kendisinde yoktur.
Şehir, Müslüman tarafı Boşnak milisler tarafından kontrol edilmeye başlamıştır. Yeni kurulan askeri birlikler evlerde Sırp avındadır. Tek tek daireleri kontrol etmektedir. Ziriç ailesinin evini de genç bir milis kontrol etmeye gelir. Masanın üstünde yer alan büyük oğullarının askerlik yaptığı yerden hatıra olarak aldıkları bir ikona gözü takılır. Onu sorgular. Henüz teknoloji ile araları yoktur, öte yandan faks makinesini kullanabilen birini aramaktadır. Güçlü olan erkekleri ise siper kazmaları için de aramaktadır. Asker, nefret yüklüdür, savaşın yaratmış olduğu ortamdan etkilenmiştir. Ölüm ve kan onu düzgün düşünmesini ve normal davranmasını engellemektedir. O görevini acele ile yapmakta ve ortamın gerginliğini sürekli gerekerek çevresine de yansıtmaktadır. Savaş karşındaki ne diyor diye dinlemeyi ortadan kaldırır, duymak istediğini duymak ister…
İrfan askeri kıyafet içinde sahnededir. Elinde yakacak birkaç odun parçası ile gelir. Çünkü şehir artık enerji sorunu yaşamakta ve depolarda birikmiş olan yakacak da bitmiştir. Savaş var olanı çabuk tüketir.
İrfan, babasının yanında oturmaktadır. Bu sırada babası maket tren oyuncağını salonda halının üzerinde kurmaktadır, kısaca oyalanmaktadır. Hareketleri yavaşlamıştır. İrfan babasına “Hak ettiğimizi yaşayacağız, hak ettiğimizi yaşıyoruz.” derken, babası hak ettiğimiz bu mu diyerek acı acı bakmaktadır. Kendilerinin dışında yaşanan bir savaşın içinde artık hepsi kurbandır. Savaşta her daim kötünün kötüsü de vardır ve zaman o kötünün kötüsünü ortaya çıkarmaktadır. Uçaklar şehri bombalar, sığınaklar kurtuluş yerleridir. Savaş, kış mevsiminde daha ağır ve can alıcıdır.
“Hayatta tek bir kural vardır: Doğarsan ölürsün!”
Doğum ve ölüm tarihleri arasında yer alan çizgi yaşamdır. Bu çizgi bazıları için trajedi, dramı içinde barındırırken, başkaları için ise bir spor karşılaşmasında madalyondur. Bir yerde savaş, öte yandan lüks yaşamın medyaya yansıması… “hayatta kalan altın kaşıkla yemeğini yiyecek.” Eğer kalabilirse ve uygun bir yerde bulunabilirse, çoğu savaş sonrası sadece kaybettiklerinin anısı ve acısı içinde yaşayacaktır.
İrfan savaşın etkisi ile daha fazla İslam geleneğine doğru yönelmekte ve daha fazla radikalleşirken, geçmiş ile yaşadığı anın çelişkisini yaşamaktadır.
“Allah’a inanıyor, ama insanlara değil…”
Metallica müzik çalan İrfan, bu saflaşma ile kafası daha da karışmıştır. “Metallica ile Mekke arasında kafası gidip geliyordu.” Bugün dahi birçok ülkede İslam adına cihad için savaşanlar bu savaşın sonunda başka ülkelere savaşmaya gidecektir. Savaş, ölüm kendi kafalarında barış için ölmeyi ve öldürmeyi meşru kılıyordu. Barış kelimesi duruşa göre değişmektedir, her barış aynı şeyi anlatmamaktadır. Kendi hükümdarlığını ilan eden barış geldiğini iddia edebilmektedir.
Sonunda evlerinde olmuşlardır. Sokaklarda birkaç kırpıntı ile karınlarını doyurmaktadır. Soğuk içlerine işlerken savaş sonunda ülke parçalanmış, var olan tüm birikimleri yok olmuştur. Saklayacakları be geçmişleri kalmıştır ne de gelecekleri.. 
Hayat kendi dediğini söylemiştir. Bu eğer bir kurgu olsaydı sizler nasıl bir öykü yazardınız?
Oyunun teknik bölümüne gelince uzatmadan kısaca yazayım, ışık çok başarılı gördüm. Işık ve müzik öykünün ruhuna can vermiş, konun ağırlığı karşısında oyuna ilgiyi ayakta tutuyor. Oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirirken, askeri canlandıran Berk Sezenler’in biraz daha pişmesi gerektiğini düşündüm. Dekor, oyunun içeriğine uygun, akıllıca kullanılmış tel. Alaaddin dünyada gelişmeleri anlattığı ve bölümler arasında olayı daha özümsememizi sağlayan karanlığın içinden konuşması ve son sahnede tekerlekli sandalye ile gelip sandalyeyi sahnede bırakması güzel düşünülmüş. Sahne dekorları oyunun akışına uygun şekilde boşaltılması akıllıca bir yöntem olmuş. Dekorda video kullanılması ayrıca oyuna canlılık kazandırmış.
Oyunda emeği geçen her bir emekçi alanında başarılı olduğunu Bilge Emin yönetiminde uyumlu çalıştığını oyun sonunda alkışlar ile kendisini zaten göstermiştir. Ben de bu yazımda tekrar alkışlıyorum. Savaşsız bir gelecek arzuluyorum ama ne yazık ki bir zamanlar eski Yugoslavya üzerine binen kara bulutlar bizim bu tarafa da geldi. Umarım bizim yazarlarımız buna benzer oyunlar yazmaz ileride…
 
