Adana’da neler oluyor?
Adana’da seçim sonrası başlayan tartışma, eski kirli çamaşırların ortaya serilmesi ile devam ediyor. AKP eski belediye başkanı, şimdi ki MHP belediye başkanı Durak’ın nasıl başkanlığı bu kadar uzun süreli elinde bulundurduğunu anlatan trajik komik bir öyküyü, AKP medyası sayesinde izliyoruz.
Burada olanlar büyükşehir gibi bütçesi büyük belediyeler ve küçük bütçeli belediyeler içinde geçerlidir. İktidarda kalmak bu kadar önemli olmasının tek bir nedeni vardır, o da bütçenin kullanımıdır. Bu bütçeleri nasıl kullandıkları ise açık değildir, çünkü o kadar karmaşık ilişkiler ve uygulamalar var ki, bu yasalar içinde kanıtlamak zordur. İslam yasası içinde zinayı kanıtlamak ne kadar zor ise, belediyelerin bütçelerinin kullanımındaki ayrımcılığı kanıtlamak o kadar zordur. Sadece hissederiz!
Seçimler söz konusu olunca, seçimlerin sadece görüntüsel olduğunu, asıl seçimin kimler tarafından yapıldığını yakılmış oy pusulaları daha iyi anlatır. Sandığa atılan oy normalde bellidir, kimler oy kullandığı da bellidir, fakat çıkan sonuç kontrol edilmesi zordur, çünkü kimin hangi partiye oy attığı bilinmemektedir. İşte bu bilinmezlik durumu oyların renginin değişimine sebep olmaktadır.
Seçimler gündeme geldikten sonra, AKP taraftarı gazeteler hep bir ağızdan belirli bir propagandayı yapmıştır. Bunların içinde en dikkate değen yakın zamanda el değiştiren Sabah ve ATV olmuştur. Her iki medya taraflı haberleri yanında, taraftar sorular ile okuyucusu ve izleyicisini yönlendirmiştir. Basın tarafsız değil, taraf olduğunu açık açık ilan etmiştir. Bu açıklık, o kadar çıplak olarak sokaklara dağılmıştır ki, yandaş aday belediye başkanları sokaklarda dağıttırmıştır. Sokaklarda dağılan gazetelere, belediyeye ait yerlerde seyredilen kanallara bakılırsa, hangi yayın organı yandaş olduğu açık olarak kendisini gösterir. Kısaca diyet ödenmiştir ve ödenmeye de devam edilmektedir.
Seçim yasaklarının başlamadan önce, başbakan bir fabrika açmıştır. O fabrikanın sahibi gözlerden kaçtı sanırım, yeni bir medya grubunun sahibine aittir. Burnunda çiçek taşıyan ve farklı bir gazete olduğunu belirterek yaşam alanına giren, Haber Türk gazetesinin sahibi olan Ciner grubuna ait olan bir fabrikanın açılması ve sonucu ortadadır. Bizler sadece hissetmekle kalırız olayları, kanıtlayamayız aralarındaki konuşmaları. Fakat yayın politikasına bakılırsa, kimlere karşı sesini yükselttiğine bakarak bir şeyleri kavramaya çalışırız. Yandaş olmak demek, illa açı açık desteklemek anlamına gelmez, gazetelerde ve dizilerde yapılan gizli reklam gibidir. Ve bizim ülkemizde medya bu gizli yönetmeleri çok iyi öğrenmiş ve uygulamaktadır.
Seçimler başka bir gerçekliği tüm çıplaklığı ile sermiştir. Bir seçmen Diyarbakır’da DTP’li, İstanbul’da AKP’li olduğunu çıplak olarak göstermiştir. Konya Cihanbeyli kasabasına bakın, orada da çok ilginç sonuç ile karşılaşırsınız. Orta Anadolu’da Kürt sanatçıların verdiği konserlere on binler katılmaktadır. Fakat seçim sonucunda sandıktan Kürtleri temsil ettiğini iddia eden partiye bir oy bile çıkmamıştır, aksine oralarda MHP oy artırması yapmıştır. Kimlik politikası yaptığı iddia edilen parti, belirli bir coğrafya ile sınırlanmış, sınırı geçince potansiyel seçmeni o partiye oy vermemiştir. Hani genel bir söylem vardır, et ile tırak gibi, şimdi ülkemiz şehirlerinde her kültür kendine yaşam alanı bulmuştur, o yaşam alanında seçmenin tercihleri de değişmektedir. Üstelik kendilerini o yaşam alanında saklamamaktadırlar. Kendilerini gizliyor derse yanılırız, büyük şehirlerde Kürtler açık kimlikleri ile ortadadırlar ve yürüyüşlere kendi sesleri ile katılmaktadır. Bu seçim bir çok soruyu ortaya bırakmıştır.
CHP Güney ve Doğu Anadolu’da yok denmektedir, peki, aynı soruyu Orta Anadolu diye sorsak, acaba orada var mıdır? Seçim sonuçlarına göre iki il dışında yoktur. Güney’de ne kadar varlık göstermişler ise, Orta’da da aynı şekilde varlık göstermiştir. CHP şimdi bölgesel bir parti mi diye soramadan geçemiyorum, bölgesel olmaz ama kıyı partisi diyebiliriz! Denizi görmeyen ilerde yoklar!
Adana’da neler oluyor diye sormuştuk, Adana’da olan şeyler Türkiye’de olan sıradan şeyler oluyor dersek, acaba haksızlık mı etmiş oluyoruz?
4 Nisan 2009 Cumartesi
3 Nisan 2009 Cuma
Bir açıklama yapılır…
Bir açıklama yapılır…
Bir ülkenin başbakanı ya da başkanı bir açıklama yapar ve açıklama bir çok hatayı içinde barındırır. Bunun üzerine açıklama yapana yakın görüşteki medya çalışanları, o hatanın bilinçli olarak yapıldığını düşünür ve hemen o açıklamadan ne anlatılmak istendiği kamuoyuna açıklanır. Aslında başkan yanlış söylemedi ama siz yanlış anladınız demek ister!
Düz bir okuma ile mantık hatalarını görürsünüz, tıpkı kutsal kitaplarda olduğu gibi. Fakat o hatalar bir mucizeyi anlatıyor diye düşünülür ve ona göre yorumlanır. Tesadüfi gelen rakamlara verilen anlamlar, yine tesadüfi olarak bir kelimeden binlerce anlam çıkarılmaya zorlanılır ve hatta o kadar anlamlar yüklenilir ki, bir çok doğru ortaya çıkar ve her doğru kendi doğrultusunda yürür. O yüzden, bir dinin yüzlerce yolu vardır, yani tarikatları olması doğaldır. Her tarikat, kendi doğrularını ve anlayışlarını anlatır ve her tarikat yine bir doğruyu o kutsal kitaptan bulur. O doğrular tartışılmaz ve sonsuz itikat gereklidir.
Bir ülkenin seçilmiş ya da seçilmemiş başkanı bir açıklama yapar ve onun yolunu kendi yolu olarak görenler, o açıklamadan bir çok anlam çıkardırlar ve kamuoyuna sunarlar. Ondan dolayı, iktidar yanında yer alan basın sayısı fazladır. Her basın, kendi doğrularını kamuoyuna aktarır ve kendi okuru tarafından tartışılmaz doğru olarak kabul edilir. Ondan sonra yapılacak yorumlar işte, o yorumlar temel alınarak yapılır. Bugün basında yorumun yorumu yapılması kadar doğal bir şey yoktur. Orijinal söylemden çoktan uzaklaşıldığı, hatta yok sayıldığı bile görülür.
Karikatür sanatı içinde daha çıplak görülür. Bir politikacının karikatürü çizilir, o çizilen karikatüre bakarak diğer karikatüristler çizim yapar, sonuçta orijinal olandan daha sevimli ya da sevimsiz bir tip çıkar. Sevimli çizimler genelde yalaka basında olur. Karikatürlere bakarak bir sözün ne kadar anlamlar yüklendiğine şahit olursunuz. Burada amaç iktidar sahibinin otoritesinin daha güçlendirilmesidir. Eğer bir adam üzerine çok yazı yazılır ve söylenir ise, ona yüklenen anlamlarda o kadar çoğalır ve ne kadar çok anlam yüklenirse, o kadar kutsal bir kişilik olarak görülür. O yüzden iktidarı elinde bulunduranlar sürekli medya önünde olmak isterler, onlar bilirler ki, medya önünde ne kadar çok olursa o kadar az tartışılır!
