16 Mayıs 2009 Cumartesi

Kurgusal yaşama dair…

Kurgusal yaşama dair…

Kurgusal yaşamı iyi anlayabilmemiz için, kurgu filmlere bakmamız yeterlidir. Çünkü kurgu filimler geleceğe doğru yapılan bir yolculuktur. Bugünden geleceğe ya da geçmişe doğru yolculuktur. Mekanı belli olmayan yerden, mekanları belli olan yerlere doğrudur…

Yolculuktur kurgu, kafamızın içindekini dışarıya aktarandır. Gördüklerimizin sansürsüz olarak aktarılmasıdır. Sansür, günümüzü etkiliyorsa, birilerini rahatsız ediyorsa gündeme gelir. Rahatsızlık ortadan kalktın mı, sansürde kalkar gider. Sansüre karşı bedeller ödenmiştir, o bedellerin ne karşılığına ödendiğine bugünden bakınca anlaşılmaz olur ama yaşanan çağın içinden bakınca, ne büyük mücadele olduğunu anlarsınız. Geçmişin sansürleri bugün sıradanlaşması gibidir.

Kurgu filmlerde yaşananlarda, bugünlerde sıradanlaşmış halini yaşamaktayız ve o kurguyu ortaya koyan yazar, bugün tarihin karanlık sayfalarında yerini almış olabilir. Bugün kimse 1984’den bahsetmiyor, çünkü çoktan geçmiş bir tarihtir ve orada kurgulananların büyük bir bölümü yaşanandır.

Günümüzün popüler kurgu filmlerin başında, Superman, Batman, Spiderman (Örümcek Adam) gibi çocuklara seslenir gibi gözüken ama büyüklere seslenen filmler vardır. Bu filmlerin ortak özelliği laboratuarda gelişen olaylar ve o olaylara karşı süper kahramanların dünyayı kurtarmasıdır. Kötü adamlar laboratuardadır. Orada elde ettikleri güçleri, kendi egoları için kullanırlar. Onlar asılında kötü değildir, bilim adamlarıdır, fakat ego yerinde durmaz ve elde edilen gücün esiri olurlar. O gücün etkisi ile dünyaya karanlık bir bulut gibi çökerler. Her karanlık bulutun arkasında güneş vardır ve o güneşi ortaya çıkaracak bir süper kahraman vardır. Kahramanlar, müthiş güçleri ile bu kara bulutları dağıtır ve kendi egolarını kontrol eden insanlar gibi, kalabalığın içinde kendilerini gizlerler. Bir dahaki kara buluta kadar ortada olmazlar, dünyayı yönetmeyi düşünmezler. Onlar ancak kendilerine ihtiyaç olduğunda ortada olurlar!

Kurgusal polisiye diziler ve filmlere bakınız, orada aynı mantığı görürsünüz. Birinde karikatürize edilen diyaloglar, ötekinde daha içselleştirilmiş ve dolambaçlı yollardan cinayeti çözerler. Kötü belki yanınızdadır. Kötü, o kadar gizlidir ki, ancak ve ancak bilimsel çalışmalar ve mantık yürütme ile çözülür. Çözüme giden yol mubahtır, o yüzden yol üzerinde geçen olaylar hızlı bir şekilde geçer gözlerimizin önünden. Kurgular, bir şekilde laboratuara uğrar. Eğer laboratuardan geçmiyorsa, başka bir bilimsel teknikten yararlanılır. Kurguların ortak özelliği, bütün katiller ve kötüler üstün eğitim sisteminden geçmiştir. Kendi çıkarları yönünde adım atarlar, fakat her zaman bir hata yaparlar. O hataları onların sonunu hazırlar.

Kurgular sadece geleceği anlatan filmler ya da romanlar değildir. Geçmişe doğru uzanan kurgusal geçişlerde de bugünden geçmişi yorumlarız ve geçmişin içinde hep kahramanlar vardır. Kahramanlar yaratılır bir zaman dilimi içinde ve o kahraman bugünkü yaşamımızı ona borçlandırılır. Kahramanları ortaya çıkaranlar ise, kötülerdir. Kötüler olmaz ise kahraman olmaz! Kötüler bir birey olabileceği gibi toplumda olabilir. Kore savaşında kötüler Korelilerdir. Normandiya çıkarmasında Almanlardır. Yahudi soykırımını anlatan bir kurgu ise, Nazilerdir, kahraman bir alman olabilir. (Schindler's List, Steven Spielberg)

Kurgular her zaman bir mesajı içinde taşır, bu mesaj açıktan verilebildiği gibi, içselleştirilerek ve film boyunca ağır ağır da verilebilir. Bugün yaşadığımız virüs zamanı, hangi kurgu romandan bize yansıdı?

