11 Aralık 2022 Pazar

Tartuffe

Tartuffe

 

Moliere tarafından yazılan, Orhan Veli Kanık tarafından tercüme edilen ve Yiğit Sertdemir tarafından günümüze uyarlanan bir klasiğin şehir tiyatrolarında sahne almasına sevindim…

 

İnsanlık, tarihi birikimlerden oluşur. O birikimleri insanlık sanata aktararak ölümsüzleştirmektir. Sanat geçmişi bugüne taşırken yarına da mesaj verir, çünkü sanat insanlık tarihinin ya da birikimin en iyi iletkenidir…

 

Oyunu ben Kağıthane’de bulunan Şehir Tiyatrosunun Sadabad Sahnesi’nde seyrettim. Oyun henüz başlamadan tanıtım panosunda oyuncular, yönetmen, yazar ve çevirmene bakarken Orhan Veli ismini gördüğümde ister istemez kafamın içinde günümüz şairlerin isimleri geçti, kaçı tiyatro eseri, kaçı klasik bir eseri tercüme etti diye… Bir zamanlar şairler çok dilliymiş, dilimize kazandırılan birçok şiirin altında önemli şairlerimizin isimlerini gördükçe, şairi ancak bir şair iyi anlar, onun tercümesi şiirin ruhunu yakalamıştır diyerek daha dikkatli ve daha özenli okurum. Şair bir tercümandan okuduğum şiiri, bir tercümanın tercüme ettiği şiire göre daha duyarlı olduğunu ve kelimelere daha dikkatli anlamlar yüklediğini peşinen kabul ederim ve benim o şiirden keyif almamı, daha iyi anlamamı sağladığını hep düşünmüş ve görmüşümdür…

 

Şairler, şiirlerine insanlığın en süzme birikimini alır ve o yoğunlukta yarattığı imgeler ile bize kocaman bir geçmişi küçük bir kelime ve cümle içinde verir, şairler insanlığın birikimini taşıyan işçilerdir…

 

Şairin tercüme ettiği bir oyunda şairin şiirlerinin müzikalleştirilmesi oyuna yapılmış en güzel/büyük katkı olarak düşündüm. Düşünenlerin, besteleyenlerin ve ses verenlerin emeğine sağlık demeden duramayacağım.

 

Oyun yazıldığı zamanda kralın büyük tepkisini çekmiş olacak ki hemen yasaklanmış. Yasak üzerine yazar hemen bir iki düzeltme yapmış yeniden sahneye koymuş ama yine yasaklanmış. En sonunda yazar, kralın rahatsız olduğu bölümleri yeniden yorumlamış. Bu yeni yorumda okuyucusuna, izleyicisine üstü kapalı mesaj akıcı şekilde devam eden oyun öyle bir yerde kesilir ki, artık bundan sonrasını siz kafanızda oluşturun der, var olan sansürü öyle bir betimler ki, sansürcü bu açık itirafı sansürleyemez! Oyun olması gibi değil de sessizce biter, sessizlik sansürü anlatır. Yazar, bu sayede oyunun başından geçeni yine kendi oyununda sessizce ifade ederek, gelecek nesillere kara lekeyi sessizce oyunun içine giydirmiş. 14. Louis’in sansürcü tarafını Moliere tarafından tarihe not edilmiştir.

 

Üzerinden yüzlerce yıl geçtikten sonra, yazıldığı günkü kadar güncel hali ile birçok sahnede hayat bulmaktadır. Sanatçılar her zaman bir yolunu bulur söylemek istediğini söyler, var olan tüm sansürlerin delinecek tarafını bulur, o delikten akar gider sanatçının eser.

 

Sahne konuşur…

 

Sadabad Sahnesi'nde oyunu izlemek için kapıların açılmasını bekledik, 15 dakika kala kapılar açıldı, yerimizi alırken sahneye gözüm ilişti, nasıl ilişmesin ki, kiliseyi anımsatan bir dekor zeminin 10 derecelik bir eğim üzerinde, asansör, merdiven, kapılar ve koltuk ile bizi karşılıyor… Hemen sahnenin yan tarafında müzisyenler için ayrılan bir alan, kısa bir süre sonra yerlerini alacak, aletleri orada duruyor…

 

Canlı müzik varsa oyun tanıtım broşürünü benim gibi okumadan girenler için müzikal imgesi hemen veriyor… Genelde gittiğim oyunların tanıtım broşürünü önceden okumam, çünkü ben seyrederken broşürün benim bakış açımı etkilemesini istemem, önyargı ile izlediğim birçok oyundan keyif alamadığım için genelde oyunun adı dışında bilgi almadan oyuna giderim, çünkü sahnede olan bana bir şey anlatmasını isterim. Sahne konuşur, ben ise o konuşmasından bir şeyler anlarım ve daha sonra o anlatılanları kafamın içinde yorumlarım…

 

Bu oyunda da aynı yolu izledim, sadece adını biliyordum, hangi sahnede, saat kaçta olduğunu biliyordum. Bir de bu oyun için yönetmenin adını biliyordum, çünkü geçen haftalar içinde gittiğim başka bir oyunu da yönetmişti, şehir tiyatrosundan arkadaşlarım “bu oyunda farklı bir bakış açısı bulacaksın, mutlaka gör” dediği için öne alıp gittim. Elbette her yönetmenin belirli bir anlayışı ve bakış açısı vardır, sahneye koydukları eserlerin hepsinde bir ortak yön bulabilirsiniz, eğer yönetmeni iyi tanıyorsanız…

 

Yiğit Sertdemir, kendisine çok iyi bir kadro kurduğunu tiyatro fuayesinde panoya bakarken hemen anlamıştım, daha önce birçok oyunda imzalarını atan ustalar vardı…

 

Barış Dinçel, dekorları her zaman dikkatimi çekmiştir. Barış Dinçel ustalığını sürekli gösteren ve sahnede seyirciye ilk merhaba diyen dekorları tasarlayandır. Onun tasarımında genelde oyunun özüne inen, oyuncuların daha rahat hareket etmesini sağlayan dekoru / mobilyaları öyle bir yerleştir ki, sanki o sahnede o materyaller hep oradadır ve o oyunun bir parçası gibi algılarız... Onun tasarımında oyunun ruhunu yakalayabilirsiniz, sessizce arkada ya da oyuncuların arasında duran her materyal sessizce seyirciye bir şeyler fısıldar…

 

Işık oyuncuyu büyütür…

 

Dekoru öne çıkaran sahnede ikinci unsur ışıktır. Işık oyuncuların hareketlerini daha görünür kılar, aynı zamanda oyuncunun sesine ses katar, eğer ışık oyuncuyu yeteri kadar aydınlatırsa, çünkü sese eşlik eden mimiktir. Mimikler seyirci tarafından görülmesi gereklidir, o mimikler oyuncuyu diğer oyunculardan ayırır ve oyunun akışına oyuncunun kendi imzasını atar. Her oyuncu yönetmenin istekleri dışında oyuna kendisinden bir şey katar… Kemal Yiğitcan birçok oyunda tasarımını gördüğüm ustalardan biridir, fakat bu oyunda neden sahnenin birçok alanı oyuncuları izlerken karanlık ya da oyuncunun yüzünde gölgelerin oluşumuna sebep verdi anlayamadım, belki yönetmen öyle dediği için, belki sahne değiştiği için oyuncu planlanan yerde olmadığı için oldu diye düşündüm… Oyunun bir çok sahnesinde oyuncunun biri aydınlıktayken, diğerine göre karanlıkta/ gölgede kalması acaba bir tercih mi, yoksa teknik imkanın o sahne için yetersiz olması mı?

