18 Kasım 2017 Cumartesi

Sanat

Sanat

Bir gün bir galeriden bir tablo alınmıştır. Yalnız tablo beyaz zemin üzerinde beyaz boya ile çizilmiş üç çizgiden oluşmaktadır. 200 bin Euro fiyata alınmış ve satışı yapan sanat galerinin sahibi aynı tabloyu hemen 220 bin Euro’ya satın alacağını bildirmiştir. Sanat galerisi sahibi aslında satmak istemediği bir tabloyu satmıştır ama galerinin iş yapıyor gibi gözükmesi içinde satış yapmak zorundadır. Önemli olan ticari hayatta paranın hareket halinde olmasıdır. Meta ve para değiş tokuş yapılan unsurlardır.

Beyaz zemin üzerine beyaz boya ile çizilmiş olan tablo üç arkadaşı 25 yıllık dostluğunu sorgulamaya ve yüzleşmesine sebep olacaktır. Uzun bir zaman birbiri ile iyi geçinen ve birbirini örnek alan üç arkadaşın birden bir tabloya ve verilen para karşısında düşülen şaşkınlık karşısında verilen tepkilerin trajik komik unsurların bol kullanıldığı kara mizah unsuru içinde eğlenceli bir oyuna dönüşüştür.

Üç insan, üç arkadaş ve üç arkadaşı üç usta oyuncu yıllar sonra sahnelemektedir, çünkü 90’lı yıllarda oynan oyun arada başka sanatçı ve tiyatro gruplarınca oynanmış, seyirciyi yakalamış bir oyun bu sefer 90 yıllarda sahneyi birlikte paylaştıkları ve sonra aramızdan ayrılan Cüneyt Türel’in anısına oyun yeninden perde demektedir.

Üç usta oyuncu sahneyi her alanını rahatlıkla kullanıyor. Elbette gençlere taş çıkaracak oyunculuk, oynarken eğiten, eğitirken oyunculuğun nasıl olması ve oyun sırasında oyuncular birbirlerini nasıl desteklemesi gerektiği gösteren bir oyun.

Oyun, yeni açılan ve asansör boşluğuna düşen işçiler ile anılan, eski stadyumun yerini alan büyük bir gökdelenin en alt katında oluşturulmuş sahnede kendine mekan bulmuş. Oyun, yaklaşık 400 kişinin aynı anda seyrettiği bir salonda oynandı. Havalandırmanın sesi her ne kadar dikkat dağıtıcısı olsa da oyunu izleyen ışık zaman zaman oyuncuların hamlesinden sonra sahneye düşmüştür. Oyun sonrasında parayı veren ve sahne kuran mekanın sahibine teşekkür edilerek oyun sonlandı…

Yeni bir sahne, tiyatro için mekanını açmış, Kasım ve Aralık programı dolu olarak gözüküyor. Sahne sanatları gün geçmiyor ki yeni alanlara kavuşmasın, aşırı derecede artan AVM çılgınlığı yanında büyük gökdelenler ve onların altında oluşturulan tiyatro salonları ve sergi salonları ile sanat kendisine yeni yaşam alanları bulurken, elbette burada sanat kavramının beyaz zemin üzerine beyaz çizgi çizmek anlamında kullanıyorum…

Bugün plazalar, AVM'ler neden sanata kapısını açıyor? Hemen yanıt vereyim, nerede hareket orada bereket ve sanata yatırım yapanlar ondan beklentileri sadece paradır... Paranın öncelik olan yerde sanatta para karşılığında verilen rolü en iyi bildiği şekilde yapmaktadır.

Bütün binalar, bütün şehirler alın teri ve kan üzerine kurulur ve yükselir. Kan üzerine yükselen yerlerde ise sanat kendisine yaşam alanı bulur ya para sahiplerine hizmet eder ya da sokağa... Sokağa hizmet eden, baldırı çıplak ve emeğinden başka geçim kaynağı olmayan ve de yükselen ne varsa onun temelinde alın teri ve kanı olanlar ancak sanatı sokakta veya bugünlerde ekranlar aracılığı ile evinin bir köşesine sızan şekilde görmektedir.

Sanatı dokunulmaz kılanlar; sanatın çekiciliğinden faydalananlardır...

Plazalarda yer alan sanat galerileri sana bana seslenmez, parası olan ve orada sergilenecek eseri satın alana seslenir. Yatırım için satın alanlar ise onu dokunulmaz kılarak değer kazanmasını ve artı değer ile kasasına para getirtmesini hesaplar. Kısa vadeli yatırım veya uzun vadeli yatırım yapanlar halkı değil sadece kendi cebini düşünür ve satabileceği şeye yatırım yapar.

Bugün tiyatrolarda sergilenen eserler, plaza içinde yer alan tiyatrolarda oynanan oyunlar sistemi rahatsız edenler olmayacaktır, şirketler tarafından desteklenen ve şirketlere ait özel tiyatrolar ancak para getirdiği sürece sahne diyebilir...

Elbette bütün bunların dışında sokaktaki insan, alın terinden başka tutunacak dalı olmayanlara seslenen sanat da vardır ve var olmaya devam edecektir...

