31 Temmuz 2019 Çarşamba

Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…


Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…

İzmir’de kurulu olan bir hastane adı son yıllarda belki ilginizi çekmiştir, hemen hemen İzmir sokaklarında elektrik direklerinde asılı olan ilanlarda görmüşsünüzdür. İzmir merkezli Batıgöz… Peki, Batıgöz bir göz hastanesi mi? İzmir Balçova ilçesinde bir göz hastanesi olmadığı normal bir hastane olduğu (Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi) gerçeği ile karşılaşırsınız, göz hastanesinden normal özel bir hastaneye geçiş… AVM formatında giriş katında bir hastane ya da poliklinik denilebilir… Orada değişik sağlık anabilim dallarına uygun muayenehane yapılan yerleri var. Alanında “uzman” doktorlar ile hastalarına pardon “müşterilerine” hizmet vermekteler…

Bizim yolumuz bu poliklinik diş bölümü ile annemin adım atması ile başladı. Annem reklamlardan etkilenerek bu yere gitmiş. Reklamlarında ne demekteler? "Hizmette kalite ve güven”  şimdi bu iki cümleyi ya da kelimeyi duyunca ister istemez bir o tarafa doğru meyil etme durumu söz konusudur. Annem nereden bilsin ki başına gelecekleri… Bir diş doktoru var ama diş doktorunun etrafında diş doktoru olmayan ama diş doktoru kadar bilgili olduğunu sanan işgüzarlar varmış. O işgüzarların birinin o bölümünün “shop in shop” mantığı içinde ortağı olduğunu işletme müdürü sohbet sırasında ağzından kaçırdı, hatta bu ortağı benim ile karşılaşmasında kendisine güya güvenen bir işadamı görünümündeydi… benim muhatabım o olmadığı için ciddiye bile almadım, çünkü muhatabım hastanedir, küçük kiracısı beni hiç ilgilendirmez, o onların sorunudur, nasıl bir anlaşmaları var ya da yok benim konumum dışındaydı. Kısaca her bölümü başka bir şirket ya da kişi hastane çatısı altında işletiyor… Nasıl olur bu iş demeyin, bir çok büyük mağaza içinde “shop in shop” vardır ve kabul görmüştür, böylelikle işletme maliyeti düşerken “kazan kazandır” mantığı içinde bir anlamı olur… Hem o işletme para kazandırırken mekan kullanımı ve alanın verimli kullanımı da gerçekleşmiş olur. Zarar etse de o “shop in shop” içinde mağaza zarar ederken tüm işletmeye zarar olarak yansımaz, o kirasını alır… Buraya kadar güzel yönlerini anlattım, şimdi kötü yönünden bahsedelim, annemin somut durumundan…

İşletme satış sonrası hizmet vermezse reklamasyon yani kötü reklam kime doğru döner… “shop in shop” mağazanın gerçek sahibine, yani kiraya verene, markasını kullanımı verene, çünkü bir “güven” kavramını yıllarca başarılı bir şekilde götürmüş ve markalaşmış… Kiracının kötü uygulaması direkt marka sahibini vurur, çünkü tüm sorumluluk marka sahibindedir, küçük kiracıya ait olmaz… Marka sahibi ne yapmak zorundadır, o kiracısı ile yeniden oturup anlaşma yapması ya da fesih etmesi gereklidir. Peki, fesih ederken ne yapacak, var olan mağduriyeti ortadan kaldırıp orta bir yol bulmak ile yükümlüdür… Sonuç ben yapmadım sorumluluk bana ait diyemez…

Şimdi annem öznelinden gidersek, diş tedavisi yanlış, Diş Odaları rapor ile kanıtlandı, onun dışında bir çok alanında uzman kişilerin fikirleri alındı… Yani hata somut… Annem tedavi olalı üzerinden uzun zaman geçti, elbette acı ve mağduriyetten kaynaklı hem maddi hem de manevi bir kayıbı var… Tedavi masraflarını mutlaka karşılayacaklar, biraz zamanı uzatabilirler ama karşılanacaktır, o konuda ulusal ve uluslar arası tüketiciyi koruyan kanun maddeleri var. Ki Batıgöz uluslararası bir marka, yurt dışında ve ülkemizin değişik kentlerinde hizmet veriyor. Genişleme hedefi olan bir şirket konumunda. Annemin mağduriyeti ve kötü deneyimi elbette şubeleri olan yerlerde yerel ve ulusal medya dillendirecek yazılar çıkacak, çünkü günümüzde iletişim muhteşem ilerledi… Bırakın ilişikleri kullanmayı, ilişkileri kullanmadan bile sıradan birkaç yazı bile bir markanın reklamlarında belirttiği sözlerin altının boş olduğunu potansiyel hastalarına ulaşır… sadece yazılar ile gündemde tutarak bu süreç ilerlemeyecektir elbette, İzmir il sağlık müdürlüğünden başlamak üzerine cumhurbaşkanlığı bilgi edinmeyi, sağlık bakanlığından uluslar arası şirketlerin çalışma izni ve şube açmalarına izin veren kurumalarına kadar bu konu taşınacaktır… Çünkü bir marka iddiasında olan şirket nerede olursa olsun hizmetinde bir aksilik yapmışsa ve reklamlarda kullandığı sözlerin altı boşa düşünce “müşterisini aldatma” durumuna düşer… Reklamlarda aldatıcı kelime ve çağrıştırıcı herhangi bir şey kullanılamaz…

Bizim şirketimiz sahip çıkalım, kol kırılır içinde kalır mantığı bu aşamadan sonra bende yoktur, çünkü artık bizim gibi gördüklerimizde bizim olmadığını biliyoruz.. Var olan sistem her ne kadar şirketleri korur gibi gösterilmiş olsa da rekabet yasası gereği aslında şirketlerin en zayıf noktasını da ortaya çıkarır…

Bugün yeni bir kampanya başlatıyoruz, Batıgöz hasta memnuniyetinden pek ciddiye almadığını görmekteyiz (bir çok yazı yazılmasına rağmen geri dönüş yapmadıkları ortadadır, her yazı sonrası ‘aldık, ilgileniyoruz’ diye bir mesaj dahi atmamışlardır.)  ama müşteri konusunda bakalım tavırları nasıl olacak?