 

Dekor ve ışık ile birlikte sahnede olmazsa olmazı müziktir. Müzik seyircinin sahneye olan dikkatini artırabilir ya da sessizlikten kaynaklanan boşlukta düşünmesine sebep olabilir. Müzik seyircileri yönlendirirken aynı zamanda oyuncuları da yönlendirir. Müzik bir oyunda akışın olmazsa olmazıdır, monotonlaşmasını ortadan kaldırır, cümlelerin gücüne güç katar, gerekli olan mesajın daha rahat seyirciye ulaşmasını sağlar…  Bu oyunda canlı müzik, müziğin zaman zaman daha gür çıkmasından kaynaklanan sahne içinde olan ama seyirciye ulaşmayan diyalogları kapattı. Müzik öyle bir perdeleme yaptı ki, oyuncunun müzik eşliğinde vurguladığı birçok cümle ne yazı ki müziğin perdesi altında yok olup gitti, elbette tüm oyun boyunca böyle olmadı ama bazı sahnelerde cümleler sahnede söylendikten sonra, yine söylendiği yerde kalmasına sebep oldu… Bu arada Emrah Can Yaylı Orhan Veli Kanık şiirlerini öyle bir güzel oyuna uyarlamış ki, o müzikler sanki yüzlerce yıl o oyun içinde söylenmiş hissi uyandırıyor…

 

Müzik olurda koreograf olmaz mı, Özge Midilli imzasını görüyoruz. Oyuncu sanki doğal hareketi gibi geliyor, her oyuncu sahnede öyle eşgüdümlü hareket ediyor ki, müzikalin keyfine doyum olmuyor…

 

Eylül Gürcan imzasını ise kostümlerde görüyoruz. Dekora, müziğe muhteşem uyumu yanında oyuncuların hareketlerini zorlaştıran herhangi bir fazlalık yok gibi... Tartuffe üzerine giydirilen kıyafetlerin üst üste olması oyunun son perdesinde ilerleyen zamanlarda anlıyoruz, dincilik kıyafeti çıkınca, Tartuffe gerçek duyguları ile çıplak olarak sahnede yerini alır. Gerçek yüzü kıyafetlerin çıkarılması ile eş değer görülmüş… Çok sevdim açıkçası, kıyafet oyuna öyle bir katkı sunmuş ki, sözün üzerine görsel bir vurgu eklemiş…

 

Teknik boyutunu yazdık, peki oyuncular; oyuncular üzerlerine düşen görevi tam yaptıklarını düşünüyorum, oyunda dikkati çeken roller; Tartuffe, Orgon, Dorine, Mariane, Elmire, Cléante üzerine oturduğunu görürüz. Elbette bu rollere hayat veren oyuncular sahnede daha görünür olurken, arkada kalan, daha doğrusu gölgede kalanlar da oyuna katkıları yadsınamaz, her bir oyuncu üstlerine düşeni çok iyi yerine getirdiği için oyun başarılıdır… Nilay Bağ, Bennu Yıldırımlar, Naci Taşdöğen, Tolga Yeter elbette daha öne çıkıyor… Oyunun yazımından kaynaklanan bir tercih söz konusudur, karakterler yerine tip ile uğraşır klasik tiyatro, klasik tiyatroda tek tek birey değil, değişmez evrensel insan tipi öne çıkarılır. Oyunun yazıldığı dönemdeki anlayışta insan ve yaşam gerçekliği ancak böyle verileceği inancı hakimdir. Oyunda yaşanan iç çatışma karakterin kişiliğini değiştirmez,  yediği kazığa rağmen Orgon hep aynıdır, dünyaya aynı şekilde bakar, göz ile gördüğü halde Tartuffe arasına mesafe koymaya zorlanır. Dönemin bakış açısı bugüne göre çok değişiktir ama seyirci bu ayrım yapmak yerine günümüze doğru yapılan göndermelere daha fazla ilgi duyduğunu gördüm.

 

Oyunu sahnede bir bütün olarak izlememize, birbirinden değerli ustaları oyunun ekibine alarak bu kadar güzel yorumu sunan değerli yönetmen Yiğit Sertdemir’e öncelikle çok teşekkür ederim. Bu zamanda, bu kadar güzel bir oyunu kendi yorumu ile sahneye taşıdığı için, elbette buna izin veren Şehir Tiyatrosu yönetimine de ayrıca teşekkür etmek gerek…

 

Tartuffe din kisvesi altına gizlenmiş sahne bir dincinin bir inancı yüksek olan ama işini bile bir aile reisini dolandırması hikayesi. Yazıldığı zaman Fransız devrimi süreci ve o süreç içinde kilisenin gücü ve kralın hakimiyetine karşı oluşmakta olan burjuvazinin trajikomik hikayesi… O hikayenin günümüze uyarlanması ve günümüze dair göndermeleri seyirci tarafından alkışlar ile karşılandı, her dokunuş seyircinin alkış ile refleksini gördük. Oyun boyunca seyirci bol bol alkışını sahneye göndermekten, oyuncuların ince göndermelerini hemen alıp algılamasını görmekten büyük mutluluk duydum.

