Dünya emekçi kadınlar günü…
Bugün dünyanın değişik yerlerinde emekçi kadınların günü kutlanırken, ülkemizde feminist hareket İstanbul Kadıköy’de kadınlar gününü kutluyor. Orada ince bir ayırım yapmışlar, emekçi kelimesini çıkarmışlar.
Emekçi kelimesini kimler çıkarır dersiniz, bu işten kar eden sermaye sahipleri değil mi? Fakat bizde feminist hareket emekçi kelimesini çıkarmış, afişlerinde olmadığı gibi, Yaşam radyo’da yaptığım programa katılan konukta özellikle belirtti, emekçi değil, kadın günü diye altını çizdi.
Tarihin cilvesine bakın ki, kadınlar bugünü alın terleri ile kanları ile elde etmişlerdir. Tarihi kısaca anımsayalım isterseniz; Tarih, 8 Mart 1857. Amerika`nın New York kentinde 40 bin dokuma işçisi kadın, insanca çalışma koşulları istemiyle greve başladı. Ancak Amerika polisi grevcilere saldırdı. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi.
O günden bugüne kadar emekçi kadınlar meydanlarda, işyerlerinde her alanda günlerine sahip çıkıyorlar, bizimkiler ise sevgililer günü gibi, anneler günü gibi bir alışveriş ve hediye alma gününe dönderiyorlar. Bugün emekçi kadınların günüdür ve emekçiler meydanlardadır. Meydana gelenler ellerinde sadece kırmızı karanfil değil, mor bir bez parçası ile kendilerini sembolize etmiyorlar, o meydanlar emeğin sesini ve alınterlerini de getiriyorlar, daha güzel ve özgür bir yarın için. Bugün meydanlar emekçi kadınlarındır. Her ne kadar organize edenler emekçi sözünü afişlerlinden ve söylemlerinden çıkarsalar da.
Emekçilerin ortak kutladığı 1 Mayıs dışında kadın emekçilerin içinde onların özel durumlarından ve daha çok sömürülmelerinden dolayı ayrı bir gün ile sorunlarını gündeme taşıdıkları gün birer eğlence günü ve hediye alma günü değildir. Bugün sevgililer günü değildir, bugün anneler günü değildir, bugün emekçi kadınların örgütlenme ve alınterlerinin mücadele günüdür. Clara Zetkin; bu yangında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart`ların Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisini getirdiğinde emekçi kelimesinin kalkacağını asla düşünmemiştir.
Bütün kadınlar emekçidir diyerek emekçi kelimesini çıkaranlar, TÜSİAD başkanının da gününü kutlamalıdır. TÜSİAD başkanına bir karanfil bıraksınlar, tersanede ölenlerin eşleri adına, Davutpaşa’da patlayan havai fişeklerin sonucunda hayatını kaybedenlerin anısına. Yılın maliye bakanı seçilen maliye bakanın eşine kutlama mesajları göndersinler.
Emekçi kadınların gününü kutlarım. Onlar ki anamızdır, bacımızdır, iş arkadaşımızdır. Onlar ki kavgada barikat arkadaşımızdır, omuz omuza özgürlük için yürüdüklerimizdir. Onların bu günü kutlu olsun! Ne mutlu dünya emekçi kadınlar gününü kutlayanlara.
8 Mart 2008 Cumartesi
Yabancılaşma üzerine notlar…
Yabancılaşma üzerine notlar…
Hegel kendi dünya görüşü içinde; ‘Kişi kendi fikri olmadan kendi fikri gibi davrandığını düşünür.’ buna karşın Marx ters yönde konuyu ele alır ve der ki; ‘kişi pratik yaşamı içinde nasıl bir şekilde yaşıyorsa, yani hangi üretim ilişkisi içindeyse ve üretimin hangi alanında yer alıyorsa, kişi o şekilde düşünür. Kişinin düşünce yapısını belirten, bulunduğu ortam ve üretim ilişkisidir.’
Kapitalist üretim biçimi, iş kollarında emekçinin üretimin sadece bir parçasına katılmasını sağlar, yani sonucunu (ürünün son halini) görmeden bir dişiliyi üretir, ürettiği dişlinin nerede kullanacağını bilmez. Kısaca kendisinin olmayanı üretir. Ürettiği şey aslında kendi günlük yaşamında tükettiği bir şeydir ama kendi ürünü değildir, çünkü sadece küçük bir bölümüne katıldığı için aidatlık duygusu taşımaz. Üretim için harcadığı zaman arttıkça, üretimin daha azına katılır. Yani çalışma saati uzadıkça kendisi için çalışmadan daha çok, sermaye birikimi için çalışır. (Patronun kasası dolarken, emekçi sabir ücret almaya devam eder.) Ürettiği ürün meta (alınıp satılan şeye dönüşürken) olurken, kendi emeği de metaya dönüşür. Emeği satılır ve alınır olur ve piyasa koşulları emeğin ücretini belirler konuma gelir. Kısaca piyasa değeri olabilmesi için alınıp satılabilmeli ve para ile değiştirilebilir olması gereklidir. Ürün ya da emek ancak başkaları satın alabildiği sürece ortaya çıkar.
Toplum piyasanın bir parçasıdır, kapitalist ilişkilerde toplum piyasa olmaktadır. (Malın para karşılığında değiştirildiği alandır.) Kişinin hayatı meta olduğu sürece yani ekonomik değer olduğu sürece yaşamasına izin veriliyor, aksi halde yok sayılması ve sıradanlaşması doğal bir süreçtir. Bugün Afrika halkları piyasa koşullarında yok sayılır, çünkü üretim sürecinde değildirler.
İşgücü değer ürettiği sürece anlam kazanır. Emek artı değer (sermaye) kazandırdığı sürece anlamı vardır kapitalist ilişkilerde. Yani sermaye birikimi yaptığı sürece değerlidir ve önemsenir. Değer alınır ve satılır bu ilişkiler içinde.
Birey konu olduğunda kategorize ederiz hemen. Toplumsal birey ve yalıtılmış bireyden bahsederiz. Eskiden ne kadar sosyal olduğumuzdan bahsederiz, günümüzde ise ne kadar çok yalnızlıktan bahseder olduk! Her birimiz yalıtıldık mı toplumdan, kendi sorunlarımız içinde acaba boğuşmaktan vakit bulup da arkadaşlarımızla dışarıda oturup eğlenmeyeli ne kadar zaman oldu? Günümüzde yalnızlaştırılmış bireyin olmasını nasıl açıklarız? Hepimizin yalnızlığı acaba içsel mi? Tesadüfi mi?
Günümüzde kişi ilişkisi başka şey ilişkisine dönüşüyor, yani iş arkadaşları ve çıkar (faydacı) bir ilişkiye dönüşmektedir. Eğer ilişki bize bir şey kazandırmıyorsa, devam etmesinin anlamı yoktur. Şimdi düşünelim, kısa yaşantımız içinde ne kadar çok çevre değiştirdik? Eskiden görüştüğümüz ilişkilerimizin kaçı devam etmektedir?
Çalışmanın bir erdem olarak algılanması dinlerin öğretileri içindedir. Din insanı çalışmaya ve öteki dünyaya hazırlamayı öğütler. Fakat bunu tersinden düşünürsek, kişi çalışmaya ait değil de, çalışma kişiye ait olduğunda ne olur?
İnsan doğası var mı? Tarih dışında insan doğası yok.
İşçi bir ürün ortaya çıkarıyor, iş kendisini belirten hayatı belirliyor. Kişi nasıl bir sistem içinde olduğunu bilmiyor, zincirlenmiş olarak bir yerde durmaktadır. Zincirin bir halkasıdır ama bütünü göremediği içinde nerede olduğunu tespit edemiyor. Üretime yabancılaşan işçi, çevresine ve kendisine de yabancılaşmaktadır. Kısaca;
İşçi ürününe yabancılaşıyor.
Üretim sürecine yabancılaşıyor.
Kendi türüne yani insana yabancılaşıyor.
Kendisinin olmayanı üretiyor, kendi ürünü ama kendi ürünü değil, çünkü sadece üretimin küçük bir bölümüne katılıyor. Üretim için harcadığı zaman arttıkça, üretim için daha azına katılıyor.