Batıgöz özel bir göz hastanesi değildir, adını kullanarak yeni hastane açmak için prosedürleri ortadan kaldırmak için kendi adına “shop in shop” mantığı içinde poliklinik açma yetkisi olmayanlara olanak sunması bile başlı başına bana göre suçtur…

Sağlık alanı sıradan bir market mantığı ile yapılanmaz…

Şimdi duyumlar ile gerçekler ne kadar bir birini örtüştürecek bilemiyorum ama her dedikodunun altında gerçekler var olmaya devam eder, bürokrasiyi kandırabilirler ama hastasını kandırmazlar, çünkü sonuç somut olarak ortada olur…

Diş tedavisi ile çıkılan yolda tedavi memnuniyet ile sonuçlanmadığını ve mağduriyet yarattığını görmekteyiz. Aynı şekilde annemin de yalnız olmadığını diş odasına yapılan şikayetlerden çıkarıyorum… Çünkü bilirkişiye gittiğimizde “ilk siz değilsiniz, madem mesleğini bilmiyor doktor, gitsin başka iş yapsın zorunlu değil diş tabibi olmasına” demiştir…

Bugün köşe yazımı öznel bir durumdan yola çıkarak yazdım, sanırım sonda olmayacak, her gelişmeyi okuyucu ile paylaşmak sanırım bir sorumluluk yüklüyor…

İsmail Cem Özkan

26 Temmuz 2019 Cuma

Büyülü semtleri anlatan bir kitap…


Büyülü semtleri anlatan bir kitap…

Benim Büyülü Semtim “Hatay” M. Salim Çetin imzalı İzmirim Dizisi kitapları arasında Heyamola Yayınları arasından çıktı. Elbette bu serinin amacı içinde yer alan yerelliğin önemi, çeşitliliği, kültürel zenginliğinin okuyucuya ulaştırması, en azından yaşadıkları semtlere bakan, onlara hizmet eden kişilerin gözünden semt sakinlerine ve yerellik konusunda meraklı olanlar için zengin bir kaynak oluşturmasıdır.

Kitap dünyasının çok sıkıntılı günlerden geçtiği malum, diğer sektörlerde yaşanan daralma kitap yayıncılığı konusunda ve matbaa hizmetleri açısından da paralellik söz konusudur. Doların istikrarsız hareket etmesi elbette siyasi belirsizliğin ve yanlış alınan ekonomik siyasi kararların bir sonucu olduğu su götürmez ise de kitap dünyası, henüz ülkemizde bir sektör olamadan amatör ruhun gidebileceği adımların en son adımını atıyor gibi de içimde bir his var. Bir çok yayınevi editör eşliğinde bir konu etrafında kitaplar çıkarıyor, bunun en büyük nedeni elbette yayınevinin atacağı adımı önceden görmek istemesidir, hazır okuyucu ya da sektörel değim ile “müşteri” bulması önemlidir. Kitapların kalitesi, içeriği uygun olup olmamasından daha ziyade kapağı ile “işte ben buradayım, beni tüketin” çağrısı yapmasıdır. Çok anlaşılır bir seçenektir, çünkü daralma ve maddi sıkıntılar yayınevleri önünde fazla bir seçenek bırakmıyor… Bir çok yayınevi yan yana gelip kooperatif kurarak güçlerini birleştirip mali giderleri düşürme telaşında, bazıları ise parayı verenin kitabını basma yöntemini seçmiş, ilgisiz ve belirli bir çizgisi olmayan yayınevleri piyasada, editörial çalışma yapılmayan kitaplar… Türkçe basılan kitaplarda zaten Türkçe dikkat etmek bir yana bırakılmış durumda, para getirsin yeter ki, “okuyucusunu biçimlendiren değil, okuyucusuna uygun kitaplar” kitap piyasası içindedir…

Heyamola yazarından para almadan kitap basan ender yayınevlerinden biri. Ayakta kalmak zorundadır ve projeler üretmektedir. Her şehrin yerel hikayelerini kitaplar halinde orada yaşayan genelde bürokratların gözünden ve yerel de yaşayan yazarlar ile iletişime geçerek yerel için kitaplar üretmesine neden olmuş. Aynı kapak biçimi içinde yazar ve semt isimleri değiştirerek yetmiş iki semtin kitabı basılmış durumda, kırk kere maşallah demek düşer bize, ne kadar çok olursa yerelliğe dair vurgu da artacaktır. En azından küresel bakış açısı bizi mutlu etmedi, yerel bakış açısı içinde yerel sorunlar çözülürse bizler daha mutlu oluruz…

M. Salim Çetin Konak ve Karabağlar belediyesinde Kültür Müdürü olarak ve kültür alanın değişik alanlarında hizmet vermiş bir yerel çalışandır. Yerelliğin önemini kavramış, yerelden haber vermeyi, yerelde yaşanmış ayrıntıları elinden geldiğinde okuyuculara ulaştırmayı görev edilmiş. Kendi yönetiminde ya da belediye yönetiminde çıkan bir çok dergide yazılarını yayınlamış, yerel çıkan yerel yayınlarda ve ulusal medyada yazılarını yayınlatmaya devam eden bir gönül adamıdır.

Sosyal demokrasinin yerel yönetimlerde adım atmasını ve adımlarının da halktan, hukuktan ve adaletten taraf yapmasını, kayırmacılığın olmadığı sosyal bir adalet prensipleri içinde hareket etmesini sürekli vurgulamaktadır, o yüzden belki yerel oluşan bir çok derneğin de yönetiminde yer almaktadır.

Kitabını oluştururken daha önce yazdığı yazıları yeniden gözden geçirmiş ve Hatay semti merkezine alarak, yerellik konusunda düşüncelerini açıkladığı bir kitaptır. 

Benim Büyülü Semtim “Hatay” diye yazarken dikkat ederseniz Hatay semt adını tırnak içine alıyorum, çünkü orada anlatılan sadece Hatay değildir, yaşadığımız yerlerdir.

Yaşadığımız yerler bizim için her zaman büyülüdür, üstelik geçmişe doğru bakıldığında, eski komşuluk ilişkileri, gecekondu mahallerinde açık bırakılan kapılar, hiç sormadan mutfağına girip su içilen, sokaklarda top oynayan çocuklar… (Bugün parka dahi çocuğunuzu çıkarsanız yanında bir büyük olmak zorunda, sürekli kontrol altında tutulan çocuklar) Geçmişin semtlerinde gecekondular vardı, şimdi büyük binalar diktiler, sokaklar dar, kaldırımları olmayan yerlerde arabaların hakimiyeti var, çocuklar bırakın top oynamayı yan yana gelip gezecekleri bir alan bile yok! Bu konuda İzmir biraz şanslı en azından deniz sahil şeridi doldurmada olsa geniştir, oraya gidip meltem rüzgarı eşliğinde gençler ve genç kalanlar İzmir’i sahil şeridi boyunca bir arada yaşıyorlar…

Salim Çetin yerelden bakmayı ve kent kültürünü geliştirmek konusunda kendisine dert edinmiş. O yüzden kitapların sayfaları arasında o dertlerini ve kendisine göre çözüm önerilerini de sıralamaktadır; “Düşünseniz ya kent kültürünü akşam sabah tartışan birinin ruh halini; kentin merkezi için tasarlanan onca etkinliğin kenarlara gelinceye dek adeta tükendiğini, oralara ulaşmadığı…
Küresel kentlerde sanatın artık şov malzemesi olduğu, ülke ekonomisinin kentlerdeki gelişmelerle at başı gittiği; sanatın şirketlere prestij ve güç sağlayan bir öge haline geldiği olgusu tartışılırken, Gültepe’de, Limontepe’de biz hala sokakların kamusal kullanım alanına dönüşemediği, insanların merkezi semtler yerine kendi semtlerinde bu olanağı yakalamamış oldukları gerçeğini tartışıyoruz. Kesişmeleri ve rastlaşmaları buralarda değil, şehrin merkezi alanlarına bırakıldığını biliyoruz, zorunluluktan dolayı. Dolayısıyla şehrin bireyi özgürleştirdiği olgusu da henüz buralarda gerçekliğe dönüşemiyor maalesef.”