İsmail Cem Özkan

Sanat

Yazan: Yasmina Reza
Türkçesi Ve Yöneten: Gencay Gürün
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Oynayanlar: Cihan Ünal, Can Gürzap, Mutlu Güney

Işık: AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu

9 Kasım 2017 Perşembe

Bir İsyancının Savunması

Bir İsyancının Savunması

Perdeler kapalı, oyunun başlamasını bekliyoruz. Son yıllarda çoğu oyun perde açmadan perde demektedir, gözümüz biraz ona alışmış, perde olunca arkasında ki sahne düzeni bize ilk anda ne diyeceğini merak içinde bekliyoruz, çünkü dekor bir oyunun dinamik oynanıp oynanmayacağını fısıldar, elbette bu fısıltı size ilk önyargı oluşmasına sebep olur… Her olaya bakışımız bir anlamda önyargıların bir bütünü ve önyargılarımızın parçalanması değil midir? Tiyatro bize önyargılarımız ile yüzleşmemizi en hızlı şekilde gösteren bir sanat dalıdır. Oyun başlar ve biter ve sonuçta elimizde; eğer almışsak dersimizi, yıkılmış bir önyargı ve yılların birikimi olan kalıplarımızın çöküntüsü kalır. Tiyatro bize sahneyi ayna olarak tutar, üç duvarın derinliği içinde canlı yaşanan, dinamik, seyircisi yani biz ile iletişim kuran bir sahne sanatıdır. İletişim karşılıklıdır, seyircinin oyuna ilgisi sahnede yaşanan ve önceden replikleri belli olan oyunun dinamik, heyecanlı, seyirciye doğrudan verilen mesajlar ve uyarıcıların da gücünü belirler. Aynı replikleri cansız seyircinin önünde okumak ile aynı replikleri oyunu ilgi ile izleyen ve oyun ile bağ kurmuş seyirci önünde söylemleri, mimikleri farklıdır. Tiyatro her oyunda yaşayan iletişimdir…

Ankara Birlik Tiyatrosu zamanın ruhuna uygun ve yaşadığımız döneme uygun mesajı içinde barındıran bir oyun seçmiş. Emmanuel Robles’in yazdığı ve ülkemiz sahnelerine Gül Göker yönetiminde Kaya Öztaş çevirisi ile hayat verilmiş. Oyunun konusu herhangi bir ülke topraklarında da geçebilirdi, fakat olay nerede geçtiği, zamanı ve olayın kimler etrafında döndüğü açık ve çıplak olarak seyirciye verilmektedir.

İkinci dünya savaşı sonrası, Hollanda Endonezya’yı işgal ettiği günler. Hollanda işgal ettiği ülkede kendi ulusal sermayesi için acımazsızca sömürü düzen kurmuştur. Yerli halka hiçbir hak vermezken, onların direnişini acımasızca bastırmayı kendisinde hak olarak görmektedir. Mahkemeler emperyalist Hollanda çıkarları için Hollanda yasasını Hollandalılar için ayrı, yerli halk için ayrı olarak uygulamaktadır.

Petrol ve kauçuk için işgal ettikleri topraklarda çiftlik sahipleri ve sermaye sahiplerin çıkarları ve onların siyasi iradelerine uygun olarak mahkemeler karar verirken karar vericiler üzerinde siyasi bir baskı söz konusudur.

Hollanda işgalcileri devletin işleyişini sömürge kültürüne uygun olarak sadece kendi pencerelerinden bakmakta ve çıkarlarına uygun olmayanları radikal ve en baskıcı şekilde yok etmektedir. Savunma hakkı sözdedir, polisin sorgusu esas gibi gösterilirken aslında esas olan çıkarlardır. Siyasi davalar aslında gözdağı için verilen kararlar ile halka sunulmaktadır. Medya sermayenin yanında ve olaylara onların gözü ile bakmaktadır. Medya aracılığı ile oluşturulan hava aslında mahkeme öncesi verilmiş karardır, geriye sadece uygulama kalmaktadır.

Direniş baskının olduğu yerde haktır, oluşmaması zaten imkansız gibidir. Her rejim kendi sonunu hazırlar. Ne kadar çok özgürlükleri kendileri için baskı kurma özgürlüğü gördükleri sürece, ona direnişte aynı derecede büyür. Her iktidar kendisine karşı girişilecek olan herhangi bir olayı bastırma adına baskıyı genişletir ve büyütür, aynı şekilde yer altında örgütlenmeye de olanak sunar. Çünkü radikal yapılar özgürlüklerin en az olduğu ortamlarda kendilerine yaşam alanı bulur ve büyür.

Hollandalı bir fabrika işçisi olan “Keller” Hollanda’dan gelmiş bir göçmendir. Hollanda’da doğmuş, orada işçi olmuş ve dürüst bir vatandaştır. Saftır ve saf olduğu için Hollanda’da çalıştığı elektrik ile ilgili bir fabrikada yaşanan bir hırsızlıktan dolayı suçlanmış ve göz altında ona zor ile kabul etmeleri telkin edilmiştir. O suçsuzdur ama olayın kapanması için polis bir suçlu bulmak zorundadır, o suçlu da işkence altında vereceği ifade ile bulunacaktır. İşkence Hollanda devleti içinde kendi vatandaşına layık gördüğü bir yargılama ve ifade alma yönteminden biridir. Suçlanan kişinin arkasında güçlü bir yoksa suç mutlaka onun üzerine kalır. Sorguda her şeyi kabul eden Keller, gerçek suçlunun bulunması ve olayın açığa kavuşması sonucunda aslında suçsuz olduğu gerçeği ile karşılaşır ve özür dilenmesi yerine unutması istenir. Eğer şikayetçi olursa resmi makamlara yanlış bilgi vermekten yani işkencede kabul ettiği gerçeği yüzüne vurulur ve devleti yanıltmaktan dava açılacağı gözdağı verilerek serbest kalır. Hem işkence ile kabul etmiş kabul ettiği içinde şimdi dava açamaz… devletin bu yüzünü gördüğü için ülkesinden binlerce kilometre ötesinde ki ülkeye gelmiş ve orada da bir fabrikada işçi olarak girmiş, aynı şirketin lojistik işlerini yapan bir kolunda gemide çalışan Kitty ile tanışır ve evlenir. Kitty artık ev kadındır.

Hayat artık Keller ailesi için tek düzen almıştır. İşe gidip gelme ve hayattan uzakta ama hayatın içinde değişimler onların evinin duvarlarını da tırmalamaktadır. Yerli halkın haklı direnişi ve Hindistan’da Gandi’nin pasif direnişi Kelleri yerli halkın direnişini haklı görmeye kadar iteklemiştir. Eşinden habersiz olarak sokakta yaşanan direniş ve ona uygulanan vahşilik karşısında tarafını seçmektedir. Ölümün karşısındadır. Halkın zarar görmesi onun vicdanını kanatmaktadır ve yapanları eleştirmektedir. İçten içe Hollanda işgaline karşı emekçi dayanışması içindedir. Aynı fabrikada çalıştığı ve direnişin önderlerinden olan Kajin ile arkadaş olmuştur.