Günümüzün tartışma konularından biride eşit işe eşit ücret tartışmaları. Ücretin kendisi yabancılaşmayı destekleyen bir öğedir. Ürün hiçbir zaman ürün olarak değiştirilmiyor. Ürün meta haline geldiğinde üretiliyor. İktisadi bir kategorize oluyor ve değişim değeri (Para) ile tanımlanması gerekiyor. Ücret mücadelesi yabancılaşmayı desteklemekte insanı daha çok izole olmasına yol açmaktadır.
Sonuç olarak sermaye birikimi, iş kolların bölünmesini getirmektedir, mikro üretim daha çok önem kazanmaktadır. Bu bölünme iş kollarının bölünmesine yol açmaktadır. İş kollarının bölünmesi ise işçi sayısının artmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum bir dairedir. Yani başa döner bir daire özelliği gösterir, fakat daire kendisini olduğu gibi tekrarlamaz, her başa dönüş daha da genişlemeyi beraberinde getirir. Bu da bireyin yani insanın doğasını yok ediyor, insana sadece tarih kalıyor.
Üretim süreci yani işçi ne kadar dar alanda çalışmaya itilirse günlük hayata bakışı da o kadar dar olur. Bir bandın başında çalışan işçinin entelektüel bir birikim sağlaması imkansız gibidir. İşinden olmamak için her türlü özveriyi gösterecektir. Son tersane işçilerinin arka arkaya ölmeleri ve bunlara karşı gösterilen tepkilerin dışarıdan gelmesi, orada çalışan işçilerin tepkilerinin üretim alanına yansıtmamasını nasıl açıklayabiliriz?
Cümlemizin başına dönelim, Hegel yabancılaşmayı bir zihinsel yabancılaşma olarak görür, Marx ise ürün (materyal) ve günlük pratik yabancılaşma olarak görmektedir. Kişi pratik hayatında nasıl bir şekilde yaşıyorsa, hangi üretim biçimi içinde, hangi dalda emek harcıyorsa, kişi o şekilde düşünür demektedir. Günlük hayatımıza bakarak bu çıkarmanın doğruluğunu test edebilir miyiz? Üretim ilişkilerimiz bunu düşünecek kadar nefes bırakmıştır bize diye düşünüyorum.
Hegel kendi dünya görüşü içinde; ‘Kişi kendi fikri olmadan kendi fikri gibi davrandığını düşünür.’ buna karşın Marx ters yönde konuyu ele alır ve der ki; ‘kişi pratik yaşamı içinde nasıl bir şekilde yaşıyorsa, yani hangi üretim ilişkisi içindeyse ve üretimin hangi alanında yer alıyorsa, kişi o şekilde düşünür. Kişinin düşünce yapısını belirten, bulunduğu ortam ve üretim ilişkisidir.’
Kapitalist üretim biçimi, iş kollarında emekçinin üretimin sadece bir parçasına katılmasını sağlar, yani sonucunu (ürünün son halini) görmeden bir dişiliyi üretir, ürettiği dişlinin nerede kullanacağını bilmez. Kısaca kendisinin olmayanı üretir. Ürettiği şey aslında kendi günlük yaşamında tükettiği bir şeydir ama kendi ürünü değildir, çünkü sadece küçük bir bölümüne katıldığı için aidatlık duygusu taşımaz. Üretim için harcadığı zaman arttıkça, üretimin daha azına katılır. Yani çalışma saati uzadıkça kendisi için çalışmadan daha çok, sermaye birikimi için çalışır. (Patronun kasası dolarken, emekçi sabir ücret almaya devam eder.) Ürettiği ürün meta (alınıp satılan şeye dönüşürken) olurken, kendi emeği de metaya dönüşür. Emeği satılır ve alınır olur ve piyasa koşulları emeğin ücretini belirler konuma gelir. Kısaca piyasa değeri olabilmesi için alınıp satılabilmeli ve para ile değiştirilebilir olması gereklidir. Ürün ya da emek ancak başkaları satın alabildiği sürece ortaya çıkar.
Toplum piyasanın bir parçasıdır, kapitalist ilişkilerde toplum piyasa olmaktadır. (Malın para karşılığında değiştirildiği alandır.) Kişinin hayatı meta olduğu sürece yani ekonomik değer olduğu sürece yaşamasına izin veriliyor, aksi halde yok sayılması ve sıradanlaşması doğal bir süreçtir. Bugün Afrika halkları piyasa koşullarında yok sayılır, çünkü üretim sürecinde değildirler.
İşgücü değer ürettiği sürece anlam kazanır. Emek artı değer (sermaye) kazandırdığı sürece anlamı vardır kapitalist ilişkilerde. Yani sermaye birikimi yaptığı sürece değerlidir ve önemsenir. Değer alınır ve satılır bu ilişkiler içinde.
Birey konu olduğunda kategorize ederiz hemen. Toplumsal birey ve yalıtılmış bireyden bahsederiz. Eskiden ne kadar sosyal olduğumuzdan bahsederiz, günümüzde ise ne kadar çok yalnızlıktan bahseder olduk! Her birimiz yalıtıldık mı toplumdan, kendi sorunlarımız içinde acaba boğuşmaktan vakit bulup da arkadaşlarımızla dışarıda oturup eğlenmeyeli ne kadar zaman oldu? Günümüzde yalnızlaştırılmış bireyin olmasını nasıl açıklarız? Hepimizin yalnızlığı acaba içsel mi? Tesadüfi mi?
Günümüzde kişi ilişkisi başka şey ilişkisine dönüşüyor, yani iş arkadaşları ve çıkar (faydacı) bir ilişkiye dönüşmektedir. Eğer ilişki bize bir şey kazandırmıyorsa, devam etmesinin anlamı yoktur. Şimdi düşünelim, kısa yaşantımız içinde ne kadar çok çevre değiştirdik? Eskiden görüştüğümüz ilişkilerimizin kaçı devam etmektedir?
Çalışmanın bir erdem olarak algılanması dinlerin öğretileri içindedir. Din insanı çalışmaya ve öteki dünyaya hazırlamayı öğütler. Fakat bunu tersinden düşünürsek, kişi çalışmaya ait değil de, çalışma kişiye ait olduğunda ne olur?
İnsan doğası var mı? Tarih dışında insan doğası yok.
İşçi bir ürün ortaya çıkarıyor, iş kendisini belirten hayatı belirliyor. Kişi nasıl bir sistem içinde olduğunu bilmiyor, zincirlenmiş olarak bir yerde durmaktadır. Zincirin bir halkasıdır ama bütünü göremediği içinde nerede olduğunu tespit edemiyor. Üretime yabancılaşan işçi, çevresine ve kendisine de yabancılaşmaktadır. Kısaca;
İşçi ürününe yabancılaşıyor.
Üretim sürecine yabancılaşıyor.
Kendi türüne yani insana yabancılaşıyor.
Kendisinin olmayanı üretiyor, kendi ürünü ama kendi ürünü değil, çünkü sadece üretimin küçük bir bölümüne katılıyor. Üretim için harcadığı zaman arttıkça, üretim için daha azına katılıyor.
Günümüzün tartışma konularından biride eşit işe eşit ücret tartışmaları. Ücretin kendisi yabancılaşmayı destekleyen bir öğedir. Ürün hiçbir zaman ürün olarak değiştirilmiyor. Ürün meta haline geldiğinde üretiliyor. İktisadi bir kategorize oluyor ve değişim değeri (Para) ile tanımlanması gerekiyor. Ücret mücadelesi yabancılaşmayı desteklemekte insanı daha çok izole olmasına yol açmaktadır.
Sonuç olarak sermaye birikimi, iş kolların bölünmesini getirmektedir, mikro üretim daha çok önem kazanmaktadır. Bu bölünme iş kollarının bölünmesine yol açmaktadır. İş kollarının bölünmesi ise işçi sayısının artmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum bir dairedir. Yani başa döner bir daire özelliği gösterir, fakat daire kendisini olduğu gibi tekrarlamaz, her başa dönüş daha da genişlemeyi beraberinde getirir. Bu da bireyin yani insanın doğasını yok ediyor, insana sadece tarih kalıyor.
Üretim süreci yani işçi ne kadar dar alanda çalışmaya itilirse günlük hayata bakışı da o kadar dar olur. Bir bandın başında çalışan işçinin entelektüel bir birikim sağlaması imkansız gibidir. İşinden olmamak için her türlü özveriyi gösterecektir. Son tersane işçilerinin arka arkaya ölmeleri ve bunlara karşı gösterilen tepkilerin dışarıdan gelmesi, orada çalışan işçilerin tepkilerinin üretim alanına yansıtmamasını nasıl açıklayabiliriz?