Kitap elinize bir geçerse eğer, o elinizin alında bir semti semt yapan yazarları, sanatçıları yakalarsınız. Semtin ruhunu sanatçılar eserleri ile ortaya koyar ama o semtin içinde yaşayanların kaçının haberi olur bilinmez. En azından belediye birkaç sokağa isimlerini verir, bir de heykel varsa ne ala… Şehirlerimiz heykel yoksunudur, çünkü onları koyacak yeteri kadar ne alan vardır ne de park. Şehir mimarisi diye bir şey yoktur aslında, ihtiyaca uygun bina yapmışlar bir birine saygısı olmadan. Sahil şeridini kaplayan düz bir duvar vardır, İzmir’in içlerine doğru akması gereken havayı kesen. Sahil şeridi dolgular sayesinde biraz genişleyince İzmir akşamları sahile akıyor, sahile bakan binalarda oturanlarda balkonlarında ya da klimalı odalarından camdan manzarayı seyrediyor… İzmir mimari açıdan ne yazık ki övünülecek yer değil, doğal olarak ihtiyaca uygun yapılan binalarda yaşayan insanlarında üretimi o kadar fazla değil, düşünün bir kere koskoca İzmir’de, Hatay semtinde kaç heykeltıraş, tiyatro sanatçısı ya da yazar var, elbette şairi boldur ama kimse şair olduğunu duymamıştır… İşte bu kitapta bir elin parmak sayısını aşmayan yazarlar ve onlar ile ilgili anılarda bulacaksınız, en azından yaşadığınız yerde bakın araştırmacı yazar benim semtimde yaşamış demek için bile bu kitap alınır… Ellerine sağlık Çetin, iyi ki gri beyin hücrelerinde anıları tutmuş ve yazıya dökmüş, sayende İzmir’in bu içinden geçtiğim ama yaşamadığım semt hakkında bilgi sahibi oldum. Atık o semtten geçerken Cevat Şakir burada yaşamış diyebiliyorum…

Her semtin bir büyüsü vardır, o büyüyü ancak hissedenler dillendirirse, yazarsa farkına varırız… İyi ki yazmış, iyi ki okudum… Şimdi kitabı alanlar hemen okurken farkına varacaklar M. Salim Çetin dostum olduğunu ve dostu için bu yazıyı yazmış diye, elbette Salim Çetin benim dostum, kardeşim, yerelden bakan yoldaşımdır, bunu saklamıyorum, çünkü o güzel insan ve ailesi ile tanıştığım için mutluyum, yıllardır de bu seviyeli dostluğumuzu koruyoruz. Bu dostluğum kitabı olmasından farklı da anlatmadım, olduğu gibi dost kayırması yapmadan yazdım. Günümüzde ne yazık ki, eleştiri adında övgü methiyeleri okuyoruz. Parasını veren kitap yazıp bastırdığı gibi aynı şekilde parasını verip eleştiri adı altında övgüler yazdırıp kitap eklerinde de yerlerini alıyorlar… Bir çok yayınevi olmasına rağmen kitap eklerine bakın (elbette fazla kitap eki çıkaran gazetede kalmadı, onlarda sektörün verimli tarafından bakıyorlar, masrafını kurtarmak nasıl ki yayınevinin hakkı, gazete sahibi de ek masrafını kurtarma derdinde, o da ona göre çözüm bulmuş.) çok fazla yayınevi çeşidi göremezsiniz, belli başlı yayınevlerinin kitapları genelde her sayıda yerlerini alırlar. Kısaca ne yazık ki ekonomik darboğaz bir çok şeyi bir birine karıştırmayı beraberinde getirdi… Umarım bu çalkantılı ve kargaşa en kısa zamanda sonlanır de olması gerekenler olur…

Sonuç itibarı ile yaşadığımız hayat ne yazık ki bizim istediklerimizi bize bir tepside sunmuyor, var olanları olduğu gibi kabul edip, elimizde bilgileri ne kadar çok toparlarsak yaşamımıza o kadar daha gerçekçi pencereden bakarız. Veriler elde olunca özgüvende olur. Özgüvenin olduğu yerde değişim kaçınılmazdır. Yerel çalışmalar önemini veri kaynağı olmasıdır, üstten ne kadara politika üretirseniz üretin yerel mutlaka bir yerde direnecektir, çünkü yerel olmadan merkez olmaz, merkez bir süre kendisini kandırır o kadar.

Bağımsızlık, demokrasi ateşi bugün İzmir’i sosyal demokrasi kalesi gibi gösteriyorsa, o Dikili’de ve İzmir büyükşehir’de siyaset yapmış, orada hizmet üretmiş olan efsane başkanlarına borçludur.

İsmail Cem Özkan

9 Haziran 2019 Pazar

Kimse asimilasyona tabi olmasın…


Kimse asimilasyona tabi olmasın…

Ülkemiz ulus devlet denen kötü bir süreci diğer ülkelerde olduğu eksiği ile  yaşadı, hatta bazı ulus devletleri kıskandıracak kadar da bazı işlerde sanırım birileri için ‘başarı’ kategorisi içinde yer aldı. Ulus devleti olma sürecinin başlangıcında el yordamı ile yol alırken sanayileşme için gerekli adımları atamadan liberal ekonominin girdabına kaptırdı ve ulus devleti ile elde ettiği tüm başarılıları bir bir kendi iktidarı ile yok etti.

Devlet değişmeyen şey değildir, zamana göre değişim gösterir ve kendisini değişen yeni duruma göre konumlandırır ama bu her zaman esnek ve hızlı olmaz. Devletin algoritması bazı değişimlere karşı direnir, birden burjuvazinin ihtiyacı bu şekilde hadi onun ihtiyacına uygun değiştim diyemez. Zaman içinde küresel değişimin zoru ile devlet ve kendi iktidarı da ona bağlı olarak liderlik kadrosu da değişimin bir parçası olur ve bazı siyasiler tarihin dehlizlerinde unutulmaya bırakılırken, değişime ayak uyduranlar bir süre daha iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam eder...

Ulus devlet, homojen olmak ister. İçinde ki değişikliğe, çeşitliliği, farklı inanç gruplarına karşı hoşgörülü değildir, çünkü ulus devletin varlık sebebi kendi burjuvazisini kapitalist siteme uygun şekilde yaratmak, beslemek ve büyütmektir. Emperyalist aşamada ise yaygınlaşması için küresel anlamda kendi burjuvazisinin iyiliği için bazı gelişmekte olan ülkelerin gelişim evrim sürecine müdahil edip onları kendilerine ekonomik, siyasi, sosyal olarak bağımlı yapmaktır. Yeter ki kendi ülkesinin burjuvazisi ve onların kapitalist firmaları emperyalist aşamaya uygun yayılsınlar ve küresel güç olsunlar… Hatta uluslarüstü ama ulusun rengini taşıyan firmalar olması için her türlü kolaylığı sağlamak ile yükümlüdür bir anlamda devlet...