15 Mayıs 2009 Cuma

Yaşananlar bir kurgu mu?

Yaşananlar bir kurgu mu?

Jack Londan son kısa hikayelerinden (Emsalsiz İşgal) birinde, hikaye girişinde okuyucuya direkt bir mesaj ile başlar. 1971 yılıdır, (yazıldığı yıl ise 1910’dur.) o güne kadar göz ardı edilen Çin’in nüfusunun birden bire fazla olduğu göze çarpar ve bu duruma karşı beyaz adamların uygulamış olduğu çılgınlığı anlatır.

Hikaye, London’nın kafasından yaratmış olduğu bir kurgudur. Fakat bu kurgu zaman içinde belirli yönleri ile gerçeklik kazanacaktır.

Kısaca, kısa hikayeyi anlatayım; Jacobus Laningdale isimli bir Amerikalı bilim adamının yepyeni bir fikri vardır. Eylül ayı içinde bir gün bu fikir Çin üzerinde gerçekleşir. Pekin alışılagelmiş kalabalığı içinde, caddeleri insan doludur. Gökyüzünden onlara yaklaşan bir şeyler vardır. Havadaki yaklaşan uçaklardan kırılgan camlar içinde virüsler bırakılır. Altı hafta içinde toplu ölümler başlar. Ve 11 milyonluk şehirde yaşayan tüm insanlar ölür. Çin’in üzerine yağan, bakteriler, virüsler ve basillerdir.

Çinliler bu durumdan kendilerini korumak için kırsal alanlara kaçarlar, sınırları zorlarlar ve sındılarda koşullanmış güçler tarafından kurşun yağmuru altında öldürülürler. Çin dünyada bir cehennem halini alır. Her yerde ölüm vardır. İzleyen yılın Şubat ayında bir heyet gider ve heyet gördüklerini rapor eder. Yabani köpekler ve haydutların ülkesidir artık Çin. Haydutlar ve diğer canlılar öldürülür ve ülke dezenfekte edilir. Yeni bir yerleşim alanıdır. Tüm dünyadan yeni göçmenler yerleştirilir. ‘Barış, ilerleme, sanat ve bilimin yeni bir çağı başlar.’

Hikaye yukarıda kısaca özetini aldığım gibidir. Hikayeyi benim gündemime taşıyan ise Bombalamanın Tarihi (Sven Lindqvist, Çeviren Selahattin Çelik, Yeni İnsan Yayınevi, 2009 İstanbul) kitabıdır. Kitapta anlatılan bu öykü bize ne kadar tandık geliyor değil mi?

Günümüzde hala değişik ülkelerde bir dezenfekte çalışması yürütülmektedir, ülkelerin kültürleri birbirine benzemekte, konuşulan dil yakınlaşmaktadır. İngilizce ağırlıklı, dolar ya da Euro para değerlerini kullanan ülkeler konuma dönüşmekteyiz. Geçmişin bütün birikimlerinin üzerine bir bomba atılmıştır ve ağır ağır değil, hızlı bir şekilde yok oluyoruz. Kalabalık içinde yürüyoruz, yürüdüğümüz sokaklar bizim değil! Mağazalar bizi anlatmıyor, konuşulan dil bizim dilimiz değil. Bütün ülkelerin caddeleri birbirine benzemeye başladı, aynı zaman dilimi içinde sokaklar ve mağazalar ışıklanır oldu, aynı zaman dilimi içinde çılgınlıklar yapılmasına izin veriliyor. Toplumlar, ülkeler şimdi dezenfekte edilme sürecini yaşıyor, bu süreç bittiğinde yeni göçmenler gelecek ve ülkenin gerçek sahipleri olacaktır.

Bugün global olarak yaşadığımız salgın hastalıklar ve virüslerin gökyüzüne asılı kalması tesadüfi mi sizce? Bizler London’dan daha fazla bilgisi olanlar olarak, neden bu gerçekleri görmekte zorlanıyoruz?