Evdeki tek düzen ve kendisini tekrarlayan günler Kitty’i çalışma yaşamına davet eder, o artık sıkılmıştır, o da üretime katılmak ister. Eşinin kendisine olan ilgisizliği gün geçtikçe artmaktadır. Evlilik öncesi çalıştığı şirkete iş başvuru yapmış ve kabul edilmiştir. Ayrılık kaçınılmazdır.

Kaçınılmaz olan değişim kapılarını çalmaktadır. Ve Keller direniş hareketinin bir eylemine katılma kararı alır ve ilk eylemi çalıştığı fabrikaya bomba koymak ve o sırada yapılmakta olan bir davanın sonucuna etki yapması muhtemel bir siyasi eylemin parçası olur. Parçalanmakta olan ailesi ve geleneksel ve yaşam tercihinin dışında ölümü yücelten bir eylemin gönüllüsü olması…

Oyun bundan sonrası seyircinin algısı ve düşünce yapısına seslenir.

Fabrikaya gidip bombayı koymuştur. Bomba yemek sepetinin içinde fabrikaya rahat sokulmuştur, çünkü beyaz işçiler yerli işçiler gibi üstlerini aratmak istemez. Çünkü onlar kendi çıkarları ve ülkelerine hiçbir şekilde karşı eylem yapacakları düşünülmez. Zaten beyaz işçiler yerli işçilerden daha iyi maaş almakta ve daha diğerlerine göre daha hafif işlerde çalışmaktadır. Bu durumda beyaz bir işçinin fabrikaya ve işadamlarına karşı suikast yapması düşünülecek şey değildir! Beyaz işçi olan keller bu avantajını kullanarak üstü aranmadan bombayı fabrikaya sokmuş ve istenilen yere bırakmıştır. Fakat çalışırken bombayı bıraktığı alana iki yerli temizlik işçisinin gittiği görünce koyduğu bombayı yerinden alır ve bomba düzeneğini bozar. Bu arada fabrikada ki ustası tarafından yakalanır.

Bu olay kısa zamanda duyulur ve hakkında karar mekanizması hızla çalıştırılır ve anında linç ile yüz yüze gelir arkadaşları onu linç etmiştir ama yaralı olarak polis o kargaşadan alır ve polis merkezine götürür… 

Polis merkezi; Hollanda kraliçesi ve Hollanda bayrağı olan hakim ve polis müdürünün masaları yan yana olan bir odadır. Sorgu orada eldeki veriler ile yapılmaktadır. Hakim Hazzelhoff görmüş geçirmiş tecrübelidir. Sakin ve olaylara dışarıdan bakacak kadar mesleğine hakimdir. Polis şefi Shultz ise karşındaki güze göre sesini yükselten ya da azaltan mesleğine bağlı ve korumakla olduğu çıkarlara uygun davranabilecek biridir.

Sorgu işkencede alınan bilgilerin seyirci önünde sağlamasıdır. Keller olayı kabul etmiştir. Ve kendi penceresinden olaya bakmaktadır…

Yönetmen Gül Göker olayın örgüsünü seyircinin önünde örerken seyircinin kulağına sorular fısıldamaktadır. Kim haklıdır?  Amaca hizmet eden her eylem haklı mıdır? Kim nereden bakıyorsa haklılık kavramı ortaya çıkmaktadır. Devlet kimin suçlu olduğunu temsil ettiği çıkarlara göre karar vermiştir, peki halk suç kavramını nasıl tanımlamaktadır? Halk adına hareket edenler? Bombayı koymuş ama patlamadan yerinden almış bir beyaz işçi… Halkın üzerine bomba atmış ama patlamayan bombalar yüzünden idam edilen bir yerli direnişçi… Ölen yerli ve emekçi insanlar…

Olayın öyküsünü yazarken oyuncuların sahnede ki performansını da gözlemledim. Hazzelhoff rolünde Ender Yiğit, sakin ve sahneye hakim ses tonu ve mimikleri ile usta oyunculuğunu bir kere da seyirciye göstermektedir. Shultz rolü Özgürefe Özyeşilpınar ses tonlaması ile hareketlerinin zamanında ve ustaya yakışır şekilde kontrollü şekilde vurgulaması ile Ender Yiğit’in ustalığının gölgesinde kalmadan kendisini göstermektedir. Kitty rolü ile Bilge Can Göker kendisine verilen rolü benimsemiş ve ustalığını sahnenin her yerini kullanırken en doğal şeyi yapıyor gibidir. Ses tonlaması ve hareketleri ile usta oyuncuların oyununa büyük destek vermektedir. Onun sesinde ki tonlama Keller rolünde ki Serkan Çetinkaya’nın oyunculuğunu öne çıkarmaktadır. Van Rook rolü Alinur Uğurpakkan ve bekçi rolü Hakkı Şahin oyunun bir kara mizah olduğu vurgusunun altını çizmektedir. Her ikisi de başarılıdır. Oyun da Sederia rolü ile Dilek Denizdelen direnişçi, inançlı ve halkının acısını kendi sesinde ve yüzünde biçimlendiren bir direnişçi ile Kajin rolü ile Murat Değirmenci’nin vurgusunu yani lider kavramını ve kafalarda soruların oluşmasına neden olan sözlere hayat verir. Her iki direnişçi acımasızdır ve atılan bombalar ile öldürülen halkının acısı ve öfkesinin sesidir. Bizi oyunun temel sorusuna yönlendirdiler, her eylem meşru mudur? İşçiler ölmesin diyerek kendisini yakalatma riskini göze alıp bombayı etkisiz kılan Keller, yerli isyancıların gözünde haindir. Keller aynı zamanda Hollandalılar gözünde de haindir. Keller’i Hollandalılar gözünde hain gösteren ise politikacı Van Oster rolünde Rıdvan Uludaşdemir’in başarılı oyunudur. Kısa bir sahnededir ve oyuna aynı soruya öteki pencereden bakmamıza sebep olan soruyu yöneltir. Keller cezalandırılmalıdır, başka Hollandalı onun gibi direnişçilere sempati duymasın, bırakın üye olmayı… Kajin’in aynada ki yansımasıdır…