Cümlemizin başına dönelim, Hegel yabancılaşmayı bir zihinsel yabancılaşma olarak görür, Marx ise ürün (materyal) ve günlük pratik yabancılaşma olarak görmektedir. Kişi pratik hayatında nasıl bir şekilde yaşıyorsa, hangi üretim biçimi içinde, hangi dalda emek harcıyorsa, kişi o şekilde düşünür demektedir. Günlük hayatımıza bakarak bu çıkarmanın doğruluğunu test edebilir miyiz? Üretim ilişkilerimiz bunu düşünecek kadar nefes bırakmıştır bize diye düşünüyorum.
6 Mart 2008 Perşembe
İki parti tek parti midir, yoksa yanılsama mıdır?
İki parti tek parti midir, yoksa yanılsama mıdır?
CHP üzerine düşüncelerimde henüz değişiklik olmadı, son süreçte MHP ile aynı kulvarda paralel tepkileri vermesinden dolayı düşüncem değişmediği gibi görüşlerimde daha da katılaştığımı düşünüyorum.
CHP = MHP olarak algılıyorum. Olaylara verdikleri tepkiler benzerdir. Birbirlerinden ayıran en önemli unsur sadece parti adları ve sembolleridir. Parti başkanlarının fiziki görünüşü dışında davranış ve söylem olarak benzerliklerin çokluğuna dikkatiniz çekmiştir sanırım. Şimdi türban konusunda ayrılık varmış gibi gözükmektedir. MHP AKP ile ortak davranarak yasanın geçmesine yardım etmiştir. Buna en büyük tepkiyi CHP vermiştir. Fakat satırlar arasına baktığınızda ise başka bir gerçek ile karşılaşıyorsunuz, çünkü CHP genel başkanı Bahçeli, pardon Baykal aslında türbana karşı olmadığını, isteyen istediği gibi örtünme ve ibadet etme özgürlüğü olduğunu vurguluyor, tek karşı durduğu şey, bu yasa değişikliğini AKP getirmesi ve getiriş biçimine ve zamanına karşıdır. Aslında karşı değildir, fakat sert muhalefet görünümü altında Erdoğan’ı desteklemektedir. Erdoğan ne zaman sıkışsa, Baykal’ın verdiği olanaklarla rahatlamakta ve kendi düşüncesine daha sistematik ve önceden düşünülmüş havası vermektedir. Aslında Erdoğan Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır.
Cumhuriyetimiz inançları belirli biçimde olması için müdahil olmuştur ve anlayışına göre laikliği biçimlendirmiştir. Baykal gibi özgürlükçü değildir. Cumhuriyetin kuruluş düşüncesinde tek din ve mezhep çoğunluk için geçerli görülmüştür. Azınlıklar haricinde olanlar bu pota içinde eritilmesi planlanmıştır. Bugün Baykal’ın durduğu gibi durmamaktadır, kuruluş felsefesi.
CHP demokratik bir parti gibi görülür, genel başkanı demokratik yollardan (seçim ile) kongrede seçilir. CHP gibi demokrasi aslında ülkemizin demokrasisi gibidir. Seçecekler önceden bellidir, seçileceklerde bellidir. Parti genel başkanı delegeleri belirler, o delegeler ilçe ve il parti yönetiminde olur. Eğer genel merkez beğenmediği ve kendi gibi düşünmeyen olduğunu düşündüğünde hemen değişim gerçekleşir. Seçilenler ve atananlar genelde genel merkezin düşündüğü gibi olanlar olur. Muhalif olacağı düşünülenler ya partiden uzaklaştırılır ya da parti disiplin kurulunun verdiği kararlar nedeniyle seçimlerde belirleyici olamazlar. Bu şekilde seçilen delegeler genel başkanını seçer. Genel başkan seçimle gelmiş demokratik bir kurumun başında olur. Demokrasi dediğimiz seçim değil midir?
Ülkemizde her şey kurallara uygun işler. Demokrasi kuralların işleyişi ile ilgilidir. Sonuçta seçilmişler karar verir, seçilmişlerin nasıl seçildiği sorgulanmaz. Meclisi oluşturan vekiller genel başkanın belirlediği adaylar arasından seçilmiştir, ön seçim yapılmış olsa dahi genel başkanın düşüncesi alınır ve onun onayı ile aday olunur. Seçilmişlerin yarışında genel başkanların performansına göre seçimler sonuçlanır. Genel başkan meydanlarda iyi ise seçmenin oyunun çoğunu alır, değilse kaybeder. Bir tek genel başkanları seçim bölgesine geldiğinde seçim otobüsünün üzerine çıkıp seçmenine el sallar, bir de genel başkan ile birlikte çektirdiği fotoğraflar anı olarak kalır. Genel başkanın taktığı rozet ceketinin yakasında gurur ile durur. Ülkemizde demokrasi hep yolunda gider!
CHP hala solcu olarak görünenler var. Üstelik tek alternatif olarak sunulur. Parti üyeleri özel sohbetlerde genel başkan aleyhinde konuşanlar, partili birinin yanında ise genel başkana övgüler ve methiyeler dizmekten de geri kalmazlar. (Ne olur, ne olur, ya genel başkanın kulağına giderse, o zaman karaya düşmüş balık gibi olur!) En büyük demokrat onlardır, eğer onları seçmezseniz gericiler iktidara gelir ve bütün kadınlarımızın başlarını bağlarlar, kafeslerin arkasına koyarlar. Onlar anayasanın bekçisidirler. Anayasa dediğimiz de 12 Eylül rejiminin yarattığı ve halkın büyük çoğunluğunun onay verdiği bugün değiştirilmesi istenen bir temel yasadır. AKP değişiklikten yanadır, kendi özgürlük ve demokrasi anlayışı içinde, CHP ise buna da karşı görünmektedir. MHP bu konuda ne tavır alacağına bakmaktadır sanırım.
İçimizde hala CHP sol bir parti olarak gören var mıdır? CHP gerçekten kimi temsil ediyor? CHP içinde kendilerine solcuyum diyenler ne yapmak istiyorlar, neden hala oradalar? Acaba Baykal’ı ikna etmek için mi oradalar, ne yapıyorlar? Soruları fazla uzatmayayım değil mi?
6 Mart 2008
CHP üzerine düşüncelerimde henüz değişiklik olmadı, son süreçte MHP ile aynı kulvarda paralel tepkileri vermesinden dolayı düşüncem değişmediği gibi görüşlerimde daha da katılaştığımı düşünüyorum.
CHP = MHP olarak algılıyorum. Olaylara verdikleri tepkiler benzerdir. Birbirlerinden ayıran en önemli unsur sadece parti adları ve sembolleridir. Parti başkanlarının fiziki görünüşü dışında davranış ve söylem olarak benzerliklerin çokluğuna dikkatiniz çekmiştir sanırım. Şimdi türban konusunda ayrılık varmış gibi gözükmektedir. MHP AKP ile ortak davranarak yasanın geçmesine yardım etmiştir. Buna en büyük tepkiyi CHP vermiştir. Fakat satırlar arasına baktığınızda ise başka bir gerçek ile karşılaşıyorsunuz, çünkü CHP genel başkanı Bahçeli, pardon Baykal aslında türbana karşı olmadığını, isteyen istediği gibi örtünme ve ibadet etme özgürlüğü olduğunu vurguluyor, tek karşı durduğu şey, bu yasa değişikliğini AKP getirmesi ve getiriş biçimine ve zamanına karşıdır. Aslında karşı değildir, fakat sert muhalefet görünümü altında Erdoğan’ı desteklemektedir. Erdoğan ne zaman sıkışsa, Baykal’ın verdiği olanaklarla rahatlamakta ve kendi düşüncesine daha sistematik ve önceden düşünülmüş havası vermektedir. Aslında Erdoğan Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır.
Cumhuriyetimiz inançları belirli biçimde olması için müdahil olmuştur ve anlayışına göre laikliği biçimlendirmiştir. Baykal gibi özgürlükçü değildir. Cumhuriyetin kuruluş düşüncesinde tek din ve mezhep çoğunluk için geçerli görülmüştür. Azınlıklar haricinde olanlar bu pota içinde eritilmesi planlanmıştır. Bugün Baykal’ın durduğu gibi durmamaktadır, kuruluş felsefesi.