12 Mayıs 2009 Salı

Digitürk!

Digitürk!

Televizyon yayıncılığında bir dönemin adıdır. Bir platform üzerinden yayın yapan kanallar kendi şifresi içinde izleyiciye buluşur. Bu bir anlamda pakettir. İzleyici müşteridir ve müşteri istekleri yönünde değil, eldeki paketlere göre tercihini yapar.

Platform olması onun tercih edilirliğini getirmektedir, çünkü ulusal veya yerel kanallarda olmayanı orada izlemektedir. Tercih sebebi belki canlı yayınlanan futbol karşılaşmalarıdır. Kişiler hangi sebeplerden dolayı seçerse seçsin, sonuç olarak bu platformdan yararlanmak bir sözleşmeye dayanır. Sözleşme olduğuna göre, karşılıklı olarak haklar mevcuttur demektir.

Sözleşmede neler yazdığını çoğu insan bilmez, çünkü o kadar küçük harfler ve anlaşılması zor sözler ile doludur ki, kim okur imza atarken. Bankaların hesap açmada sözleşmesi gibidir, yılsonu geldiğinde hesaptan para çekilir, neden çekildiğini o an öğrenilir. Artık itiraz zamanı çoktan geçmiştir. Davalar açılır, kazanılır ama uygulanmaz. Talep edilirse kazanılan para verilir, sözleşme tek taraflı olarak uygulanır. Şimdi düşünün bir, eğer banka lehine sonuçlanan bir dava olsa, bütün müşterilerinden anında o lehteki karar uygulanmaz mı? Sonuç talep sorunudur!

Sözleşme imzalanır ve sözleşme imzaladığı an geçerlidir. O an hangi kurallar ve şartlar geçerli ise, o anı ilgilendirir.

Sözleşme imzalandıktan sonra diyelim ki, bir hafta sonra yayıncı firma müşterileri için ve reklam amaçlı indirim yapsa, siz ondan yararlanamazsınız, çünkü siz bir hafta önce şartları kabul etmişsiniz! Bekleseydiniz bir hafta daha, indirimden yararlanırsın!

Diyelim ki, indirimden yararlanamadınız, fakat seçtiğiniz paket programlardan biri (kanallardan) yayından kaldırılırsa eğer, siz ne yaparsınız? Sözleşme içinde o yayın var dersiniz, itiraz edersiniz. Derler ki, bizim o yayıncı kuruluş ile anlaşmamız sona ermiştir, kusura bakmayın! Sözleşme bir defa ihlal edilmekten bir şey çıkmaz değil mi? İndirim filan yoktur. Çünkü sözleşmeye belirleyen yayıncı firmadır, izleyici orada sessizdir ve pasiftir. Sadece itiraz eder ama bir sonuç alamaz. Aylık ödediği aidat ama sürekli bankadan çekilir. Hiç eksik bırakılmaz, kuruşu kuruşuna alınır.

Bizde müşteri demek, kazıklanan adam demektir. Her müşteri bu kandırılmaya kendisini hazırlamalı, hatta itiraz etmek hakkını hepten unutmalıdır. Müşteri dediğin ne ki, cebindeki parası alınan koyun! Koyun olmazsa müşteri olmaz, koyunun etinden, sütünden, yavrusundan, kemiğinden yararlanır! Çok hayırlı iştir, toplumlar bu koyunlar olmaz ise, nasıl canlı kalır ki?

Bütün müşteriler meeee diye ses çıkarır, fakat bu sesi sadece kendileri duyar!

Sözleşme tek taraflı olarak ihlal edilir, sonuç ne mi olur, sadece homurdanma!

Kaldırılan kanalın yerine, kanal belki konur, belki konmaz, artık o sizin şansınıza kalmıştır. Konulan da hiçbir zaman izlemeyeceğiniz bir kanaldır, uydurulur ve artık o kanal sizin sözleşme içinde yer alan olur! Müşteri veli nimetimiz derken, neler nimet olduğu sanırım bu homurdanma sırasında gün yüzüne çıkmıştır!

Kapı vuruldu!

Kapı vuruldu!

Kapı vuruldu, cansız bedeni yana doğru açıldı!