Oyun metini çelişkiler iç içe geçmiş ve seyircinin kafasında değerleri ile yüzleşmesine olanak sunar… Oyun bitmiştir, yaşadığımız çağın olaylar ve olaylara yaklaşımız olaya nereden baktığımıza bağlı olarak değişmektedir. Tek dorunun ve tek cevabın olmadığı zamanlarda bizlerin tutumu nerede durmaktadır?

Oyunu rahatlatan ise dekordur. Zamanın ruhunu taşırken oyuncuların sahne içinde rahat davranmalarına olanak sunmaktadır. Her sahne değişimi ışığın kararması ve o karanlık zamanda gelmekte olan sahnenin metnine uygun düzenlenmesi iyi düşünülmüş, zamanın sesi saatin yelkovanını hareket ettiren mekanik sesin olması ve zamanında çalan telefon sesi, ses kumandasında ki emekçinin dikkati oyunu daha akıcı kılmış, oyuncuların ustalıklarını öne çıkarmıştır. Teknik alt yapının özenli olması oyunu bir şölene ulaştırmıştır.

Fırsatı olanların bu oyunu izlerlerken sahne arkasında oyuna hayat verenleri de görmelerini umarım, oyunu oyun yapan sahnede ki ışıktır, ışığa hareket veren sestir. Sese ritim veren ise müziktir. Benim izlediğim oyun Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezi salonundaki oyundu ve gördüğüm, hissettiği ve yaşadığım kadarı ile başarılı ve ince ince işlenmiş bir oyundu… Her biri kendisine verilen rolü oyunun ruhuna uygun şekilde yerine getirmiş ve başarılı bir sahne uyarlaması ile karşılaştım…  

Emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan




Ankara Birlik Tiyatrosu
Bir İsyancının Savunması
Yazan : Emmanuel Robles
Çeviren : Kaya Öztaş
Yöneten : Gül Göker
Dekor Tasarım : Özhan Özdil
Işık Tasarım : Yüksel Aymaz
Müzik : Cafer Ozan Türkyılmaz
Teknik : Nisan Gül Göker
Oyuncular:
Ender Yiğit, Özgürefe Özyeşilpınar, Bilge Can Göker, Alinur Uğurpakkan, Serkan Çetinkaya, Hakkı Şahin, Murat Değirmenci, Dilek Denizdelen, Rıdvan Uludaşdemir


6 Kasım 2017 Pazartesi

Ortak rüya görmek kadar kötü bir şey yoktur...

Ortak rüya görmek kadar kötü bir şey yoktur...

Her insan farklıdır ve yaşama farklı pencereden bakar, o yüzden standartlaşma her insanı belirli kalıp içinde yaşama ve düşünmeye zorlamak anlamına gelir. İnsan doğası gereği parmak izi kadar farklıdır, onları bir birine benzer kılan şey dna yapısından kaynaklanır. İnsanları birbirine benzermiş gibi gösteren şey ise ortak kültürdür, her kültürün kendisine özgü davranış biçimleri vardır ve bu eğitim ile sağlanır. Doğduğu coğrafya, yaşadığı ortam insanın dış biçiminde değişimlere yol açarken düşünce yapısında da değişimler hatta kalıplar oluşturur, o yüzden bazı coğrafyada yaşayanların düşünce yöntemi, diğer coğrafyada yaşayanların düşünce sistematiği açsından farklılıklar gösterir, çünkü düşünceyi belirleyen içinde bulunduğu kültürün konuştuğu dildir. Dile hakim olanların düşünce sistematiği ister istemez insanı biçimlendirmekte ve ona göre davranış kalıpları oluşmasına sebep olmaktadır. Fakat bu benzerlikler her ne kadar farkında olmasak da zor ile bireyin üzerinde gerçekleşmektedir. Zor çoğu zaman acı vermeden gerçekleşir.

AKM (Atatürk Kültür Merkezi –Taksim) yıkılacak…

Zaten fiili olarak yıkıldı, şimdi yasal olarak yıkılacak ve yerine yeni bir bina inşaat yapacaklar, işlevi ne olacağını şimdiden söylemek zor... Belki ilahilerin okunduğu bir yer, belki opera... Ama belki de hiç biri, birilerin konaklayacağı pahalı mekan! Peki, AKM'ye normalde kimler sahip çıkması gerekliydi? Oradan ekmeğini yiyenler öncelikli olmalıydı, ekmeğini oradan kazananlar neden hep sessiz kaldı, ses çıkarıyor gibi yapıp sessizce maaşlarını almaya devam ettiler?

Birileri ekmeğini başkalarının emeği ve mücadelesi üzerinden kazanmaya ve yemeye alışmış...

Bakın binlerce KHK mağduru var, onlar pusuda yatmış mücadele edenlerin mücadelesinin sonucunu bekler... Kazanırlarsa teşekkür bile etmeden maaşlarını almaya devam edecekler, olmaza kader diyecekler, belki de tanrı bizi açlık ile sınıyor diyecekler...

AKM yıkılacak...

KHK mağdurları ölüm ile yüz yüze kalmış insanların durumunu göz ucu ile takip ediyor... Her gün dayak yiyen, gaz altında kalan, plastik mermi ile çürümemiş yeri kalmayanların inatçı kavgasını okumuyor/görmüyor bile... Başka şehirlerde randevu usulü buluşmalar ve görev savma etkinlikleri...