İsmail Cem Özkan
 
 
Eğer Bu Bir Film Olsaydı
 
Yazar: Almir İmsireviç
Çevirmen: Bilge Emin
Yönetmen: Bilge Emin
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Nalan Alaylı
Işık Tasarımı: Serhat Akın
Müzik: Çağrı Beklen
Yönetmen Yardımcısı: Eylem Yıldız
Yönetmen Asistanı: Serap Yılmaz
Oyuncular: Burak Şentürk, Mine Tüfekçioğlu, Burak Altay, Gönen Aykaç, Barış Bağcı, Berk Sezenler, Emre Yeşilöz
Sahne Amiri: Mahsuni Yılmaz
Kondüvit: Merve Akgül
Işık Kumanda: Rüştü Karabayram
 

2 Mart 2016 Çarşamba

Son kavga sınıf kavgasıdır!

Son kavga sınıf kavgasıdır!

“Tüfek icat oldu mertlik bozuldu”
Köroğlu

Sınıf kavgasında taraflar meydana çıkıp er kavgası yapmamaktadır… Köroğlu değimi ile tüfek icat oldu. Bir tüfeğin sınıf lehine kullanılması ve sınıfı için sermaye birikimi aracı olduktan sonra savaşlar meydanlara çıkıp, daha karmaşık ilişkilerin olduğu bir alana kaydı. Kapalı kapılar arkasında verilen kararlar sonucu birçok insan haberi dahi olmadan, ne için öldüklerini bilmeden toplu katliamların, soykırımların kurbanı oldu.

Sınıf mücadelesi her zaman barışçıl ortamda olmamıştır, zaman zaman meydanlara kurulan barikatlar, fabrika önlerine asılan grev afişleri eşliğinde yaşamın her alanında kıyasıya açık mücadele şeklinde olmuştur. Bu mücadele içinde bir çok işçi hayatını kaybetmiş, burjuvazinin yanında yer alan “Murtaza”lar (Orhan Kemal) ise içinde bulundukları sınıfın gerçekliğini kabul etmeden kendi hayatını kurtarma adına sınıf arkadaşını, mücadele yoldaşını arkadan bıçaklamıştır.