Kapı vurulduğunda, içeride çocuğu uyutmak için çarşafın ortasına yatırmıştık, bir ucunda annesi, bir ucunda ben. Ellerimizde sallıyorduk. Salonda babası ve diğer arkadaşım derin bir sohbet içindeydi.

Kapı vuruldu, tedirgin olarak sesin geldiği yöne kafalarımızı çevirdik. Bu saatte kimse kapıyı vurmazdı.

Kapı vurulduğunda gece yarısına çoktan ulaşmıştık, sokaklar sessiz ve sadece köpeklerin ulumaları duyuluyordu. Karanlık, sessizliğin içinde hakimiyetini sürüyordu.

Kapı vuruldu ve ev sahibi olan arkadaşım, çocuğun babası kapıyı doğru gitti, tedirgin olarak açmadan önce sordu, kim o?

Dışarıdan ses ‘biziz’ dedi! “Biziz heval, yabancı değil!”

Yabancı değildi, fakat dışarıda hakimiyetini sürdüren bir korku cumhuriyeti vardı.

Araladı kapıyı, tanıdık bir yüz görürüm diyerek, karanlık içinde, karanlık yüzleri kapı aralığından sızan ışık ile aydınlandı.

Sızan ışık renkleri tam veremez ama yinede fikir sahibi yapar.

Aydınlanan, sadece yüzlerinin bir bölümü değil, boyunları da aydınlanmıştı. Birinde bir yeşil atkı vardı.

Akıcı bir Kürtçe ile durumu anlattı kapıdaki, yeşil atkılı olan karanlıkta gözlük takıyordu. Gözlük, karanlığı daha da ağırlaştırmaktaydı. Derinden bir ses ile ‘acele edelim!’ dedi.

Çocuğun babası ve arkadaşım; avukat ve doktordular. Avukat olan arkadaşım, ‘bende geleyim’ dedi, ‘bu karanlıkta sokaklarda yalnız olma’ dedi. Bana da göz kırmıştı, çocuk ve annesi yalnız kalmasın diyerek. Sessizce görev paylaşımı yapmıştık! Ve birlikte yola çıktılar, kapıda bekleyenler ile birlikte.

Oda da ben, çocuk ve annesi kalmıştık. Nasıl olsa hemen dönerler diye beklemedeydik.

Çocuk sallanırken, olanlardan habersiz gözlerini yummuştu.

Dışarıda karanlığın getirmiş olduğu korkunçluk yanında, keskin rüzgar vardı. Bozkırda yaşayanlar bilir, gecenin soğu bıçak gibidir. Bıçak, her şeyi kesiyordu, karanlıkta akan kanı görmüyorduk!

Bekleme, tedirginlik içinde geçiyordu. Doktor arkadaşımın eşi hastaneyi aradı, acil bir hasta var mıydı diyerek! Yoktu. Hastane her zamankinden daha sessizdi. Tedirginlik değişmiş, içten içe başlayan bir korkuya dönüşmüştü. Korku ise başka şeyleri tetikliyordu. Yaşanan çağ, tekin bir çağ değildi, ne olacağı ve ne olduğu belli değildi.

Bir süre sonra tanıdıklara telefonlar edildi, gece geç saatler olmasına rağmen, yoktular.

Karanlık içinde yoktular.

Yok olmuşlardı ama neredeydiler?

Karakol arandı, orada kayıp olduğu bilgisi not edildi. Onlarda anons ettiler, yok olanları bulmak için.

Onlar, iki arkadaştı. Biri avukat, diğeri doktor. Doktorun çalışma saati olmazdı, hasta var mı, doktor hangi saat olursa olsun çalışmak zorundaydı. Gece yarısı çağrılmıştı ve gitmişti. Çocuğuna sarılmadan gitmişti, çünkü hastanın can sağlığı çocuğa sarılmaktan daha önemliydi. Avukat ailesine dahi haber vermemişti giderken, arkadaşı yalnız kalmasın diyerek gitmişti yanlarında.

Yoktular, yok olmuşlardı. Gece sabaha döndü, yoktular.

Sabah akşama döndü, yoktular.