 

İsmail Cem Özkan

 

 

Tartuffe

 

Yazan: Moliere (Jean-Baptıste Poquelin)

Çeviren: Orhan Veli Kanık

Yöneten: Yiğit Sertdemir

Dekor Tasarımı: Barış Dinçel

Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan

Müzik: Emrah Can Yaylı

Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan

Efekt Tasarımı: Serkan Yavşan

Koreograf: Özge Midilli

Dekor Uygulama: Sırrı Topraktepe

Kostüm Uygulama: Aynur Duran Kopuz - Sibel Usanmaz

Yardımcı Yönetmen: Tolga Yeter

Reji Asistanları: Hazal Uprak - Özge Kırdı - Damla Cangül Yiğit

Oyuncular: Bennu Yıldırımlar, Emre Şen, Gürkan Başbuğ, Mehmet Soner Dinç, Murat Garipağaoğlu, Naci Taşdöğen, Nilay Bağ, Özge Kırdı, Semah Tuğsel, Tolga Yeter, Yeşim Koçak, Zeynep Göktay Dilbaz

Fazla bir şey değişmedi…

Fazla bir şey değişmedi…

 

Millet kavramı Osmanlı zamanında cemaat anlamında kullanılırdı, uluslaştıktan sonra da aslında millet cemaat anlamına kullanılmış ama üzerine ulus içeriği giydirilmeye çalışılmış... Fakat Milli Parti, Milli Gazetede kullanılan anlam aynı inancı taşıyanların cemaati, yani birliği anlamında kullanılmaya devam etmiş, çünkü ümmet bir millet kavramını içerir, aynı inanca sahip farklı ırktan insanların birliği...

 

Peki, ulus devlet olunca biz neden milletten uluslaşamadık?

 

Bu sorunun yanıtı üzerine oturduğumuz Osmanlı devlet anlayışında yatar, çünkü biz çok uluslu, çok dilli, çok mezhepli, çok ten renginden oluşan bir imparatorluktuk, imparatorluğun temel düşmanı Şii ve Alevilerdir, onun dışında sırasıyla Gayrimüslim gördükleri Hristiyanlar ve en sonunda da Yahudiler yer alırdı...

 

Adı dışında değişen bir şey olmadı; aynı, aynı olarak kaldı…

 

Ulus devlet olunca temel düşmanlar aynı kaldı ama millet gördükleri aynı inanç yani Sünni İslam anlayışı da aynı kaldı. Devlet aynı devlet, saygı duyulan bayrakta bir kaç küçük değişiklik yapıldı, milli marşı değiştirildi, onun dışında her şeyi ile aynı, ama en önemli ayrılık halife ve padişah unvanı olanlar devletin başından atılıp, artık sorun çıkarmayacak bir cumhurbaşkanı konuldu... Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı; tek adam anlayışı da değişmedi. Koltukta kim oturursa otursun lider hep lider kaldı, her şeyi yönlendirmeye ve itaat beklemeye devam etti.

 

Ülkemizde demokrasi kavramı sözde oldu ama pratikte hiç olmadı.

 

Bizim ülkenin tüm liderleri otokrattır, o yüzden sağı da solu da, devrimcisi de şeriatçısı da aynıdır, kısaca, bizde değişen bir şey yok.

 

Millet, millet olmaya, (köylü milleti gibi…) yani sesi çıkmayan verilen görevi olduğu gibi yapan, koyun sürüsü gibi davranış sergileyen; millet başkaldırmaz! Millet, verir vergisini “devlet babasından” gelen her türlü tacizi, tecavüzü, baskıyı, sopayı peşinen kabul eder, çünkü babadır bu; ne demek ona başkaldırmak, onun başı kalkınca başını indirecek her türlü tecavüzü sessizce kabul edilir... Sonuç olarak millet; başkaldırmayandır.

 

Ulus kavramı ise öyle mi?

 

Ulus devleti sorgular ve devlet içinde soyulmaya müsait alanları bulur ve oradan kendi cebine hortum bağlar... Devlet sermaye biriktirmek için istikrar oluşturan ve sermaye birikimi yaratarak emperyalist olmayı hedefler. Modern lafını giydirilmiş sömürü; ulus devleti kimi sömürür? Sorunun yanıtını yaşantımızdan da görürüz; kendi milletini ve ecnebileri, yani kendisinden olmayan herkesi...

 

Biz ulus devleti olamadık diyemeyiz, çünkü kendi ulus sermayemizi oluşturmak için içimizde olan Yahudileri, Hristiyanları ve Alevilerin her şeyine çöküp aldık, alamadıklarımız ise görüntüseldir, onların ciğeri elimizdedir... Yani, devletin gücünü elinde tutan istediği sermayeye çöker ve istediğini alır, hepsi de yasalara uygundur. O yüzden maliye müfettişleri vardır, onlar olmazsa zaten çökmenin yasal boyutu olmazdı...

 

Ulus devletinde devletin elinde olan her kurum gerek olursa silaha dönüşür, çünkü devlet kendisini kurumları ile savunur... Devlet olmanın birinci koşulu kendisini savunacak kurumlar oluşturmak ve bireylerden bağımsız, onların üzerinde hükümdarlık kuran bir mekanizmadır.

 

Milletten ulusa evirildik ama bizim yaşantımızda fazla bir şey değişmedi, yine maraba, yine cahil, yine elinden ekmeği alınan olarak kaldık…  Ama bir şey değişti, tarihe bakış açımız değişti, ulus devleti öyle bir insan yetiştirdi ki, resmi tarih dışında olanı reddetmek ve resmi söylemi geliştirenlere karşı nefret söylemi geliştiren bireyi oluşturdu…

 

İsmail Cem Özkan

 

9 Aralık 2022 Cuma

Haber, her zaman haber değildir!

Haber, her zaman haber değildir!

 

Timur Soykan Birgün Gazetesinde/ Halk TV’de haber yaptı, gündem oldu. Gerçi daha önce uyuşturucu konusunda da birçok haber yaptı ama bu kadar popüler ve gündem olamadı! Siyasi iktidar, seçim stratejisine uygun gördüğü zamanda bazı haberleri gündeme taşıyarak, kamuoyunda gerek duyduğu kadar nefret söylemini geliştiren atmosfer yaratarak kendi seçmenini arasında “safları” sıkıştırarak, muhalefetin birliğini parçalayacak bir ortam oluşturur.

 

Haberciliğin iki yönü vardır, bir gazeteci refleksi olarak önüne geleni değerlendirmek, ikincisi siyasi olarak olaya bakıp zamanı gelince haberi patlatmak! Elbette bu ikincisi gerçek anlamda örgütlü bir medyada çalışıyor olmak ve arkasında siyasi güç olması gereklidir, aksi halde nice haberlerde olduğu gibi bomba gibi patlayacak ve günlerce gündem olacak haberler hiç bir ses bile çıkarmadan yayınlandığı an unutulur! Siyasi güç elinde gücü kullanarak hangi haberin patlayacağına ve hangisinin sönümleneceğine karar verebilir.

 

Siyasette gündemi tutan ve yönlendiren her zaman başarılı sayılır...

 

Bizler seçim sürecine girdik, seçim sürecinde iktidarı başarısı muhalefeti parçalamak ve en az oyu alsa dahi çoğunluğu alıp koltukta oturma süresini uzatmaktır... Seçim sürecinde önemli olan gündem oluşturmak ve kamuoyunu ihtiyaca göre yönlendirmektir. Hangi haberlerin bomba yapacağı hangisinin sönümleneceğine gündemi değiştiren karar veren başarılı sayılır...