Ulus devlet içinde sosyal devlet kavramı geliştirilmiş ve bir çok ülkede uygulandı. Bir ihtiyaçtan doğmuştur sosyal devlet, çünkü sosyal devlet olmasaydı kendisi için savaşacak inanmış asker ve çalışacak sağlıklı işçi bulamayacaklardı. Sanayi devrimin ilk zamanlarda çalışma süresi zaman içinde azalmasının tek nedeni, daha nitelikli, daha verimli işçiden yararlanmak için oluşturulmuş algoritmaya uygun yeniden yapılandırılmasıdır. Elbette burada işçi sınıfının mücadelesi ve onların kazanımlarını da göz ardı etmemek gereklidir, çünkü içeride ne kadar güçlü devlet olursa, dışarıya yönelmiş emperyalist siyasetin ayağı o kadar da güçlü olacaktır…

İçte güçlü devlet dışta da güçlüdür…

Yukarıda anlattıklarım hepimizin bildiği şeyler, yeniden yeniden yazmak da bana acı veriyor ama en azından üstten de bakış olsa yazmak gerekli diye düşünüyorum, çünkü var olan devlet kavramı ile geçmişin devlet algılayışı arasında uçurum olmuştur ve bugüne bakarak dün üzerine yazı yazılamaz… 

Bugüne bakarak dün olduğu gibi yazılamaz ama bugüne bakarak dünün eksik yönleri ve yeni bakış ve devlet yapısına göre dünün eleştirel olarak yeniden yorumlanması önemlidir, çünkü bugün ancak dünün gelişme aşamalarına bakarak anlayabilir ve yorumlayabilirsiz, hiçbir şey birden oluşmadı ve oluşmayacak da…

Bugün homojen olma isteği olan devlet yapısından çıktık ama geçmişin alışkanlıkları ile hala bugüne bakanların dirençleri ile karşı karşıyayız. Ülkemiz öznelinden bakarsak, homojen devlet bakış açısı içinde imparatorluktan miras kalmış kültürel çeşitlilik, uluslar arası anlaşmalar ile güvence altına alınmamış olanların asimilasyonu ile karşı karşıya kaldık. Uluslararası sözleşmeler ile güvence altında olanlarında küçük siyasi oyunlar ile o güvenceler ortadan kaldırılması için az çaba sarf edilmedi değil… Ülkemizin mirasında yer alan her türden çeşitlilik homojenleştirme ve asimilasyon sürecin içinde öteki, farklı olan her yapının üzerinden geçmiştir… İç siyasi dinamikler bazıları için ağır olurken bazıları biraz daha az hasar ile süreçten kendisini koruyarak ayakta kalmaya çalışmıştır… bugün var olan tüm çözülmesi gereken sorunlar dünün homojenleştirmeden ağır yaralar ile ayakta kalmış olanlar içindir. Asimilasyon ile artık aramızda olmayan kültürler için artık çok geçtir, insanlık çok şeyini kaybetmiştir. Sadece doğa yok olmadı, kültürlerde ulus devleti süreci içinde yok olmuş ve dünya yağmalanmıştır…

Ülkemizin kuruluşundan itibaren iki zayıf karnı hep var olmuştur, Aleviler ve Kürtler. Bu iki unsurun denetim altında alınması ve polis gücü eşliğinde asimilasyon sürecine doğru şehirleştirme içinde eritilmesi… Bizim gibi ülkelerde şehirler doğal süreci içinde ve planlı şekilde ortaya çıkmamıştır, bir anlamda çarpık şehirleşme teşvik edilmiştir.

Şehirlere göç dalgasından en çok etkilenen iki kültür dikkati çeker, Kürtler ve Aleviler. 12 Eylül öncesi yaşanan çatışmalar gecekondu mahallerinde ve Kürtler ve Alevilerin yaşam alanları içinde olması tesadüfi değildir.

Şehirlerde oluşturulan gecekondu mahalleri ve onların içlerine açılmış hapishane polis gücünün somut ifadesidir. Polis gücünün görünmeyen yüzü olan eğitim ise okullarda somut olarak hayat bulmuştur. Okullarda yeni ulus devletin ruhuna uygun homojenleştirme ve yaratılan tarih öğretilerek nasıl üstün bir ırkın devletinde yaşadığımız ve ondan gurur duymamız öğretilmiştir.  

Alevi ve Kürt ve diğer ötekilerin çocukları devlet olanaklarının artması ile paralel olarak başlangıçta bölgesel yatılı okullar ve fakir çocukların eğitilmesi süreci yani bugünün taşıma usulü ile eğitim yerine çocukların ailelerden alınarak zorunlu eğitimden geçirilmesi... Askerlik ocağında ise Türkçe bilmeyenlere Türkçe öğretilmiştir. Şehirlerde “vatandaş Türkçe konuş” diyerek Lozan’da hakları güvence altına alınmışlar dahi tüm ötekiler üzerine mahalle baskısı kurulmuş başka bir asimilasyon süreci ile karşı karşıya kalınmıştır…

Söz sözü açarmış ama esas konuya bir türlü gelemedin dediğinizi işitir gibiyim, ben de en kestirmeden cümleye gireyim! Bugün ki duruş ve bugün ki bakışa göre;

Yıllardır dikkatimi çeker, birileri Kürt olduğunu ispatlamaya çalışır, birileri “hayır” der “Kürt değil sen asimile olmuşsun”…

Bana kalırsa kimin hangi kökten geldiğinin pek önemi yok, bugün ne yapıyor diye bakarım. İnsana saygılı mı, adalet kavramı içinde ahlaklı mı, kendisi dışında azınlık hakkına saygılı mı, dünya benim etrafımda dönmüyor ben de diğer insanlar gibi biriyim mi demekte, bir arada yaşamanın zenginliğinin farkında olmak…

Benim açımdan en önemli şey yan yana gelip, omuz omuza kavgada yerini alıyor mu diye bakarım. Kısaca sınıfsal duruşu ve içinde bulunduğu sınıfını tanıyan birinin hangi kökten geldiğinin pek önemli değil, kendisini nasıl ifade ediyorsa, hangi kültür içinde kendisini görüyorsa ve kendisini içinde bulunduğu kültür ve dilde geliştirmek için mücadele ediyorsa işte bu dünyanı ihtiyacı duyduğu insan derim. Çünkü ne kadar çeşitli kültür varsa ve kendisini geliştiriyorsa, asimilasyona karşı direniyorsa, kendi düşünce yapısı içinde dünyaya bakabiliyorsa insanlık için bir şans olarak görürüm ve saygı duyarım.

Bana düşen görev, onu kendime benzetmek ve kökünü araştırmak değil, onun ve kendimin gelişmesine katkı sunacak bir ortam yaratmaktan geçer...

Ben de onun dilini öğrenebilirim, ben de o dilde de düşünebilecek kadar tanıyıp hayata daha farklı açılardan bakabilirim diye düşünüyorum...

Ne kadar hayata değişik düşünce yöntem ile bakarsam o kadar toleranslı, o kadar bir arada yaşamı savunur buluyorum kendimi. O yüzden yabancı düşmanlığı, nefret söylemleri bana her zaman itici ve insanlığın arkasına saplanan hançer gibi görürüm...