İçinde yaşadığımız kapitalizm çağı, içinde yeşermekte olan kendisini yok edecek sınıfı yok etmek adına birçok mücadele aracı geliştirmiş olmasına rağmen, her şeye rağmen, bütün üstünlüklerine rağmen sınıfın yani üreten olan emekçilerin direnci karşısında çaresiz kalabilmektedir. O yüzden işçi sınıfını ne adar çok parçalarsa o kadar direnç az olacağını bilerek sınıf içinde çelişkilerden yararlanarak sınıf içinde kategoriler yaratılmıştır. Beyaz yakalı işçi ile fabrika işçisini ayırırken, sendikal mücadele alanlarını ayrı örgütlenme modelleri üzerine oturmasını sağlamıştır. Ülkemizde 15–16 Haziran hareketi ile burjuvazi işçilerin elde ettiği moral üstünlüğünü örgütlü yapısını 24 Ocak 1980 yılında alınan kararlar ile yok etmeyi planlamış ve bu planın uygulanabilirliği için ülkemizde 12 Eylül faşist darbeyi organize etmiştir. Darbe sonrası işverenlerin birliği başkanı “bundan sonra biz güleceğiz!” diyerek darbenin kim için yapıldığını ilan etmiştir.  12 Eylül ülkemiz için kırılma noktasıdır, karma ekonominin yerini serbest piyasa adı verilen liberal ekonomi politika almış, hapishanelerde kaynaştırma adı altında yapılan sağ ve sol mahkumları aynı hücre ve kafesler içine yerleştirdikleri gibi toplumu da kafesler içine koyup kaynaştırma modelini uygulamış, dört eğilimin temsilcisi olarak ANAP iktidara taşınmıştır. Bugün ANAP isim değiştirmiş ve liderini değiştirerek varlığını günümüz zamanında geçerliliğini korumaktadır. 12 Eylül sonrası toplum mühendisleri projeler üretmiş ve o projeler farklı liderlerin gözetimi ve bilgisi ilinde uygulanmıştır.

Toplum mühendislerinin çalışma hayatına kazandırdığı liberal düşünceye uygun iş yerini içinde daha örgütsüz emekçilerin yer alacağı bir sistem geliştirmiştir. Bu uygulama daha önce birçok ülkede uygulanmış ve sınıf mücadelesi sonucunda elde edilen tüm hakları geri alan ve yeni boyunduruk yasasını hayata geçirmiştir. İşçi sınıfı aynı iş yerine farklı patronların emri ve gözetimi altında çalışmasına taşeron işçilik ve taşeron yapılanma adı verilmiştir. Her ne kadar taşeron firmalar aynı iş yerinde daha düşük ve daha verimli çalışan işçi modelini kağıt üzerinde kanıtlamış olsa da hayat içinde o kadar başarılı olup olmadığını istatistikler göstermektedir. Taşeron işçilik ile üretilen ürün kalite açısından eskisine göre daha düşüktür, fakat zaten kapitalistler kaliteli ürün değil, kullan at modelini kabul ettiklerinden daha fazla tüketime yönelik siyasi kararları hayata geçirtmişlerdir. Artık sanayi ve kalkınma öncelikli değil, ne kadar çok tükettiğin gelişmişlik ölçütü oldu. Çok tüketen daha gelişmiş ve çağdaş dünyanın nimetlerinden yaralandığı algısı oluşturulmuştur. Buna dayalı olarak devletin elinde olan tüm işletmeler zaman içinde özelleştirilerek devletin elinden (kamunun elinden) çıkarılmış, özelleşen kurumlar da kısa zamanda uluslararası firmaların denetimine girmiş ve işletmeler zaman içinde kapanmış, özelleştirmenin olduğu ülkelerde işsizlik artmıştır. Bu bilinçli bir tercihtir. Bu tercihi ülke siyasetine koşullayanlar da uluslar arası firmalar ve tröstleşmiş firmalardır. Her ülkede her konuda borsanın kurulması ve o borsa aracılığı ile paranın 24 saat hareket etmesi sağlanmıştır. Para altın karşılığı basılan bir meta olmaktan çıkarılmış, borsanın ihtiyacı yönünde ve borsanın yönlendirmesi ile basılan bir soyut metaya dönüştürülmüştür. Bugün ülkemizde HES adı verilen tüm enerji firmaların çoğalması enerji borsasının oluşması içindir, enerji borsası açıldıktan sonra ülkeye ait tüm enerji kaynakları tröst firmaların denetimine geçecek ve onların istekleri yönünde tüketilmek üzerine enerji üretilip satılacaktır.