Her birey kendi vicdanını bir şekilde temizliyor ki hayat güzel ve olması gibi akmaya devam ediyor...

Sonuç AKM yıkılacak, bir iki sanat sevdalısı üzülecek, bir iki basın açıklaması... Ekmek yiyenler ekmeklerini yemeye devam edecek, diğerleri belki de Londra’da sahneleyen bilmem ne operasını izlediğini arkadaşına anlatacak!

Yaşadığımız zamana bir ad taktım sonunda! "para eden her şeyi yağmala kültürü/zamanı içinde yaşıyoruz..."

Var olan tüm değerler, birikimler hepsi hapsi yağmalanıyor ve yağmaya karşı direnen birkaç insanın mücadelesinin sonucunda ne olacağını bekleyen binler…

Suç devletin uydurduğu bir kavramdır. Yasaya koyarsa suç vardır, koymazsa suç yoktur...

Kitaplara bakıyorum, yaşanmışlıkların nasıl metaya dönüştürüldüğünü görüyorum...

En nefret etiğim şey iktidar ve gücü olanın yanında olup onun gücünden kendisine hak çıkaranlardır... Hangi dönem olursa olsun güçlü diye onu haklı görenleri asla affetmem ve onların bu davranışını yaşama saplanan hançer olarak görmeye devam ederim...

Türkler için ak ile kara var, arası yok... Ya yarimsin ya da kara toprak...

Bir adamı/kadını savunurken onu öyle abartıyorlar ki öyle abartıyorlar ki yahu diyorsun bulunmaz Hint kumaşı ama adamı ya tanıyorsan, diyorsun ki yahu bu kadarı da olmaz, yağcılığın sınırı var, ama durmuyorlar başlamışlar fireni boşalmış kamyon gibi bayırdan aşağıya gidiyorlar. Her iki tarafta aynı mantıkta biri kara diyor öteki ak, sonuçta bir duvara toslayacak bu kamyon ama kimse akıllanmayacak... Bir insanı göklere de yerin dibine de indirmeyin bırakın somut veriler ile somut tahlil edin ayağı yere bir bassın!

Son günlerde yaşanan operasyonlar tutuklanmalar mantık ile alakası yok, tamamı ile siyasi... Hukuk sadece rafta duran bir kağıt bütünlüğü... Şimdi bu ak adam kara adam yarışı bizi bir yere götürmeyecek... Çıkmak gerekli bu garip girdaptan... Çıkmamız o kadar girdap var ki, girdap içinde girdap yaşıyoruz, birinden çıktık diyoruz ötekinin girdabında başka yere savrulmuşuz…

AKM yıkılacak, yerine yeni bir bina yapacaklar, park yapmayacakları kesin, çünkü var olan zihniyet park yerine bina yapıp üzerini yeşile boyama merakı içinde… Düşünceler yağmalanıyor, insanları bir kalıba sokup benim gibi düşün ve benim hatalarımı görme diyor… Benim gördüğüm rüyayı gör diye zor ile baskı kuruyorlar ama zorun kimse farkında değil. Eğitim müfredatı yine değişti. Sınavlara verilen isimler değişti ama sınav hep var olmaya devam ediyor…


İsmail Cem Özkan 

1 Kasım 2017 Çarşamba

Benerci kendini niçin öldürdü?

Benerci kendini niçin öldürdü?

Nazım Hikmet’in başyapıtlarından birini sahnede alın terine bulanarak yeniden yorumlanmasını izlemek bana büyük bir keyif verdi, çünkü geçtiğimiz bu karanlık çağın içinde “Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır.” diyen bir ses bir kere daha anımsatıyor, bugün direnenlerin haklı mücadelesini ve kazanacaklarını.

Ölüm verilen kavgada en son istenilendir, çünkü bizler yaşam, doğa ve sevgimiz için kavga ediyoruz. Bu düzenin tüm olumsuzluklarını tersine döndürecek bir düzen kurma kavgasıdır. Bizler yaşamı savunurken nasıl olur ölümü kutsarız. Son yıllarda sol anlayış içinde ölümü kutsayan ve ölüm üzerinden politika yapanlar ve onlar ile kendi varlıklarını tanımlamaya başladılar, fakat sol ölüme karşı duruşu sembolize eder. Nazım Hikmet şiirini bitirirken özelikle bu duruma dikkat çeker.

«Kavgada
              kendi kendini öldüren
                             anetli bir
                              cenazedir
                               benim için:
                       Ölüsüne
                                 ellerimiz
                                       dokunamaz.
                       Arkasından
                                    matem marşı
                                          okunamaz.»


Sen artık
         bu kitapta:
noktaları
         virgülleri
              satırları taşımıyorsun.
Sen artık
         bu kitapta
koşmuyor
         bağırmıyor
                   alnını kaşımıyorsun.
Sen artık
         bu kitapta
                   yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen
         bu kitapta:
kendi kendini öldürmene rağmen
benim ellerim senin
                      kanlı delik
                             şakağına dokunacaktır.
Cenazende
         dosta düşmana karşı
                        matem marşı
                                   okunacaktır:

Nazım Hikmet bu sonu yazarken tesadüfen bu sonu düşünmemiştir, onun düşündüğü gelecek hepimizin düşündüğüdür…

Sahneye dönersek eğer bir tiyatro eleştirisi olarak önünüzde duran yazı amacına ulaşır.