Dilime bir türkü düştüğünde hangi dilde söylediğimin ne önemi var, önemli olan dile düşenin yüreğimin sesi olmasıdır... Kürtçe, Lazca, Rumca, İbranice, Arapça, Ermenice, ... Arnavutça, Çerkezce... Yani sadece kürselleşmenin dili olan İngilizce, Fransızca ya da Almanca olmasına gerek yok!  

Tüm dünya tek dil ile anlaşmasın, çünkü tek dil çöl fırtınası yaratır ve düşmanlığı körükler, yaşadığım yerde binlerce dilin olmasını arzularım, çiçek bahçesinde neden bir çiçek türü eksik olsun ki, ilaçlanmış tarladan verim elde edebilirisiniz ama onu tüketenin de DNA'sını bozar...

Ben doğal olanı daha çok seviyorum...

İnsanlık için en kanlı süreci ulus devletinin çöküşü ile bitti diye düşünürken, yerini alması gereken küreselleşme de siyasi, hukuki yapısını henüz kuramadı. Belki de ulus devleti sürecinden daha kanlı bir sürecin içindeyiz…

Ulus devleti artık çökmüştür, yeniden ayağa kaldırılması da artık küresel şirketlerin konumunda ve ihtiyacından dolayı imkanı yok gibi gözükmektedir…

Kapitalist sistem bir üst aşamaya sıçramıştır ama bunun gerekli alt yapısını kurmadan sıçramış ve bu da tarih içinde büyük bir sosyal kırılmanın içinde olduğumuz anlamına gelmektedir. Geçiş sürecin kargaşasında klasik rollerde artık ortadan kalkmıştır, Ortadoğu görünümlü liderlerin bu sürecin belki de doğal sonucu olarak bizim şansımıza düştü. Elbette bu süreç geçicidir ve geçen sürecin bırakacağı iz çok da derin olabilir… İslam’ın ‘cihad’ kavramı içinde yeniden yorumlanması ve küresel olarak terör dalgasının bir parçası hale getirmesi kimin işine yaradığını biraz düşüncünce daha iyi anlayabiliriz… Yıkılmış ulus devletler üzerlerine öyle kıyafetler geçirdiler ki hala ayakta gibi gözükmelerini sağlıyor… Yabancı düşmanlığı ve göçler yıkılmış olanın üzerine giydirilen eğreti elbise gibi, insanların kanları ile yeni süreç kendi restorasyonu yaratma derdinde…

Tarihte, ulus devletin ortaya çıkması ile imparatorluklara yeniden nasıl ki geri dönüş olmadığına göre, küreselleşme içinde de ulus devletine dönüş de artık imkanı yoktur.

Şirketler için öncelik verimlik olduğundan hangi coğrafyada kimin kanı ile tüketimi körükleyecek ürünü ortaya çıkarıp satışa sunacağının önemi yoktur. Ulus devletlerinin bayraklarının daha üstünde şirketlerin bayrakları dalgalanmaya başlamıştır.

Düşünsel anlamda, gelişen olanaklar içinde karşılaştırmalı tarih ile dünya yeniden yorumlanıyor ve biçimleniyor, dünyamız yeniden biçimlenirken liberalizmin bilinçli tercihi ve şirketlerin ihtiyacına uygun olarak örgütlü işçi sınıfı korkunç saldırısı karşısında örgütsüz yada çok zayıf konuma düşmüş durumda, kapitalizm kendisine alternatif olacak bir gücü zayıf bırakarak kendinsin en zayıf anında sitemini kendisine göre koruma altına almıştır.  

Umudum her zaman var olacaktır…

Bütün bu gelişmelere rağmen insanlığın bana göre hala tek umudu işçi sınıfının iktidarındadır. Gerçek barış, özgürlük, demokrasi ancak işçi sınıfının iktidarında hayat bulacaktır, aksi halde kapitalist sistem bir bunalım ve krizden başka krize doğru evrilmekten başka şey ifade etmiyor ve krizden kurtuluşu hala savaş olarak görmektedir...


5 Haziran 2019 Çarşamba

Yel değirmeni ile kavga ederken…


Yel değirmeni ile kavga ederken…

Radikal dinci örgütler, cihat adına insan başı kesti, dini merkezleri basıp adam öldürdüler, camilere bomba koydular hepsi ama hepsi kime hizmet etti? Sonuçta dini bir terör dalgası var ve o dalgadan en çok yararlananlar ortada değil mi?

Dinci terörden en fazla yararlananlar sistem değil midir, kimse sistem hakkında düşünmeden var olan sistemin sorunları arasında oluşan ve gündem değiştiren terör dalgası ile uğraşırken, sistemin yaratmış olduğu sorunlar görünmez kılındı…

İslam terörü adı altında batı dünyasında göçmen politikaları da bahane edilerek sağ partiler ve sağ örgütlenmeler sol partilerin yerini alıyor...

İslam adına cihada çıkanlar yaşanan olaylar sonucundan bir kere geriye dönüp bakabilmiş olsalardı; kim için kafa kesip, dini merkezleri bombaladıklarını anlayabilirler miydi?

Kimin taşeronu, kimin çıkarına hizmet ettiler?

Bizler dincilerin saldırısı sonucu bir çok arkadaşımızı kaybettik. Hepimiz içinde büyük öfkelerin ve intikam duygusunun çoğalmasına sebep oldular… bu duygusal yaklaşım sonucunda dinciler bulunduğumuz yerde iktidara gelmesin diye olmadık ittifak ilişkisi içinde bile olduk…

‘Ekmeleddin sendromu’ bu kör olma halinin dışa yansıması değil midir?

Bugün dahi siyaset algoritması aynı şekilde figürler değişmiş şekilde devam etmektedir…

Peki, bizler neden geçmişte ideallerimizden ve ütopyalarımızdan vazgeçip günlük olarak önümüze gelen gündemlerin peşinde koşar olduk ve neden her olaya duygusal bakar olduk?

Sol olaylara duygusal bakmaz, akıl ile diyalektik bakar ama hepsi sanki dinciler gibi bir oyunun parçası haline gelmiş ve bilmeden birilerin çıkarlarına hizmet eder bulmadık mı kendimizi, eğer bulamadıysak hala o algoritmasının figürü olmaya devam ediyoruz demektir…

Sistem kendisini sorunlar için öyle görünmez yaptı ki, sorunun merkezi ile değil, elinde sopa tutan adamın sopası ile kavga eder konumdayız…

Ulus devleti yıkıldı, yerine yeni devlet mekanizmasını kuramamış (şirket yönetim biçimi olarak devam etmektedir, başbakanlar ve başkanlar ülkenin ceo’su gibi davranıyor)  bir kapitalist sistemde, kapitalizm ilk defa bu kadar rahat kendi sistemi için restorasyon denmeleri ve çatışmalarını gözümüzün önünde yaşarken, biz sistemin yerini alacak kendi işçi devletimizi kuracak bir yapılanmadan ve örgütlenmeden uzağa düştük…

Devrim kelimesini meydanlar yıllardır duymuyor!