Sınıf mücadelesi artık eskisi gibi görünür ve direkt savaş üzerine oturmamaktadır, o yüzden işçilerin örgütlü yapıları sendikalar ve siyasi partiler artık marjinal diyebileceğimiz konumuna dönüştü, burjuvazi elde ettiği üstünlüğünü sınıfı parçalayarak sınıf bilinicinin oluşumunu engelleyecek yapılanmaya girdi. Bugün adında devrimci sıfatı olan sendika artık ne devrimcidir ne de sınıfın çıkarını koruyacak kadar bilgi birikimine sahiptir. Mülteci çocukların uluslararası tekel tekstil firmaları için işçi olarak çalıştıkları haberini DİSK yalanlamış, ertesi gün haber yapan kaynaklar fotoğraflar ile kanıtlamıştır. DİSK örgütlü olduğu işletmelerde kimlerin çalıştığını dahi bilemeyecek konumda ilgisiz ve patronun yanına düşmüştür.

Zonguldak’ta özelleştirilen bir firmada taşeron olarak çalışan firma ile sözleşmesini iptal etmiş, taşeron firmada çalışan işçiler sokakta kalmıştır. Çünkü taşeron firma iş alabildiği sürece işçinin maaşını ödeyebilecek bir anlayış ile yapılanmış, iş olmayınca tabela şirketi konumuna dönüşmektedir. Taşeron firmada çalışan işçiler ise tecrübe kazanmış, alanında kalifiye işçi konumuna gelmişlerdir. Kalifiye işçiler gerçek işveren firma önünde çadır kurup biz bu işi biliyoruz, biz olmadan siz enerji üretmezsiniz diyerek taşeron olarak çalıştıkları firmadan iş istemekteler. İhaleyi almış firma ise daha düşük ücrete başka taşeron firmaya işi yaptırmayı düşünmekte ve çıkarları ona göre hesaplamaktadır. Taşeron gelen her yeni firmada işçiler işi yeniden öğrenecek ve bu öğrenme süresi içinde birçok kazaya ve doğanın tahribatına kapılar açıktır. Kafalarda oluşan soru, firma gerçek anlamada layıkı ile iş üretip para kazanmak mı istiyor, yoksa nasıl olsa öyle de olsa böylede olsa devlet her ürettiğimi benden alıyor, kağıt üzerinde ürettiklerimi satar kağıt üzerinde rakamlar hesabıma girer hesabı mı yapmaktadır. Kapılarının önünde kurulan çadırı ve kalifiye işçi olduklarını söyleyen işçilerin sesini duyacak mı? 

Üretim mi, tüketim mi?

Günümüzde üretim artık yük olarak görülen bir işleve dönüştürüldü. Üretmeden tüketiyoruz. En fazla da insan tüketiyoruz. Ülkemiz savaş alanına dönmüş, sanki ikinci dünya savaşı yaşanıyormuşcasına sürekli gündemi kan belirliyor. Bu kan deryasının ortasında bizler ise sürekli tüketeceğimiz yeni sanayi ürünü ile karşılaşıyoruz. Onu almak içinde köle, kapı kulu... artık ne olmamızı istiyorlarsa o rollere girer olduk.

Direnmeyen, ekmeği için mücadele etmeyen, üretmeyen her toplum dejenere olmak ve yok olmak zorundadır.

Bugünlerde Otomotiv sanayisi işçileri Bursa’da sınıfsal karakterine uygun direniş gerçekleştirmeleri tüm umutların hepten yol olduğu anlamına gelmediğini, karanlığın zifir olduğu yerde de kıvılcım olacaklarını kanıtladılar. Onların haklı mücadeleleri yalnız kalmadığı ve halkın tüm katmanları tarafından sahiplenildiği sürece oluşturulan kölelik sistemine direnç artacak ve sınıfın ortadan kalktığı gerçek özgürlük düş olmaktan çıkacaktır.

“bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”


Adnan Yücel yıllar önce dizelerini bize armağan olarak bırakmış, bizde onun sözü ile bitirelim yazımızı… “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

İsmail Cem Özkan


29 Şubat 2016 Pazartesi

Sessizliğin içinden

Sessizliğin içinden

Duyan insan için sessizlik tanımı farklıdır, duymayan için ise yabancı bir kelime… Sürekli sessizlik içinde yaşayan birinin ses çıkarması tamamı ile ellerinin ve parmaklarının maharetine bağlıdır, eğer parmaklar olmazsa onların sesi çıkmaz, tamamı ile sessizliğin içinde kendisini ifade etmesi, derdini anlatması çok zor bir durum olsa gerek. Duyan ve gören bizler için duymayanların duyguları, hayata bakışı yabancıdır. Onlar adına kararlar alırız, onların adına yollara çizgi çeker, oradan ilerlemesini bekleriz.
Sessizliğin içinden Mark Medoff kelimeleri ile engelli olarak gördüklerimizin mesajını sahneden bize taşımaktadır.
İşitme engellilerine özel eğitim veren bir okul bir sahnenin ortasındadır. Okulun müdürü ve okula yeni gelen bir öğretmen bir sınıftadır. Okulun müdürü (Mr. Franklin) yılların tecrübesi ile yeni gelen öğretmene (James Leeds) tecrübesini aktarmaktadır. Öğrenciler ve çalışanlar ile ilişkilerine dikkat etmesini ve müfredata uygun davranmasını beklediğini söylemektedir. Kendisinden önce orada eğitim verenlerin neden gittikleri konusunda da ipuçlarını vermektedir. Kısaca dikkatli olmasını ve davranışlarını kontrol etmesini istemektedir. Müdür öğrencileri ile iyi ilişki kuran ve işinde başarılı olan Leeds’den eğitim saatleri dışında özel bir istemi vardır, okulda temizlik görevlisi olarak çalışan Sarah Norman’nın işaret dili dışında sesi kullanmadığını ve içe kapanık biri olduğunu, dudak okuması konusunda öğrencilerin seviyesine gelmesi için yardım etmesi konusunda ricada bulunur. Sarah dudak okumayı ret etmiş ve kendisi gibi sessizliğin içinde kalanlar ile ilişkilerini ilerletmiştir. Onun tepkisi aslında çevresinedir. Kendisi adına başkası karar vermesine karşı sessiz bir eylem içindedir.
Sarah’ın en iyi arkadaşı (Orin) dudak okumayı bilmekte ve sesini kullanabilmektedir. Hem dudaktan çıkan işaretleri ve sesleri iyi izleyebilmekte ve başarılı bir şekilde karşılık verebilmektedir. O almış olduğu eğitim ile sesini kullanabilmekte, gerek gördüğünde parmaklarını ses olarak yardımcı öğe olarak kullanabilmekte.
Orin, devrimcidir. Kıyafeti ve konuşması ile değişim için mücadele ettiğini sessizliğin içinde ilk etapta seyirciye aktarmaktadır. O okulda işleyişinden rahatsızdır ve değişim istemektedir. Arkadaşları adına konuşabilmekte, gerek olduğunda öğretmenin adına derse girip arkadaşlarına liderlik yapabilmekte ve tecrübesini aktarabilmektedir.
Okul müdürü (Mr. Franklin) sağır ve dilsiz değildir, o aldığı özel eğitim ile sessizliğin içinde yaşayanlardan farklıdır, onların iyiliği için orada okulu ve sessizliğin içinde yaşayanları yönetmektedir. O kurumun nasıl olması gerektiğini belirleyebilmektedir. Otoriteyi temsil etmektedir.