İktidarda olmak demek, yönettiği kesimi mutlak itaate zorlamak demektir. Mutlak itaat ise, o kişilerin başka şeyler düşünmelerini engellemek, başka yaşamların görmelerini ve hissetmelerini ortadan kaldırmaktır. O yüzden, kapalı toplumlarda dikta rejimlerin olması şaşırtıcı değildir. Kapalı toplumda mantık ile hareket edilmez, duygu ile dünyaya bakılır. Duygunun ise yönlendirilmesi ve gerektiğinde silaha dönüştürülmesi insanlık tarihi içinde çok görülmüştür. Kitlesel katliamlar ve soykırımlar bunların sonucunda olmuştur.
Başbakan bir açıklama yapar, der ki; teğet geçti bütün krizler bizi. Yaşanlar bilir ki, teğet değil, deldi de geçti! Hatta geçmedi, hala kıvır kıvır kıvırmaya devam ediyor! Fakat yandaş medya hiçbir şey yokmuş gibi, son üretilen lüks daireler ve arabaların nasıl kapış kapış gittiğini anlatan haberler yaparlar. Hatta bazıları, bu sorunlara hiç değinmez ve son yüzyılın veya tarihimizin ilk soruşturması diye bir davayı gündeme alarak, sürekli gündem değiştirilir. Orada yargılananların ceza almış olması bizim sorunlarımızı sanki ortadan kaldıracak, ülke güllük gülistanlık olacakmış gibi sunulur. Ve saf saf vatandaşlara denir ki, bu sorunlar çözülürse, ülke eskisi gibi hiçbir zaman olmayacak! Evet, hiçbir zamana eskisi gibi olmadı, olamayacakta, çünkü yaşanalar bir daha yaşanmamıştır. Birkaç eski suçlunun ceza alması küçümsenmez, en azından gelecekte yapacaklar için bir gözdağı olur ama hiçbir zaman geçmiş ile gerçek anlamda yüz yüze gelinmeyecektir, çünkü devlet sırları hep kendisini bir noktada gösterecektir. ‘Bu vatan için kurşun atan kahramandır ve devlet sırrıdır.’ Eğer sırlar ortaya yayılırsa, ki onu ancak büyük birader istediğinde yayılır, yerine yeni sırların alacağı kaçınılmazdır.
Devletin üst kademesinden biri açıklama yapar ve açılama yalanlanamayacak kadar açık ve net ise, o zaman o açıklama yok sayılır ve yalanlanır. Bunu da yandaş medya en iyi şekilde yapar, eğer yandaş medya güvenirliğini yitirmiş ise, o zaman başka yol bulunur ve tehdit ile güvenilir olduğuna inanılan medyada açıklama yapılır. Bu sayede hem siyasetçi güvenirliğini korumuş olur, hem de siyaset temize çıkmış olur. O yüzden siyasiler bir şey açıklama yaptıklarında her cümle özen ile seçilir ve her kelimeye başka anlamlar yüklenecek şekilde cümleler kurulur. Bu cümleler mantık hatalarını kapsaması önemlidir, çünkü gerektiğinde her kelime üzerine oynanarak anlam yüklenebilir. Ondan dolayı iktidar başında olanların açıklamaları hep çelişkiler içindedir.
Bizde bir atasözü vardır, ‘delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkarmamış!’ Acaba, bu söz bugün için mi söylenmiş? Bu anlattıklarım dünyanın herhangi bir ülkesi içinde geçerlidir, hemen özel anlamlar yüklemeyin lütfen!
Bir ülkenin başbakanı ya da başkanı bir açıklama yapar ve açıklama bir çok hatayı içinde barındırır. Bunun üzerine açıklama yapana yakın görüşteki medya çalışanları, o hatanın bilinçli olarak yapıldığını düşünür ve hemen o açıklamadan ne anlatılmak istendiği kamuoyuna açıklanır. Aslında başkan yanlış söylemedi ama siz yanlış anladınız demek ister!
Düz bir okuma ile mantık hatalarını görürsünüz, tıpkı kutsal kitaplarda olduğu gibi. Fakat o hatalar bir mucizeyi anlatıyor diye düşünülür ve ona göre yorumlanır. Tesadüfi gelen rakamlara verilen anlamlar, yine tesadüfi olarak bir kelimeden binlerce anlam çıkarılmaya zorlanılır ve hatta o kadar anlamlar yüklenilir ki, bir çok doğru ortaya çıkar ve her doğru kendi doğrultusunda yürür. O yüzden, bir dinin yüzlerce yolu vardır, yani tarikatları olması doğaldır. Her tarikat, kendi doğrularını ve anlayışlarını anlatır ve her tarikat yine bir doğruyu o kutsal kitaptan bulur. O doğrular tartışılmaz ve sonsuz itikat gereklidir.
Bir ülkenin seçilmiş ya da seçilmemiş başkanı bir açıklama yapar ve onun yolunu kendi yolu olarak görenler, o açıklamadan bir çok anlam çıkardırlar ve kamuoyuna sunarlar. Ondan dolayı, iktidar yanında yer alan basın sayısı fazladır. Her basın, kendi doğrularını kamuoyuna aktarır ve kendi okuru tarafından tartışılmaz doğru olarak kabul edilir. Ondan sonra yapılacak yorumlar işte, o yorumlar temel alınarak yapılır. Bugün basında yorumun yorumu yapılması kadar doğal bir şey yoktur. Orijinal söylemden çoktan uzaklaşıldığı, hatta yok sayıldığı bile görülür.
Karikatür sanatı içinde daha çıplak görülür. Bir politikacının karikatürü çizilir, o çizilen karikatüre bakarak diğer karikatüristler çizim yapar, sonuçta orijinal olandan daha sevimli ya da sevimsiz bir tip çıkar. Sevimli çizimler genelde yalaka basında olur. Karikatürlere bakarak bir sözün ne kadar anlamlar yüklendiğine şahit olursunuz. Burada amaç iktidar sahibinin otoritesinin daha güçlendirilmesidir. Eğer bir adam üzerine çok yazı yazılır ve söylenir ise, ona yüklenen anlamlarda o kadar çoğalır ve ne kadar çok anlam yüklenirse, o kadar kutsal bir kişilik olarak görülür. O yüzden iktidarı elinde bulunduranlar sürekli medya önünde olmak isterler, onlar bilirler ki, medya önünde ne kadar çok olursa o kadar az tartışılır!
İktidarda olmak demek, yönettiği kesimi mutlak itaate zorlamak demektir. Mutlak itaat ise, o kişilerin başka şeyler düşünmelerini engellemek, başka yaşamların görmelerini ve hissetmelerini ortadan kaldırmaktır. O yüzden, kapalı toplumlarda dikta rejimlerin olması şaşırtıcı değildir. Kapalı toplumda mantık ile hareket edilmez, duygu ile dünyaya bakılır. Duygunun ise yönlendirilmesi ve gerektiğinde silaha dönüştürülmesi insanlık tarihi içinde çok görülmüştür. Kitlesel katliamlar ve soykırımlar bunların sonucunda olmuştur.
Başbakan bir açıklama yapar, der ki; teğet geçti bütün krizler bizi. Yaşanlar bilir ki, teğet değil, deldi de geçti! Hatta geçmedi, hala kıvır kıvır kıvırmaya devam ediyor! Fakat yandaş medya hiçbir şey yokmuş gibi, son üretilen lüks daireler ve arabaların nasıl kapış kapış gittiğini anlatan haberler yaparlar. Hatta bazıları, bu sorunlara hiç değinmez ve son yüzyılın veya tarihimizin ilk soruşturması diye bir davayı gündeme alarak, sürekli gündem değiştirilir. Orada yargılananların ceza almış olması bizim sorunlarımızı sanki ortadan kaldıracak, ülke güllük gülistanlık olacakmış gibi sunulur. Ve saf saf vatandaşlara denir ki, bu sorunlar çözülürse, ülke eskisi gibi hiçbir zaman olmayacak! Evet, hiçbir zamana eskisi gibi olmadı, olamayacakta, çünkü yaşanalar bir daha yaşanmamıştır. Birkaç eski suçlunun ceza alması küçümsenmez, en azından gelecekte yapacaklar için bir gözdağı olur ama hiçbir zaman geçmiş ile gerçek anlamda yüz yüze gelinmeyecektir, çünkü devlet sırları hep kendisini bir noktada gösterecektir. ‘Bu vatan için kurşun atan kahramandır ve devlet sırrıdır.’ Eğer sırlar ortaya yayılırsa, ki onu ancak büyük birader istediğinde yayılır, yerine yeni sırların alacağı kaçınılmazdır.
