11 Şubat 2019 Pazartesi

Konuşulmayan geçmişimiz!


Konuşulmayan geçmişimiz!

Koçgiri olmasaydı Dersim olmayacaktı, arada İzmir belki hiç yanmayacaktı...

Yeni cumhuriyet aslında yeni olmadığını Ankara’da açtığı meclis ilan ediyordu, çünkü eski meclisi yeni yerine taşımıştı. İstanbul'da ki son meclis kaldığı yerden Ankara’da devam ediyordu.

Peki bu ne anlama geliyordu?

Çünkü devam ediyordu, Osmanlı hanedanından yetkileri alan Birinci Meşrutiyet'i sembolize ediyordu. O gün yetki, yürütme hanedan yani Osmanlı ailesinden alınmış halka verilmiştir. O gün ülkemizde bağımsızlık bayramı olarak kutlanıyordu ve meclis (Meclis-i Mebusan) bağımsızlığımızın sembolüydü.

Batının verdiği ismi benimsedik yeni cumhuriyete.

Osmanlı ismi siliniyor ve yerine batının bize yıllardır dediği ismi benimsiyorduk. Türkiye ismi batının vermiş olduğu isimdi, bize kalsa belki Yeni Türkistan ismini kullanırdık, belki başka bir şey ama batı bize ne demişse biz onu kabul ettik ve resmileştirdik, çünkü Osmanlı hanedanı henüz ortadan kalmadığı halde Türkiye ismi batıda resmi yazışmaların birçoğunda kullanır olmuştur.

Resmi yazışmalarda Osmanlı ama sözlü sohbetlerde Türkiye...

Yeni devlet homojen toplumu savunuyordu, ulus devleti kuruyordu.

Ötekilerin ayrıştığı ama azınlık kavramı içinde kalanların yaşadığı bir homojen devlet!

Azınlık ve çoğunluk kavramını batı bize dikte etmişti, biz de kabul ettik.

Batı bize demişti ki; ötekilerinizi yok edebilirsiniz, ulus devletinin hakkı ama biz azınlık olarak gördüğümüzü koruyun! İşte bu bakış açısı içinde bizim ötekilerimiz Koçgiri'de ayaklanmadan sonra bastırılmış, Koçgiri halkı ateşler içinde bırakılarak ya göçe zorlanmış ya da öldürülmüştür...

Bir katliam, dersim katliamının ya da soykırımının ayak izi olacaktı. Öteki olan Kürt, Alevi, Süryani kısaca batının azınlık gördükleri dışında kalanların hepsi yeni devlet anlayışı içinde tehlikeli görülüyor ve onlar devlet terörü tehlikesi altındaydı...

Devletin varlığı ve devamlılığı için potansiyel olanların yeni devlet düzenine uyum sağlaması ve içinde erimesi gerekiyordu. O katı bakış açısı içinde öteki görülenlerin üzerinde baskı artmış ve yer yer küçük, orta ölçekli ayaklanmaların da nedeni olmuştu. Batı bize önerdiğini saklamadan ve bağıra bağıra ilan etmişti ve o ilanı sadece devlet okumuyordu, öteki olanlarda okumuş ve duymuştu. Gelmekte olanın karşısında geçmişte Balkanlarda olduğu gibi bağımsızlık ateşi yakılmalıydı. Yakıldı da, ağrı dağının zirvesinde. Doğu sınırımızı değiştiren bir ayaklanmada, toprak işgal edilmeden satın alınarak isyanın ateşi söndürülmüştür. Her isyan başka isyanın da ateşini yakacaktı, çünkü homojen devlet anlayışı isyan için zaten zemin hazırlıyordu. Ulus devleti kendi Sibiryasını yaratmıştır, sürgün diyarı. Sürgün diyarına medeniyetin batıya uzanan ellerinin kesilmesi anlamına geliyordu. Atının kürek mahkumlarına uyguladığı yöntem biz sürgün diyarlarımıza da uyguladık. Her sürgün yerinde olduğu gibi otorite sadece dipçik ile olacaktır, dipçik olan yerde isyan kaçınılmazdır, çünkü ekmekten, özgürlükten ve her türlü teknolojik gelişmeden yoksun bırakılanların eline silahı vermektir ve devlet kendi Sibiryasında buna olanak sundu. Batıda gelişmesi muhtemel her türlü özgürlük, daha fazla açıklık, daha fazla demokrasi istemi bu oluşturulan Sibirya’da ki uygulamalar ve ayaklanmalar bahane edilerek batı yeniden oluşturulmuştur. Kürdün ezilmesi homojen devletin batıda yerleşmesi için kullanılan bir araca döndürülmüştü. Dersim soykırımı/katliamı olarak kabul edilen uygulama, önce öldür, sonra sürgün dönemin tüm medyasında başlığa çekilerek, gerçek olmayan öyküler varmış gibi yazdırılarak halk içinde bir korku yayılmıştır. Bölgesine gelen sürgün Dersimliler, onlar Alevi ve Kürt olmaları yüzünden batı toplumu içine kaynaşmaları engellenmiştir. Sürgündekilerin evlere dönüş izni artık yeteri kadar batıdakiler korktuğuna inanıldığı zaman kaldırılmış ve geri dönüşler yaşanmıştır ama geri dönenlerin hakları bugüne kadar tam verilmemiştir, sürgünden dönenlerin hala arazi sorunu varlığı koruyordu… Dersim olayında bir ilk yaşanmış, ilk defa sürgünler batıya yapılmıştır, bugün bile sürgünler hala doğuya yapılır…

Homojen devlet için devletin hakimi olan parti devamlılık sağlamış, sadece lider kadrosunda bazı isimler değiştirilmiştir, çünkü yeni devlet eskisinin devamıydı, bütün borçlar da o yüzden yeni devlet üstlenmişti. Kadro hareketiydi ve kadrolar ancak devlet içinde yetişmiş bir ideolojinin etrafında ki insanlardan oluşuyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş savaş sırasında ve sonrasında anlaşmalar ile batı tarafından bize sunulan bir ortamdı. Batı istediği ortamı yaratmıştı, bırakacağı alanı, yeni devletin hakimiyet alanını masa başında belirlemişti.

Her şey masa başında planlandığı gibi olmaz, toplumların gelişimi tek bir merkezin çıkarı üzerine oturmaz. Yeni bir devlet kuruluyordu ve o devlet savaşı kazanan devletin çıkarları ile örtüşmesi gerekliydi. Stratejik kavramı bu devletin üzerine çıkarlar ile oluşturulmuş bir kavramdır. Stratejik önem kim için önemliydi? Elbette o dönem sermayenin yayılma ihtiyacı karşılayacak bir kavram içinde yer alıyordu.