CHP demokratik bir parti gibi görülür, genel başkanı demokratik yollardan (seçim ile) kongrede seçilir. CHP gibi demokrasi aslında ülkemizin demokrasisi gibidir. Seçecekler önceden bellidir, seçileceklerde bellidir. Parti genel başkanı delegeleri belirler, o delegeler ilçe ve il parti yönetiminde olur. Eğer genel merkez beğenmediği ve kendi gibi düşünmeyen olduğunu düşündüğünde hemen değişim gerçekleşir. Seçilenler ve atananlar genelde genel merkezin düşündüğü gibi olanlar olur. Muhalif olacağı düşünülenler ya partiden uzaklaştırılır ya da parti disiplin kurulunun verdiği kararlar nedeniyle seçimlerde belirleyici olamazlar. Bu şekilde seçilen delegeler genel başkanını seçer. Genel başkan seçimle gelmiş demokratik bir kurumun başında olur. Demokrasi dediğimiz seçim değil midir?
Ülkemizde her şey kurallara uygun işler. Demokrasi kuralların işleyişi ile ilgilidir. Sonuçta seçilmişler karar verir, seçilmişlerin nasıl seçildiği sorgulanmaz. Meclisi oluşturan vekiller genel başkanın belirlediği adaylar arasından seçilmiştir, ön seçim yapılmış olsa dahi genel başkanın düşüncesi alınır ve onun onayı ile aday olunur. Seçilmişlerin yarışında genel başkanların performansına göre seçimler sonuçlanır. Genel başkan meydanlarda iyi ise seçmenin oyunun çoğunu alır, değilse kaybeder. Bir tek genel başkanları seçim bölgesine geldiğinde seçim otobüsünün üzerine çıkıp seçmenine el sallar, bir de genel başkan ile birlikte çektirdiği fotoğraflar anı olarak kalır. Genel başkanın taktığı rozet ceketinin yakasında gurur ile durur. Ülkemizde demokrasi hep yolunda gider!
CHP hala solcu olarak görünenler var. Üstelik tek alternatif olarak sunulur. Parti üyeleri özel sohbetlerde genel başkan aleyhinde konuşanlar, partili birinin yanında ise genel başkana övgüler ve methiyeler dizmekten de geri kalmazlar. (Ne olur, ne olur, ya genel başkanın kulağına giderse, o zaman karaya düşmüş balık gibi olur!) En büyük demokrat onlardır, eğer onları seçmezseniz gericiler iktidara gelir ve bütün kadınlarımızın başlarını bağlarlar, kafeslerin arkasına koyarlar. Onlar anayasanın bekçisidirler. Anayasa dediğimiz de 12 Eylül rejiminin yarattığı ve halkın büyük çoğunluğunun onay verdiği bugün değiştirilmesi istenen bir temel yasadır. AKP değişiklikten yanadır, kendi özgürlük ve demokrasi anlayışı içinde, CHP ise buna da karşı görünmektedir. MHP bu konuda ne tavır alacağına bakmaktadır sanırım.
İçimizde hala CHP sol bir parti olarak gören var mıdır? CHP gerçekten kimi temsil ediyor? CHP içinde kendilerine solcuyum diyenler ne yapmak istiyorlar, neden hala oradalar? Acaba Baykal’ı ikna etmek için mi oradalar, ne yapıyorlar? Soruları fazla uzatmayayım değil mi?
6 Mart 2008
3 Mart 2008 Pazartesi
Uluslar üstü devlete doğru…
Uluslar üstü devlete doğru…
Yerel seçimler üzerine bir tahmin yapıyordum, Mayıs ayında erken yerel seçimler olur demekteydim, bugün o düşüncemden ayrılma zamanı geldiğini düşünüyorum, çünkü son yurtdışı seferi sonrası yaşanan olaylar bu düşüncemden vazgeçmemi getirdi.
Kendisine güvenen başbakan, tüm kaleleri almayı hedeflemişken, evinden olma sorunu ile karşı karşıya kaldı. Son geri eve dönüş, AKP’nin büyük birader tarafından gözden çıkarıldığını düşünüyorum. Büyük birader bugün başka bir alternatif yaratma süreci içinde olduğunu ve tek başına iktidarın beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkarabileceğini görmüş olmalı diye düşünüyorum. Kürt sorunu yeni bir kırılma noktası yaşamaktadır, bugün eski politikaların iflas ettiği ve yeni çıkış yolunun ortaya çıkması gerektiğini tarih bize söylemektedir. Yeni süreç nasıl gelişecek bilmiyorum, şimdiden tahminlerde bulunabilinir, fakat uzun süren çözümsüzlük tıkanma ile karşı karşıya gelmiştir. Ülke yeni sorunlar ile boğuşurken, eski sorunlarında çözümü ile karşı karşıya kalmıştır. Ertelenecek fazla bir zaman kalmamıştır. Ülkemizin önünde iki sorun durmaktadır, özgürlük ve demokrasi yolunda. Laiklik anlayışın çağdaş anlamda tanımlanması ve uygulanması ile türban ve Alevilik sorunun çözümü ile özgürlük yolunda adım atılabilinir. Kürt sorunu kendi kulvarını yeniden belirleme ile sonuçlanmıştır.
Yerel seçimler büyük bir sürpriz olmazsa zamanında yapılacaktır, çünkü bahar ayında yapılacak her hangi bir erken seçim iktidar partisinin büyük yenilgisi ile sonuçlanacaktır. Politikasızlık ve duruş sorunu bir noktada yolu bitmiştir. AKP gelecek konusunda politikasızdır, hırçın bir tavır içinde başına gelenleri anlamaya çalışmaktadır. 28 Şubat ayarlaması sonunda yeni bir ayarlama yapılmıştır. Bu yeni bir muhtıra olarak görülebilinir. Muhtırayı bizzat büyük birader tarafından verilmiştir. Küçük piyon politikacıların yorumları ise ayakları havada kalmıştır, yeni sürece uygun gelişmeler kısa zamanda oluşacaktır. Yerel yönetimlerin yeniden yapılanması ile sorunların aşılacağı yönünde politik söylemler artacaktır.
Bu yeni süreç içinde ülke değişim sürecini tamamlama yönünde bir ivme kazanacaktır ve ulus devlet kavramı dışında uluslar üstü devlet anlayışı yönünde eğilim güç kazanacaktır. Ülkemiz tek ulus devlet anlayışının hakim olduğu ütopyanın sonlanması ile karşı karşıyadır. Çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı bir devlet anlayışı için yeni yapılanmaları savunanlar daha da güçlenmiştir. İyi değerlendirilirse, bu çatışmaların en az düzeyde olan bir süreçten geçebiliriz. Elbette direniş olacaktır, eski alışkanlıklarından ve nemalarından olmamak için direnen bir bürokratik yapı ile karşı karşıya olacağız, fakat bu direnişin gelmekte olanı engelleyebileceğini düşünmüyorum.
Ulus devlet yaymış olduğu pis kokulardan arıma zamanı gelmiştir. 1930 yıllarına kadar Fransa’da ve Büyük Britanya’da küçük çocuklar asla yıkanmazdı, zaman içinde banyo yapmak ve temizlenmenin önemi anlaşılmıştır. Sanayi devrimine kadar Avrupa devletlerinde kanalizasyon sistemi olmadığı için şehirler hep kokardı, şehir demek koku demek anlamına gelirdi, zaman içinde şehirler nasıl temizlendiyse, ulus devletlerde yaydığı kokudan kurtulacaktır. “Su” kokan şeyi temizleme arası olarak adlandırılıyorsa günümüzde, uluslar üstü devlet anlayışı da ulus devletini temizleme olarak adlandırılacaktır. Yeniden kirlenmemek için, banyo yapma alışkanlığı geliştirilmelidir!
3 Mart 2008
Yerel seçimler üzerine bir tahmin yapıyordum, Mayıs ayında erken yerel seçimler olur demekteydim, bugün o düşüncemden ayrılma zamanı geldiğini düşünüyorum, çünkü son yurtdışı seferi sonrası yaşanan olaylar bu düşüncemden vazgeçmemi getirdi.