Liberal ekonomi ve onun politikası iflas etmiş halde tarihin dehlizlerine savrulurken, liberal siyasetin içinde kendilerine yer bulanlarda tarihin dehlizlerine henüz yuvarlanmadan hapishanelerin karanlık koridorlarında siyasi savunma ve özgürlük ütopyalarını seslendirmeye ve seslerini dünyaya duyurmaya çalışıyorlar… İnsan haklarını kazanımlarının da bu süreç içinde yaşanan değişik komplolar sonucunda altlarının boşaltılığına şahitlik ettik. Sözde haklar var ama liderlerin iki dudaklarının arasından çıkan her cümle, var olan haklarının yok sayılması veya yeni yasaların oluşması anlamına gelmektedir…

Her dönem kendi liderlerini yaratıyor…

Her dönemin ihtiyacına uygun liderler siyasetin başında toplumlara yön vermiştir…

Reagan ve Thatcher olmasaydı acaba liberal politikalar olmayacak mıydı, onlar olsun ya da olmasın kapitalizmin ihtiyacına uygun şekilde birileri var olacaktı ve mutlaka bu süreç yaşanacaktı, çünkü ulus devlet var olan sorunların çözümüne yanıt vermediği gibi engel de oluyordu, hatta bir çok sorunun sistem için temel nedeni olmuştu…

Sistem kendi insanını iktidara taşıyor ve ihtiyacına uygun biçimlendiriyor, çünkü yaşanan sorunlar o lideri düşünmediği rol içinde bulunmasına sebep olabilmektedir…

Liberalizm yaşandığı süreçte solun örgütlü olduğu alanların altları boşaltıldı ve içinde bulunduğu topluma yabancılaştırıldı. Yaşanan sorunlar içinde sol var olan gündemin peşinde gündeme uygun tavır almaya zorlandı ve hedefinden ve eski söylemlerinden uzaklaştı… Kısaca sol Donkişot rolü verildi ve bir roman kahramanı gibi yel değirmenleri ile kavga eder buldu kendisini…

4 Haziran 2019 Salı

Kadın pasif olmamalı aile ilişkisi içinde


Kadın pasif olmamalı aile ilişkisi içinde

Eskiden anaların baş bağlaması ile bugünün kadının baş bağlaması arasında uçurum kadar fark var, şimdi hava geçmesin diyerek sanırım başlar daha sıkı bağlı, her türlü düşme tehlikesini ortadan kaldıracak kadar güvenlik alınmış şekilde ve biçimde bağlanmış...

Her bağlama ve kullanılan kumaşın rengi, dokuması bir cemaatı temsil eder halde kategorize edilmiş... Kadın propaganda aracına dönderilmiş bir anlamda kıyafeti ile birlikte… Kadının kıyafetine bak, hangi cemaate üye olduğunu bilenler hemen çıkarır…

Kadın bu şekilde birer propaganda aracına elbette ilk defa sokulmuş olmuyor, tarih boyunca kadın birer propaganda aracı olmuş ve ona göre mezhepler, kültürler kendilerini belirlemiş, kendisini diğerlerinden ayırarak bir anlamda koruma ve güven altına almışlar…

Kılık, kıyafet ile kadını belirli kalıplar içine sokarken erkek egemenliğinde ki cemaat, aslında kadının kendisini ifade etmesini ve özgür davranmasını da ortadan kaldırarak bir anlamda köle yapmış oluyor. Kadının söz, yetki mekanizmasında yeri yok ama cemaatın da devamı için vazgeçilmezidir. (elbette bazı toplumlarda dominant kadın figürleri olmuştur ama görüntüde erkek her zaman dominant kadın aile yapısında da erkeğin arkasındadır… Gücünü erkeğini kontrol edebilmesinden alır...)  

Kadının kontrol altında alınarak kafes içinde özgür davranmasının klasik söylem ile cariye adı verilir... Cariyeler ile savaş ganimeti olarak ortaya çıkmaz, para verilerek satın alınma yöntemi ile de olabilir, bazı kültürlerde kardeş karşılığında verilen kardeştir. Değişim aracı da olsa kadının konumu köle gibidir, söz hakkı yoktur, kaderine boyun eğmek ile yükümlüdür.

Her aile içinde bir köle olması normal mi?

Elbette değil!

Kadını özgür olmayan aile yapısı içinde demokrasi ve insan hakları kavramları olmaz, orada söz hakkı göreceli ve dışarıya yansıyacak şekilde erkektedir...

Erkek hakimi olduğu aile yapısında birinin ben devrimciyim, ilericiyim deme şansı var mı, bana sorarsanız yok, çünkü en azından kendi ailesi içinde kadına tam değer vermeyen bir bireyin ilericiliği ve devrimciliği bir noktaya kadardır, ondan sonra ondan demokrasi, özgürlük yeni yaşam gibi lafların altı boş kalır…

Kendi ailesi içinde bir kölenin varlığı ve o kölenin özgürleşmesi için gönüllü olarak kapanan kadının bilinç düzeyini yükseltememiş bir bireyin ilericiliği ne yazık ki sözde olmaktan öteye geçmediği için aslında solun perişan, dağınık ve kendine güvensizliğinin de kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Kendi ailesini ve çevresini değiştiremeyenin ve toplumun geri yönde değişimi durduramayanın ilerici olması bana sadece bireyin kendisini kandırmasından başka bir şey değildir...

Bugün çevremize bakıyoruz, umut arıyoruz. Elimizde olmayan veriler ile tahminlerde bulunuyoruz. Elde veriler olmayınca tasarladığımız doğruların büyük bölümü doğru olmadığı, toplumsal olayların beklentilerin değil de beklenilmeyenin cereyan ettiğine şahitlik ettik.  Kısaca solun yapmış olduğu tahminlerin büyük bölümünün tutmamasının arkasında en büyük neden kendi çevresini değiştirmek yerine ütopya peşinden koşarken kendi gerçekliğinden kopmasıdır…

Her aile içinde bir propaganda aracı gibi duran gönüllü kadın figürü vardır. Ona neden kapandığı konusunda soru dahi sormazsınız, o inanmıştır ve kapanmıştır ama kime hizmet ettiği, mahalle baskısı kurduğunu dahi anlatamazsınız, çünkü kadının kıyafetine karışmak kadının özgürlük alanına müdahaledir… Geçmişte el ele tutuşup türbana özgürlük diye bağıranlar, imza kampanyalarına gönüllü imza verenler bugün kadının etek boyu ile uğraşanlar karşısında sessiz kalmalarını hangi matematik denklemi, algoritması açıklar?