Ülkemizin kuzeyinde savaşı kaybeden Almanya'nın çıkarına uygun yeni bir devlet doğmuştu ama ideolojisi batının en çok korktuğu işçi sınıfı iktidarına dayanıyordu. Belirsizlik hakimdi, kuzeyde kurulan devletin güneye açılması önlenmeliydi, çünkü güney o dönem ve bugün dahi geçerliliğini koruyan enerji yatağıydı. Türkiye işte bu çıkar çatışması sonucunda kuzeyde kurulan yeni devlet ve güç ile emperyalist kapitalist devletlerin çıkar çatışmasının ortasında kuruluyordu. Çıkar çatışması yeni devletin hakimlerinin önüne Fırsatlar yarattı ve o fırsatlar yeni ulus devleti adına değerlendirildi. Şansları vardı, her birinin tecrübesi vardı. Her bir yetişmiş kadro bu fırsatı Türk ulusu adına değerlendirdi ve bu geçiş bölgesinde bağımsız bir devlet kurdu ama bağımsızlığı çok kısa sürdü, çünkü kuzey ülkesine karşı tutumunu İzmir’de toplanan iktisat kongresinde ilan ederek yeni ulus devletinin nerede duracağı ilan edilmiş oldu. 

Gerek görülürse komünist partiyi biz kurarız!

Kuzeyden gelen yardımları ve teknoloji transferini sekteye uğratmamak adına gerek görülen her adım atılırken, gerçekten sosyalizm mücadelesi yapanların öldürüldüğü bir süreç yaşadık. Bir yandan yasaklanan ama öte yandan resmi olarak adlarının kullanılmasına izin verilen bir süreç. Bu süreçte bir çok insan hayatını kaybedecektir. Ve ülkemizin sol muhalefet çizgisi bu çatışmanın ortasında kuruldu. Muhalefet kuruluşundan itibaren yer altına iteklenmiş, öteki görülenler ise ülkenin Sibiryası olarak kabul edilen yerde unutulmaya bırakılmıştır, bir daha ki ayaklanmaya kadar.

Kurucu babalar, gerek gördüklerinde ötekileri kucaklamışlar, en güzel yerde ağırlamışlar, fotoğraf çektirmişler ama zamanı gelince üç ayak üstüne asılan ipte de asmayı ihmal etmemişler. Aleviler, Kürtler ve diğer ötekiler yeni devletin içinde erimesi gereken ‘çıban başları’ydı ve çıban başlarına zaman zaman ‘neşter’ vuruldu ve ‘irin’ akıtılarak güya “sağlıklı toplum” yaratıldı. O kadar sağlıklı toplum yaratıldı ki, tüm tarih uydurma ve yaratılan yeni gerçekler üzerine oturdu. Yeni devletin tarihi geçmişe ihtiyacı vardı ve o geçmiş bayramlar ve kutlamalar ile yaratılarak tüm topluma inandırıldı.

Eğitim bu yeni devletin silahsız ama en önemli savunma arcı oldu. Eğitimden geçen bireyler yaratılan gerçekler üzerinden geleceklerini ve geçmişlerini yorumlamaya çalıştılar. Bireylerin ve toplumun elinden bilgi alındı ve verilen bilgiler ile karşılaştırmasız ve tek doğrunun hakim olduğu bir yeni toplum düzeni kuruldu. Karşılaştırmalı tarih öğrenmeyelim diye, başka dil eğitimi veriliyormuş gibi yapılıp bireylerin dil öğrenme becerilerini geniş toplum üzerinde imkansız hale getirdiler. Ölü dil eğitimi sayesinde dil öğrenmiş gibi yapılan bir kesim oluştu, elbette özel kolejlerde eğitim görenler devlet için yetiştirildikleri için onlara dil eğitimi verilmiş ve yurt dışında ülkemizi layığı ile temsil etmişlerdir. O küçük azınlık içinde olan gençler 68 kuşağının nüveleri olacaktı. Onlarında bilgi hazineleri çok geniş değildi, onlara verilen bilgi kadar ülkemizi yorumladılar ve teoriler ürettiler. Sol legal zeminde geniş kesimlere yayılması bu dönemde olmuştur.

Sürekli yer altında kendisine yaşam alanı arayanların rahat nefes aldığı süreç bir askeri darbe sonrasında gerçekleşiyordu.

27 Mayıs darbesi, Nato’nun ülkemize resmi olarak müdahalesidir ve bu müdahale kuzey komşumuzun bilgisi ve onayı ile yapılmıştır.  Kuzey ülkemizin çıkarları kuruluş aşamasında zaten anlaşmalar ile belirlenmiştir. Her ne kadar demir perde, soğuk savaş koşulları olsa da ülkemizde solun gelişimi ve solun kendisini ifade etmesinde müdahil olmuşlardır. Onların onayı olmadan sol adım atamaz konumdayken, 27 Mayıs sonrası oluşan atmosferde 68 rüzgarının ülkemizde farklı esmesi sayesinde kuzeyden gelen denetimin dışına çıkmış bir sol yaratıldı. O sol ezilmeliydi ve ezildi de. 12 Mart ve sonra yok elden liderler bu sürecin devamıydı.

Kontrol dışı solun kontrol altına alınması ancak 12 Eylül ile gerçekleşecekti. Panzerler altına kalan sol, dışarıya çıktıklarında projelerin parçası haline getirilerek onları pasifsize edildi. Üstelik sol bu işe gönüllü katıldı diyebiliriz. Projeler, inisiyatifler ve arayışlar solun bugün ki krizin içinde etkisiz halde durmasın kapısını açtı.

Ülkemizin kuruluşundan bugüne kadar görmezden gelinen sorunları artık halı altına süpürülecek boyuttan çıkmıştır. Ulus devleti bakış açısı iflas etmiş ve yerine liberal düşünce hakim kılınmış ama yeni devlet küresel boyutta olduğu gibi kurulamamıştır. Şu anda geçmekte olduğumuz zaman dilimi kırılma ve yeniden oluma sürecidir.

Zeminin hareket ettiği yerde ayakta durmak bile maharet işidir.

Ulus devleti artık yoktur, yerini alan liberal anlayış geçmiş ile yüzleşme adına karşılaştırmalı tarih ve 12 Eylül sürgünün yaratmış olduğu ortamda başka dillerin öğrenilmesi ve kaynakların bizim dilimize aktarılması ile bugüne kadar eğitimin dayattığı resmi tarih çökmüştür… çöküntü bir çok gerçek ile karşılaşmamızı sağladı. Sol bugün dahi geniş bölümü ulus devlet anlayışı ile olayları yorumlamaya çalışıyor ve elinde ki bilgiler ile bunu da başaramıyor, çünkü eline verilen bilgiler yaratılmış yeni bilgilerdir.

Devletin çarkından uzaklaştırılanlar devleti ancak eline geçirdiği bilgiler ile yorumlar ve değişimi için fikir üretebilir…

Solun elinden bir çok şey alınmıştır. En önemlisi değiştirme fikriyatı (devrim) ortadan kalkmış, sadece yorumlamak ile kalmıştır. Her ne kadar geçmişin nostaljik söylemlerinde devrim kelimesi geçmiş olsa da ona göre örgütsel bir güç değildir. Öncelikler ve dayanışma kavramı içinde devrim başka bir ortama kadar ertelenmiştir…

Bugünü geçmişin ideolojik kırpıntıları ile yorumlanamaz, bugün artık dün değildir. Değişim kaçınılmazdır ve değişimi uygun yeni görüşler ve örgütlenme modeli çıkarılmalıdır. Solun elinde durağan ve değişmeyen teorileri yoktur, olmazda çünkü sol değişim üzerine somut durumun somut tahlili üzerine kendisini var eder ve ona göre değişim için mücadele edecek yapıları oluşturur.