 

Birçok haber Déjà vu (dejavu) etkisi yaratır.

 

Eski haber yeni gibi sunulur, eskiden yayınlandığı zamanlarda olduğu gibi haber küçük bir çevre içinde tartışılır, beklenen tepkiler verilir ve kısa süre içinde yokmuş gibi olurdu. Ve unutulurdu ama aynı haber öyle zamanda tekrar ya da benzeri yayınlandığında siyasetin cepheleri içinde karşılık bulur ve karşılıklı nefret söylemi öyle geliştirilir ki artık nefret linç kültürüne dönüşür… Yazılanlar aynı ama haberin okunması ve yorumlanmasını belirleyen siyasi atmosferdir.

 

Haber, her zaman haber değildir!

 

Timur Soykan'ın yaptığı haber aslında hepimizin bildiği bir olgudur. Yıllardır çocukların evlendirildiği, satıldığı, onların üzerinden siyasi ya da tarikat içinde güç dengesi oluşturulduğu bir gerçek. Siyaset içinde olan ister tarikat, ister cemaat her sivil toplum örgütünde ya da kurumunda güç kavgasında akrabalık ilişkisi önemlidir. Kızlar birer “Truva atı” gibi kullanılır... Güç ne zaman kullanılacağı belli olmaz, yeter ki postta ve koltukta oturmaktır, kızların ne düşündüğünün hiç önemi yoktur, onlar erkekleri eğlendirmek ve güç savaşında alınıp satılan ya da “berdel” şeklinde evlendirilen olmalıdır...

 

Kız çocuklarına bakış erkek dünyasında belli olmasına rağmen, muhalefet siyasetini belirlerken kız çocuklarını gündeme getirerek olmaz. Bel altından oynana oyun genelde iktidarın işine yarar, kızların sorunları ortadayken, kadınların haklı mücadelesi sürekli polis gücü ile bastırılmaya çalışılırken, kadın cinayetleri arkasında siyasi bir destek varken seçim sürecinde gündeme gelmesi, iktidarına arayıp da bulamadığı nimettir.

 

Siyaset bazı dokunulmaz alanlar yaratır ve o alanlar bazı siyasi çevrenin taraftarlarını tutmak ve saflarını sıkıştırmak için kullanır. Her seçim öncesi yaşanan cepheleşmede iktidar ve muhalefet bu dokunulmaz alanlarda oluşan hassasiyetler üzerinden kendi seçmenini karşı tarafa geçmesini engellemek ya da bağımsız kalmasını sağlamak için siyasi söylem geliştirir.

 

İktidarın uzun süre iktidardan kaynaklanan ve yaptığı hatalı siyasi kararların sonucunda eski gücünü kaybettiği b zaman da iktidarın ihtiyaç duyduğu haberler birden muhalif ya da yandaş medyada ortaya çıkar. Genelde ihtiyaç duyulan haberler muhalefet gibi gözükenlerin ve arkasında siyasi güç olmayan ama gazetecilik "refleksi" gösteren bireyler üzerinden yaptırılır. Haber yaptırıldıktan sonra yaratılan atmosferde siyasiler arzu ettikleri gibi bir söylem geliştirerek, aynı zamanda yuvarlak cümleler kurarak, kişinin bakış açısı ve içinde bulunduğu atmosfere göre anlamlar yüklenen cümleler ile haber birer silaha dönüştürülür. Haber sonuçta seçmeni arasında safları sıklaştırırken, muhalefet içinde "dokunulmaz" olan duygularına dokunulduğu için birden bu konuda "duyarlılık" ortaya çıkar ve kendi gibi düşünen yanında ya saf tutar ya da bağımsız kalarak sandığa gitmez, çünkü gelenlerin gitmekte olanlar arasındaki tek fark dine ve geleneklere bakış birden belirleyici olur...

 

Yaşadığımız seçim sürecinde rejim değişikliği konusunda sandık önümüzde olacak. Rejim değişmesi kapitalist ilişkinin yok olacağı anlamına gelmez, geleneksel siyasetin yo olacağı anlamına gelmez. Devleti tek adam idare etmeyecek 6 lider idare edeceği bir düzen kurulacak, çünkü liderlerin kararı tartışılmaz, sorgulanmaz, her şey sermaye içindir... sermayenin çıkarlarına bakış açısından kaynaklanan bir nüans farklılıkları ülkemiz içinde insanlara ne kadar özgürlük alanı yaratılacağı ay da yok edileceğini yaşayarak öğreneceğiz.

 

Seçim sürecinde bakalım kimler hedef olacak, kimler için kavgalar çıkacak kimler harcanacak? Sonuçta parası olan olmayana her şeyi yaptırır ve eli temiz olarak çıkar…

 

Seçim kampanyaları korku temelinde olduğu sürece, habercilerde bu korku temelini tetikleyecek haberler ile gündeme gelecek ve gerek olursa linçe uğrayacak…

 

Biz yine tekrarlayalım haberi yapan Timur Soykan yalnız değildir, dayanışmamız tartışılmazdır. Nefret söylemini durdurun, linç ortamını ortadan kaldırın!

 

İsmail Cem Özkan

 

6 Aralık 2022 Salı

Haiti, örnek bir ülke mi olacak?

Haiti, örnek bir ülke mi olacak?

 

Haiti'de devlet ortadan kalkarsa ne olur sorusuna yanıt alınıyormuş... Darbeler, Amerikan, Fransız istilası vb sorunlar ile boğuşurken Amerika yeni istila hazırlığı içinde olduğu saklanmıyor. Haiti yakında Amerika eyaletlerinden biri ilan edilirse şaşırmayın...

 

Haiti'de işgal için gerekli koşul olan vahşetin hakim olması, salgın hastalıkların doğal olması, ölümlerin sıradanlaşması, taciz ve tecavüzün günlük sıradanlaşması için devleti ortadan kaldırdılar. Bu sayede Amerikan işgaline karşı direniş baştan engellenmiş olacak...

 

Haiti çetelerin sınırlar çizdiği ülke konumuna gelmiş, her çete kendi devletini kurmuş, diğer çetelerin o sınırdan geçmesini engellemiş durumda, bu arada kendisini güçlü hisseden çete büyüme girişiminde bulunarak çatışıyormuş...

 

Emperyalistler işgal edecekleri ya da düşman ilan edecekleri devletleri öyle bir ortama atarlar ki, o devlet içinde insanlar bir birini boğazlar ama neden birbirini öldürdüğünü anlamaz...

 

Bizde öyle bir süreçten geçtik...