Saatler, günleri kovalıyordu, günler ağırlaşmıştı. Akşam uyuyan çocuk uyanmış, yeniden uyumuş ve her uyandığında babasını sormuştu. Babasızlığa alışık değildi, görürdü onu her gün. Yoktu babası ve arkadaşı.

Bir gün telefon çaldı, yok olanlar bulunmuştu. Hem de çok uzaklarda, bir derede. Haber karaydı, tıpkı gittikleri gece gibi.

Karanlıkta bir ses tırslıyarak demişti, ‘hadi acele et!’

Sesin sahibinin boynunda yeşil bir atkı vardı, gözünde gözlük!

Kimse görmemişti o güne kadar bu sesi ve gözlerini. O gün görülmüştü, kapı aralığından sızan ışık ile.

Kapı vurulmuştu, kapı yana düşmüştü!

Bugünlerde anılar yazılır oldu, bende duyduğum bir anıyı kaleme alayım dedim. Çünkü anılar kişileri olduğundan farklı gösterir. Anıları toplarsınız ve ortak sonuç çıkarırısınız. İşte gerçek sizin çıkardığınız sonuçtur, yaşanan değil! Çünkü yaşananlar hiçbir zaman sizin gözünüzde canlanamayacaktır, karanlığın sayfaları arasında, karanlıkta gelen bir sesin sizi tedirgin etmesi gibi kalacaktır.

Kapı vuruldu, cansız bedenini yana doğru bıraktı!

8 Mayıs 2009 Cuma

H5N1 yeniden…

H5N1 yeniden…

2002 yılından beri günlük yaşantımız içine bir korku girmiştir. Bu korkunun adı H5N1’dir. Bu virüsün belirtileri değişik isimler adı altında yıllara göre değişmiştir. Üç isim bugüne kadar dikkatimizi çekiyor. Sars, Kuş ve Domuz. Her üçü de hayvan isimleri ve hayvandan insana geçen virüs ile özdeşleşmiştir.

Ortak belirtileri normal gribe benzemektedir. Öksürme ve hapşırma yoluyla bulaştığı düşünülen bir solunum yolu hastalığıdır. Bu virüslerin ortak özelliği yakın temasla bulaştığı gibi küçük partiküller halinde havada birkaç km yol alabilir ve solunum yoluyla da bulaşabilir. Yani biri öksürdüğünde oradan geçenin bu virüsü kapma olasılığı vardır. Üstelik hapşıran vatandaş oradan ayrıldıktan sonra da havada asılı kalmaktadır.

“Tarihsel olarak incelendiğinde son 300 yılda 10-13 kadar, 20. yüzyılda ise 9-39 yıl arayla antijen kayması sonucu ortaya çıkan yeni virüs alt tiplerine bağlı üç büyük grip salgını olmuştur.
1918-1919 yıllarındaki (H1N1) İspanyol gribi 20- 40 milyon (bazı verilere göre 50-100 milyon) kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir. Ardından 1957-1958 (H2N2) Asya gribi, 1968-1969 (H3N2) Hong Kong gribi olmuş ve 1977-1978 döneminde H1N1 tekrar dolaşıma başlamıştır. Halen dünya üzerinde H3N2 ve H1N1 virüsleri dolaşmaktadır.

H5N1 (Avian influenza) yaklaşık yüz yıldan beri bilinmektedir. Tavuklarda ilk kez İtalya’da gösterilmiş. 1959 da tavuk vebası hastalığının H5N1 olduğu belirlenmiş, 1997’de ise ilk kez Hong-Kong’da insanda enfeksiyon belirlenmiştir. Bu tarihten itibaren H5N1 giderek daha fazla bulaşıcılık özelliği kazanmıştır. “ Ahmet Faik Öner http://www.sdplatform.com/KonukYazarMakale.aspx?ID=32

H5N1 global bir korku olarak günlük yaşantımıza girmiş durumdadır. Sınırlar çok hızlı bir şekilde aşılmış ve dünyanın hemen hemen her bölgesinde benzer vakalar gözükmektedir.