Liberalizmin yaratmış olduğu ortamın tahribatı kaçınılmazdı, hem ulus devleti çökertti hem de bugüne kadar yaratılan sol birikimin yeni zemin üzerine oluşması için ortam hazırladı.

Sol, kısa tarih ile yeniden yüzleşmelidir. Kürt sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar ve ötekiler kabul edilen tüm sorunlar üzerine yeni bilgiler ışığı altında kendisini konumlamalıdır.

Söylemiş gibi yapmak yerine söylemeli…

Dersim, Ermeni soykırımı/tehciri geçmişin kanayan yarasıdır, katliamlar faili meçhul cinayetler, devlet çıkarı için sol içinde öldürmeler ve solun devlete benzer yönleri yeniden yeniden eleştirel göz ile gözden geçirilmelidir.

Biz yıkıntılar içinde kalmış ve sıkışmış konumdayız.

Bize sunulan tüm algoritmaları elimizin tersi ile iteleyip, yeni bir sistem ve devletin oluşması için düşünce üretmekle kalmamız gereklidir…

İsmail Cem Özkan

8 Şubat 2019 Cuma

Çetin Uygur, yaşamı örnek olan biri…


Çetin Uygur, yaşamı örnek olan biri…

Çetin Uygur, hepimizin abisi. Harun Karadeniz ile birlikte 68 gençliğinin sesi olmuştur...

O sestir ama lider olma gibi hevesi yoktur, birlikte yapmaktan ve birlikte üretmekten başka düşüncesi ve hayata bakışı olmamıştır. Yeraltı Maden İş Sendikasında "Üreten Biz, Yöneten de Biz Olacağız" sloganı bu yaşam tercihinden doğmuştur.

O kişisel kurtuluşu için istemiş olsaydı bugün yazlıkları, çocuklarını Amerika’nın en pahalı okulunda okutacak kadar birikimi ve ismi şanı olmayan ama iyi mühendis olan biri olurdu. Patronuna ortak olmuş bir mühendis olurdu, çünkü çok çalışkan ve zekidir...

Hiç birini kabul etmemiş, işçiden yana tavrını koymuştur.

O madende işçiler ile birlikte toprağın altında yer almış, onların alın terine, ekmeğine ortak olmuş, onların sesi olmuştur...

O yüzden onun yazlığı, hanları, hamamları yoktur.

O insandır, emekten ve emekçiden yana...

Bugün artık vücudu eskisi gibi genç değildir, zamanın izini üzerinde taşımaktadır, doğal bir süreçtir yaşlanmak ve o da yaşlanmıştır, elinden geldiğince her eyleme gider ve birlikte üretimden bahseder.

Onu Yeraltı Maden İş Sendikasında çalışırken ziyaret eden gençlik militanları yazlığına davet ediyor, yazlık kasabada yaşadıkları huzurdan bahsediyor. O onları da kıramıyor gidiyor ziyaretlerine, onlarda ellerinden gelen özeni, hoş görüyor, hava atmadan ona sunuyor. Hayat tercihlerin bir birikimi ve onun bize bıraktığı iz değil mi?

Çetin Uygur abimdir ve o insandır...

Onun insani yönü kendisi ile barışık olduğunu geçenlerde anlattığı bir kısa öyküyü yazmadan geçemeyeceğim. Çünkü onun politik yönü, tercihleri, mücadelesi bir çok kitap içinde zaten vardır, onun insani yönü de satır alalarında yer almıştır ama bir de ben yazayım dedim.

Her yaşlılık sürecinde olduğu gibi o da doktorun kapısına gider olmuş, gerçi onu oraya götüren Et Balık Kurumunun bodrum katında etlerin asılması gereken yerde insanların asıldığı, nemli hücreler, işkencenin daha uzun sürsün diye daha kötü koşullarda yaşatıldığı yerlerin izleri de var. Çünkü o insanı seven, insana yakışan bir sistemde yaşanması gerektiğini, kapitalist sistemin çürümesine karşı direnen bir mücadele insanıdır. Mücadelesinden vazgeçirmek için yapılan her türlü baskıya karşı gelmiş birinin doktora gitmesi çok doğaldır.

Günlerden bir gün Çetin Uygur’da doktora gitmiş ve doktor demiş ki "kendine çok iyi bak, artık yaş geldi kemale"... Onun baş dönme sorunu varmış, orta kulaktan kaynaklanan sorun. Doktor doktor geziyormuş bu arada ve her doktor ilaç vermiş ama her doktor ortak noktası "kendine iyi bak!". Her doktora da "tamam" demiş. Ama yine de eşine bunu pek açıklamamış, bir gün doktor çıkışı gitmiş eve; "hanım, doktor iyi bak dedi bana" demiş... "Anladım" demiş hanımı, ertesi gün dış kapının girişine boy aynası almış ve takmış.

Dışarıdan giren ister istemez aynaya bakıyor...

Demiş Çetin abi, "nedir bu?"

Hanımı gülerek demiş ki; "kendine iyi bak diye astım onu, kendini daha iyi görürsün bu sayede, neye ihtiyacın olduğunu ne yapman gerektiğini bilirsin" demiş...

Çetin abi bunları anlatırken kıs kıs gülmeye de devam ediyordu...

O benim, bizim abimiz, o onurumuzdur, anıların bir bölümü başkaları yazdı, bir bölümü kendisi, umarım o direnç içinde ama öğretiler ile dolu hayatını kendisi kaleme alır ve insanlığa armağan eder, çünkü onun ile özdeşlemiş söz her daim kulağımda, her daim yolumu aydınlatandır. Üreten biz, yöneten de biz olacağımız dünya özlemi ile hayata daha dirençli bakıyoruz, çünkü üretenler sahip olmazsa üretim araçlarına daha çok sömürülecektir…

İsmail Cem Özkan

2 Şubat 2019 Cumartesi

Atanarak gelen başkanlık adayı…


Atanarak gelen başkanlık adayı…

Alper Taş Beyoğlu belediye başkanlığı adayı olarak atandı. Şimdi diyeceksiniz ki o kadar CHP hakkında yazı yazdın, şimdi ne yapacaksın? Elbette CHP hakkında ki düşüncem değişmediği gibi daha da katmerlendi.

Alper Taş arkadaşımdır. Elbette ona destek vermek dostluk gereğidir, ama CHP seçmeni olmayacağım, çünkü Beyoğlu’nda oturmuyorum...

Alper, oraya peki neden atandı sorusu ortada duruyor.
Kılıçdaroğlu çok kurnaz biri, ileride yapılacak kongrede kendisini savunacak mevziler yaratıyor. Ankara için sağcı, Beyoğlu için solcu aday atadım deme özgürlüğüne kavuştu.

Hem sağdan hem soldan adaylar!