 

12 Eylül öncesi faşistleri yani bugün da görevinin başında olan Devlet Bahçeli'nin partisi Alevi, solcu, öteki olarak gördüklerine karşı saldırı başlattılar. Doğal olarak saldırı varsa direnişte olacaktı, oldu da…

 

68 gençliğinin temelini attığı anti emperyalist mücadelenin yerini anti faşist mücadele aldı. Yani muhalefeti anti kapitalist ve anti emperyalist mücadeleden uzaklaştırarak faşistlere karşı direniş ağının içinde olması sağlandı. Bu sayede liberalizmin ya da öteki söylem ile küreselleşmenin ulus devleti yok etmesi için ortam hazırlanmış oldu...

 

Anti faşist mücadele kapitalist sistem için tehlike değildir, çünkü çatışma ortamını ortadan kaldırın sorun çözülür, sistem kaldığı yerden devam eder...

 

12 Eylül sonrası mücadele pratiğinin neden daha sonraki zamanlara iletilememesinin en büyük nedeni anti faşist mücadele yapılmış olmasındandır, zaten gelişmekte olan solun elinde başka olanak sunulmadı, saldırıya karşı direniş ağı kurmaktan başka yapacakları olanak da yoktu. Onların hazırladığı zeminde onların istediği mücadele yöntemi içinde kalmışlardı, daha ileriye taşıyacak ne zaman ne de ortam vardı. 

 

Faşist MHP yine eskisi gibi solculara, Alevilere ve Kürtlere karşı saldırsalardı, doğal olarak karşı direniş oluşacaktı, fakat öyle bir şey olmadı, çünkü Devlet Bahçeli anlatımında “biz ders aldık, sokağa çıkmayacağız” dedi ve uluyan kurtlarının sesini kesti... Bu da anti faşist dalgaya göre bir gelenek oluşturanların zemin bulmasını ortadan kaldırdı...

 

Solun bir bölümü gidip Kürt şemsiyesi altına girip tabelada kalan varlıklarını korumayı seçti, bir bölümü ise düzenin sol gibi sunulan sağ partinin kuyruğunda en çok sallanan tarafı oldu...

 

Haiti işgal edilecek ve yeni oluşturulacak düzen içinde alınacak, alınacak her kararı halk büyük olasılıkla direniş göstermeden kabul edecektir, çünkü çeteleri yok etmek devlet kavramı içinde çok basit stratejide gizlidir...

 

Haiti'de yaratılan ortam aslında insanlık tarihi için çok şeyler anlatmaktadır. Gözden uzak tutulan bir adada, fırtına sonrası insanlık dramı olarak yansıyan ülke yansıttılar bize…

 

Haiti ilk kölelerin özgürlük mücadelesi yaptığı ve kazandığı topraklardır... Bu gerçek hiçbir zaman akıllardan çıkarılmaması gerekendir...

 

İsmail Cem Özkan

5 Aralık 2022 Pazartesi

Zamanda noktayız!

Zamanda noktayız!

 

Hayata hiç para kazanma hırsı ile bakmadım, arkadaşlarım ile ekonomik ilişki kurmadım, özellikle kaçındım, çünkü araya para girince kaçınılmaz olarak çatışma ve bakış açısından gelen farklılık öne çıkıyor. Biri para hırsı ile saldırırken benim para hırsı ile bakmak yerine kalite ve belirli bir seviyede olmasına baktığından, kısa zamanda duruştan kaynaklanan ayrılık ya da mesafe aramızda oluşuyor...

 

Ben bu dünyada, bu zamanda yaşadım ve yaşıyorum. Belirli bir süre sonra hepimizde olacağı gibi tarihin dehlizlerinde bir nokta olacağız. Evrenimiz yok olunca birikimlerimizin hepsinin yok olacağını biliyorum. Yani her üretilen ne varsa suda oluşan dalga özelliğini ortaya çıkarıyor, her insan bir dalga oluşturuyor ve zaman içinde yok oluyor... Bunu bile bile zamana noktalar bırakıyorum. Benden geriye miras kalmayacak, para kalmayacak ama yazdıklarımın kaçı kalır onu da bilmiyorum, kalsa da zaten bir süre sonra yok olacaktır, ne kadar büyük dalga oluşturursanız oluşturun bir zaman sonra yok olacaktır...

 

Bir çok insan sürekli kitap yazıyor, parası olan gidip bastırıyor… Zaten, o bastırılan kitapların %99'u ikinci kuşağa kalmayacak, hatta çocukları bile anımsamayacak, unutulup gidecek, peki neden bu kadar hırs ve reklam?

 

Nedir bu kadar görünür olmak için hırs ve çaba? Gerçekten anlamıyorum... Benim yaptığım birçok çalışmayı bire bir kendi kocaman imzası ile yeniden yapıyor veya çok kötü kopyalayan oluyor, anlamıyorum, neden yapıyor diye? Hatta kopyalamayıp yaptığım çalışmanın altına kendi ismini yazanı da görüyorum, neden?

 

Nasıl olsa unutulacak, zamanı geçen her şey gibi çöplükte yerini alacak...

 

Bugün sosyal medya var, yarın olmayacak, yerini başka şey dolduracak... Bakın bir zamanlar TV ekranlarından çok ünlü olanlara, öldüklerinde kim anımsıyor? Cenaze törenine kaç kişi gidiyor? Bugün sosyal medyada fenomen olanlar, bol satış yapan ressamları, yazarları, şairleri kim anımsayacak? Kaç profesör, doçent, doktor, öğretim üyesi öğrenci yetiştirdi, kaçı anımsanıyor? Sahnelerin yakışıklı jönleri, kadınlarını kaç kişi anımsıyor? Sevgilileri belki anıyor konu açılınca, onun dışında?

 

Tarih çizgisine bakın, kaç milyar insan geldi geçti, kaç komutan kaç lider için katliam soykırım yaptı, kaç kişi anımsıyor? Büyük İskender'in mezarını bile bilmiyoruz, çıktığı Makedonya şimdi kültür mozaiği gibi, daha fazla Arnavut bayrağı asılı! "Geldim, gördüm, yendim" sözünü neden söylemişti, geldi, gördü, sevişti ve unutuldu... Torunu var mı? Olsaydı dedesinin mezarını bilirdi değil mi?

 

Her insan unutulacak… Her insanın yaptığı bir gün yok olacak... Evren yok olurken insanın yaptığının hayatta kalmasının pek önemi yok...

 

İnsan, çocukları ile vardır ama şimdi çocuklar sadece geleceği yok ediyor, doğayı yağmalıyor sorumsuzca... Bombalar üretiyor, savaşmak için... Her üretilen bomba yaşamı yok edecek, bu durumda insan neden hırs ile yaşamayı seçer?