Eskişehir Sanat Tiyatrosu ikinci sezonunda İstanbul’da “Benerci kendini niçin öldürdü?”  oyunu ile sahnelere ve İstanbul izleyicisine merhaba dedi. Nazım Hikmet’in bu şiirini uyarlayan ve yöneten Erkal Ulut, sahnede şiire hayat veren Latif Tiftikçi ve diğer emekçilerin alın teri sahne toza değerken yeniden yaratılan ve her sahnelendiğinde yeniden yaratılacak bir şiiri bugüne taşımış ve geleceğe sesini bırakmıştır. Işık ve efekt yönetimi Dilara Acer yapmış. Oyuna büyük katkısı var, hem pratik hem de oyuncunun tonlamasına, vurgusuna daktilo sesi ve hafiften derinden ve olayın akışına uygun gelen müzik seçimi ile oyun sahnede monoton olmaktan kurtarılmış ve yaşanır kılmış. Dekor üç ahşap v şeklinde açılan merdivenin sahne içinde olayın akışına göre biçim alması güzel bir düşünce hem de sahnenin iyi kullanılması açısından pratik bir iş olarak karşımızda durmaktadır. Ahşap merdiven gerek olduğunda duvar, gerek olduğunda bir sandalye, gerek olduğunda pencereye dönüşmektedir. Oyuncuya hareket alanı sağlayan dekor, oyuna dinamizm katmış…

Sonuç olarak oyun büyük emeğin ürünü olarak hem yazarına hem de seyircisine saygısını elinden bırakmadan dinamik ve sıkılmadan izleyeceğiniz, izlerken solun ve devrimcilerin hangi olaylar karşısında nasıl bir tepki verdiğini hissetmekteyiz.  Hislerin yerini akılın aldığı, sabırlı ve ömrünü devrime adamış bir devrimcinin direnişine şahitlik ederken devrimcilerin sınırı olmadığını dünyanın öteki ucunda yaşanan bir olayı İstanbul’da bir şairin masasında yankı bulduğuna şahitlik etmekteyiz…

Fırsatı olanların gidip görebileceği bir oyun, alkışı bol olsun…

İsmail Cem Özkan

Benerci kendini niçin öldürdü?
Yazan: Nazım Hikmet
Uyarlayan ve yöneten: Erkal Ulut
Oynayan: Latif Tiftikçi
Işık ve efekt yönetimi Dilara Acer

Dekor: EST

26 Ekim 2017 Perşembe

Para insanı fırıldak yapar!

Para insanı fırıldak yapar!

Naziler en güçlü olduğu zamanlarda Naziler ile ticaret yapan Yahudiler, Naziler yenilmeye başladığında Nazi avcılığını desteklemiştir... Güç nerede olursa olsun her ulustan, ırktan, dinden insanlar güçlü olan ile iş birliği yapar ve onlar adına en yakınını düşmanına teslim etmekten çekinmez... Güçlü yok olduğunda ise kendi ırkını, dilini, dinini, ulusunu anımsar ve onların gelişimi için karanlık zamanda elde ettiği servetimi bu sefer aksi yönde kullanır, kullanırken de o işten para kazanmaya ve yeni yatırımlar yapmaya devam eder...

Ahlak çöktü ama din hala ayakta… Dinin olduğu yerde ahlakın olmaması yaşadığımız zamanda yadırganacak bir durum değildir… Din kisvesi altında insanlığın en çirkin yüzü kendisini meşru görür ve en olmayacak şeyleri bile olağan karşılamamıza sebep olur… Din birçok şeyin üstünü örttüğü gibi bazı şeylerin de yaşamasına olanak sunar, çünkü yorgan altında kurulan hayaller din sayesinde yaşamın olağan akışında olağan hale gelir… Ağızlardan çıkan lağım kokuları ağız yıkanmadan din kisvesi altında rahatlıkla toplum içinde kendisine taraf bulabilir, çünkü din sizi düşünmeye ve araştırmaya yöneltmez, “biat edin” ve “sizin için düşünenlerin bilgilerini sorgulamayın” diye emir cümleleri içinde hayatı biçimlendirir.

Din aslında yaşanan değildir ama yaşanan din olur…

İnsan daha çağdaş, daha özür, daha iyi ve bir arada yaşamak için mücadele eder... Bunların dışında bir de daha çok para ve güç için de mücadele edenler vardır... Onlar sizi baskı altına alır ve sizi köleleştirir... Biat etmenizi ister, sorgusuz onun dileklerini yerine getirmenizi ister. İşte faşizm ve faşist kelimesi burada söz konusudur...

Ulus devletinde devletin birincil görevi; ulusal sermaye için ekonomik birikim için olanak sağlamak ve ulusal sermaye grupları arasında serbest rekabet koşullarını hazırlamaktır. Liberal ekonominin hakim olması ile birlikte ulus devletin devlet anlayışı çöpe atılmıştır. Uzun zamandır yaşayan fiili olanın ortaya çıkmasıdır aslında, çünkü devleti elinde bulunduranlar yandaş sermeye oluşması için her türlü olanağı kullanmıştır, o yüzden zaten serbest piyasa ekonomisi hiçbir zaman olmamıştır. Liberal ekonomi politika ise ulusal sermayenin ortadan kalması ve küresel sermayenin her şeye hakim olmasının yolunda ki engelleri kaldırmıştır. Ulus devlet bu durumda söz konusu işlevini yapamaz hale gelmiş ve şirketlerin çıkarını savunan ve şirketlerin önerdiği siyasilerin karar alma noktasında yer almasını sağlamıştır. O da devletin küçülmesi adı altında devleti ortadan kaldıran ve şirketin çıkarını koruyan yeni devlet yapısı oluşması adım atılmış olmasına rağmen bunun ile ilgili henüz küresel anlamda yasal düzenleme yapılamamıştır... Kısaca devlet çökmüş ama yerine yeni devlet henüz oluşmamıştır...

Etrafımızı saran eşyalar hareketlerimizi ve düşünce yapımızı belirliyor.

Dilenenler direnenlerden daha fazla kazanıyor dedi bir arkadaşım... Ben de son sözü direnenler söyler demekle yetindim... Dilencinin üzerinden çıkan serveti anlatan haber makalesini görmezden geldim...

"Çocuğumun ölümüne para hırsı sebep oldu" dendiği gün dünya değişir...