Yeni CHP, dört eğilimi birleştiren ANAP, AKP gibi... Alper Taş atanması açıkça bunun ilanıdır...

CHP artık sol bir parti görme eğiliminde olanlar varsa vazgeçin, CHP liberal sağ ama sağın biraz solunda partidir...

Kafa karışıklığı yaratmaya çalışıyor Kılıçdaroğlu...

Şimdi Alper neden böyle bir oyunun içine düştü? O yapacağı sunum ile “bu oyunu sosyalistlerin lehine değiştireceğim” diyebilir ama sözün pek önemi yok, önemli olan önce kazanması...

Alper Taş, ilk söylemlerinde Beyoğlu’na gereğinden fazla atıfta bulunuyor ki, çok gereksiz bir atıf. Ülkenin vitrini artık her yer, Beyoğlu vitrin olmaktan çoktan çıktı... Şimdi Beyoğlu’nu klasik sanatın, sinemanın merkezi yapacak etkinlikler yapması, onun yanında varoşları bol olan yerde tarikatlar ve cemaatler ile iyi geçinmesi ve onların ihtiyacını bugüne kadar olduğu gibi karşılanması, onun dışında AKP tarafından öteki konumuna getirilen Aleviler ve solcuların yeniden gönlünün kazanılması... Kısaca Alper’in işi gerçekten çok zor... Çünkü Beyoğlu belediye başkanılığını belirleyen seçmen varoşlarda yaşayanlardır...

Azınlıklar bu seçimde önemli olacaktır, çünkü CHP ve AKP arasında oy oranı çok yakındır... Azınlık üyelerin yöneticileri, önder kadrosu AKP yanında yer alacaktır ama seçmeni bağımsızdır...

Alper Taş programını koyacak ve o program dahilinde hareket etmek zorunda, onun içinde iyi bir kadro hareketi kurmak ile yükümlüdür.

Sol kadro işidir, programı olandır. Olayların akışına göre dönen ve ihtiyacı giderecek reçete sunan olmaması önemlidir, sorunu kökten çözecek projeler ile ortaya çıkarsa Kılıçdaroğlu'nun oyununu bozmuş olur.

Alper Taş'ın seçilmesi Kılıçdaroğlu'nun çok korktuğu başkan adayı çıkarır bölümünü hiç etkilemez. Seçilse de seçilmese de Alper Taş Kılıçdarıoğlu’nun koltuğunda gözü olmayan biridir.

Alper Taş’ın seçimi kısa vadede Kılıçdaroğlu için avantajlı gibi gözüküyor ama gelişmeler belki CHP’eye kızgın ve küskün olan seçmeni kitlesel sol bir partinin oluşumu için zemin hazırlamış da olabilir. Umarım öyle olur...

Alper Taş, Beyoğlu’nu değiştirecek potansiyele sahiptir, atanmıştır ama atanmışlığı pozitif bir alana dönüştürebilir... Sosyalistlerin ve solun yeniden ülke sathında yeni dalganın da nedeni veya itici gücü olabilecek somut işler yapabilir... Umarım Alper bunu yapacak enerjiyi ve gücü, en önemlisi de kadroyu bulur...

Şimdi Alper Taş'ın önünde en büyük engel geçmişte birlikte çalıştığı ama parti içinde iktidar mücadelesini kaybedip başka partilere geçenlerin duygusal tavırları ve dedikodulardır ki, bu konuda ne kadar başarılı olacağını zaman gösterecek. Diyeceksiniz ki o kadro Cihangir meyhaneleri ve cafe'leri ile sınırlı ama ellerinde bulunan medya etkisi ile etkileri olan bir kesim olduğunu ve yaptıkları projeler ile iyi para kazananlar olduğu gerçeği de var. Bir çoğu belki de Beyoğlu belediyesi ve diğer belediyeler ile bağlantılı proje yürütücü konumunda olabilir...

Arkadaşımın yanındayım, Alper Taş seçilecektir umudumu koruyorum...

Şimdi, en fazla Alper Taş ve ÖDP’yi fırsatçılık ile suçlayacaklardır ama “tencere dibin kara senin benimkinden kara” konumundadır suçlayacak olan potansiyel kesim. Sol (sosyalist, devrimci), ne yazık ki elindekine güvenerek bugüne gelmedi, sürekli başkasından faydalanarak varlığını korumaya çalıştı... Bu gerçeğimiz de ne yazık ki solun güdük kalmasından ki en büyük nedenlerden biri...

Peki, Alper Taş aday olması yeni bir umut ve yeni bir kitlesel sol parti yaratması için umut olabilir mi? Sandığa gitmeyecek olan Beyoğlu’nda oturan solcuların ve AKP’nin yaptıklarına tepkili olanların birleşebileceği ortak aday olabilir mi, onu zaman gösterecek. Mart 31’ini bekleyip çıkan sonuca göre görüşümüz biçimlenecek…

AKP’nin Beyoğlu’na verdiği özel önemden dolayı bu seçim başka bir anlam kazanmış durumda… “Bu şehri garipler değiştirecek!” sloganına yeni bir şey ekleme zamanı geldi sanırım. Çevreye duyarlı, Gezi sürecinin dostluk, kardeşliğinin yaşandığı yerde yeni bir dayanışma ağı ile kardeşlik ve çok kültürlü, hoşgörülü, belediye başkanın odasının kapısının olmadığı, yaptıklarını halka açıklayabileceği projelere imza atan bir sosyalistin olması bize başka kapıların açılması içinde olanak sunabilir…

Atanarak da gelse bu olanak kongre kaygılarından dolayı sunulmuşsa da değerlendirilmelidir. Alper Taş Beyoğlu başkanlığına yeni bir soluk getirecek umudu içindeyim… Umarım orada oturanlar seçer…

İsmail Cem Özkan


31 Ocak 2019 Perşembe

Şiirdir Sennur Sezer


Şiirdir Sennur Sezer

Ölüm bir hayattır. 

Her ölüm bir hayatın gözden geçirilmesi ve yeninde yorumlanmasıdır bir anlamda. Bazen yeniden yaratılır ama yeniden yaratım süreci zaman içinde olgunlaşır. Türklerin bir atasözü vardır, “kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur.” ama Mehmet Esatoğlu şairin ölümünü şiir dizelerinden ve anılardan derlemiş ve şairi şair olarak yaşatmış. Şair ne kördür, ne de keldir. O safını ezilenden ve emekçiden yana belirlemiş usta bir şairdir... oyun içinde de o dizelerinden çıkmış, Hale Üstün ile canlı olarak aramızdadır.