Kendisine güvenen başbakan, tüm kaleleri almayı hedeflemişken, evinden olma sorunu ile karşı karşıya kaldı. Son geri eve dönüş, AKP’nin büyük birader tarafından gözden çıkarıldığını düşünüyorum. Büyük birader bugün başka bir alternatif yaratma süreci içinde olduğunu ve tek başına iktidarın beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkarabileceğini görmüş olmalı diye düşünüyorum. Kürt sorunu yeni bir kırılma noktası yaşamaktadır, bugün eski politikaların iflas ettiği ve yeni çıkış yolunun ortaya çıkması gerektiğini tarih bize söylemektedir. Yeni süreç nasıl gelişecek bilmiyorum, şimdiden tahminlerde bulunabilinir, fakat uzun süren çözümsüzlük tıkanma ile karşı karşıya gelmiştir. Ülke yeni sorunlar ile boğuşurken, eski sorunlarında çözümü ile karşı karşıya kalmıştır. Ertelenecek fazla bir zaman kalmamıştır. Ülkemizin önünde iki sorun durmaktadır, özgürlük ve demokrasi yolunda. Laiklik anlayışın çağdaş anlamda tanımlanması ve uygulanması ile türban ve Alevilik sorunun çözümü ile özgürlük yolunda adım atılabilinir. Kürt sorunu kendi kulvarını yeniden belirleme ile sonuçlanmıştır.
Yerel seçimler büyük bir sürpriz olmazsa zamanında yapılacaktır, çünkü bahar ayında yapılacak her hangi bir erken seçim iktidar partisinin büyük yenilgisi ile sonuçlanacaktır. Politikasızlık ve duruş sorunu bir noktada yolu bitmiştir. AKP gelecek konusunda politikasızdır, hırçın bir tavır içinde başına gelenleri anlamaya çalışmaktadır. 28 Şubat ayarlaması sonunda yeni bir ayarlama yapılmıştır. Bu yeni bir muhtıra olarak görülebilinir. Muhtırayı bizzat büyük birader tarafından verilmiştir. Küçük piyon politikacıların yorumları ise ayakları havada kalmıştır, yeni sürece uygun gelişmeler kısa zamanda oluşacaktır. Yerel yönetimlerin yeniden yapılanması ile sorunların aşılacağı yönünde politik söylemler artacaktır.
Bu yeni süreç içinde ülke değişim sürecini tamamlama yönünde bir ivme kazanacaktır ve ulus devlet kavramı dışında uluslar üstü devlet anlayışı yönünde eğilim güç kazanacaktır. Ülkemiz tek ulus devlet anlayışının hakim olduğu ütopyanın sonlanması ile karşı karşıyadır. Çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı bir devlet anlayışı için yeni yapılanmaları savunanlar daha da güçlenmiştir. İyi değerlendirilirse, bu çatışmaların en az düzeyde olan bir süreçten geçebiliriz. Elbette direniş olacaktır, eski alışkanlıklarından ve nemalarından olmamak için direnen bir bürokratik yapı ile karşı karşıya olacağız, fakat bu direnişin gelmekte olanı engelleyebileceğini düşünmüyorum.
Ulus devlet yaymış olduğu pis kokulardan arıma zamanı gelmiştir. 1930 yıllarına kadar Fransa’da ve Büyük Britanya’da küçük çocuklar asla yıkanmazdı, zaman içinde banyo yapmak ve temizlenmenin önemi anlaşılmıştır. Sanayi devrimine kadar Avrupa devletlerinde kanalizasyon sistemi olmadığı için şehirler hep kokardı, şehir demek koku demek anlamına gelirdi, zaman içinde şehirler nasıl temizlendiyse, ulus devletlerde yaydığı kokudan kurtulacaktır. “Su” kokan şeyi temizleme arası olarak adlandırılıyorsa günümüzde, uluslar üstü devlet anlayışı da ulus devletini temizleme olarak adlandırılacaktır. Yeniden kirlenmemek için, banyo yapma alışkanlığı geliştirilmelidir!
3 Mart 2008
29 Şubat 2008 Cuma
Rüyalardan sonuç çıkarılır mı?
Rüyalardan sonuç çıkarılır mı?
Geçenler de bir rüya gördüm, gerçeklerden uzak ama gerçeklere de yakın bir durum sergiledi rüyamı. Kısaca paylaşayım bu rüyamı.
Bir ülkede bir başbakan varmış, bir de orduların komutanı. Biri sivil giyinirmiş, öteki resmi kıyafet. Omzunda kılıcı asılıymış, komutan olanın. Omzunda pırpırları, göğsünde katılmadığı savaşların nişanları bulunurmuş. Komutan olduğu içinde her türlü ödülü kendisine layık görürmüş. Sadece ödül değil, söz yetki ve karar vericisinin kendisini olduğunu düşünürmüş. Başbakan ise komutan gibi düşünür, tek öznesini değiştirirmiş. Özne olarak kendisini koyarmış. Her ikisi de ülkesini çok ama çok severmiş. Her şey bir yana, ülke öteki yanaymış. Ülkeye verecekleri her türlü hizmet, onların öteki dünya için yazılmış defterine yazıldığına inanırlarmış.
Ülke bu iki adamın elleri üzerinde biçimlendiğine inanırmış, ülke içinde yaşayanlar. Ülke içindeki her huzurlu durum bu ikisinin başarısı olarak görülürmüş. Yıllar içinde bu iki insan hiç görüş ayrılığına düştüğü gözükmemiştir. O roller içinde özneler değişse de, kurallar değişmezdi. Kurallar yaşamın vazgeçilmezdi. Yaşam içinde önemli olan devamlılıktı. Başbakan gider yenisi başbakan gelir. Bu böyle gelmiş böyle gidecektir. Devlette önemli olan kişiler değil, rollerdir.
Yıllar içinde rolünü değiştirmek isteyenlerde olmuştur elbette, o rollerin değiştiği döneme darbe demiş halk. Kendileri ise küçük bir ayarlama olarak bakmışlardır. Küçük ayarlamalar zaman zaman olmaktadır, biri ötekinin gidişatı değiştirdiği düşündüğünde olur bu durum. Genelde resmi kıyafetliler bu dönüşüme sert tepki gösterirler. Her ayarlama sonunda kan akar ama bir süre sonra akan kan dururmuş. Küçük ayarlamalar demek, kanın akması anlamına gelir.
Yıllar içinde ülke toprakları kan ile sulanırken, birden kan akmaz olmuş, o gün sabah saatlerinde marşlar ile uyanmış ülkenin sıradan halkı. Günlük kanlı kavgaya alışmış olanlar için ertesi gün anlaşılır gibi olmamış, evlerinde kalmışlar, işi olanlar sokağa çıkmış, hava kararmadan evlerine dönmüşler. Yeni bir süreç başladığını düşünmüşler. Yeni sürece uygun elbise giydirilmiş. Fakat birde gazete sayfalarında “bizim çocuklar başardı!” cümlesini duyar olmuşlar. Kim nerede demiş bizim çocukları diye düşünmemiş büyük çoğunluk. Bir süre tek başına resmi kıyafetler içinde yönetmiş ülkeyi, sivil olan ise ortada gözükmez olmuş. Resmi kıyafetler içinde meydanları dolaşıp kendisinin ne kadar haklı olduğunu anlatmış, büyük çoğunlukta hep alkışlamış, kim gelirse gelsin hep alkışlamıştır. Gelenek bozulmamıştır. Devlette önemli olan devamlılıktır, devamlılıkta sadece özneler değişir!
Zaman geçer, devran döner, sivil adam yeniden yerini alır. Güçsüzdür, fakat alttan alta güçlenmek için elinden geleni yapar. ‘Bizim çocuklar’ diyenler yeni bir strateji geliştirir ve o stratejiye uygun olarak politikalar belirlenir. Büyük çoğunluk bu yeni durumdan haberi yoktur, fakat her durumda da alkışlamaya devam eder. Gelene hem uyum gösterir, göstermemesi düşünülemez dahi. Eskinin en küçük partisi zaman içinde büyür büyür ve iktidara aday olur, o tarihe kadar kimse düşünemezdi, hep küçük ortak görülen biri birden büyüdüğünün farkına varmışlardır, küçük olduğuna inanda birden büyüdüğünde de şaşırmış durumdadır, uyum sağlayamaz ve bilmeden hatalar yapar, gider çadırda yerde ayakların dibinde oturur. Resmi kıyafetlilerin küçük bir ayarlaması olur, fakat gelende giden sivilden farkı yoktur, ‘bizim çocuklar’ diyenlerin stratejilerine uygun ve tek başlarına iktidara gelirler. Artık güçlü bir devlet için tek başına iktidar süreci başlamıştır. Arzu edilende bu değil miydi?