"Siz istediğiniz kadar sokağa çıkın, imza toplayın ama ben dediğimi yaparım, meclisten geçtikten sonra size geçmiş olsun" diye düşünmekte bazıları... Sokakların sesi sokakta kaldı ve gittikçe yasal düzen içinde sönmeye ve yok olmaya doğru eğilmekte. Sokakta kalan seslerin kaçını artık duyuyoruz...??? Sokakların sesi duvar yazıları renklendi, ne dünün izini taşıyor ne de yarının... Küreselleşen dünyamızın duvarlarının izi geldi ülkemize, popüler grupların isimleri Meksika duvarlarında olduğu gibi bizim ülkemizin duvarında da yer almakta, biraz renk ayrımı ve yapan sanatçıların el becerileri bire bir kopyalamıyorsa da bir birini çağrıştırıyor...

Para insanı fırıldak yapar!

Para hırsı yüzünden bu kadar zulüm ve savaşlar, para için iktidar koltuğuna yapışan diktatörler, parasını yalan ve dolan ile elde edenler gücünü kaybetmemek için sürekli yalan ve dolambaçlı, örgütlü işler yapar. Para için her şey; para hırsı yüzünden insanlar yer altında, üstünde, bulutların üstünde insan haklarına aykırı bir şekilde çalıştırılır. Para için en yakını satar insan, çünkü para ile güç elde edeceğini düşünür ve o güçle en yakından başlamak üzere önüne geleni ezmeye çalışır, liberal ekonomi bu düşüncenin küresel yayılmasına sebep olmaktan başka işlevi olmamıştır, kısaca liberal ekonomi küreselleştikçe dünya daha fazla kirlendi.

Çocuklar yaşasın, çocukluk hayalleri ile büyüsün!

İsmail Cem Özkan


24 Ekim 2017 Salı

Oyunun Oyunu

Oyunun Oyunu

Eğlenmek mi istiyorsunuz, üstelik hiçbir şekilde sistem sorgusu olmayan, yaşadığımız ana dair göndermeleri olmayan eğlenceli oyun. Oyun üç ana bölümden oluşmaktadır.

Tiyatro perdesi henüz açılmamıştır, son yıllarda bütün oyunlar perdesiz olarak sahnede oyuncular başlama gongunu beklerken görmeye alışmıştık, bu sefer kırmızı perde kapalı. Perdenin açılması oyunun başladığı anlamındadır, telefonlar kapanır, sessizlik hakim olur, ışıklar sahnede oyuncuların üzerindedir, seyircilerin gözü loş bir karanlığın içinden ışıkların aydınlattığı oyunculara yoğunlaşır… Ses tiyatronun sahnesinde ki tozu hafiften havalandır. Seyircilerin arasından bir ses sahnede ki oyunculara müdahil olur, yönetmendir. Yönetmenler provalarda sesini ulaştırır oyuncularına, normal oyun zamanında yönetmen çoğunlukla orada bile değildir, çünkü oyuncularına ve sahne amirine güvenir, neyin nasıl işleyeceği, küçük hataları oyuncuların yetenekleri sayesinde doğaçlama olarak oyun içinde oyuncu dayanışması ile seyirciye hissettirmeden oyun akışında akmasını sağlar…

Yönetmen, sahnedeki oyunculara son provanın son düzenlemelerini yaptırmaktadır, seyirci önüne çıkacaklardır. Oyun için önemli imgelerin sahnede sırası ile ve düzenli olarak vurgulanması önemlidir. Oyun ispanya’ya tatile gitmiş (aslında kaçmış, çünkü başları maliye ile derttedir, maliyenin vergi kaçakları üzerine gittiği bir süreçten etkilenmişler) bir iş adamının evinde geçmektedir. Her Çarşamba günü evine giden eden sorumlu hizmetçisi Bayan Clackett, evin boş olmasını ve Kraliyet taç takma törenini TV’den izlemek için evde kalmıştır. Sardunya Balığı kızartmış ve Sardunya eşliğinde TV’den töreni izleme planı içindedir. Ev sahipleri tatilde oldukları sürece evi kiraya vermek istemektedirler. Emlakçı evin boş olduğunu düşünerek eve maliyede çalışan bir kız arkadaşını getirmiş, onun ile bir kaçamak yapma düşüncesindedir.

Evde yapılan hesap çarşıya uymaz ata sözünde olduğu gibi planlar ve beklentiler yaşantı ile çelişecektir. Olaylar iç içe geçecek şekilde karışacak ve kaos ortamı komik olayların yaşanmasına sebep olacaktır. Son prova, teknik prova arasında gidip gelen karmaşa içinde oyuncuların zamanında sahneye çıkıp repliklerini söylemesi gereklidir, fakat zaman oyunda saat değildir, her hangi giriş ve çıkış zamanın belirlenmesine neden olmaktadır. Bir söz ya da kapı kapanması… salondan müdahil olan yönetmen olaylar içinde kriz ortamını kontrol ve yönetmesini bilendir. Oyuncuların neden diye sormasına karşılık sabır ile yanıt aramaktadır.

Oyun vergi borcunu vermemek için kısa bir soluk almak için ispanya’ya tatile giden ev sahibinin öyküsünü işlerken, oyunun sahneye konulması ve o sahne düzenlenmesini oyun için oyun olarak izleyici ile bulurken ilerleyen zaman içinde hangi oyun hangisi oyunun yönetimi hangisi üçüncü zaman diliminde bizim olduğu iç içe geçmektedir. Üç farklı zaman aynı düzlemde farklı şehirlerde gösterimlerde buluşmaktadır… aynı konunun sahne arkası ve sahnede ki gösterimi üç ayrı zamanın çakışmasını seyirciye yansıtılırken seyirci muhteşem performansı ve zamanın hızlı akışına şahitlik etmektedir. Oyuncular arasında yaşanan çelişkiler, ilişkiler, toplumun kısa yansıması eğlenceli bir şekilde sunulurken, sahneye hakim olan diyaloglar kadar sahne düzenlemesidir. Işık sahnenin düzenlenmesine büyük katkı sunarken oyuncuların her birinin nefes kesen yetenekleri de sahnede her şey doğalmış gibi seyirciye yansımaktadır…