Ölüm, her an olabilir, çoğu zaman ne zaman geleceğini kimse bilemez. Planlar yapılır ama planların önünü doğanın bir yasası gelir ve yok eder. 49 yıllık birliktelik sonunda Sennur Sezer dokuza beş kala yatağından düşer ve artık o şiirleri gibi ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Eşi ölüm anında başındadır, yapacağı tek şey vardır, anılarına sarılmak. Çünkü ölen hayat yoldaşıdır, bir ömrün her anını birlikte yaşanmışlığın getirmiş olduğu birikim vardır… Zaman içinde birikimlerini damıtmış eserlerine yansıtmıştır. İşçi sınıfının penceresinden bakarlar hayata, olayları ezilenlerin safından irdelerler…

Sennur, ikinci dünya savaşının bitiminde yaşadığı şehir olan Eskişehir’de yakalandığı bir hastalığın kötü ama ders dolu anısı canlandır oyunun bir bölümünde. Annesi o kadar özveridir ki, doktorun dediği her gün tavuk eti ile çorba, etini yemesini söylediği için o savaş koşullarının henüz bittiği dönemde kıtlık vardır ve o kıtlık ortamında çocuğuna tavuk bulamaz ama yapmış olduğu tuzak ile kuş eti yedirir… O anısını anlatırken gözleri dolar, annesinin kuşlar ile olan ilişkisini anlatırken neden bir fotoğraf olmadığı hayıflanır. o günden bugüne doğru bir hüzün nehri oluşur. Bugün ki olanaklar düşünüldüğünde elbette fotoğraf karesi olabilirdi ama o dönemde çoğu insanda kişisel fotoğraf makinesi yok! Hadi oldu diyelim o savaş koşulları içinde film yok! Bugünden bakınca geriye keşkeler o kadar çoktur ki. Annesi kuş avlamıştır çocuğunun iyileşmesi için ama çocuğu iyileştikten sonra sürekli kuşlara yem atmıştır, onlara özen ile bakmıştır… Zorunlu koşulların çareleri çoğu zaman vicdan kanatıyor ama o vicdan kanamasını yok edende içinde ki merhamettir…Belki oradan öğrenmiştir ezilenin, en altta yaşayan fakirin duygusunu. Belki de şiir dizelerini oluştururken annesinden feyiz almıştır. Onu işçi sınıfının yanına taşıyan yokluk yıllarında annesinin özverisidir.

Ölüm üzerine konuşulması gerekendir, acılar hafifler.

Acılar hafifletir doktoru ile konuşurken Adnan Özyalçıner. Acıların üzerindedir güzel anılar. Anılarda canlanır Sennur, kendisini anlatır. Çevresinden etkilenmesi, dergilerde çalışması, işçi sınıfı içinde gözlemler. Aklına bir dize geldiğinde otobüste de olsa kalemi, akıl defterini alır yazardı. Çalışma disiplini edinmiş çocukları olunca, sabah erkenden kalkar aldığı notlar ve şiirleri üzerinde çalışır… Çalışması evden birinin uyanması ve kendisine ihtiyaç duyması ile sonlanırmış. Özverilidir. 

Uykusundan çalar zamanını, şiire yatırır…

Oyunu Mehmet Esatoğlu yazmış, yönetmiş. Onun dilinde bir destan, bir öykü, gerçeklerle harmanlanmış zamanın içinde yolculuktur. Fahri Bozbaş oyunun can damarıdır, görünmeyenidir, her ne kadar sahnede doktor, amele ve başka roller rolü ile çıkmış olsa da, o bir işçisidir tiyatronun, emekçisidir. Hale Üstün Sennur Sezer’dir. O ona öyle bir hayat verir ki, o aramızda anıları ile değil, içimizde, seyrettiğimiz salondadır. O canlıdır. O şiir okurken Sennur sese kavuşur ve yeniden şiir okur.

Oyunun müziği oyunun akışına uygundur, geçişlerde hem ışık hem de müzik oyunun akışını kolaylaştırdığı gibi seyirciye başka bir konuya geçtiğini de fısıldamaktadır. Her ölüm anı başka bir yaşamın anlatımdır…

Oyunu izlediğinizde buraya yazmadığım bir çok konuyu da göreceksiniz… Her bölümü yazmadım özellikle, çünkü gidin izleyin… 

Siz de bir şairin hayatına bir tiyatro eserinden bakın…


İsmail Cem Özkan


Şiirdir Sennur Sezer
Yazan/Yöneten: Mehmet Esatoğlu
Oyuncular: Mehmet Esatoğlu, Hale Üstün, Fahri Bozbaş
Efekt Müzik: Yeliz Yılmaz
Işık: Muhittin Dumangöz
Aksesuar: Işık Sevgi
Afiş: Hamit Demir

25 Ocak 2019 Cuma

Tatlı Kaçık


Tatlı Kaçık

“Ülkede demokrasi var ama çöplüklerde demokrasi olmaz…”

Şehrin banliyösünde terk edilmiş sanayi ve yerleşim yerinde bir iki katlı çöplük ev vardır. Yanından tren hattı geçmektedir ve her hattın belirli saatlerde geçen treni vardır. Her trenin geçişi binanın sallanmasına ve zayıf olan duvarların depremde olduğu gibi sallanmasına sebep olmaktadır.

Her terk edilmiş gibi duran yerin bir yaşayanı ya da yaşananları bulunur. Bütün ömrünü bir yerde geçiren ve sürekli aynı zamanlarda aynı hareketleri yapan yaşlı bir kadın. Onun tek düze giden yaşamına bir etki olacaktır ve onun yerleşik hayata bakışını da değişimine sebep olacak olaylar zinciri bir gün çöplerden çöp toplarken kullanılmış parfüm şişleri isteyen bir kadın ile tanışması ile değişecektir.

Durağan suya taş atarsanız o durağan suyun içinde oluşan dalgaların etkisinin ne olacağını suyun içinde yaşayanlar tarafından belirsizlik içinde dalganın etkisi içinde yaşarlar…

Yaşlı kadının adı Opal’dir. Kedileri ile yaşamaktadır, aslında kediler dediğime bakmayın tek bir kedisi vardır ama her şey onun için canlıdır ve konuşulmaya değerdir. Yaşlı kedi Mr Taner adındadır ve 15 yıllık ömrünü bu çöp toplayan kadının evinde bir çöp evinde geçirmektedir.

Parfüm şişesi hayatın akışına bırakılan bir suya atılan taş gibidir. Parfüm şişesine ihtiyacı olan Gloria, Opal’in evini ziyaret etmesi ile olaylar zinciri başlar. Gloria aslında yalnız değildir. Üç kişilik bir merdiven altı üretim yapan sahte parfüm üreten bir çetenin elemanıdır. Solomon, Gloria ve Bradford bu çetenin üyesidir. Gloria ve Brad Opal’i ziyaret ederken, Sol’ün bir baskın sonucu polislere yakalandığı ve fırsatını bulur bulmaz kaçtığını bu evin kapısını bir hırsız gibi girerek öğreniriz. Çete artık evdedir ve kaçak konumuna düşmüştür. Yıkıntılar içinde bu ev sanki gizli bir korunaktır onlar için. O korunak içinde hayalleri olan parayı bulmak için yeniden işe başlamayı düşünürler. Her liberal düşüncenin temelini oluşturan en kısa yoldan en verimli şekilde ‘zengin’ olmak! Bu çete üyelerin aklına bir fikir oluşmasına sebep olur.