Devletin üst kademesinden biri açıklama yapar ve açılama yalanlanamayacak kadar açık ve net ise, o zaman o açıklama yok sayılır ve yalanlanır. Bunu da yandaş medya en iyi şekilde yapar, eğer yandaş medya güvenirliğini yitirmiş ise, o zaman başka yol bulunur ve tehdit ile güvenilir olduğuna inanılan medyada açıklama yapılır. Bu sayede hem siyasetçi güvenirliğini korumuş olur, hem de siyaset temize çıkmış olur. O yüzden siyasiler bir şey açıklama yaptıklarında her cümle özen ile seçilir ve her kelimeye başka anlamlar yüklenecek şekilde cümleler kurulur. Bu cümleler mantık hatalarını kapsaması önemlidir, çünkü gerektiğinde her kelime üzerine oynanarak anlam yüklenebilir. Ondan dolayı iktidar başında olanların açıklamaları hep çelişkiler içindedir.
Bizde bir atasözü vardır, ‘delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkarmamış!’ Acaba, bu söz bugün için mi söylenmiş? Bu anlattıklarım dünyanın herhangi bir ülkesi içinde geçerlidir, hemen özel anlamlar yüklemeyin lütfen!
NATO’ya hayır!
NATO’ya hayır!
Bugünler de iki ülke 27 ve 28. üye olarak NATO zirvesine katılacakmış. Onlar o katılım anlaşmasını imzalarken, dışarıda da protestolar olacaktır.
NATO ülkemize mutluluk değil, acıyı getirmiştir. NATO üyesi olan ülkemizde Gladio örgütlenmesi henüz çözülmüş ve sorgulanmış değildir.
NATO, bize ne kazandırmıştır? Bugünkü koşullara bakarak rahat olarak söyleyebiliriz, NATO ülkemizde köklü bir sol düşmanlığı yaratmış, halkalar arasında düşmanlığı körüklemiştir. NATO’ya üye olmak için Kore savaşında yer almış ve binlerce evladımızı orada bırakmak zorunda kalmışız. Bütün bu ölümler, bugünkü güvensiz ortam için mi? Bugün korku cumhuriyetinde yaşıyorsak eğer, bunun tek sorumlusu vardır, NATO!
NATO, sadece ülkemiz içinde değil, komşularımız arasında da düşmanlığı körüklemiştir. Komşularımız ile sorunlar yaşıyorsak bunun bir tek sorumlusu vardır! NATO!
Devletin organlarının yurt dışından kontrol mekanizmasını yaratan ve sistemli bir darbeci yapıya kavuşmamızın bir tek sebebi vardır, NATO üyeliğidir!
NATO’nun varlık sebebi olan kutuplaşma yok olmuş olmasına rağmen, eski doğu bloğundaki ülkeleri arasına alarak, NATO neden vardır ve kime karşı örgütlenmektedir?
NATO’ya üye olmak için Kore dağlarında bırakılan sigara ve orada dökülen kanlar bizimdir. Bugün ülkemiz içinde toprağı sulayan kanlar bizimdir. Kanın toprağı sulanması istenmiyorsa eğer, NATO’ya HAYIR!
NATO’nun yaratmış olduğu GLADİO (Kontrgerilla) örgütlenmesi dağıtılsın! Dağıtılabilmesi için, NATO üyeliğinden çıkmamız gerekmektedir, çünkü NATO gerek gördüğü yapılanmayı korumaya ve yaşatmaya devam etmektedir. Bugün Ergenekon davası altında yapılan soruşturmada, hala aktif olarak çalışan kontrgerilla örgütlenmesine ve yapılanmasına dokunulmamıştır. O yüzden bugünkü dava Susurluk davasından geridir. Çünkü susurluk davası görev başındakilerini sorgulamak istiyordu, başaramadı. Başarmamamsının arkasında en büyük güç NATO’dur. Eğer NATO istemiş olsaydı bugün Gladio sorunu ve sonuçları ile uğraşır olmazdık.
NATO, ülkemizdeki demokrasisinin çelişkiler ve çarpıklıklar ile oluşmasının tek sorumlusudur, çünkü NATO istemiş olsaydı darbeler ile demokrasimiz kesintiye uğratılmazdı, 12 Eylül anayasası hala yürürlükte olmazdı.
Bugün ülkemizin içinde demokrasi mücadelesi yapılıyorsa eğer, NATO’nun bize giydirmiş olduğu elbise yüzündedir. Bizler, NATO’nun bize giydirdiği elbiseyi kullanmak istemiyorsak, gerçek demokrasi ve özgürlük istiyorsak, o zaman sesimizi yükseltelim ve NATO’ya hayır diyelim…
Bugünler de iki ülke 27 ve 28. üye olarak NATO zirvesine katılacakmış. Onlar o katılım anlaşmasını imzalarken, dışarıda da protestolar olacaktır.
NATO ülkemize mutluluk değil, acıyı getirmiştir. NATO üyesi olan ülkemizde Gladio örgütlenmesi henüz çözülmüş ve sorgulanmış değildir.
NATO, bize ne kazandırmıştır? Bugünkü koşullara bakarak rahat olarak söyleyebiliriz, NATO ülkemizde köklü bir sol düşmanlığı yaratmış, halkalar arasında düşmanlığı körüklemiştir. NATO’ya üye olmak için Kore savaşında yer almış ve binlerce evladımızı orada bırakmak zorunda kalmışız. Bütün bu ölümler, bugünkü güvensiz ortam için mi? Bugün korku cumhuriyetinde yaşıyorsak eğer, bunun tek sorumlusu vardır, NATO!
NATO, sadece ülkemiz içinde değil, komşularımız arasında da düşmanlığı körüklemiştir. Komşularımız ile sorunlar yaşıyorsak bunun bir tek sorumlusu vardır! NATO!
Devletin organlarının yurt dışından kontrol mekanizmasını yaratan ve sistemli bir darbeci yapıya kavuşmamızın bir tek sebebi vardır, NATO üyeliğidir!
NATO’nun varlık sebebi olan kutuplaşma yok olmuş olmasına rağmen, eski doğu bloğundaki ülkeleri arasına alarak, NATO neden vardır ve kime karşı örgütlenmektedir?
NATO’ya üye olmak için Kore dağlarında bırakılan sigara ve orada dökülen kanlar bizimdir. Bugün ülkemiz içinde toprağı sulayan kanlar bizimdir. Kanın toprağı sulanması istenmiyorsa eğer, NATO’ya HAYIR!
NATO’nun yaratmış olduğu GLADİO (Kontrgerilla) örgütlenmesi dağıtılsın! Dağıtılabilmesi için, NATO üyeliğinden çıkmamız gerekmektedir, çünkü NATO gerek gördüğü yapılanmayı korumaya ve yaşatmaya devam etmektedir. Bugün Ergenekon davası altında yapılan soruşturmada, hala aktif olarak çalışan kontrgerilla örgütlenmesine ve yapılanmasına dokunulmamıştır. O yüzden bugünkü dava Susurluk davasından geridir. Çünkü susurluk davası görev başındakilerini sorgulamak istiyordu, başaramadı. Başarmamamsının arkasında en büyük güç NATO’dur. Eğer NATO istemiş olsaydı bugün Gladio sorunu ve sonuçları ile uğraşır olmazdık.
NATO, ülkemizdeki demokrasisinin çelişkiler ve çarpıklıklar ile oluşmasının tek sorumlusudur, çünkü NATO istemiş olsaydı darbeler ile demokrasimiz kesintiye uğratılmazdı, 12 Eylül anayasası hala yürürlükte olmazdı.
Bugün ülkemizin içinde demokrasi mücadelesi yapılıyorsa eğer, NATO’nun bize giydirmiş olduğu elbise yüzündedir. Bizler, NATO’nun bize giydirdiği elbiseyi kullanmak istemiyorsak, gerçek demokrasi ve özgürlük istiyorsak, o zaman sesimizi yükseltelim ve NATO’ya hayır diyelim…
29 Mart 2009 Pazar
Kriz ortamı!