Harriet Tumban 1849 yılında köle kadınları kurmak için örgüt kurmuş ve başarılı da olmuş. Zaman içinde ona sormuşlar “köle kadınları/ erkekleri kurtarmak için en zor adım nedir?” Diye, derinden iç çekmiş ve “bir köleyi köle olmadığına ikna etmek” yaşanmış tarihten ders almayanlar, tarihi birer kitap olarak görenler geleceği kucaklaması ve değiştirmesi şansı yoktur. Eğer tarihten ders alabilmiş olsaydık bugün yaşadıklarımızı yaşamayacaktık belki de…

Kadınlar istibdat devrinde bile mücadele etmiş ve örgütlenmişler, onların mücadelesini yok sayan ve her şeyin yukarıdan aşağıya verildiği yalanı ile bugüne bakarsanız pasif ve gönüllü kapanan kadın figürünün her aileden çıkması anlam kazanır… Kadını pasifize eden her tülü toplumsal ilişki bizi geriye taşımaya devam edecektir…

2 Nisan 2019 Salı

Seçim bitti…


Seçim bitti…

Seçim üzerine son görüşlerim, bir daha yazar mıyım bilmem… CHP, AKP korkusunu iyi kullanarak bir çok yerde “odun” olarak atadığı (koyduğu) adayları kazandı. CHP hem faşisti hem de devrimci geleneği temsil ettiğini iddia edenleri aday yaptı. Kısaca aynı potada eriterek (12 Eylül askerlerin değimi ile kaynaştırarak)  kongre hesaplarını yapan bir lider başarılı oldu...

Alper Taş örneği, aslında başarılıymış gibi yazılar yazdım, inanmadığım ama satır aralarında uyarılarımı yaptığım yazılardı, seçim sonrası bu inanmadığımı doğruladı. Nihai hedef açsından başarılı olamamıştır, başkan seçilememiştir, Kılıçdaroğlu için sadece kongrede kullanacağı kelime oldu. Onun yerine CHP başkanı başka bir adayı koysaydı aynı sonucu alırdı. Maltepe örneğinde olduğu gibi başarısız bir başkanı sırf hemşehrilik uğruna yeniden aday yaptı, tepkilere rağmen AKP korkusu onu yeniden başkan yaptı. Kadıköy başarılı bir başkanı aldı yerine eski il başkanını aday yaptı, onaylattı.

Korku ikili parti sistemin vazgeçilmezdir. Ve algoritmalarda ona göre planlanmıştır. Bu algoritmayı karşı olmak demek bize zor ile dayatılanı değil, kendi tercihim ile kendi başkanımı seçmektir.

CHP bugün sistemi temsil eden AKP gibi bir partidir ve aralarında küçük farlılıklar dışında hiç bir fark yoktur. Seçimi kazanan da kaybeden de aynı anlayıştır. O yüzden ne CHP ne de AKP dedim. Her ikisi siyaset sahnesinde olduğu sürece sistem geri adım atmayacaktır...

Bugün Erdoğan’dan şikayet edenler yarın başkasından şikayet edecektir.

Kılıçdaroğlu kibri ile Erdoğan kibri arasında çok büyük fark yoktur...

Bu yüzden seçimde senin tahminin tutmadı demek hiçbir şeyi anlamamış at gözlüğü takmak demektir. Elbette ben de biliyorum korkunun kimleri başkan yaptığını, hiç değer vermediğin adayların bugün mecliste vekil maaşı alıyor olmasını...

At gözlüğü takanların elbette fazla bir şey algılama şansı yok, çünkü onun eğitimi ona o kadar bakmaya izin verir.

At gözlüğü kullananlara bir şey anlatılamaz...

Bu arada hiç mi yanılmadım, yanıldım. Şişli’de Sarıgül biraz daha fazla oy alabilir diyordum, DSP Truva atı bazı bölgelerde başarılı olabilir diye düşündüm, yanıldım… Alper Taş bu kadar fazla oy alacağını hiç düşünmedim, çünkü Kürtler sandığa gidip göstermelik oy kullanacaklarını hesapladım ama HDP’de temsil edilen Kürt seçmenin lideri bu seçimde artık tartışmaz ilan edildi, cezaevinde yatan Demirtaş.

Kürtleri çoğu zaman anlayamam, çünkü kavga etmesi gereken hedefleri bazen şaşırıyorlar. Dersim’e odaklanmışlar ama öte taraftan başka illerde sorunlar var… Siyasi parti adına Dersim’de kaybeden de yok, kazanan da, Dersim’in kazancı var ortada, şoven söylemler pirim yapmamıştır. Seçim öncesi estirilen şoven söylemlerin hepsinin boş olduğu ortaya çıktı.

Seçim bitti, yorum bitti, son hileler yapılacak ve sonuç kabul edilecek.

Sistem değişmemiştir, ikili parti seçeneği bir anlamda oturmuştur. Kimse başkanlıktan filan şikayetçi değildir.

Liderleri değiştirme kavgası yaşanmıştır, bir lider her şeyi yapan ve bilen olmayı istemiştir, yanılmıştır ve başarısızlığına imza atmıştır.

Bir daha ki seçime kadar seçim artık rafa kaldırılıp, ülkenin yakıcı sorunu ekonomiye odaklanmak gereklidir, fakirleşen ülkede her birey fakirleşir, ben kendimi kurtarırım, yurt dışına kaçarım, ben gitmezsem de çocuğumu gönderirim hayalleri de artık suya düşmektedir.

Yurtdışında gelişen bir yabancı düşmanlığı var ve o düşmanlığın hedefinde bizler varız.

Yurtdışında yaşayanların sorunları burada yaşayanların sorunlarından az değildir. Bir iki kariyeri parlak örnek ile bütün yaşayanları homojenleştirmeyin, gerçekten orada yaşam zordur ve o zor yaşamı ancak ülkesinde insanlara hava atarak kendini rahatlatmaya ihtiyaç duyan insanlar topluluğu görürsünüz.

Bugün yurtdışında yaşayanlar benden fazla ülkedeki gelişmeleri izliyor ve burada beyinsel olarak yaşıyorlar, bu demektir ki orada mutlu değillerdir, sadece kendilerini kandırıp ölümü hava atarak bekliyorlar…

Bazı şeyleri abartarak anlatmamak gereklidir, mücadele alanı beyniniz nerede yaşıyorsa vücudunuzu oraya taşıyın ve kavganızı yapın.

İsmail Cem Özkan




31 Mart 2019 Pazar

Kızıl bayrak yere düşmesin!


Kızıl bayrak yere düşmesin!

İşçi sınıfının bayrağı Amerika’da ki işçi sınıfı mücadelesi sırasında ortaya çıkmıştır, Sovyetler de o bayrağı almış ve işçi sınıfının devletinin bayrağı yapmıştır. Kızıl bayrak işçi sınıfının bayrağıdır ve tüm ulusal bayraklardan daha yukarıdadır.

İşçi sınıfı bayrağını taşımak çağını anlamış ve baş çelişkinin ne olduğunu bilmek anlamındandır, çünkü yaşadığımız çağın mücadele alanını sınıf çıkarları belirlemektedir.

Burjuvazinin tek ve gerçek düşmanı işçi sınıfıdır ve onu yaratanda burjuvazinin kendisindir.