Zengin olmak için ev sahibi olan Opal’i öldürmek. Öldürmeden önce onu sigortalatmak ve sigorta parasından faydalanabilmeleri için şirketlerine ortak olmasını sağlamak. Bu fikir çete üyelerinin ortak düşüncesi olur. Öncelikle sigorta, sonra ölüm. İflas eden şirketlerin bugünlerde yaptıkları gibi, iş yerini sigortalatıp yakmaları. Yeni iflas yolu, zengin olmanın ve rahat yaşamanın başka kapısını aralayacaktır…

Ölüm, yaşam ve rahata yaşama hayalinde olanların çöplük evde başka bir mutluluğu bulması hikayesidir. Öykünün kurgusu basittir, komik ve trajedinin buluştuğu, korkunun ve saf düşüncenin iç içe geçtiği, diyaloglarda toplumsal göndermelerin üstünün sıkı sıkıya örtüldüğü ama bir yandan da öykünün bütününde verildiği bir tiyatro oyunu.

Oyunu izlerken oyuncuların performansında ustalık görünüyor. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü en iyi şekilde yerine getirirken seyirciye ulaşırken sanki arada bir şeyler kırılıyor gibi bir his oluştu bende... Seyirci olması gereken yerde kahkahasını atarken diğer yandan oyunun akışında bir devamlılık öyküsünde var ama sahneden seyirciye ulaşırken bir kesinti ya da sahnede olmazsa olmazın bir noktası eksik gibi his oluşuyor. Belki havanın soğuk etkisinden kaynaklanan bende ki bir duygu yoğunluğu. Keskin bir soğuk havdan salonun sıcaklığına girerken insan üzerinde bırakılan bir uyum sorunun seyrettiğim oyuna yansıması…

Perdenin üzerine yansıtılan her bölüm ve geçiş için notlar. Oyunun zaman akışını da içselleştirmemize neden oluyor. Perde kapanıyor ve açılıyor. Zaman içinde duyguların ve hislerin değişimine şahit oluyoruz. Öldürmek amaçlı kurulan bir ilişkiden insani ilişkinin doğması ve duygusal yakınlık. Bir anlamda insan olmaya geri dönüş. Devleti sembolünün bir polis memuru ve geçmiş ilişkinin başka bir boyutu ile yaşanması… Yıkıntılar içinde de dolsa devletin kolları oraya kadar uzanmakta ama bir yönden de göz yummaktadır, çünkü devlet kontrol ederken güven duygusu ile hareket etmektedir. Güven duyduğu çöp evin sahibi Opal’dir. Opal’in sözü konukların yani çete üyelerin kimliklerin araştırılmasının önünde engeldir. Onun iyi niyeti ve yıllarca devletin sadık vatandaşı olması elbette bunda etkilidir.

Dünyanı güzellik ve güzel duygular kurtaracaktır, her ne kadar yüzümüz çirkin olsa da, çirkinliği ortadan kaldıran sevgi ile yaklaşımlarımızdır…

Opal, kendisinden çirkin olan kediyi beslemektedir, çünkü onun çirkinliği kendi çirkinliğini gölgede bırakmakta ve o kendi çirkinliğini hissetmemektedir. O yüzden çöp evinde çok mutludur. Çirkinlik görecelidir, eğer çöp evden çıkıp normal yaşam içinde üstünü başını düzeltmiş olsa belki dünyanın en sevimli yaşlısı olabilir ve çevresinde sevgi çemberi olabilirdi ama onun tercihi ailesi ile bağını koruduğu evde yaşamak ve yaşantısını çöplerden sağlamaktır. Kazandığını biriktirmektedir.

Oyunun öyküsünü anlamışınızdır, mutlu son ile bitecektir. Ölüm için girişilen her yol başarısızlığa uğrayacak her girişim bir çete üyesini Opal’e daha da yakınlaştıracaktır.

Oyunun müziği geçişlerde kullanılan vurgulu sazların baskısı oyunun akışına katkısı büyük. Oyunun sahnede ışık düzeni ve ışıkların sahneyi aydınlatması öykünün akışına uygundur ve oyuncuların ustalıklarını seyirciye taşımaktadır. Müzik ve ışık dışında oyunu esası olmazsa olmazı sahne düzeni, kostüm… Bir çöp evde olması gereken Victoria tarzı eski ihtişamın kırpıntılarını taşıyan bir salon. Yıkıntılar. Eski ve çöpten toplanan eşyalar. Mutfakta asılı ve kurutulan çöpten toplanmış sallama çay… Oyuncuların ihtiyaç duyduğu hareket alanı için konumlanışları. Koltuk, masa, kapılar, merdiven, sütün. Her tren geçişinde aşağıya dökülen evin parçaları… Çatıdan akan su… İnce ince düşünülmüş ve uygulanmış sahne, ışık, kostüm, müzik… Hepsi bir bütün olarak oyunun ruhunu ortaya çıkarmakta ve oyuncular o ruhu seyirciye oyunculukları ile iletmektedir.

Bu dünyaya ait olmayacak kadar iyi bir insanın hikayesi.

Sahnenin tozuna daha önce farklı sanatçılar tarafından sahnelen bir oyunun tekrar yeni kuşaklar ile buluşması. Her zamanın oyunudur. İçinde taşınan büyük bir iyimserlik vardır. İflah olmaz bir iyimserlik en kötülerin ruhlarını bile eritir, onları yeni iyimserlik kulvarına sokabilir. Dünyada sadece öykülerde olan bir konudur ama neden olmasın hissi ve keşke hep böyle pozitif olsa hayat dediğimiz bir oyun…

Son söz perdeye düşüyor…

“Tanrı bütün iyi insanları korusun, kötüleri de?”

İsmail Cem Özkan




Tatlı Kaçık
Yazan John Patrıck
Çeviren Ahmet Levendoğlu - Hasan Levendoğlu
Yöneten Naşit Özcan
Dramaturg Hande Ören
Müzik Düzenleme Orçun Tekelioğlu
Sahne-Kostüm Tasarımı Eylül Gürcan
Işık Tasarımı Özcan Çelik
Efekt Tasarımı Metin Taşkıran
Hareket Düzeni Özge Midilli
Yardımcı Yönetmen Özge Midilli
Asistan Erkan Akkoyunlu, Seda Yılmaz, Mehtap Gündoğdu
Oyuncular: Ayşe Kökçü, Çağlar Polat, Eylül Soğukçay, İbrahim Can, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul


19 Ocak 2019 Cumartesi

Hunililer


Hunililer

Karikatür tiyatro sahnesinde ete kemiğe ve zamana bürünüp seyircisinin karşısına çıkmış. Her oyun kendi seyircisini yaratacaktır, her karikatür kahramanı kendi okurunu yarattığı gibi…

Karikatür dergileri, sosyal medyanın vazgeçilmezi olmuş bir dönem huniler. Cem Karaca’nın “beni siz delirttiniz!” sözünün yıllar sonra belki de karikatür dergisine yansıması. Mizahın güldürme tarafını alan, inceden inceye tabular ile dalga geçen bir kahramandır. Yaratılmış ama toplum içinde karşılığı olandır. Mahallerin delilerin yerini karikatür sayfasının bir yerine sıkışmış, sonra mizah dergisinin baş kahramanı olmuş bir karakter.