Kriz ortamı!
Kriz ortamı içinde iş arayanları bekleyen en büyük tehlike, iş mektuplarının çöpe atılmasıdır. Büyük umutlar ile yazılan mektupların amacına dahi ulaşmadan çöp kutusuna gitmesidir. Umut ile cevap bekleyenler ise umutlarını Godot’u bekler gibi bekleyenlere döndermiştir. Hiç gelmeyecek olana yönelik umut, büyük hayal kırıklıklarını ve gelecek için yapılacak olan enerjinin tükenmesidir.
Kriz ortamı içinde yaşayanların enerjileri tükenmiştir. Tükenen sadece enerji değil, umutlardır. Umudu olmayanın bu dünyada beklentisi de olmaz. Umudun yaratılması için kişinin yapabileceği fazla bir şey yoktur, çünkü o güne kadar kişi, görev adamı olarak yaşamıştır. Görev verilmiş ve o görevi gerektiği gibi yerine getirmiştir. Bütün görevleri en iyisini yapan birinin, bir gün işinden olması anlaşılır gibi değildir. Verilen her işi titiz olarak yapan vatandaş, bir gün kriz adı verilen büyük bir ekonomik durgunluk ile kapının önünde olmasıdır.
Çalışan insanlar genelde görev adamıdır. Çünkü çalışan insan, o güne kadar verileni yapmıştır ve çalıştığı kurumun ilerlemesi için her türlü özveriyi göstermiştir. Bir gün yaptıklarının anlaşılacağı ve takdir göreceğini düşünür. İş aslanın ağzındadır ve ne görev verilirse onu yapmak ile yükümlüdür. Hiçbir zaman görevini aksatmamış, patronun gözde elemanıdır. Onun sanki bir sırdaşıdır. İşte yaşananlar, işte kalmıştır. Eve iş götürmüş ama evdekilere dahi bir şey söylememiştir. Mutsuz olduğu durumlarda dahi içine atmıştır. Dışarıya sır vermemiştir. Her türlü olumsuz durumu görmemezlikten gelmiştir, örnek bir çalışan olarak, hep önde olmuştur.
Kriz yaşananların yok olmasıdır. Onca yılın birikimin kapı ile ayrılmasıdır. Kapının arkasında olmak ile önünde olmak gibi bir çizgidir. O çizginin hangi tarafında olduğu önemlidir. Önünde olduğunda, sıra beklemek zorundadır, çünkü kapının arkasındaki masa başındaki ile görüşmek için araya adam koymak zorunda olduğunu yaşayarak öğrenecektir. Çünkü yazdığı iş başvuruları, çöpe gittiğini bir telefon konuşmasında öğrenecektir.
İş başvurusu yaptıktan sonra, bir süre beklemiştir ve tecrübeleri ile o işe layık olduğunu düşünmüştür ve işe alınacak en şanslı insan olduğunu peşinen kabul etmiştir. Fakat zaman geçer ve beklediği yanıt gelmemektedir. Eski çalıştığı yerden bilir, iş peşine düşülmeden olmaz. İş başvurusunun peşine düşer ve telefon ile arar. Telefonun arkasından gelen sakin bir ses ile konuşur ve durumunu anlatır. Aynı tek düzeydeki ses, şirketin durumu ve başvurular hakkında bilgi verir. Bu kriz ortamında eskisinden daha çok fazla iş başvurusu geldiğini ve o başvuruları okuyacak elemen bulmak zorunluluğu ortaya çıktığını ama o elemanı alacak ekonomik güç olmadığına göre, başvuruları ilk önce görüntüsel olarak ayırdığını, pulun yapıştırmasına göre, yazının biçimine göre ön eleme yapıldığını anlatır. Hiç içi açılmayan bir çok başvuru mektubu baştan elenir. İçeriği dahi bilinmez. Sonra en az düzeye indirildiğinde, bir kaçının zarfının açıldığı ve ilk cümlelere bakıldığını bildirir. Fotoğrafları genelde yakışıklı ve güzel olanlar tercih edilir, diğerleri elenir. Bu elemeler sonucunda, en aza indiğinde, genç ve maliyeti en düşük olan tercih edilir, çünkü şimdi ne kadar aylık ile çalışmak istediğine ilgili bilgi başvuruda vardır. Eğer bu bilgi yoksa peşinen elenir. Tıpkı ihaleye giren firma gibi başvurular olur. En düşük maliyetli ve en tecrübeli, yakışıklı / güzel biri ile, ön görüşme için randevu yapılır ve çağrılır. Diğerlerine yanıt dahi yazılmaz, çünkü maliyet sorunu vardır. Bütün bunları aşanlar şanslıdır.
Bunların dışında en önemli tercih, birinin başvuran kişiyi o firmaya tavsiye etmesidir. Tavsiye edenin patronlar ile samimiyeti bu aşamada önemlidir. O orana göre kişinin iş başvurusu kabul edilir ve incelenir.
Günümüzde bütün bunları aşarak işe başlayanlar çok şanslıdır ama işe başlayan kendisini kanıtlayabilmek için, hasta dahi olsa rapor almaz, en zor koşullarda olan görevi bile gönüllü kabul eder. Kadın ya da erkeklerin iş yerinde taciz ya da birlikte yaşama tekliflerine açık olması gereklidir. Çünkü iş artık ağızda değil, başka yerdedir. İş için yapılmayacak özveri yoktur. Hükümetin vermiş olduğu her türlü teşviklerden de yararlanır işveren. Yeter ki iş yeri açık kalsın!
Günümüzde iş arayanlar, tecrübelerine göre değil görünümlerine göre tercih edilmesine itiraz etmemeleri kendi çıkarları açısından önemlidir. İşi olanlar, eskisi gibi hak için greve akıllarına bile getiremezler. Daha uzun çalışmaya itiraz etmemeleri gereklidir. İş için görev bekleyen milyonlar artık kapının önünde sıraya girmiş durumdadır. Tanıdık arayanlar da sırada olduğunu unutulmamalıdır.
Kriz ortamı demek, sefaletin ve açlığın daha fazla olması yanında, kimliksizleşmiş insanlarında çoğalmasını getirir. Kimliksizleşen insanların çoğalması yaşam kalitesinin düşmesi ve kriminal olayların artması tesadüfi değildir.
Kriz ortamı birilerini teğet geçerken, birilerinin yüzünü güldürür, birilerinin yüzlerine yeni maskelerin takılmasına sebep olur. Kriz toplumlarının mutluluk üzerine bir araştırılma yapılmış olsa, nasıl bir sonuç ile karşılaşırız dersiniz?
Kriz ortamı içinde iş arayanları bekleyen en büyük tehlike, iş mektuplarının çöpe atılmasıdır. Büyük umutlar ile yazılan mektupların amacına dahi ulaşmadan çöp kutusuna gitmesidir. Umut ile cevap bekleyenler ise umutlarını Godot’u bekler gibi bekleyenlere döndermiştir. Hiç gelmeyecek olana yönelik umut, büyük hayal kırıklıklarını ve gelecek için yapılacak olan enerjinin tükenmesidir.
Kriz ortamı içinde yaşayanların enerjileri tükenmiştir. Tükenen sadece enerji değil, umutlardır. Umudu olmayanın bu dünyada beklentisi de olmaz. Umudun yaratılması için kişinin yapabileceği fazla bir şey yoktur, çünkü o güne kadar kişi, görev adamı olarak yaşamıştır. Görev verilmiş ve o görevi gerektiği gibi yerine getirmiştir. Bütün görevleri en iyisini yapan birinin, bir gün işinden olması anlaşılır gibi değildir. Verilen her işi titiz olarak yapan vatandaş, bir gün kriz adı verilen büyük bir ekonomik durgunluk ile kapının önünde olmasıdır.
Çalışan insanlar genelde görev adamıdır. Çünkü çalışan insan, o güne kadar verileni yapmıştır ve çalıştığı kurumun ilerlemesi için her türlü özveriyi göstermiştir. Bir gün yaptıklarının anlaşılacağı ve takdir göreceğini düşünür. İş aslanın ağzındadır ve ne görev verilirse onu yapmak ile yükümlüdür. Hiçbir zaman görevini aksatmamış, patronun gözde elemanıdır. Onun sanki bir sırdaşıdır. İşte yaşananlar, işte kalmıştır. Eve iş götürmüş ama evdekilere dahi bir şey söylememiştir. Mutsuz olduğu durumlarda dahi içine atmıştır. Dışarıya sır vermemiştir. Her türlü olumsuz durumu görmemezlikten gelmiştir, örnek bir çalışan olarak, hep önde olmuştur.