Burjuvazi işçi sınıfını parçalamak ve bir arada mücadelesini engellemek için ulusal kimlikleri ve işçi sınıfını ayrıştıracak her türlü bahaneyi kullanır. Onların görevidir ve onlar bu sayede iktidarlarını uzun süre ayakta tutacaklarını bilir. Şimdi ezilen haklar sınıf çelişkisi yerine kendi kısa vadeli çıkarlarını öne alarak mücadele ederlerse, ancak burjuvazinin izin verdiği alan kadar başarılı olabilirler. Onun dışında yenilgi kaçınılmazdır, ezilmek mutlaktır... İşçi sınıfı devletinde uluslar kendi kimliklerini geliştirmişler ve yaşatmışlardır, örneği mevcuttur. Ulus devletinde ise var olan tüm kültürler ya yok edilmiş ya da asimilasyona uğratılmıştır. Entegrasyon adı verdikleri şey de asimilasyona elbise giydirilmiş halidir. Entegrasyona uğramış kültürler, başka toplum içinde yaşarken sadece ellerinde dansları kalmış ama şarkıları devletin resmi dilinde söylenmektedir.

Burjuvazinin yani kapitalizm bayrağı, dili, dini, coğrafyası olmaz.

Burjuvazi yaşam ve düşünme biçimi küreseledir. Son yıllarda çokça duyduğumuz ‘küreselleşme’ kavramı da burjuvazinin nihai hedefidir. Sermayenin önünde ulus devletten kalan engellerin kaldırılmasıdır.

Burjuvazi henüz ulus devletini yıkalı yarım asır geçmemişken, henüz küresel sistemlerinin hukuki düzenini kuramadılar. Buna rağmen bir çok alanda başarılı oldular. Her türlü ulus devleti alışkanlıklarını ve davranış biçimlerini yıktılar.

Burjuvazin başaramadığı tek şey küresel hukuk sistemidir, adımlarını atmış, kurumlarını oluşturmaya çalışmaktadır… Ulus devletten kalan tortular var olan dünyamızda yaşanan kaosun da temelini oluşturan sürece bakarak diyebiliriz ki, ulus devleti içinde kalmış ve kendisini savunan devleti koruyan, küreselleşme fikrine sadık ama henüz bu konuda adım atmak yerine tepkisel olarak var olanı korumayı seçti…

Burjuvazi ve onun sistemi kapitalizm ulus devlet ile doğdu ve gelişti. İlk adımlarını atarken dahi küreselleşme adına adımlar da attı, henüz küçük adımlar atarken liberalizm doğdu. Liberalizmin temel dayanağı ulus devletinin yaratmış olduğu korumacı ekonomiyi ortadan kaldırmak ve sermayenin yayılmasının önünde ki engelleri yok etmektir. (Emperyalizm doğuşu da bu fikrin içinden ortaya çıkmıştır.)

Demir perdenin ortadan kalması ile liberalizm iktidara geldi. Fakat ütopyasında olanları hayata geçirirken, piyasa koşulları içinde her şeyin düzenli ve ileriye doğru akacağı teorileri tutmadı, geçmişte kalan ulus devleti anlayışının ve eğitiminin o ana yönelik direnişleri ile karşılaştılar.

Yıkılan ulus devleti ayaktaymış gibi gösteren devletler iktidarlarını ve sınırlarını korurken, işçi sınıfının tüm kazanımlarını ve direniş noktalarını ya yok ettiler ya da çok zayıflattılar. İktidar için alternatifsiz kalan burjuvazi her türlü deneme yanılma ve algı yöntemini ulus devleti varmış gibi göstererek fütursuzca kullandı.

Bugün ülkemizde yaşanan dört eğilimin bir siyasi parti çatısı altında buluşma fikri o dönemin doğal sonucu olarak ortaya çıktı… Bugün iktidarda muhalefette aynı düşünce ve hedefleri aynı olan partilerden oluşmaktadır. Tek farkları liderlerin üsluplardır…

İşçi sınıfı kendi özgücüne ve örgütlü yapısına kavuşmadığı sürece bu yeni düzeni oluşturma süreci ne yazık ki ezilenlerin, mazlumların rakamının artması ve burjuvazinin daha fazla kara kavuşup küresel firmaların içinde (entegrasyon) kendilerine yaşam alanları bulması yönünde olacaktır…

Elbette bir değişim dönüşüm bir adımda olmaz ama küreselleşme eğer hukuk düzenin oluşturursa işçi sınıfı yeni dünya sistemi içinde kendisine özgü mücadele araçlarını da yaratacaktır, çünkü yeni sistem içinde ulus kavramının ve bugün yaşadığımız bir çok çelişkinin hiçbir önemi kalmayacaktır…

Eğer küreselleşme başarılı olursa işçi sınıfını bugün parçalayan bir çok araç ortadan kalkacaktır…

Bugün sol başarısız ise, kendisini tanımlayamadığı ve nerede duracağını bilemediği içindir. Ulus devleti mantığı ve birikimi ile küresel firmalar ve onların oluşturmak istediği sistem ile kavga edilmez…

Devrim ve devrimci durum var olana müdahale ise, devrimciler dört eğilimlerin birleştiği partiler içinde kendilerine yaşam alanı yaratmak değil, sistem ile kavga etmek ve işçi sınıfının önünde birleşmesine engel olanları temizletmekten geçer…

Devrimci diyen her hangi bir yapı dört eğilim içinde devrim yapamayacağı ve aksine o dört eğilimi içinde “Stockholm Sendromu” yaşayacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü parti lideri geçmişte devrimcileri öldüren katilini, işkencecisini aday gösterir ve başka alternatif yok diyerek seçtirebilir…

Sonuç olarak sol ve devrimci yapıların toplum içinde var olan kendilerine karşı geçmişten kalan güveni de bu sayede yok etmesi ve küçük bir cemaat kulübü olarak kalmaları anlamına gelir…

Bugün işçi sınıfının elinde kızıl bayrak vardır. ulus bayrağını kızıl bayrak yerine ikame etme anlayışı bir anlamda ulus devlet bakış açısından başka bir şey değildir. Ulus bayrağı işçi sınıfını birleştirici değil, ayrıştırıcıdır. İşçi sınıfı her türlü kültürel farklıklara rağmen, kendi içinde her türlü ayrı duruşu koruyarak, entegrasyon ve asimilasyon olmadan, olduğu gibi kabul edilerek, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir şekilde asıl düşmanı ile mücadele edebilir ve mücadelesini evrensel boyuta taşıyabilecek güçte ve birikimdedir...

“Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sözü boşuna söylenmiş söz değildir… O ülkede ki (ulus devletinin yok etmek istediği) her türlü ayrı düşünceyi, yaşam biçimini, dil zenginliği sınıfın zenginliği gibi görür ve onlar kendi kültürlerini geliştirmeleri için olanak yaratacak bir sınıf örgütlenmesidir…

Kızıl bayrak yere düşmesin, işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu bu sınıf savaşına bağlıdır. Kapitalist sistem var oldukça, sınıflar yaşadıkça ister istemez savaşlar, toplu katliamlar, laboratuvarlardan çıkmış salgın hastalıklar, göçmenlik hep var olacaktır…

“Yok edin insanın insana kulluğunu!” onun için sınıf bayrağını daha yukarı taşımaktan ve o bilinç ile hayata bakmaktan geçer…

İsmail Cem Özkan