Yiğit Özgür mizahi eleştirilerini Emre Özbay sahneye taşıyacak senaryoyu yazmış, Ezel Akay ise sahnede ete kemiğe bürünmesine sebep olmuş. Elbette iddialı bir yapım, okuyucusunu yaratmış bir mizahi karakterin sahneye taşınması. Elbette sahneye taşınan bir erin de iddialı olmasından kaynaklı beklentiyi en üst noktada tutan bir seyirci kitlesi.

“Ben evrim geçirdim. Sen maymun kaldın.”

Oyun başlamadan fuayede oyuncular kostümleri ve canlandırdıkları karakterlerine bürünmüş halde seyircilerin arasında dolaşmakta, isteyen ile fotoğraf çektirmekte, gerek gördükleri seyirciler üzerinden ince mizahi dokunuşlar yapmaktadır. Kostümleri Şile bezinden yapılmış kıyafet üzerine huniler şapka olmuş. Büyük ayak şeklinde ki ayakkabıları ile bir yandan bizim olan bir yakınlık sunarken, öte yandan modern tiyatronun da izlerini üzerinde taşımaktadır. Kostüm, maske, makyaj… seslerin bilerek kırılarak kesik halde çıkarılması. Ağız konuşması yerine gırtlaktan konuşarak bir anlamda ben rolümü oynuyorum demektedir.

Ve zil çalar, sahnenin kapısı açılmıştır, seyirci salona doğru sıraya girip biletini göstererek girmektedir. Önceden hazırlanmış seyirci içeriye girdiğinde sahne düzeni ve sahne içinde yatan, oturan hunileri görür… Oyunun başlamasına beş dakika vardır ve seyirci koltuklarına doğru adım atarken bazı oyuncular ile seyirciler arasında komik diyaloglar olur. Bazı seyirciler oyunculara laf atarken, bazı oyuncular da seyirci ile samimi diyalog içindedir. Salon biletli seyircisini içeri aldıktan sonra ışıklar kararmaya başlamadan bir oyuncu oyunun ilk şarkısını söylemeye başlar. Artık oyun başlamak için ilk adım atılmıştır, salon içinde oyuncular da sahneye çıktıktan sonra seyirci ile girişilen ilk diyaloglar ve seyirciyi oyunun içine davet eden diyaloglar ile kendilerini kısaca tanıtırlar… Oyunun akışının ilk işareti bu şekilde verilir. Kısa diyaloglar ve kısa oyunlar ile oyun örgüsü yani kurgusu yapılmıştır. Müzik gerek görüldüğünde oyuna nefes almak için bir ara olurken aynı şekilde içinde mizahi unsurunu da taşıyacaktır. Diyaloglar müzik içindedir, kelime oyunu içinde seyircinin gülümsemesi istenmektedir…

Sahne düzeni oyun akışı için hareketli planlanmıştır, dönen ve hareket halinde küçük platformlar maske içinde her karakter canlandırılırken, bölümler arası geçiş dönen duvar içindedir. Zaman kum saati ile ölçülmez ama zaman dönen dolabın ritmi içindedir…

Maskeler Commedia Dellarte’den alınmış gibidir, iyi ki de alınmış. Karikatürün insan yüzüne uydurulması. Muhteşem başarılı buldum. Her karakter maske içinde tam bir karikatür çizgi haline dönüşürken vücudu insandır. Sesler maskeler altında kırılmış ses yerine doğal ses tercih edilmiş… Bana göre iyi ki de öyle yapılmış… Ama müzik girince işin içine konuşma müzik altında ezilmekte ve seyirciye diyalog anlaşılır şekilde ulaşmasını engellemektedir. O engellenen diyaloğu anlamak için kendimi açıkça zorladım, acaba burada ne anlatılıyor ve kaçırdığım bir kelime oyunu var mı?

İlk bölümde konuşma metinlerini kaçırdığım çok oldu, skeçler ve küçük diyaloglar oyunun genel akışını seyirciye iletirken geçişlerde kullanılan müziğin yüksekliği beni oyunun içine dahil olmamı ve oradan kendimce çıkaracağım sonuçlardan uzak tuttu. Kelime oyunu çizgi karakterin genel yapısı içinde vardır ama oyun içinde bu karakterin tipik özelliğini yüksek ses içinde duymakta zorlandım, elbette bunda oyunun henüz sahneye ısınmadığı ve sahnenin de sıcaklığının tam kontrollü bir şekilde seyirciye ulaşmadığı gerçeğidir diye içimden geçirdim, çünkü izlediğim oyun henüz üçüncü kere sahneleniyormuş… İlerde dediğim aksilikler ortadan kalkacak ve kendi seyircisini yakalayan bir oyun olacaktır diye düşünüyorum…

Sahne düzeni, ışık başarılı buldum. Özgün müzikleri gerçekten başarılı bulmama rağmen geçişlerde sesin yüksek olması yüzünden diyaloglardan uzak kaldım… kostüm ve maskeler oyunun ruhunu yakaladığını düşünüyorum. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü içselleştirmişler ama abartı boyutunda ki ses değiştirmeleri zaman zaman anlaşılır olmaktan çıkmış…

Karikatür ete kemiğe bürünmüş, mizahın gülmece boyutunu öne çıkarmış şekildedir. İnce eleştiriler günlük hayata yönelik olmaktan daha çok genel eleştireler ve gülmece dozu daha yüksek tutulmuş… beklentiyi yüksek kılan günlük olaylara yönelik ince göndermeler ama genelde otosansürün içinde kalmış gibi geldi bana… Onu da doğal görüyorum, çünkü ticari bir olayın parayı verene karşı sorumluluğu diyelim ve öylesine inceden geçelim. Mizah tanımı gereği eleştiridir ama eleştirinin nereye doğru yapılacağını sanatçı ve sahneye koyanların tercihidir. Politik mizah yerini yıllar öncesinden dergi kapakları dışında iç sayfalarda balon ve sadece güldürme hedefli olanlara bırakmıştır… Ona rağmen davalar açılmıştır mizahçılara… Cem Yılmaz tercihli mizahın başka boyutu ile ama özgün içeriği ile Yiğit Özgür çalışması Ezel Akay tercihi ile sahnede hayat bulmuş… Beklentilerinizi biraz düşürerek salona girip izlerseniz mutlaka eğleneceğiniz bir oyun olduğunu göreceksiniz…

İsmail Cem Özkan

Yiğit Özgür’ün Hunililier
Yönetmen: Ezel Akay
Yazan: Emre Özbay
Sahne/Kostüm Tasarım: Naz Erayda
Müzik: Serdar Ateşer
Işık Tasarım: Cem Yılmazer
Oyuncular: Bahar Kaplan, Bertan Dirikolu, Emre Kıvılcım, Güliz Gündüz, Hakan Eke, Hasan Eflatun Akay, Kerime Obenik, Merve Polat, Reşit Berker Enhoş ve Tufan Afşar



13 Ocak 2019 Pazar

Kimliksiz muhalefet!


Kimliksiz muhalefet!