Okulun temizliğinden sorumlu Sarah, okulun vermiş olduğu dudak okumayı ret etmiş, verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan bir çalışandır. Ailesinin yanından ayrılmış, okulun vermiş olduğu odada yaşamakta ve hayatını okulun sınırları içinde geçirmektedir. Onun dünyası şimdi okul ve okul içinde yaşananlardır. Sessizce kendilerine yapılan haksızlığa karşı pasif direniş içindedir.
Leeds, ideal öğretmendir. Öğrencileri ile ilişkileri çok iyidir. Meslek ilkelerine uyarken, farklı yöntemleri eğitim için kullanmaktan çekinmemektedir. Her öğrencisini ayrı değerlendirmekte ve kişiye özgü eğitimi elinden geldiğince yapmaktadır. O güne kadar dudak okumayı ret eden Sarah’a özel eğitim vermeye başlamıştır, fakat beklemediği bir direnç ile karşılaşmıştır. Bu direnç Sarah’a karşı duygusal yakınlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu duygusal yakınlaşması karşılıksız değildir. Bu yakınlaşma ile birlikte altan alta gelişen bir direnişin de farkına varacak e onların dünyasını daha yakından anlayacaktır. Sarah kendi dünyasına taciz eden “normal” insanlara karşı öfkelidir ve bu öfkeye Leeds’de dahildir. Bir yandan yakınlaşırken, öte yandan geçmişte yaşadıklarını bu ilişkiye yansıtır.
Leeds, Sarah’ı daha yakından tanımak için annesi ile görüşmeye gider. Annesi uzun zamandır kızından haber almamaktadır, ilişkisi çok zayıftır, çünkü Sarah’ın öfkesini besleyen “normal” insanlardan biridir. Onun adına kararlar almış, gerekli gereksiz hastanelere, doktorlara gitmişler. Her gittiği uzman kişi farklı teşhisler ve farklı tedavi yapmış. Bu Sarah’ın öfkesinin daha artmasına sebep olmuş, normal çocuklar ile ilişkisi erişkinliğe geçiş döneminde yatak ilişkisi boyutunda olmuş, o ilişkide sesler yerine vücut konuşmasını yabancılaşma içinde yaşamış. Hissetmeden ve toplum içinde olmanın gerekliği gibi algılamış ve “normal” görmüş. Bir süre sonra bu ilişkinin normal olmadığını anlayarak okula sığınmış ve bir daha geriye dönüp bakmamış. Ama bu ilişkisi zaman zaman okulda da devam etmiş… Bir arada olanlar onun ile evlenmeyi düşünmemiş ama tensel ilişki yaşayıp kendilerini doyurup gitmişler. Leeds ile ilişkisi de bu boyutta olacağı düşüncesi ve ön yargısı ile yaklaşmış ama Leeds diğerleri gibi olmadığını zaman içinde kanıtlayacak ve evlenecektir. Fakat Leeds eşi olan Sarah’a hala ulaşamamış, eğitiminde başarılı değildir. Dudak okumayı ret eden ve sesini parmak işaretleri yansıtmaktadır. Leeds düşünmediği bir sorun ile karşı karşıyadır ve çözümü konusunda yol aramaktadır.
Leeds eşi ile ilişkisi her ne kadar istediği boyutta ilerlememiş olsa da bir çok tabu da ortadan kalkmıştır. Bu sırada Orin bir avukat ile sahneye gelir, açacakları davada Sarah’tan dayanışma ister. Önceden beri konuştukları direnişi artık somut duruma döndürmüşler, okulun müdürü dava etmişlerdir. Avukat müvekkilleri adına yazı yazmıştır ama Sarah buna çok sert tepki verir, çünkü o güne kadar protestosunu nedeni olan duruma parmak basılmıştır, onun adına kimse konuşmaz, kendi adına ancak kendisi ve kendisi gibiler kendi dilleri ile konuşmak ve savunma yapmak ister. Bu durumu elbette “normal” insanların algılaması güçtür, onlara verilen eğitim onlara yardım etmek ve onlar adına kara verileceği öğretilmiştir. Her ne kadar Leeds birçok ön yargısını yok etmiş olsa da istem dışı davranışları ve tepkileri Sarah’ın tepkisini çekmiştir. “Normal” giden evliliklerinde ilk kavgaları bu şekilde olur.