Tek başına gelmiştir, gelmesine de o günden sonra resmi kıyafetli ile sivil kıyafetli arasında çekişme gün yüzüne çıkmış durumdadır. Bir gün yurtdışına sefer yapılması kararı alınır, büyük çoğunlukta bunu destekler, hatta kan kan diye meydanlarda alkışlar ve sloganlar yükselir. Aksi sözler linç ile bastırılır. Sokakta barış demek devlete karşı gelmek olarak algılanır. Sefer yapılacaktır, yapılacakta ne zaman yapılacağına hep sivil ve resmi arasında çekişme ile ortaya çıkacağını düşünür, büyük çoğunluk. Ama bizim çocuklar diyenler onların kavgasını uzaktan seyreder ve zaman zaman ben ne dersem o olur demek için izin verdiği kadar ve izin verdiği yere kadar gideceği siyasi hedefleri belirler. Ve izin çıkar. Resmi ve sivil iki yönetici bu seferi zafer olarak sunar, zafer alkışlarla karşılanır. Fakat bu sefer sırasında bir şey olur ve bizim çocuklar diyenlerden hemen çekil, çok ileri gittiniz diyerek uyarı gelir gelmez, geri çekilme başlar. Sabah açıklama yapmaya hazırlanan sivil yönetici, konuşma metnini olduğu gibi değiştirir, çünkü geri çekilme olayından haberi yoktur. Resmi kıyafetli ona haber vermeden çekilmiştir, çünkü o daha yakın olduğunu hissediyordu bizim çocuklar diyene.
Tam bu sırada uykum kaçmaz mı, aman Allah’ım ne olacak bundan sonra, ben de yeniden rüya görmek için uykuya mı dalsam. Yaşadığımız günler ile alakası yok aslında bu rüyadan, benzerlikleri de lütfen ciddiye almayın derim… bu rüyadan ne sonuç mu çıkarmamız lazım, valla ben çıkaramadım, çıkaran varsa bana bir zahmet edip yazsın…
Geçenler de bir rüya gördüm, gerçeklerden uzak ama gerçeklere de yakın bir durum sergiledi rüyamı. Kısaca paylaşayım bu rüyamı.
Bir ülkede bir başbakan varmış, bir de orduların komutanı. Biri sivil giyinirmiş, öteki resmi kıyafet. Omzunda kılıcı asılıymış, komutan olanın. Omzunda pırpırları, göğsünde katılmadığı savaşların nişanları bulunurmuş. Komutan olduğu içinde her türlü ödülü kendisine layık görürmüş. Sadece ödül değil, söz yetki ve karar vericisinin kendisini olduğunu düşünürmüş. Başbakan ise komutan gibi düşünür, tek öznesini değiştirirmiş. Özne olarak kendisini koyarmış. Her ikisi de ülkesini çok ama çok severmiş. Her şey bir yana, ülke öteki yanaymış. Ülkeye verecekleri her türlü hizmet, onların öteki dünya için yazılmış defterine yazıldığına inanırlarmış.
Ülke bu iki adamın elleri üzerinde biçimlendiğine inanırmış, ülke içinde yaşayanlar. Ülke içindeki her huzurlu durum bu ikisinin başarısı olarak görülürmüş. Yıllar içinde bu iki insan hiç görüş ayrılığına düştüğü gözükmemiştir. O roller içinde özneler değişse de, kurallar değişmezdi. Kurallar yaşamın vazgeçilmezdi. Yaşam içinde önemli olan devamlılıktı. Başbakan gider yenisi başbakan gelir. Bu böyle gelmiş böyle gidecektir. Devlette önemli olan kişiler değil, rollerdir.
Yıllar içinde rolünü değiştirmek isteyenlerde olmuştur elbette, o rollerin değiştiği döneme darbe demiş halk. Kendileri ise küçük bir ayarlama olarak bakmışlardır. Küçük ayarlamalar zaman zaman olmaktadır, biri ötekinin gidişatı değiştirdiği düşündüğünde olur bu durum. Genelde resmi kıyafetliler bu dönüşüme sert tepki gösterirler. Her ayarlama sonunda kan akar ama bir süre sonra akan kan dururmuş. Küçük ayarlamalar demek, kanın akması anlamına gelir.
Yıllar içinde ülke toprakları kan ile sulanırken, birden kan akmaz olmuş, o gün sabah saatlerinde marşlar ile uyanmış ülkenin sıradan halkı. Günlük kanlı kavgaya alışmış olanlar için ertesi gün anlaşılır gibi olmamış, evlerinde kalmışlar, işi olanlar sokağa çıkmış, hava kararmadan evlerine dönmüşler. Yeni bir süreç başladığını düşünmüşler. Yeni sürece uygun elbise giydirilmiş. Fakat birde gazete sayfalarında “bizim çocuklar başardı!” cümlesini duyar olmuşlar. Kim nerede demiş bizim çocukları diye düşünmemiş büyük çoğunluk. Bir süre tek başına resmi kıyafetler içinde yönetmiş ülkeyi, sivil olan ise ortada gözükmez olmuş. Resmi kıyafetler içinde meydanları dolaşıp kendisinin ne kadar haklı olduğunu anlatmış, büyük çoğunlukta hep alkışlamış, kim gelirse gelsin hep alkışlamıştır. Gelenek bozulmamıştır. Devlette önemli olan devamlılıktır, devamlılıkta sadece özneler değişir!
Zaman geçer, devran döner, sivil adam yeniden yerini alır. Güçsüzdür, fakat alttan alta güçlenmek için elinden geleni yapar. ‘Bizim çocuklar’ diyenler yeni bir strateji geliştirir ve o stratejiye uygun olarak politikalar belirlenir. Büyük çoğunluk bu yeni durumdan haberi yoktur, fakat her durumda da alkışlamaya devam eder. Gelene hem uyum gösterir, göstermemesi düşünülemez dahi. Eskinin en küçük partisi zaman içinde büyür büyür ve iktidara aday olur, o tarihe kadar kimse düşünemezdi, hep küçük ortak görülen biri birden büyüdüğünün farkına varmışlardır, küçük olduğuna inanda birden büyüdüğünde de şaşırmış durumdadır, uyum sağlayamaz ve bilmeden hatalar yapar, gider çadırda yerde ayakların dibinde oturur. Resmi kıyafetlilerin küçük bir ayarlaması olur, fakat gelende giden sivilden farkı yoktur, ‘bizim çocuklar’ diyenlerin stratejilerine uygun ve tek başlarına iktidara gelirler. Artık güçlü bir devlet için tek başına iktidar süreci başlamıştır. Arzu edilende bu değil miydi?
Tek başına gelmiştir, gelmesine de o günden sonra resmi kıyafetli ile sivil kıyafetli arasında çekişme gün yüzüne çıkmış durumdadır. Bir gün yurtdışına sefer yapılması kararı alınır, büyük çoğunlukta bunu destekler, hatta kan kan diye meydanlarda alkışlar ve sloganlar yükselir. Aksi sözler linç ile bastırılır. Sokakta barış demek devlete karşı gelmek olarak algılanır. Sefer yapılacaktır, yapılacakta ne zaman yapılacağına hep sivil ve resmi arasında çekişme ile ortaya çıkacağını düşünür, büyük çoğunluk. Ama bizim çocuklar diyenler onların kavgasını uzaktan seyreder ve zaman zaman ben ne dersem o olur demek için izin verdiği kadar ve izin verdiği yere kadar gideceği siyasi hedefleri belirler. Ve izin çıkar. Resmi ve sivil iki yönetici bu seferi zafer olarak sunar, zafer alkışlarla karşılanır. Fakat bu sefer sırasında bir şey olur ve bizim çocuklar diyenlerden hemen çekil, çok ileri gittiniz diyerek uyarı gelir gelmez, geri çekilme başlar. Sabah açıklama yapmaya hazırlanan sivil yönetici, konuşma metnini olduğu gibi değiştirir, çünkü geri çekilme olayından haberi yoktur. Resmi kıyafetli ona haber vermeden çekilmiştir, çünkü o daha yakın olduğunu hissediyordu bizim çocuklar diyene.
Tam bu sırada uykum kaçmaz mı, aman Allah’ım ne olacak bundan sonra, ben de yeniden rüya görmek için uykuya mı dalsam. Yaşadığımız günler ile alakası yok aslında bu rüyadan, benzerlikleri de lütfen ciddiye almayın derim… bu rüyadan ne sonuç mu çıkarmamız lazım, valla ben çıkaramadım, çıkaran varsa bana bir zahmet edip yazsın…
Yaz görünümlü bir kış gününden…
Yaz görünümlü bir kış gününden…
Hava yazı aratmıyor, kış gününde yazı yaşamak ne kadar normal bilemiyorum, fakat artık kışı uzun zamandır yaşamadığımızı düşünüyorum.