12 Eylül geliş süreci ve amacı çok net olarak çizilmiş bir projeydi. O proje başarılı bir şekilde seçilmiş figüranlar ile hayata geçirildi ve başarıldı.

12 Eylül başta siyasi kimliği yok etti, küresel politika olarak karşımıza çıkan “sınıfları ortadan kaldırma” adına uygulanan liberal ekonomiden çok beslendi. Onun doğal sonucu olarak “dört eğilimi bir parti bayrağı altında buluşturan” iktidarlar dönemi başladı. 24 Ocak kararları alarak ülkemizin kırıma noktasında önemli bir emeği olan Turgut Özal, geçmiş ile tüm bağın koparıp, sermayenin ilk gömlek değiştiren siyasetçisi unvanını alacaktı. Sivilleri temsil ediyordu ama askeri rejimin de gelme gerekçesi olacaktı. O muhafazakar kesimin politikası gibi sunulan ama liberal politikayı hayta geçiren bir siyasetçi olarak 12 Eylül rejimin kendisine açtığı kapılardan rahatlıkla geçecek ve ilk siyasi diyalog ya da kimliksiz muhalefetin de yaratıcı olacaktır. İlk büyük başarısı siyasetçilerin katıldığı tartışma programında köprülerin satılması konusunda muhalefet lideri “solcu” Halkçı Parti başkanı Calp ile girdiği inatlaşma. Aslında orada yapılan iş gelecek yıllarda politikacıların genel bir duruşu ve şablonu olacaktı. İlk algoritmalar amatörlük ve mizahı içinde taşıyacak şekilde yerleşti ve başarı kazanınca yöntem diğer politikacılar da karşısında kimliksizleştirilmiş muhalefete karşı uygulayacaktı. Her şeyi bile “muhalefet”in olduğu yerde algoritma sırasına bakarak istediğin sonuca ulaşabiliyorsunuz!

12 Eylül sonrası muhalefetin elinden kimliği alındı, işçi sınıfının örgütlü bir yapısı kitlesel boyuta ulaşmayacak şekilde ilişkiler parçalanmış, “kendisini kurtarma” telaşı içinde olan geçmişin liderleri önce kendileri ve yakınları için projeler üretirken sınıf artık yeni küresel dünya düzeni içinde kimliğini kaybetmiş gibi bir izlenim oluşmasına katkı sundular. Sınıfsız toplumda düşman ortadan kalktığında liberalizm sorunsuz bir şekilde ulus devlet ile mücadelesine girişebilirdi ve girişti de. Ulus devletin kazanımlarını tek tek elinden alırken, var olan tüm sosyal haklarda ortadan kalktı ya da altı boşaltıldı. Devlet küçülürken küçülen devlet olduğunu kabul ettik ama küçülen bizim kazanımlarımızdı aslında. Küçülen ilişkilerimizdi. Küçülen örgütlü muhalefetti.

Yeni bir ülke yaratılıyordu, liberalizm geçmiş ile yüzleşme adı altında o güne kadar hasır altı edilmiş sorunlara dokunulacağı, karşılaştırmalı tarih ile geçmişin yeninden yorumlanacağı konusunda iyimser bir hava yaratıldı. Askeri vesayetten kurtulma adı altına o güne kadar gelen sözde de olsa göreceli olan kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılıyordu. Elbette bunu iktidar tek başına yapamayacaktı, yapmadı da kendi muhalefetini yaratarak muhalefetin söylemleri iktidarın daha fazla propaganda yapmasına ihtiyaç olmadan en verimli şekilde sonlandırılmıştır. Muhalefet sağı yok etmek için sağ adayları ve sağ liderleri seçmenin önüne getirerek solun hiçbir zaman iktidar aday olmayacağını kabul etmiştir… Muhalefet hadım edilmiş konumdadır, iktidarın eline ve sözüne bakarak muhalefet yapmayı seçmiş ve ona göre söylem geliştirmektedir. Turgut Özal ile Necdet Calp’in “sattırırım” “sattırmam” diyalogları özneler ve içerikler değişmiş olsa da devam etmektedir ve iktidar her seferinde karlı çıkmaktadır… İktidarın sürekli kazandığı bir diyalog gölge oyunu Karagöz ve Hacivat diyalogları ile paralellik göstermektedir.

Uzun yıllardır aynı algoritmalar ile aynı sonuç elde eden iktidar yeni seçim yarışına yine bildik söylemler ve toplumun içinde yeni cepheler oluşmasına olanak sunan hareketler ile girmektedir. Bir eli ile barış güvercini bir kesime ulaştırırken, diğer ile yeni operasyonlara göz kırmaktadır. Diğer yandan muhalefetin vereceği tepki önceden belli olan bazı duyarlı alanlara sert söylemler yaparak, muhalefeti ve gündemi değiştirerek sanki ülkede çok şey oluyormuş ya da olmuyormuş gibi hava yaratarak gerçekte olmakta olanın üzerini başarılı bir şekilde örtmektedir. Bilgi eksikliği içinde olan muhalefetin ise elinde olmayan bilgiler ile sanki varmış gibi kabul ederek çıkardığı sonuçlar elbette yanlış sonuçlara götürecektir ve kaçınılmaz olan da sürekli yaşanmaktadır.

Peki, var olan bu oyun bozulamaz mı? Elbette bozulur, çünkü iktidarın oyunu bozmak istiyorsanız onun yarattığı muhalefeti ortadan kaldırmak ile mümkündür. Çünkü iktidarı güçlü tutan muhalefettin iktidarın istediklerin sürekli yapıyor olmasındadır…

Muhalefetin eleştirisiz durumu ve sürekli sağ adaylar ile seçmenin karşısına çıkan ana muhalefet partisi, toplumu bir arada tutuma yerine kendisine verilen küçük alanlarda sorunsuz ve kendi iktidarı içinde yaşamaktadır. Kendi iktidarı içinde tıpkı iktidar partisi gibi hareket etmekte ve içinde gelişme olasılığı olan muhalefetin yaşam alanı bile sunmaktadır… İktidarın ve muhalefetin elinde tuttuğu belediyelerde ki ortak özellikler o kadar fazla ki, farklı olanları saymak daha kolaydır, aralarında ki tek fark başkanlarının farklı olmasıdır, onun dışında bir birinin aynısı gibidir. Her ikisi de işçi sınıfının örgütlü günce karşı duyarlıdır ve gerek duyduklarında haklarını arayan işçinin üzerine biber gazı, istediklerinde kapı önüne koyarak açlık ile terbiye etmek istemeleridir.

Algoritma içeriği, sırası değiştirilecek bir yeni muhalefet partisine ihtiyaç vardır, aksi halde her seçim ve referandum döneminde aynı sonuçları alacağımız Hacivat Karagöz diyalogları ile oyalanmaya devam etmeye devam edeceğiz. Kimliksizleştirilmiş muhalefet yerine kimliği olan, duruşunu ve ilkesini ortaya koyan bir kitlesel muhalefet hareket gelişirse iktidar ve onun lideri bu kadar rahat gündem değiştiremeyecektir…

İsmail Cem Özkan