 

Ben hayata hiç paranın penceresinden bakmadım, keşke baksaydım belki bugün ki ekonomik krizde bir şehirde kapalı yaşamak zorunda kalmazdım! Hayat sizin düşüncelerinizi belirler ama keşke düşüncelerimizde hayatı biçimlendirseydi! Sadece yorumlamak ile yetinmek istemediğimde başıma işkence, aranma, arkadaş çevremden kopmayı getirmişti, yani her adımın riski beni ben olmaktan çıkarıp başka kulvara fırlatmıştı... Değiştirmek güzeldir, keşke insan önce kendisini ve çevresini değiştirecek olanak içinde olsaydı!

 

Ben elimde olanaklar içinde hayatımın akışını değiştirdim ama istediğimi neydi, ondan ne kadar uzaklaştım diye baktığımda masallardaki sözler geliyor aklıma... Bir arpa boyu kadar yol almak... Bir arpa boyu... Arpa suyunu dökseydim keşke daha fazla yol alırdım!

 

İsmail Cem Özkan

 

3 Aralık 2022 Cumartesi

Profesyonel

Profesyonel

 

Karanlık bir salon, sahnede kapı açılır, karanlıkta biri masanın başına geçer ve ışık ağır ağır masa ve masanın başında oturanı aydınlatır. Oturan kişi artık daktiloda yazı yazmaktadır... Daktilo sesine eşlik eden arka fonda bir müzik. Müzik, daktilo bizi sahnede oluşturulmuş olan odaya davet eder…

 

Daktilonun başında bulunan kişi kısa süre içinde nasıl bir rolü canlandırdığını izleyiciye aktarır; yazardır, yayınevinde yöneticidir. Kısa bir süre önce atanmıştır, oyun içinde yazdığı bir metni aynı zamanda seslendiren görevindedir. Hem metni okur gibi seyirciye aktarırken, hem de aktardığı metne uygun sahnede görevini yerine getirmektedir, kısaca ikili görevi yapmaktadır. Zaman zaman oyunun içinde rolünü canlandırırken anlatıcı özelliğinin kaybolacağını bekleyebilirsiniz ama aksine öyle değildir, anlatıcı daha öndedir, oyunun içinde de rolüne uygun mimikleri ve sesi ile seyirciye olması gerekeni aktarmaktadır. Kısaca hem anlatıcı hem de sahnede oluşturulacak olan oyunun içinde bir özne… 

 

Yugoslavya’da bir sonbahar günü, pencereden gelen ışık demeti içinde yağmur sessizce yağmaktadır. Yan odada müzik yerel türküleri çalmaktadır. Ses masa başındakini rahatsız eder ama ses kesilmez… O sırada telefon durmadan çalar. Telefon kitap yayınlatmak isteyen bir yazarın inatçı araması olduğunu öğreniriz… İnatçı ve kitabının neden ret edildiğini öğrenmek istemektedir… Henüz 5 aydır çalışmaya başlayan yazar ve yayınevi yöneticisi kendini ret etmediğini vurgular ama karşı taraftaki söz dinlemez… Batmakta olan bir yayınevine atanmıştır, o yayınevini canlandırması beklenmektedir, oyunun ilerleyen zamanında öğreneceğiz ki o oraya “başarması için” değil, “başarısız” olsun diye batmakta olana atayarak var olan geçmişten gelen birikimi ve toplum içindeki ağırlığının yani gözden düşmesi beklenmektedir. Eğer başarılı olursa elbette atayanların bu gizli niyeti ortaya çıkmayacaktır! 

 

Her yeni rejim önce kendi yandaşını veya yandaş gibi gördüğünü yemek ile başlar!

 

Kapı açılır ve sekreter girer odaya, dışarıda biri beklediğini bildirir… Aynı zamanda yan odada kendisinin doğum günü kutlaması için toplandıklarını bildirir, işlerini bitirir bitirmez oraya geçmesini de bildirir. bir doğum gününde sürprizler onu geçmişe götürecektir... 

 

Öykünün kurgusu içinde kara mizahın o kıvrak dili ve kurgusu, beklenmeze açılan kapısı oyunun içinde bizi kucaklar. Devleti adına çalışan bir polisin, izlemek ile sorumlu olduğu ve devlet için potansiyel tehlike olanın rejim ya da iktidarın muhalefete bakışı değiştikten sonra yüzleşmesini izleriz…

 

Kara gülmecenin içindedir yüzleşme, bir anlamda kişinin hem kendisi hem de çevresi ile doğum gününe denk gelen günde yüzleşmesi. 

 

Çoban köpeklerin yaşlanınca yerini genç köpeklere bırakan öyküsünde, yaşlı köpek ormanın dehlizlerinde çaresiz ve bir başına bırakılmasıdır. Polis emekli olmuştur, izlemek ile yükümlü olduğu yazara benzeyen oğlu sürgünde, devlet için tehlikeli yayınları yayınlamaktadır. Yani yazardan etkilenmiş çocuğu ve yazarın etkilendiği polis… İletişim uzun yıllardır vardır ama yazar bundan bir haberdir bir anlamda, o habersiz iletişimlerin ortaya çıkarmış olduğu polis kayıtlarının ciltlenmiş kitap olacak şekilde tasniflenmiş hali ile karşılaşacaktır. 

 

Devlet için tehlikeli kategoriye gireni izlemek sivil polisin görevidir, elbette ancak görev verilmişse, görev sınırları içinde onu takip eder ve kayda alır. Her adımını, her toplum içinde konuşmasını, arkadaşları ile buluşmaları, toplu seyahatlerini  kayıt altına almıştır... Eğer görev verenler tarafından uygun görülürse bir gün o kayıtlar suç teşkil etmek için yargı içinde kullanılacaktır…

 

Olay her ne kadar Yugoslavya'da Tito dönemi ve hemen sonrasında geçiyor olsa da olayın benzerliklerini birçok ülke ve zaman dilimi içinde bulabilirsiniz…

 

Kara mizahın ülkesi, coğrafyası ve zamanı yoktur, uyarlamak isterseniz istediğiniz zamana ve coğrafyaya uygulayabilirsiniz, çünkü devlet var olduğu süre içinde; muhalefet ve iktidar hep var olacaktır ve çelişkiler biçimsel değişim gösterse de özde hep aynı kalacaktır…

 