Yaşamın içinde değişiklikleri hemen kabul eder olduk, sorgulamadan. Soru sormak yerine kanıksamak yerini aldı. Biz günlük koşturmacamız içinde bireysel sorunlar altında ezilirken, toplumsal sorunlardan da nasibimizi alırken dahi bireysel kaldığımızı düşündüm. Bireysellik normaldir, fakat toplumun içinde yaşarken yalnız olmak duygusu gün geçtikçe sırtımıza bir kambur gibi oturmuş durumdadır. Bireysel hastalıklar gün geçtikçe artmaktadır, toplumsal bir hastalık olan panik atak, bireysel ve normal görünüyor. Panik içinde nefes almaya çalışanlar, kalabalık içinde kendi kendine konuşanlar, gülenler her an karşımıza çıkmaya başladı. Bireysel çıkışların en ilginci geçenlerde ekran önünde bir toplumsal acıya parmak basarak oldu. Bülent Ersoy savaş karşısında bir annenin duygusunu seslendirdi. Bu sese olumlu olduğu kadar olumsuz da sesler çıktı. En ilginci ve en aşağıdan vuran tepki bir milletin vekilinden çıktı. Ben sakalımı keserim, başka yerimi kestirmem derken, güya eleştiri yaptığını sanıyor. Milletin vekili bu olunca millet ne düşünmez ki? Elbette kendi kendine söylendi, tek başına kaldığında savaşa çocuğunu göndermek istemeyen annenin duygusu ile yaklaştı, fakat toplum içine girince evlatları savaşa gitmeyenlerin duygularına kapılıp düşünceleri ve duyguları dışında da sesler çıkarmıştır. Vatan millet söylevleri eşliğinde duygularının dışında sesler çıkaranların az olmadığını söylemekte abartı olmasa gerek. Bir futbol karşılaşması sırasında taraftar gibidir ölümler karşısında insanlar. Daha çok ölüm daha büyük zafer olarak algılayanlar normalleşmiştir. Ölümlerin ne yenilgi ne de zafer olmadığını, birer meta haline geldiğini düşünüyorum. Ölümler üzerinden geçinenler ve politikalarını belirleyenler her ölümde zafer atar gibi naralar attığını düşünüyorum. Her ölüm bir yerde bir kasanın dolması anlamındadır. Ölümden geçinenler az değildir ve bir metanın sermaye olarak piyasası olduğunu kanıksadık.
Ölümler olmazsa, büyük silah sanayi nasıl ayakta duracak? Ölümler olmazsa masa başında savaş yapanlar akşamları çocuklarına nasıl ekmek götürecekler? Ölümler olmazsa savunma sanayisi nasıl olacak? Ölümler birer sanayiyi besleyen meta oldu ve kanıksadık! Ölümlere karşı çıkanları ise çılgın olarak değerlendirdik, nasıl karşı olunur ölümlere karşı?
Ölümler sadece sınırlarda ve sınır ötesinde değil, sınırlar içinde de, bir fabrikanın içinde de, sokakta da olmaktadır. Ölüm yaşamın vazgeçilmezidir. Yaşam varsa ölümde vardır. Ölümü ticari birer araca döndürenler de vardır. Sadece cenaze firmaları değil, cenaze firmaları için torba üretenden, mezar yerlerine kadar, mezar yerlerinden taşlarına ve üzerine yazılacak yazılarına kadar birbiri içinde girmiş birer zincirleme sanayi ve onun çalışanları vardır. Ölüm iyi para getiren birer sermaye olmuştur. Ve bu durum bizim kanıksadığımızı bir durumdur. Buna karşı oldun mu, bu kadar kişinin ekmeğine hayır demek mi oluyor?
“Hayat bu, ne yapalım...Belki de, hayat bu değil ama, yine de ne yapalım...” demekte bugün Çetin Altan yazısında.
Yaz görünümlü bir kış gününde insanın aklına aslında başka şeyler gelmeli, fakat ne yaparsın ki, sokakta sadece gölgeler dolaşıyor, beynimde başka şeyler…
Hava yazı aratmıyor, kış gününde yazı yaşamak ne kadar normal bilemiyorum, fakat artık kışı uzun zamandır yaşamadığımızı düşünüyorum.
Yaşamın içinde değişiklikleri hemen kabul eder olduk, sorgulamadan. Soru sormak yerine kanıksamak yerini aldı. Biz günlük koşturmacamız içinde bireysel sorunlar altında ezilirken, toplumsal sorunlardan da nasibimizi alırken dahi bireysel kaldığımızı düşündüm. Bireysellik normaldir, fakat toplumun içinde yaşarken yalnız olmak duygusu gün geçtikçe sırtımıza bir kambur gibi oturmuş durumdadır. Bireysel hastalıklar gün geçtikçe artmaktadır, toplumsal bir hastalık olan panik atak, bireysel ve normal görünüyor. Panik içinde nefes almaya çalışanlar, kalabalık içinde kendi kendine konuşanlar, gülenler her an karşımıza çıkmaya başladı. Bireysel çıkışların en ilginci geçenlerde ekran önünde bir toplumsal acıya parmak basarak oldu. Bülent Ersoy savaş karşısında bir annenin duygusunu seslendirdi. Bu sese olumlu olduğu kadar olumsuz da sesler çıktı. En ilginci ve en aşağıdan vuran tepki bir milletin vekilinden çıktı. Ben sakalımı keserim, başka yerimi kestirmem derken, güya eleştiri yaptığını sanıyor. Milletin vekili bu olunca millet ne düşünmez ki? Elbette kendi kendine söylendi, tek başına kaldığında savaşa çocuğunu göndermek istemeyen annenin duygusu ile yaklaştı, fakat toplum içine girince evlatları savaşa gitmeyenlerin duygularına kapılıp düşünceleri ve duyguları dışında da sesler çıkarmıştır. Vatan millet söylevleri eşliğinde duygularının dışında sesler çıkaranların az olmadığını söylemekte abartı olmasa gerek. Bir futbol karşılaşması sırasında taraftar gibidir ölümler karşısında insanlar. Daha çok ölüm daha büyük zafer olarak algılayanlar normalleşmiştir. Ölümlerin ne yenilgi ne de zafer olmadığını, birer meta haline geldiğini düşünüyorum. Ölümler üzerinden geçinenler ve politikalarını belirleyenler her ölümde zafer atar gibi naralar attığını düşünüyorum. Her ölüm bir yerde bir kasanın dolması anlamındadır. Ölümden geçinenler az değildir ve bir metanın sermaye olarak piyasası olduğunu kanıksadık.
Ölümler olmazsa, büyük silah sanayi nasıl ayakta duracak? Ölümler olmazsa masa başında savaş yapanlar akşamları çocuklarına nasıl ekmek götürecekler? Ölümler olmazsa savunma sanayisi nasıl olacak? Ölümler birer sanayiyi besleyen meta oldu ve kanıksadık! Ölümlere karşı çıkanları ise çılgın olarak değerlendirdik, nasıl karşı olunur ölümlere karşı?
Ölümler sadece sınırlarda ve sınır ötesinde değil, sınırlar içinde de, bir fabrikanın içinde de, sokakta da olmaktadır. Ölüm yaşamın vazgeçilmezidir. Yaşam varsa ölümde vardır. Ölümü ticari birer araca döndürenler de vardır. Sadece cenaze firmaları değil, cenaze firmaları için torba üretenden, mezar yerlerine kadar, mezar yerlerinden taşlarına ve üzerine yazılacak yazılarına kadar birbiri içinde girmiş birer zincirleme sanayi ve onun çalışanları vardır. Ölüm iyi para getiren birer sermaye olmuştur. Ve bu durum bizim kanıksadığımızı bir durumdur. Buna karşı oldun mu, bu kadar kişinin ekmeğine hayır demek mi oluyor?
“Hayat bu, ne yapalım...Belki de, hayat bu değil ama, yine de ne yapalım...” demekte bugün Çetin Altan yazısında.