Kriz yaşananların yok olmasıdır. Onca yılın birikimin kapı ile ayrılmasıdır. Kapının arkasında olmak ile önünde olmak gibi bir çizgidir. O çizginin hangi tarafında olduğu önemlidir. Önünde olduğunda, sıra beklemek zorundadır, çünkü kapının arkasındaki masa başındaki ile görüşmek için araya adam koymak zorunda olduğunu yaşayarak öğrenecektir. Çünkü yazdığı iş başvuruları, çöpe gittiğini bir telefon konuşmasında öğrenecektir.
İş başvurusu yaptıktan sonra, bir süre beklemiştir ve tecrübeleri ile o işe layık olduğunu düşünmüştür ve işe alınacak en şanslı insan olduğunu peşinen kabul etmiştir. Fakat zaman geçer ve beklediği yanıt gelmemektedir. Eski çalıştığı yerden bilir, iş peşine düşülmeden olmaz. İş başvurusunun peşine düşer ve telefon ile arar. Telefonun arkasından gelen sakin bir ses ile konuşur ve durumunu anlatır. Aynı tek düzeydeki ses, şirketin durumu ve başvurular hakkında bilgi verir. Bu kriz ortamında eskisinden daha çok fazla iş başvurusu geldiğini ve o başvuruları okuyacak elemen bulmak zorunluluğu ortaya çıktığını ama o elemanı alacak ekonomik güç olmadığına göre, başvuruları ilk önce görüntüsel olarak ayırdığını, pulun yapıştırmasına göre, yazının biçimine göre ön eleme yapıldığını anlatır. Hiç içi açılmayan bir çok başvuru mektubu baştan elenir. İçeriği dahi bilinmez. Sonra en az düzeye indirildiğinde, bir kaçının zarfının açıldığı ve ilk cümlelere bakıldığını bildirir. Fotoğrafları genelde yakışıklı ve güzel olanlar tercih edilir, diğerleri elenir. Bu elemeler sonucunda, en aza indiğinde, genç ve maliyeti en düşük olan tercih edilir, çünkü şimdi ne kadar aylık ile çalışmak istediğine ilgili bilgi başvuruda vardır. Eğer bu bilgi yoksa peşinen elenir. Tıpkı ihaleye giren firma gibi başvurular olur. En düşük maliyetli ve en tecrübeli, yakışıklı / güzel biri ile, ön görüşme için randevu yapılır ve çağrılır. Diğerlerine yanıt dahi yazılmaz, çünkü maliyet sorunu vardır. Bütün bunları aşanlar şanslıdır.
Bunların dışında en önemli tercih, birinin başvuran kişiyi o firmaya tavsiye etmesidir. Tavsiye edenin patronlar ile samimiyeti bu aşamada önemlidir. O orana göre kişinin iş başvurusu kabul edilir ve incelenir.
Günümüzde bütün bunları aşarak işe başlayanlar çok şanslıdır ama işe başlayan kendisini kanıtlayabilmek için, hasta dahi olsa rapor almaz, en zor koşullarda olan görevi bile gönüllü kabul eder. Kadın ya da erkeklerin iş yerinde taciz ya da birlikte yaşama tekliflerine açık olması gereklidir. Çünkü iş artık ağızda değil, başka yerdedir. İş için yapılmayacak özveri yoktur. Hükümetin vermiş olduğu her türlü teşviklerden de yararlanır işveren. Yeter ki iş yeri açık kalsın!
Günümüzde iş arayanlar, tecrübelerine göre değil görünümlerine göre tercih edilmesine itiraz etmemeleri kendi çıkarları açısından önemlidir. İşi olanlar, eskisi gibi hak için greve akıllarına bile getiremezler. Daha uzun çalışmaya itiraz etmemeleri gereklidir. İş için görev bekleyen milyonlar artık kapının önünde sıraya girmiş durumdadır. Tanıdık arayanlar da sırada olduğunu unutulmamalıdır.
Kriz ortamı demek, sefaletin ve açlığın daha fazla olması yanında, kimliksizleşmiş insanlarında çoğalmasını getirir. Kimliksizleşen insanların çoğalması yaşam kalitesinin düşmesi ve kriminal olayların artması tesadüfi değildir.
Kriz ortamı birilerini teğet geçerken, birilerinin yüzünü güldürür, birilerinin yüzlerine yeni maskelerin takılmasına sebep olur. Kriz toplumlarının mutluluk üzerine bir araştırılma yapılmış olsa, nasıl bir sonuç ile karşılaşırız dersiniz?
28 Mart 2009 Cumartesi
Yağmur
Yağmur
Yağmurun altında kimisi araba ile yola çıkar, kimisi şemsiyenin altında, kimisi ise sadece üstündekiler ile.
Yağmur yağıyor, sokaklar su gölüne dönerken, eğimli olan yerler bir akarsu görünümüne kavuşuyordu. Su betonun ve asfaltın üzerinden akıyor gidiyordu, toprakta ise yok oluyordu.
Yoldan geçen araçlar kaldırımlara birikmiş suyu atıyordu.
Gökyüzü gri ve yeryüzüne yakındır. Gök sanki yeryüzünün sırtına binmiştir, arada gezen canlılar gökyüzünü taşır gibidir. Köpekler kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırmış, sığınacak yer ararken, insanlar otobüs duraklarında yağmurun suyundan korunmaya çalışırken, yan yana gelmenin sıcaklığını da birbirine aktarmaktadırlar.
Yağmur ve insan. İnsanlar konumları ile ilgili değişik kıyafetler ve davranışlar içindedir. Yağmur ise her yerde aynıdır. Yağmur tanelerini tek tek görmüş olsaydık, belki damlalar arasında farkı göreceğiz ama yeryüzüne sağanak gibi boşalırken farkında dahi değilizdir. Yağmur yeryüzünün neresine düşerse düşsün aynı görünümüne kavuşur. Yağmur evrenseldir ve sınırları tanımaz!
Yağmurun altında bir takım insnalar, arabasında tek başına yol alırken, dışarıdaki insanların ne düşündüğünü ve yaşadığını dahi bilemez. Kaldırma yakın geçerken, kaldırımdakini düşünmez, gideceği yere daha erken gitmenin aceleciliği içindedir. Kaldırımda, o anda yürüyenin elinde şemsiye varmış, yokmuş göremez bile. Kaldırıma sıçrayan suyun, o kişiyi ıslatacağını bile göremez. Geçer ve gider. Arkasından söylenecek sözler, yağmur ile birlikte yeryüzüne düşeceğini bilir. Aynı yağmurun altında insanlar farklı şeyler düşünür ve yaşarlar.
Yağmur hep fakirlerin evlerini yıkar ve basar, zengin ise sadece haberlerde görür ve suçu hep başkasında arar. Evinde ekran karşısında oturan, evini su basanın duygusunu bilemez ve hissedemez. Yağmur, evi olmayanı bir saçak altına sürükler ama o hep ıslak ve soğuk ortamda olduğundan, evini su basanın feryadını sadece kafasını kaldırıp, anlamsız gözler ile süzer. Aynı yağmur altında insanlar farklı duyguları yaşar. Kimi için romantiktir, kimi için ise felakettir. Kimin için ise doğal bir olaydır. Doğada yaşayan için ise berekettir. Büyük şehirde yaşayan için ise yazın suyun kesilmemesi anlamına gelir. Yağmur insanları aynı şekilde ıslatmaz, fakat yağmur altında bütün insanlar farkı duygular yaşamaya devam ederler.
Yağmur altında kimi fotoğraf makinesini eline alır, gelip geçeni çeker, kimi ekmek parası yüzünden evini su basanların feryadını sonsuza alır. Kimi sanat amacı ile objektiften dışarı bakar, kimi haber müdürünün istediği yönde bakar. Yağmur aynı anda aynı makine arkasından farklı duygular ile dünyayı algılamasını engelleyemez. Yağmur, bazı şeyleri önüne alıp sürüklerken, duygulara bir şey yapamaz.