Sonuç olarak Sarah kendi sorununu net olarak kendi cümlesi ile yazar, okuması için eşine verir. Leeds okur ve onun kafasında oluşan ön yargılarında parçalanması kolay olmayacaktır. Çünkü o güne kadar bildiğini sandığı dünyaya ulaşamamış, hatta çok yabancıdır. Tepkisi serttir ama Sarah’ın evden ayrılmasına engel olamaz. Bu sorunun temeline inmek için Leeds annesi ile görüşür. Artık gideceği yolu idrak etmiştir, onun gerekliliğini yapacaktır.
Oyunun konusunu anlatırken aslında okul ve çevre ilişkisi içinde kara mizahın dili ile yaşadığımız toplumu ve yargılarımızı olabildiğince eleştirmekte ve gözümüzün içine bizim duruş noktamızı ve algımızın yanlışlığını sokmaktadır. Oyun yumuşak yumuşak bize söyleyeceği cümleleri sahnede canlandırırken, sonuç net ve keskin bir ifade ile ön yargılarımızın üzerine sert ve güçlü şekilde vurmaktadır.
Oyuncular bu mesajı muhteşem ve üstün performansları ile seyirciye ulaştırırken sanki doğal bir şeyi canlandırıyorlarmış ve sanki her daim sessizliğin içinden bize bakıyorlarmış gibi izlenim verdi. Seyirci olabildiğince eleştirilirken, aynı zamanda seyirciyi sahneye taşımakta ve sahnenin tozunu yutmaktadır. Oyuncular seyircidir, sahneden bize; “bakın ön yargılarınız nasıl büyük acılar yaşatıyor engelli gördüklerinize” diye haykırmaktadır.
Oyuncuların sahnedeki performansına sahne ışığı ve müzik dengeli bir şekilde eşlik ederken, kostüm dekor bu bütünlüğü bozmaz. Gözü rahatsız edecek ne bir abartı vardır, ne de her hangi bir dengesizlik. Oyuncuların bir bölümü (öğrenciler) gerçek duymayanlardır. Fakat onların gerçek olduğunu sadece sahneye alkış sonrası çıkan ve daha geniş alkışı alan yönetmen Faik Ertener işaret dili ile anlattı…
Tiyatro sanatın tüm dallarını kullanır, dijital görüntü ve işaret dilinin su içinde kullanımını bölüm geçişlerinde gördük. Bu dijital geçişler bölümler arasında nefes almayı ve bir biri ile bağlantı kurmakta ki işlevini çok iyi kullanmışlar.
Sonuç olarak ve kestirmeden yazayım, fırsatınız varsa ve olanağınız bu oyunu görmeye uygunsa kaçırmayın derim, muhteşem bir tiyatro şöleni ile karşılaşacaksınız… Kelimelerin yerini zaman zaman işaretin aldığı, mimiklerin ve vücut dilinin sahnede ki ritmine şahitlik edeceksiniz…  


İsmail Cem Özkan



Sessizliğin İçinden

Yazar: Mark Medoff
Çevirmen: Beyhan Karadağ
Yönetmen: Faik Ertener
Dramaturg: Günay Ertekin
Dekor Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Kostüm Tasarımı: Mihriban Oran
Işık Tasarımı: Enver Başar
Yönetmen Asistanı: Canan Maktal
Oyuncular: Ebru Aytürk Evren, Cem Zeynel Kılıç, Elvan Boran, Aylin Gürsoy, Canan Maktal, Tuncay Koçal, M. Coşkun Ülgen, Yasin Yiğit, Buse Yörükoğlu, Bingül Utsukarcı, Zehra Gül Yiğit
Müzik Direktörü: Melikcan Zaman
Sahne Amiri: Cem Kenar
Kondüvit: Armağan Çartık
Işık Kumanda: Gökhan Gülçebi
Suflöz: Şeyda Pektok