Yaz görünümlü bir kış gününde insanın aklına aslında başka şeyler gelmeli, fakat ne yaparsın ki, sokakta sadece gölgeler dolaşıyor, beynimde başka şeyler…
23 Şubat 2008 Cumartesi
Şarktan…
Şarktan…
“Yalan Şark’ta ayıp değildir.” (Falih Rıfkı Atay) diye söze girer yazar, söz bazen insanı alır geçmişe yolcular, bazen ise geleceğe taşır. Sözdür, uçar gider, fakat yazı kalıcıdır. Çizgi hep var olur ve kalır. Evren içinde sonsuzluk içinde durur, orada çizgi için zaman durmuştur. Geçmişte yazılanlara bakarken, günümüze çağrışımlar yapmaması olmaz, her geçmiş, günümüze bir şeyler taşır.
Osmanlı son döneminde arabaya binen kandın erkeklerde evlilik belgesi istenirmiş, şimdiden o günleri düşündüğümüzde gülünç gelir, fakat o günün gerçekliği olduğunu sararmış yapraklar arasında buluruz. Geçenlerde ben Kadıköy’de bir otele gittim, orada şahit olduğum bir durum vardı, gelen kadın erkekten evlilik cüzdanı isteniyordu, yasalarda yoktu, fakat uygulamada vardı. Tutuculaşırken, namus önem mi kazanıyor? Boşanmak için evlilikler! En azından otelde sorunsuz kalmak için evlilik!
İnsanlar ilk isim verildiğinde candandır, bizden biri olarak algılanır, ilk isimi ile çağrılır, hatta önüne daha candan hissettirmek için sıfatlar takılır. Sıfatlar zaman içinde değişime uğrar ve bey ya da bayana dönüşür. Bazıları hanım ya da beyefendi der. Meslek aldıkça önüne bilmem kim derken, haa şu meslekten olan mı deriz. Meslek kişiyi belirlemeye başlar. Meslek ilk yıllarında kuralları olduğu gibi kabul eden ve ona göre davranırken, konuşmalara sınır konur, siz ile hitaplar başlar. Bir sınır çizmektir siz demek. Sınırlar zaman içinde kutsallaştırılır, birinden bahsederken, İncil’den, Tevrat’tan alınma kutsal bir ada benzer. Korku ile karışık bahsedilir. Dönüşüm yaşamın içinde vardır. O dönüşümün nerelere varacağını kimse tahmin edemez. Bugün Susurluk davasında ya da Ergenekon davasında yargılananlar çocukluklarında nasıl adlandırılıyorlardı, korku ve çekinerek bugünkü gibi bahsedilmezlerdi o yıllarda.
Yalan günümüzde sıradanlaşmıştır, normal karşılanır hale gelmiştir. Yüzüne karşı gülerken, arkanızdan hemen farkı sözlerin söylenmeyeceği anlamına gelmez. Yalan yaşamın gerçekliğidir, şark’ta belirleyicidir. Liberal aydınların yalanların duvarın tosladıklarında gerçekle ilk defa karşılaşıyormuş gibi isyan içinde olmalarına gülerek bakıyorum. Çünkü onlar o yalana inandıklarında kendilerine yalan söylediklerinin farkında değiller miydi? Elbette farkındaydılar, şimdi hayal kırıklığı nereden kaynaklanıyor dersiniz? Kendi hedefleri yönünde yönlendiremedikleri için kızgın olmasınlar? Özgürlük anlayışı beklentiler ve duruşa göre değişim taşımaktaydı. Öncelikler birileri için türban olurken, birileri fikir özgürlüğü ile sınırlıyordu! Özgürlük kavramını ortaya atan Fransız devrimi ve ilk komun deneyi neler anlatıyordu? Geçmişten kalan resimlere ve yazılara bakarak bugünden o güne doğru yolculuk yapılabilinir, fakat o gün idealleri için barikatlarda ölenler, bugüne bakabilme şansı olsaydı neler düşünürlerdi? Yaşam barikatta ölmeye değer miydi?
Korkular acaba yalan söylemeye iten önemli bir itici güç olabilir mi? Korkular mı Şark’ta yalanı ayıp olmaktan çıkarmaktadır? Yaşamın kendisi yalan diye algılayanlar için yalan söylemek normaldir, önemli olan öteki dünyadır! Tek tanrılı dinlerde öteki dünyaya giderken günahları affettirecek bir kutsal mekan hep var olmuştur. Günahsız ve yalansız olarak yollar açılır…
“Yalan Şark’ta ayıp değildir.” (Falih Rıfkı Atay) diye söze girer yazar, söz bazen insanı alır geçmişe yolcular, bazen ise geleceğe taşır. Sözdür, uçar gider, fakat yazı kalıcıdır. Çizgi hep var olur ve kalır. Evren içinde sonsuzluk içinde durur, orada çizgi için zaman durmuştur. Geçmişte yazılanlara bakarken, günümüze çağrışımlar yapmaması olmaz, her geçmiş, günümüze bir şeyler taşır.
Osmanlı son döneminde arabaya binen kandın erkeklerde evlilik belgesi istenirmiş, şimdiden o günleri düşündüğümüzde gülünç gelir, fakat o günün gerçekliği olduğunu sararmış yapraklar arasında buluruz. Geçenlerde ben Kadıköy’de bir otele gittim, orada şahit olduğum bir durum vardı, gelen kadın erkekten evlilik cüzdanı isteniyordu, yasalarda yoktu, fakat uygulamada vardı. Tutuculaşırken, namus önem mi kazanıyor? Boşanmak için evlilikler! En azından otelde sorunsuz kalmak için evlilik!
İnsanlar ilk isim verildiğinde candandır, bizden biri olarak algılanır, ilk isimi ile çağrılır, hatta önüne daha candan hissettirmek için sıfatlar takılır. Sıfatlar zaman içinde değişime uğrar ve bey ya da bayana dönüşür. Bazıları hanım ya da beyefendi der. Meslek aldıkça önüne bilmem kim derken, haa şu meslekten olan mı deriz. Meslek kişiyi belirlemeye başlar. Meslek ilk yıllarında kuralları olduğu gibi kabul eden ve ona göre davranırken, konuşmalara sınır konur, siz ile hitaplar başlar. Bir sınır çizmektir siz demek. Sınırlar zaman içinde kutsallaştırılır, birinden bahsederken, İncil’den, Tevrat’tan alınma kutsal bir ada benzer. Korku ile karışık bahsedilir. Dönüşüm yaşamın içinde vardır. O dönüşümün nerelere varacağını kimse tahmin edemez. Bugün Susurluk davasında ya da Ergenekon davasında yargılananlar çocukluklarında nasıl adlandırılıyorlardı, korku ve çekinerek bugünkü gibi bahsedilmezlerdi o yıllarda.
Yalan günümüzde sıradanlaşmıştır, normal karşılanır hale gelmiştir. Yüzüne karşı gülerken, arkanızdan hemen farkı sözlerin söylenmeyeceği anlamına gelmez. Yalan yaşamın gerçekliğidir, şark’ta belirleyicidir. Liberal aydınların yalanların duvarın tosladıklarında gerçekle ilk defa karşılaşıyormuş gibi isyan içinde olmalarına gülerek bakıyorum. Çünkü onlar o yalana inandıklarında kendilerine yalan söylediklerinin farkında değiller miydi? Elbette farkındaydılar, şimdi hayal kırıklığı nereden kaynaklanıyor dersiniz? Kendi hedefleri yönünde yönlendiremedikleri için kızgın olmasınlar? Özgürlük anlayışı beklentiler ve duruşa göre değişim taşımaktaydı. Öncelikler birileri için türban olurken, birileri fikir özgürlüğü ile sınırlıyordu! Özgürlük kavramını ortaya atan Fransız devrimi ve ilk komun deneyi neler anlatıyordu? Geçmişten kalan resimlere ve yazılara bakarak bugünden o güne doğru yolculuk yapılabilinir, fakat o gün idealleri için barikatlarda ölenler, bugüne bakabilme şansı olsaydı neler düşünürlerdi? Yaşam barikatta ölmeye değer miydi?
Korkular acaba yalan söylemeye iten önemli bir itici güç olabilir mi? Korkular mı Şark’ta yalanı ayıp olmaktan çıkarmaktadır? Yaşamın kendisi yalan diye algılayanlar için yalan söylemek normaldir, önemli olan öteki dünyadır! Tek tanrılı dinlerde öteki dünyaya giderken günahları affettirecek bir kutsal mekan hep var olmuştur. Günahsız ve yalansız olarak yollar açılır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)