Kelimeleri bir damla olarak algılarsak ve eğer beyaz sayfa üzerine yan yana getirirsek, işte yağmurun yeryüzüne düştüğü gibi kelimeler sayfaya bu şekilde düşer ama her okuyan, farklı algılar ve yeniden yazar. Tıpkı yağmur altında yürüyen insanlar gibi, her bir birey dünyaya başka pencerelerden bakar ve hisseder.
Yağmurun altında kimisi araba ile yola çıkar, kimisi şemsiyenin altında, kimisi ise sadece üstündekiler ile.
Yağmur yağıyor, sokaklar su gölüne dönerken, eğimli olan yerler bir akarsu görünümüne kavuşuyordu. Su betonun ve asfaltın üzerinden akıyor gidiyordu, toprakta ise yok oluyordu.
Yoldan geçen araçlar kaldırımlara birikmiş suyu atıyordu.
Gökyüzü gri ve yeryüzüne yakındır. Gök sanki yeryüzünün sırtına binmiştir, arada gezen canlılar gökyüzünü taşır gibidir. Köpekler kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırmış, sığınacak yer ararken, insanlar otobüs duraklarında yağmurun suyundan korunmaya çalışırken, yan yana gelmenin sıcaklığını da birbirine aktarmaktadırlar.
Yağmur ve insan. İnsanlar konumları ile ilgili değişik kıyafetler ve davranışlar içindedir. Yağmur ise her yerde aynıdır. Yağmur tanelerini tek tek görmüş olsaydık, belki damlalar arasında farkı göreceğiz ama yeryüzüne sağanak gibi boşalırken farkında dahi değilizdir. Yağmur yeryüzünün neresine düşerse düşsün aynı görünümüne kavuşur. Yağmur evrenseldir ve sınırları tanımaz!
Yağmurun altında bir takım insnalar, arabasında tek başına yol alırken, dışarıdaki insanların ne düşündüğünü ve yaşadığını dahi bilemez. Kaldırma yakın geçerken, kaldırımdakini düşünmez, gideceği yere daha erken gitmenin aceleciliği içindedir. Kaldırımda, o anda yürüyenin elinde şemsiye varmış, yokmuş göremez bile. Kaldırıma sıçrayan suyun, o kişiyi ıslatacağını bile göremez. Geçer ve gider. Arkasından söylenecek sözler, yağmur ile birlikte yeryüzüne düşeceğini bilir. Aynı yağmurun altında insanlar farklı şeyler düşünür ve yaşarlar.
Yağmur hep fakirlerin evlerini yıkar ve basar, zengin ise sadece haberlerde görür ve suçu hep başkasında arar. Evinde ekran karşısında oturan, evini su basanın duygusunu bilemez ve hissedemez. Yağmur, evi olmayanı bir saçak altına sürükler ama o hep ıslak ve soğuk ortamda olduğundan, evini su basanın feryadını sadece kafasını kaldırıp, anlamsız gözler ile süzer. Aynı yağmur altında insanlar farklı duyguları yaşar. Kimi için romantiktir, kimi için ise felakettir. Kimin için ise doğal bir olaydır. Doğada yaşayan için ise berekettir. Büyük şehirde yaşayan için ise yazın suyun kesilmemesi anlamına gelir. Yağmur insanları aynı şekilde ıslatmaz, fakat yağmur altında bütün insanlar farkı duygular yaşamaya devam ederler.
Yağmur altında kimi fotoğraf makinesini eline alır, gelip geçeni çeker, kimi ekmek parası yüzünden evini su basanların feryadını sonsuza alır. Kimi sanat amacı ile objektiften dışarı bakar, kimi haber müdürünün istediği yönde bakar. Yağmur aynı anda aynı makine arkasından farklı duygular ile dünyayı algılamasını engelleyemez. Yağmur, bazı şeyleri önüne alıp sürüklerken, duygulara bir şey yapamaz.
Kelimeleri bir damla olarak algılarsak ve eğer beyaz sayfa üzerine yan yana getirirsek, işte yağmurun yeryüzüne düştüğü gibi kelimeler sayfaya bu şekilde düşer ama her okuyan, farklı algılar ve yeniden yazar. Tıpkı yağmur altında yürüyen insanlar gibi, her bir birey dünyaya başka pencerelerden bakar ve hisseder.
24 Mart 2009 Salı
Seçime giden son viraj!
Seçime giden son viraj!
Seçime gidişin son virajına geldik. Bu dönem içinde propagandalar yerel yönetim düzeyinde değil, genel oldu. Demektir ki, bu seçim sonucu bir genel seçim sonucu olarak algılanacaktır. Ve referandum özelliğini de taşıyor.
Yerel yönetimlerin elindeki para ve gücünde sergilendiği bir tartışma sürecini de yaşadık. Yerel yönetimde kim yönetimdeyse, o kendi çıkarını gözettiği ve bu çıkar yönünde kararlar aldığı ortadadır. Belediye başkanları ve çalışanları hakkında açılan davalar bunun kanıtıdır. Henüz açılmammış ama açılma olasılığı olan davalarda sırayı beklemektedir. Eğer yönetimler değişirse, hangi yöntemler ile belediye kasalarından paraların, özel kasalara uçtuğu daha net görülecektir.
İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin siyasi tercihleri, yerel yönetimlerin yapmış olduğu etkinlikler ile nasıl bir değişim gösterdiği son otuz yıla bakılarak anlaşılır. Yerel yönetimler o yerelin siyasi ve kültürel dokusunu da değiştirebilmektedir. Değişime açık olan toplumlar, kendi çıkarları hangi yöndeyse o yöne eğimli oldukları ortadır. Yerel yönetimlerde, çağdaş düşüncenin hakim olduğu yerlerdeki durum ile, muhafazakar olan kesimin olduğu yerlerdeki durum tüm çıplaklığı ile ortada değil midir? Kırmızı sokaklar, dövülen bakkallar, dışlanan kesimler her şey ortada durmaktadır.
Seçimler bir anlamda yerel yönetimlerin kontrolündeki paranın hangi amaç ile kullanılacağını gösterecek bir referandum özelliğini göstermektedir. Eğer paranın kontrolü, sadece kendi siyasi hedefi ve kişisel çıkarı yönünde olduğunda, belediye sınırları içinde yerleşim yerlerinin, şehrin dönüşümü projesi adı altında, yandaşlara nasıl peşkeş çekildiği ortada değil midir? En çıplak örneği Sulukule mahallesindeki durum gazete başlıklarına yansımadı mı?
“AKP’li Fatih Belediyesi’nin Sulukule’de kentsel dönüşüm çerçevesinde kamulaştırma ve yıkım kararı alınması sonrası, iki mahalledeki konutların yüzde 50’si el değiştirdi. ’Romanlar’ borçlandırılıp TOKİ’nin yaptığı dairelere taşınırken, başkan danışmanı ve bazı aracılar, değerleri katlanacak daireleri, belediyenin gösterdiği emsal fiyatın biraz üzerinden, üçüncü kişiler adına toplamaya başladı.” 19 Mart 2009, Hürriyet
Son viraj dönülürken, seçimlerde kime oy vereceğinizi düşünüyorsunuzdur. Benim önerim, AKP belediyelerini elinden alacak en yakın kim varsa oyunuzu ona yönlendirin olacaktır. Çünkü AKP yönetimindeki belediyelerin yaratmış olduğu tahribat öyle azımsanamayacak düzeydedir. Çağdaş, demokrat, laik bir belediyenin aynı zamanda adaletli olmak zorunluluğu vardır. Bu tanıma uyan adayları destekleyin, AKP yönetiminde olan belediyelerin yöneticilerini değiştirin!
AKP’nin açılımları ortadadır, o açımlıları demokrasi, AB hayranlığı gibi nedenler ile destekleyen, kapı kullarının sözlerini tarihin bir yerine not edin, o sözleri söyleyenler yarın iktidar sizde olduğunda, sizin içinde olumlu konuşacaklardır. Onları iyi tanıyın ve o kapı kullarını aranıza almayın. Bugün değişik basın kuruluşlarında başyazar ya da köşe yazarı olarak duran, değişik üniversitelerde derse veren ama AKP ve onun baş destekleyicisi F. Gülen taraftarlarının yapmış olduğu toplantılara katılanları unutmayın, onlar o toplantılarda kimlere methiye dizdiklerini tarihin bir kenarına not edin! Çünkü onlar, güç değiştiğinde, yeni güce de kapı kulluğu edeceklerdir. Kapınızın kenarından geçirmeyin.