Sahnenin arka yüzünde oyuncuların gerçek yaşamları ve sahnede ki rollerini canlandırırken arkada yaşadıklarının etkisini en alt düzeyde seyirciye sunmaları ve aksilikleri nasıl tolere ettiklerine şahitlik etmekteyiz. Oyun her şeyin üzerindedir, seyircinin karşısında olacaklardır, arkada yaşanan ne olursa olsun…

Eğlenmek için muhteşem bir oyunu izledim, eğlenirken oyuncuların her birinin başarısına şahitlik ederken onları görünür kılan, sahne düzenlemesi, ışık, kostüm, ses efektleri ile muhteşem bir şölen diyebilirim… günlük tartışmalardan, kaostan bir an için de olsa uzaklaşmak isteyenler bu oyuna gidebilir, hem eğlenirler hem de yaşadıkları ülkenin dışında başka sorunların içinde eğlenerek zamanlarını geçirebilirler…

İsmail Cem Özkan

Oyunun Oyunu
Oyuncular:
Ahmet Saraçoğlu
Aslıhan Kandemir
Aysen Sezerel
Berna Oğuzutku Demirer
Caner Çandarlı
Destan Batmaz
Ergün Üğlü
İlhan Kilimci
Yeliz Gerçek

Yazar: Michael Frayn
Çevirmen: Lale Eren Dalsar
Yönetmen: Ali Gökmen Altuğ
Dramaturg: Özge Ökten
Sahne Tasarım: Taciser Sevinç
Kostüm Tasarım: Nihal Kaplangı
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Ses & Efekt Tasarım: Erhan Aşar



21 Ekim 2017 Cumartesi

Sessizliğin içinden…

Sessizliğin içinden…

Şehir sessizdi. Aslında sessiz şehir hiç olmaz, bize sessiz gelmesinin tek sebebi gürültünün biraz azalmasıdır… Sessizlikte şehirde yaşayan biri kafayı oynatmaması işten bile değildir...

Şehrin sessizliğini devletin varlığını hissettiren, ambulans, itfaiye ve polis araçlarının çıkarmış olduğu siren seslerdir. Devlet vardır, çünkü devleti sembolize eden ama çevreye gereğinden fazla ses bırakan araçlar...

Şehrin her yerinde olması gereken anıtlar bir kaç noktada bulunmaktadır, sessizce ona yüklenen anlamları üzerinde taşır... Heykel neden yapılırsa yapılsın sonuçta bir anlam taşır bir de üzerine yüklenen anlamlar. Kimse bilmez bile o heykelin oraya neden konduğunu, başlangıçta bilinir ve zaman içinde göz önünden çıkar gider, ta ki birileri adres sormaya başlayıncaya kadar. Ancak bir yer tarifinde kullanılır belki...

Şehir sessizdir...

Bir anıt etrafında devletin sesini duyabilirsiniz. Gaz, plastik mermi, üst rütbelilerin haykırışları, kaçanlar, kaçmadan durup slogan atanlar. Pasif direniş içinde olanlar...

Pasif direnişçinin devletin gücü karşısında her türlü eziyete sessiz kalıp boyun eğmesi. Her boyun eğmek aslında başka bir direniş ve başkaldırıdır. Sessizce yapılır pasif direniş… Pasif oldukları içinde devlet onların karşısında daha güçlüymüş gibi hisse kapılır ve devlet adında görev yerine getirenler kendilerini çok güçlü ve ezilmişliklerini sırıtarak kendisini gösterir. Emir kulunun hiç söz hakkı ve itiraz hakkı yoktur, çünkü onun görevi odur. Ezilmişlik, boyun eğme, isimsizliğini ancak karşısında güçsüz birini gördüğünde sessizce kendisini ortaya çıkarır ve yüzünde bir gülümseme kaplar. Mazoşist, sadist ve psikiyatride kategorize edilen tüm sıfatlar ve davranış biçimleri ortaya çıkar…

Eğer direnişçiler pasif olmasalar acaba derim içimden. İçinden geçen cümleler suç teşkil etmez...

Her gün bir anıtın etrafında kurulan karakol... Aslında orada bina yok ama devletin sesi, gözü, kulağı oradadır... Bir de bariyerler. Bir heykelin etrafı neden bariyerler ile çevrilir?

Taksim meydanı her sene bir Mayıs’ında bariyerler ile kuşatılır... Kuş uçsa suçtur... Hatta sadece heykel değil, heykele çıkan tüm yollar caddeler kapalıdır.

Ankara?

Ankara'nın bir Mayıs’ı sanki her gündür. Her gün uzun bir süredir bir heykelin etrafı bariyerler ile çevrilidir, sanki orada unutmuşlar gibi...

Heykelin etrafında kuş olur, kuşlara yem atan çocuklar, anı fotoğrafı çektirmek isteyen turistler... Sessizlik içinde onlar yoktur...

Devlet ve pasif direnenler...

Pasif direnenlerinin üzerine gaz sıkan polisin görüntüsü ... Öyle kendisinden geçmiş ki, sanırsın muhteşem bir iş yapıyor. Pasif direnenlerin üzerine gaz sıkarken etrafında polis çemberi var... Yerde bir kaç pasif direnişçi... Yerde kendilerini koruyorlar, birazdan gözaltına alınacaklar...

Her gören biliyor... Her gözün gördüğünü emir verenler de görüyor...

Şehrin sessizliğini gazın açtığı acı dağıtıyor... Şehir sessizliğe birazdan bürünecek yeniden...

Aç karınların guruldamasını kimse duymayacak...

Sessizce adalet bekleyenler, sessizce pasif direnenler, sessizlik içinde devletin çıkardığı sesten ürkmekteler, sessizlik sabah işe gidenlerin ayak sesi ile dağılacaktır...


İsmail Cem Özkan