Yıllar sonra tekrar izlerken ilk izlediğim zamanki heyecanı, konuyu ve akışı biliyor olmama rağmen kendimi önyargısız sürprize açık bıraktım. Oyuncular her zaman olduğu gibi sahnede devleşirken, oyunun kurgusunu yönetmenin istemleri yönünde yorumlarken, sahne düzenlemesi, ses, ışık ve diyalogdaki akıcılık bizi sahneye taşırken, sahnede anlatıcı konumda bulunan Yetkin Dikinciler zaman zaman seyirci ile diyaloga girip, oyunun akışından seyirciden tahminlerde bulunmasını, yanıtlar almasını ve yanıtlara uygun mimikleri ile seyircinin sözü ile sanki oyun devam ediyormuş izlenimi içinde salonu da bir anlamda sahne yapmaktadır… Bülent Emin Yarar ise emekli polis rolünü o kadar içselleştirmiş ki, yıllar geçmiş olsa da ilk günkü sahneye çıktığı heyecan ev içtenlikle oynamaya devam ediyor.  Bülent Emin Yarar oyundaki görevi anlatıcılık değildir, o seyirci ile direkt muhatap olmaz, onun görevi sahnededir ve sahne içinde oluşan diyaloglara mimikleri ve sesi, vücut dili ile hayat vermektir. İyi ki böyle bir role hayat vermiş, sahnede seyirciye oyunculuk dersi de vermektedir… Gülen Çehreli ise ikili rolü var oyun içinde. Birincisi sahnede, ikincisi yönetmen yardımcısı olarak. Her iki görevi de yıllardır istikrarlı yerine getirmektedir… Sesi, mimikleri ile sahneye ayrı bir güzellik katmaktadır. Cenap Oğuz, çok kısa zamanda sahnede yer almaktadır. İşkence görmüş, polis sorgusundan geçmiş bir yazar… Hem kendi hakkı için kavga ederken, polisi tanıdıktan sonra devlet gücü karşısında çaresizliği, korkuyu, endişeyi de sahneye canlandırıyor… Aslında her oyuncu rolünü iyi yaptığı için bütün oyuncular sahnede birbirini büyütüyor…

 

Işık, ses, dekor, kostüm hepsi bir bütünün parçası, seçilen polisin giydiği yıpranmış ayakkabı, sahnede olan her şey ayrıntılı olarak düşünülmüş, işlevlerini yerine getirirken oyuncuların hareket alanı genişlediğine şahitlik ediyoruz…

 

Oyun yıllardır sahnede, öyle umuyorum ki  yıllardır sahnede olmaya devam edecek…

 

Bu oyun yıllardır sahnede olmasını Işıl Kasapoğlu’nun başarısı olarak görmekteyim… Öyle bir oyunu kurgulamış, öyle oyuncular ve ekip oluşturmuş ki, oyun hep dolu salonda oyun sonunda ayakta alkışlar ile emeğinin karşılığını alıyor…

 

Biz, devlet Tiyatrosunun Mecidiyeköy sahnesinde oyunu yılar sonra bir kere daha izleme imkanımız oldu, bu imkanı bize sunan tüm çalışanlara teşekkür ediyorum… İyi ki varlar, iyi ki solanlar var ve bu salonlarda birbirinden değerli oyunları izleme ve oyunlar hakkında yorum yapmama imkan sunan tüm emeği geçenlere teşekkür ederim.

 

İsmail Cem Özkan

 

 

Yıllar öncesi bu oyun hakkında yazdığım yazı aşağıdaki linkte bulunmaktadır.

https://galatagazete.blogspot.com/2015/10/profesyonel.html

 

Profesyonel

Yazar: Duşan Kovaçeviç
Çevirmen: Bilge Emin, Başar Sabuncu
Yönetmen: Işıl Kasapoğlu
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür
Işık Tasarımı: Önder Arık
Müzik: Cenap Oğuz
Yönetmen Yardımcısı: Gülen Çehreli
Yönetmen Asistanı: Tuğçe Şartekin Karasu
Sahne Amiri: Reşit Arslan
Kondüvit: Zeynep Reha Dağarslan
Işık Kumanda: Bülent Yalçın
Oyuncular: Bülent Emin Yarar, Yetkin Dikinciler, Gülen Çehreli, Cenap Oğuz

30 Kasım 2022 Çarşamba

Cadı Kazanı…

Cadı Kazanı…


Perde henüz kapalı, seyirciler salonda yerlerini almış, cep telefonlarını kapatırken ya da sessize alırken sahneden salona doğru perde arkasından kadın sesleri gelmektedir… 

 

Ve perde! 

 

Alacakaranlık bir sahne bizi kucaklıyor. Seyirci üzerine düşen  rolünü oynamaktadır, sessizce ışığın geldiği yöne bakmakta, fakat bazı seyirciler cep telefonlarının ışığından anladığım kadarı ile hala sosyal medyadan kopamamış, sahne ile irtibatını gelecek sese bırakmış gibi. 

 

Ağır ağır perde açılır, bir grup kadın sahnenin ortasında oluşturulmuş platformda dini bir ritüeli gerçekleştirmektedir… sahnenin arkasından gelen bir yatak ve üzerine bir kız çocuğu ile seyirciyi oyuna davet eder. 

 

Seyirci sessizce alacakaranlık içinde ışığı ve sesi takip etmektedir…

Hasta bir kız çocuğu ve çevresinde olanları zaman içinde tanıyacağız, fakat konu bildiktir…

 

Endişe, korku, olacakların habercisidir... 

 

Şeytan kızı teslim almıştır, ondan şeytanı çıkarmak için o konuda uzmanlar çağrılacaktır, özellikle köyün zengini bu şeytan fikrini kabul olması için baskı yapmaktadır. Papaz Parris bu duruma başta direnmektedir, fakat kısa zamanda fikri değişecektir, bir fırsattır belki, köyde kendisini dinlemeyenleri cezalandıracak bir olanak vardır…

 

Oyunun kurgusu kısa sürede seyirciyi saracaktır, fakat alacakaranlıkta oyuncular o kadar gölgede kalıyor ki, sesleri mimikleri oluyor, yüksek ses ile yapılan diyaloglarda sesler birbirine karışıyor ve anlaşılmaz oluyor… Her bağırma sonrası acaba ne diye konuştular diye tahmin etmek seyirciye verilmiş bir görevdir...

Alacakaranlık, mimikler ve ses iç içe geçmiştir…

 

İlk bölümde oda vardır ama duvarı yoktur, çünkü o duvar kafamızın içinde oluşmasını sağlamak için yönetmen o platform ile seyirci arasında zaman zaman oyuncuları geçirerek bir anlamda duvarı kafamızın içinde örmektedir… Odanın içi ve dışı seyircinin kafasında canlandırılmasını başarılı buldum, bu sayede sahnede perspektif yaratılırken aynı zamanda olmayan duvarda örülüyor…

Abigail Williams başta kenarda duran bir karakter olmasına rağmen kısa zamanda onun intikam duygusu onu oyunun merkezine taşıyacaktır… İntikam duygusu, köylülerin toprağını ucuza kapatmak isteyen tüccar ve papazın kendisini dinlemeyenlere ders verme arzusu bir cadı kazanı kaynatır…

 

Kazanın altına ateş verilmiştir, o ateş istenilenin üstünde olaylara gebedir…

Papaz Parris kızını iyileştirmesi için şeytan kovma uzmanı Papaz Hale’i haber çağırır. Böylece “cadı avı” başlar. Genç kızlar suçlamalardan kurtulabilmek için cadılık suçlamalarını başkalarının üzerine atmaya başlarlar.