Çağdaş, demokrat, sosyal, laik, hukukun üstünlüğünü kendisine rehber eden her aday, sizin adayınızdır, fakat siz yine de AKP adayının koltuğunu alabilecek adayda birleşin ve onların yönetimindeki belediyeleri değiştirin!
Seçime gidişin son virajına geldik. Bu dönem içinde propagandalar yerel yönetim düzeyinde değil, genel oldu. Demektir ki, bu seçim sonucu bir genel seçim sonucu olarak algılanacaktır. Ve referandum özelliğini de taşıyor.
Yerel yönetimlerin elindeki para ve gücünde sergilendiği bir tartışma sürecini de yaşadık. Yerel yönetimde kim yönetimdeyse, o kendi çıkarını gözettiği ve bu çıkar yönünde kararlar aldığı ortadadır. Belediye başkanları ve çalışanları hakkında açılan davalar bunun kanıtıdır. Henüz açılmammış ama açılma olasılığı olan davalarda sırayı beklemektedir. Eğer yönetimler değişirse, hangi yöntemler ile belediye kasalarından paraların, özel kasalara uçtuğu daha net görülecektir.
İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin siyasi tercihleri, yerel yönetimlerin yapmış olduğu etkinlikler ile nasıl bir değişim gösterdiği son otuz yıla bakılarak anlaşılır. Yerel yönetimler o yerelin siyasi ve kültürel dokusunu da değiştirebilmektedir. Değişime açık olan toplumlar, kendi çıkarları hangi yöndeyse o yöne eğimli oldukları ortadır. Yerel yönetimlerde, çağdaş düşüncenin hakim olduğu yerlerdeki durum ile, muhafazakar olan kesimin olduğu yerlerdeki durum tüm çıplaklığı ile ortada değil midir? Kırmızı sokaklar, dövülen bakkallar, dışlanan kesimler her şey ortada durmaktadır.
Seçimler bir anlamda yerel yönetimlerin kontrolündeki paranın hangi amaç ile kullanılacağını gösterecek bir referandum özelliğini göstermektedir. Eğer paranın kontrolü, sadece kendi siyasi hedefi ve kişisel çıkarı yönünde olduğunda, belediye sınırları içinde yerleşim yerlerinin, şehrin dönüşümü projesi adı altında, yandaşlara nasıl peşkeş çekildiği ortada değil midir? En çıplak örneği Sulukule mahallesindeki durum gazete başlıklarına yansımadı mı?
“AKP’li Fatih Belediyesi’nin Sulukule’de kentsel dönüşüm çerçevesinde kamulaştırma ve yıkım kararı alınması sonrası, iki mahalledeki konutların yüzde 50’si el değiştirdi. ’Romanlar’ borçlandırılıp TOKİ’nin yaptığı dairelere taşınırken, başkan danışmanı ve bazı aracılar, değerleri katlanacak daireleri, belediyenin gösterdiği emsal fiyatın biraz üzerinden, üçüncü kişiler adına toplamaya başladı.” 19 Mart 2009, Hürriyet
Son viraj dönülürken, seçimlerde kime oy vereceğinizi düşünüyorsunuzdur. Benim önerim, AKP belediyelerini elinden alacak en yakın kim varsa oyunuzu ona yönlendirin olacaktır. Çünkü AKP yönetimindeki belediyelerin yaratmış olduğu tahribat öyle azımsanamayacak düzeydedir. Çağdaş, demokrat, laik bir belediyenin aynı zamanda adaletli olmak zorunluluğu vardır. Bu tanıma uyan adayları destekleyin, AKP yönetiminde olan belediyelerin yöneticilerini değiştirin!
AKP’nin açılımları ortadadır, o açımlıları demokrasi, AB hayranlığı gibi nedenler ile destekleyen, kapı kullarının sözlerini tarihin bir yerine not edin, o sözleri söyleyenler yarın iktidar sizde olduğunda, sizin içinde olumlu konuşacaklardır. Onları iyi tanıyın ve o kapı kullarını aranıza almayın. Bugün değişik basın kuruluşlarında başyazar ya da köşe yazarı olarak duran, değişik üniversitelerde derse veren ama AKP ve onun baş destekleyicisi F. Gülen taraftarlarının yapmış olduğu toplantılara katılanları unutmayın, onlar o toplantılarda kimlere methiye dizdiklerini tarihin bir kenarına not edin! Çünkü onlar, güç değiştiğinde, yeni güce de kapı kulluğu edeceklerdir. Kapınızın kenarından geçirmeyin.
Çağdaş, demokrat, sosyal, laik, hukukun üstünlüğünü kendisine rehber eden her aday, sizin adayınızdır, fakat siz yine de AKP adayının koltuğunu alabilecek adayda birleşin ve onların yönetimindeki belediyeleri değiştirin!
21 Mart 2009 Cumartesi
Alkışlar!
Alkışlar!
Ekranlar aracılığıyla tolkshow’lara gece yarısını geçerken karşılaşıyoruz. Gündüz kuşağında olup olmadığını bilmiyorum. Bu programlarda konukların yanında telefon ile izleyici sohbete direkt katılır. Salondaki izleyici ise genelde alkış ile katılmaktadır, bazen de ıslık sesi duymaktayım, ara sırada bir çığlık! Bunların hepsini bastıran ise alkışlardır. Telefonda ne söylendiği önemli değildir, biri ne konuşursa konuşsun, alkış ile seyirci onaylar ve sohbete sıcaklığını katar. Alkış bu durumda onaylama aracı olmuş oluyor!
Alkışlar sadece bu programlar için geçerli değildir, sabah kuşağında da önemlidir, eğer alkışlayacak birileri bulunamıyorsa, devreye teknoloji giriyor ve alkış sesleri dolduruyor salonu. Genelde alkış efektlerini radyoda duyarsınız. Radyoda canlı yayın yapılan yere o kadar insan girmeyeceğine göre, teknoloji sağ olsun!
Alkışlar sadece konuşanları değil, olumlu eylem yapıldığında da devreye giriyor. Uçak yere indiğinde, eskiden uçak içinde alkış kopardı, şimdi pek duyulmaz oldu.
Alkışlar meydanlardan eksik olmaz. Sahneye kim çıkarsa çıksın alkışlanır. Tanı tanıma, duy ya da duyma, ne konuştuğunu anla ya da anlama önemli değildir. Eğer bir boşluk yakaladın mı, orada alkışı bas gitsin! Nasıl olsa birileri de sana katılacaktır. Alkış sosyalleşme aracıdır aynı zamanda. Aidiyet duygusu kazandırıyor ama o duygu alkışın sesi kadardır, kısa zamanda yok olur. Meydanları dolduranlar genelde merak için oradadır. Bedava otobüs olunca, kahvede duman altı kalacağıma bir meydana gideyim der gibidir! Gitmişken kurala uymak gerek, alkışla gitsin!
Alkışlar, protesto eylemlerinde de olmaktadır. Emekçiler bu protesto yöntemi yanına şimdilerde düdükte ötürmekteler. Hem alkışlayıp hem de düdük öttürmek o kadar kolay iş değildir. Emekçi her işi yapar, her elinde bir marifet vardır ama o marifetini patronu ve ay sonu maaş için harcar!
Alkış denince hemen canım deyip geçmeyin, alkışın sesine göre ne anlamlar ifade ettiğini çıkarabilirsiniz. Eğer sert sert vuruluyorsa avuçlar, o zaman protestodur. Eğer kuralsız ve yumuşak vuruluyorsa beğeniyi gizler içinde. Alkış evrensel bir dildir. Birbirinin dilini bilmeyenler alkışın sesinden ne anlatmak istediğini anlar.
Bakmayın siz müzik evrenseldir filan, eğer alkış olmazsa evrensel olmaz! Çünkü o müziği anlayıp beğeniyi gösteren şey alkıştır. Alkış yoksa orada evrensellikten söz edilmez. Alkış bütün insanların ortak dilidir ve hayvanlara da alıştırılır. Hayvanlar ile konuşma aracımız dahi olmaktadır. Demektir ki alkış, sadece insanlar arası iletişim değil, hayvanlara yönelik tek yönlü olan bir iletişim arcı da olabiliyor. Burada Denizaslanları istisna durumdur, onlarda eğer öğretilirse alkışlarlar! Yaptıkları işin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini bilmiyorum ama her alkış sonu balık ağızda olduğunu biliyorlar! Sadece onlar mı, elbette hayır, Yunus’ları unutabilir miyiz? Deniz hayvanları alkışlıyor da kara hayvanları alkışlamaz mı? Onu da siz bulun!
Alkış evrenseldir, tıpkı alın teri gibi!
Alkışlar ile yücelttiğimizi, alkışsız ve sessiz uğurlamasını da insanlar bilir. Gerçi çoğu kişi kimi alkışlamadığını dahi bilmez ama alkışa alışan birinin kulağı hep alkış sesinde kabarır ve geçmişini düşünür. Alkış ne oldum dedirtmemeli, ne olacağım dedirtmeli ama o anın heyecanı içinde sonraki cümle unutulur!
Sessiz çoğunluk, neden kendisini alkış ile ifade etmek ister? Risk almamak için diye içinizden geçirdiğinizi düşünüyorum! Fakat alkış bazen öyle risk olur ki, ‘sen neden onu alkışladın?’ diye işkencehanelerin duvarları şahitlik yapar! Alkışlarken dikkatli olmak lazım, çünkü kimi ve neyi neden alkışladığınızı bilmez iseniz, ileride ayağınıza bağ olarak döner!
Alkışlar hem var eder, hem de yok edebilir!
Alkışlarda yaşamın çelişkilerini yansıtır, çünkü yaşayanlar ancak alkışlar!
Eğer bir yerde alkış yapılması isteniyorsa, artık profesyonel alkışçılar vardır, onlara verirsin parayı, kendini alkışlatabilirsin! Bugünlerde meydanları dolduranlar alkışlatmak için bedava otobüs ile yolcu taşıtmıyor mu? Otobüsün ücretini veren mutlaka vardır! Belki bilmeden bizim cebimizden çıkıyordur, kim izleyebiliyor ki o karmaşada!
Meydanlar ile stüdyolar arasında ortak bir yön vardır, her ikisinde profesyonel alkışçı çalışır! Günümüzde artık öyle beklenmedik tepkilere karşı hoş görü yoktur. Her şey planlıdır, alkış bile! Büyük birader alkış dediğinde hepimiz alkış yapıyoruz! Gerçekten bugünlerde uçaklarda neden alkış sonlandı? Birisi artık alkışlamayın, ayıp oluyor mu dedi?
Bu yazıyı yazdığım içinde ben de kendimi alkışlıyorum! Alkııış!
Ekranlar aracılığıyla tolkshow’lara gece yarısını geçerken karşılaşıyoruz. Gündüz kuşağında olup olmadığını bilmiyorum. Bu programlarda konukların yanında telefon ile izleyici sohbete direkt katılır. Salondaki izleyici ise genelde alkış ile katılmaktadır, bazen de ıslık sesi duymaktayım, ara sırada bir çığlık! Bunların hepsini bastıran ise alkışlardır. Telefonda ne söylendiği önemli değildir, biri ne konuşursa konuşsun, alkış ile seyirci onaylar ve sohbete sıcaklığını katar. Alkış bu durumda onaylama aracı olmuş oluyor!
Alkışlar sadece bu programlar için geçerli değildir, sabah kuşağında da önemlidir, eğer alkışlayacak birileri bulunamıyorsa, devreye teknoloji giriyor ve alkış sesleri dolduruyor salonu. Genelde alkış efektlerini radyoda duyarsınız. Radyoda canlı yayın yapılan yere o kadar insan girmeyeceğine göre, teknoloji sağ olsun!
Alkışlar sadece konuşanları değil, olumlu eylem yapıldığında da devreye giriyor. Uçak yere indiğinde, eskiden uçak içinde alkış kopardı, şimdi pek duyulmaz oldu.
Alkışlar meydanlardan eksik olmaz. Sahneye kim çıkarsa çıksın alkışlanır. Tanı tanıma, duy ya da duyma, ne konuştuğunu anla ya da anlama önemli değildir. Eğer bir boşluk yakaladın mı, orada alkışı bas gitsin! Nasıl olsa birileri de sana katılacaktır. Alkış sosyalleşme aracıdır aynı zamanda. Aidiyet duygusu kazandırıyor ama o duygu alkışın sesi kadardır, kısa zamanda yok olur. Meydanları dolduranlar genelde merak için oradadır. Bedava otobüs olunca, kahvede duman altı kalacağıma bir meydana gideyim der gibidir! Gitmişken kurala uymak gerek, alkışla gitsin!
Alkışlar, protesto eylemlerinde de olmaktadır. Emekçiler bu protesto yöntemi yanına şimdilerde düdükte ötürmekteler. Hem alkışlayıp hem de düdük öttürmek o kadar kolay iş değildir. Emekçi her işi yapar, her elinde bir marifet vardır ama o marifetini patronu ve ay sonu maaş için harcar!
Alkış denince hemen canım deyip geçmeyin, alkışın sesine göre ne anlamlar ifade ettiğini çıkarabilirsiniz. Eğer sert sert vuruluyorsa avuçlar, o zaman protestodur. Eğer kuralsız ve yumuşak vuruluyorsa beğeniyi gizler içinde. Alkış evrensel bir dildir. Birbirinin dilini bilmeyenler alkışın sesinden ne anlatmak istediğini anlar.
Bakmayın siz müzik evrenseldir filan, eğer alkış olmazsa evrensel olmaz! Çünkü o müziği anlayıp beğeniyi gösteren şey alkıştır. Alkış yoksa orada evrensellikten söz edilmez. Alkış bütün insanların ortak dilidir ve hayvanlara da alıştırılır. Hayvanlar ile konuşma aracımız dahi olmaktadır. Demektir ki alkış, sadece insanlar arası iletişim değil, hayvanlara yönelik tek yönlü olan bir iletişim arcı da olabiliyor. Burada Denizaslanları istisna durumdur, onlarda eğer öğretilirse alkışlarlar! Yaptıkları işin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini bilmiyorum ama her alkış sonu balık ağızda olduğunu biliyorlar! Sadece onlar mı, elbette hayır, Yunus’ları unutabilir miyiz? Deniz hayvanları alkışlıyor da kara hayvanları alkışlamaz mı? Onu da siz bulun!
Alkış evrenseldir, tıpkı alın teri gibi!
Alkışlar ile yücelttiğimizi, alkışsız ve sessiz uğurlamasını da insanlar bilir. Gerçi çoğu kişi kimi alkışlamadığını dahi bilmez ama alkışa alışan birinin kulağı hep alkış sesinde kabarır ve geçmişini düşünür. Alkış ne oldum dedirtmemeli, ne olacağım dedirtmeli ama o anın heyecanı içinde sonraki cümle unutulur!
Sessiz çoğunluk, neden kendisini alkış ile ifade etmek ister? Risk almamak için diye içinizden geçirdiğinizi düşünüyorum! Fakat alkış bazen öyle risk olur ki, ‘sen neden onu alkışladın?’ diye işkencehanelerin duvarları şahitlik yapar! Alkışlarken dikkatli olmak lazım, çünkü kimi ve neyi neden alkışladığınızı bilmez iseniz, ileride ayağınıza bağ olarak döner!
Alkışlar hem var eder, hem de yok edebilir!
Alkışlarda yaşamın çelişkilerini yansıtır, çünkü yaşayanlar ancak alkışlar!
Eğer bir yerde alkış yapılması isteniyorsa, artık profesyonel alkışçılar vardır, onlara verirsin parayı, kendini alkışlatabilirsin! Bugünlerde meydanları dolduranlar alkışlatmak için bedava otobüs ile yolcu taşıtmıyor mu? Otobüsün ücretini veren mutlaka vardır! Belki bilmeden bizim cebimizden çıkıyordur, kim izleyebiliyor ki o karmaşada!
Meydanlar ile stüdyolar arasında ortak bir yön vardır, her ikisinde profesyonel alkışçı çalışır! Günümüzde artık öyle beklenmedik tepkilere karşı hoş görü yoktur. Her şey planlıdır, alkış bile! Büyük birader alkış dediğinde hepimiz alkış yapıyoruz! Gerçekten bugünlerde uçaklarda neden alkış sonlandı? Birisi artık alkışlamayın, ayıp oluyor mu dedi?
Bu yazıyı yazdığım içinde ben de kendimi alkışlıyorum! Alkııış!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)