 

Köyde ne kadar kadın varsa potansiyel suçludur!

Soruşturmalar, sorgular derken iş mahkemeye kadar varır… Kızların suçlamaları yüzünden çok sayıda kişi tutuklanır. İlgisi olsun olmasın köyde yaşayan her kadın cadı kuşkusu ile gözaltına alınır ve cadı avında delil ve şahide gerek olmadan kararlar verilir, küçük bir kuşku ölüm kararının verilmesi demektir, çünkü yasaları yazan Allahtır ve tanrı buyruğu bu konuda nettir, ya ölüm ya da yaşam… Ya suç ya da suçsuz… Ya masum ya da suçlu… Siyah beyaz kadar nettir, ara yoktur…

Sorguda her insan bir anlamda “cennet ve cehennemi sırtında taşıyor”…

 

Ortaçağ karanlığının getirmiş olduğu düşünce yöntemi ve sorgu o kadar masumu ateşe atmaktadır ki, delile ve akıl yürütmeye gerek bile duymaz, verilen kararlara karşı kuşku ve itiraz hakkı da yoktur. Günümüz deyimi ile “şeriatın kestiği parmak acımaz!” ama ortada kadınların idam sehpası kurulmuştur, kurulan sehpa görevini yerine getirecektir…

“Çok garip ve kötü zamandan geçiyoruz, karanlığın içinde kendimize yol arıyoruz.” diye fikrini ve itirazını ortaya koyan çiftçi Protoctor ve ailesi bu yaratılan cadı avının ortasına düşmüştür… Tanrının buyruğundan biri olan zina suçu işlemiştir. Bu suçun tarafı olan Abigail intikamını alacaktır… Abigail için uydurduğu hikayeye ortaçağ mantığı ile bakanları inandırmak zor bir şey değildir, içine şeytan (intikam duygusu) girmiştir, şeytan her yerdedir… Çocuk oyuncağını bir büyü aracı olarak ortaya sunar ve o oyuncağın hiçbir şeyden haberi olmayan Protoctor’un karısı Elisabeth’in sonunu hazırlar…

Mahkeme, kızlar sorguda kimin ismi geçirmişse soruşturmaya alır…

Her mahkemeye düşen kendisini umutsuzca kurtarma mücadelesindedir ama kuşku o olanağı ortadan kaldırır, çünkü kuşku varsa suç vardır ve idam kaçınılmazdır…

İki bölümden oluşan bu oyunda sahne genelde hep alacakaranlık içindedir... Oyuncuların mimikleri seslerinde gizlidir… Sahnede ışık oyunculardan daha çok olayın örgüsünü yeniden yorumlayan yönetmenin istemleri yönündedir, ses zaten nereye odaklanmamız gerektiğini belirtmektedir… Işık bizim alışık olduğumuz oyun içinde hareketi izlemez, bir iki sahne hariç. Kadınların haykırışı ve son sahne Elisabeth üzerinde odaklanır… Müzik zaman zaman o kadar çok yükselir ki, ses müzik içinde yok olur ve bölümler arası geçiş sağlanır… Oyuncular verilen görevi yapmıştır, karanlıkta oldukları için genelde mimiklerini görme şansına erişemedim ama sesleri ile görevlerini yaptıklarını hep düşündüm…

Oyundan seyirciye ne kaldı diye kendi kendime sorduğumda; keşke o kadar çok ses ve ışığın alacakaranlığında kalmadan oyunun konusuna uygun ve ritmin yükseldiği anlarda seyirciyi yani bizi biraz daha kucaklamasını isterdim… Oyunun içine girip izlemek yerine, seyirciyi hep dışarında bırakan, seyircinin kafasında soru oluşturmadan verilen ile öykünün kurgusunu izlememizi arzu edilmiş gibi geldi bana…

Arthur Miller yaşadığı zamanda yaşadığı cadı avını bu oyun ile sansüre inat dillendirilmiş, sessizlerin sesi olmuştur… Oyun hem beyazperdeye hem de operaya uyarlanmış ve dünya sahnelerinin unutulmaz ve fırsatı olduğunda tekrar tekrar sergilenmesi gereken oyunlardan biridir…

Ülkemizde de zaman zaman sahnelenmiş ve bu dönemde bir kere daha sahnelenmesi çok anlamlıdır… Keşke alacakaranlık içinde değil de daha aydınlık bir sahnede öyküyü içselleştirerek seyretmiş olsaydık… Kuşkusuz yaşadığımızı zaman belirsizlikler ve cadı avları ile doludur, fakat biz sırtımızda ne cenneti ne de cehennemi taşıyoruz, insanlık tarihinden öğrendiğimiz bir şey vardır, girilen girdaptan “başka bir hayat” ile çıkışın mümkün olduğunu biliyoruz…

“Umut her zaman vardır ve o umut her zaman okuyana ve izleyene de verilmelidir” düşünceleri içinde salondan ayrıldım.


İsmail Cem Özkan


Cadı Kazanı

Yazan: Arthur Miller
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu - Vedat Günyol
Yöneten: Yiğit Sertdemir
Dekor Tasarımı: Metin Deniz
Kostüm Tasarımı: Nihal Kaplangı
Müzik: Emrah Can Yaylı
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Efekt Tasarımı: Hanefi Topraktepe
Hareket Düzeni: Senem Oluz
Dekor Uygulama: Murat Gökden - Duygu Ateş
Kostüm Uygulama: Hacer Duran - Sibel Usanmaz
Yardımcı Yönetmen: Eraslan Sağlam
Reji Asistanları: Onur Demircan - Salih Şimşek - Özge Kırdı

Oyuncular: Berfu Aydoğan, Berna Adıgüzel, Burak Davutoğlu, Canan Kübra Birinci, Ceren Kaçar, Emre Çağrı Akbaba, Eraslan Sağlam, Ersin Sanver, Ezgim Kılınç, Fatma İnan, İbrahim Can, Mehmet Bulduk, Nilay Yazıcıoğlu, Onur Demircan, Ozan Gözel, Rozet Hubeş, Selçuk Yüksel, Selen Nur Sarıyar, Zeki Yıldırım