- Bu arada kısa bir parantez açayım, Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın domuzlardan ya da domuz eti ürünlerinden geçtiğine yönelik bir kanıt olmadığı için, bundan böyle virüsün "H1N1 / Grip A" diye adlandırılacağını bildirdi. Dünya Sağlık Örgütü sözcüsü, isim değişikliği kararının, tarım sektörü ve BM Gıda ve Tarım Örgütünün "domuz gribi" teriminin tüketicileri yanıltacağı ve ülkelerin gereksiz yere domuzların itlaf edilmesi talimatı verebileceği kaygısını açıklamasından sonra alındığını söyledi. - http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2009/05/090501_swine_update.shtml

Korku yayılırda ticareti yayılmaz mı? Uluslararası Polis Örgütü Interpol, dolandırıcıların, domuz gribi krizini sömürerek sahte ilaçlar satabileceği konusunda tüm tüketicileri uyarmış. Son dönemde internet ortamında henüz keşfedilmemiş ilaçlar satılmaktadır!

Korku, global ekonomik / siyasi krizin aşılmasında bir neden olabilir mi? Eskiden büyük krizler savaşlar ile ortadan kalkardı, şimdi savaşların yerini global salgın hastalıklar mı aldı?

Neden son üç grip salgını nüfus yoğunluğu ülkelerde ve şehirlerde başlamaktadır?

Ortaya çıkan son vakalar genel olarak genç yetişkinler arasında yayılıyor. Neden acaba?

Son olarak dünya sağlık örgütünün derecelendirmesi hakkında da bilgi vereyim;

Birinci Derece: Hayvanlar arasında bulaşan ama insanlara bulaşmayan virüsler.

İkinci Derece: Hayvanlardan insanlara bulaşan grip virüsü. Potansiyel salgın tehdidi.

Üçüncü Derece: Belirgin bir biçimde insandan insana geçmeyen, bazı bölgelerde ve insanlarda rastlanan grip türü.

Dördüncü Derece: İnsandan insan geçtiği doğrulanmış ve toplumsal düzeyde yayılabilen vakalar. Salgın riskinde belirgin bir artış.

Beşinci Derece: En az iki ülkede görülen, insandan insana bulaşan vakalar. Güçlü ve yakın bir salgın tehlikesi uyarısı.

Altıncı Derece: Virüsün başka bir ülkede farklı bir bölgede ortaya çıkıp yayılması. Sürmekte olan küresel bir salgın.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Devletin silahı kontrol altında mı?

Devletin silahı kontrol altında mı?

Devlet kavramı içinde yer alan güvenlik ve güvenliği sağlayan kolluk kuvvetlerinin kullandığı silahlar kontrol altında tutulabilir mi?

Yukarıda sorduğum soru başlangıçta bir mantık hatasını taşıdığını düşünebilirsiniz, devlet silahını elbette kontrol altında ve kayıt içinde tutmaktadır dediğinizi duyar gibiyim, fakat kontrol dışına çıktığını, son yaşadığımız olaylar göstermektedir. Devletin envanteri içinde yer alan mühimmatlar, son yaşananlar ile birlikte keyfi olarak ya da kendi çıkarları amaçları doğrultusunda kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Hatta yanlış anımsamıyorsam korucu olarak belirlenen kişilere dağıtılan silahların, savaşacakları kişilere verildiği yönünde davalar açılmıştır, bu davaların sonuçlarının ne olduğunu bilmiyorum.

Yer altından çıkan ve bir davaya ek dosya olarak giren silahlarında, devlete ait bir silah fabrikasından üretildiği ve devletin haberi olmadan satılamayacağı bilinmektedir. Kara delik var ve o delikten devlete ait silahlar başkalarının eline geçip, kontrol dışı amaçlarda kullanıldığı düşünülmektedir. Devlet, bu durumda kendi güçsüzlüğünü göstermiş olmuyor mu? Çünkü silahların kimler ya da kim tarafından kullanıldığını bilmiyor! Bilinenler ise devlet sırrı olarak kalmaya devam ediyor…

Kontrol dışı kullanılan silahların, faili meçhul cinayetlerde kullanıldığı ve belirli bir amacın çerçevesinde kullanıldığı düşünülürse, silahlar / olaylar karanlık sayfalarda yerlerini almış olmaktadır.

Devlet adına ya da bağlı bulunduğu halk adına silah taşıyabileceklerin listesi bellidir. Fakat serbest piyasa ekonomisi, silah taşıma işini ruhsata dayandırarak genişletmiş ve her üç vatandaşımızda silah, yasal olarak bulunur hale gelmiştir. Bugün halk adına silah taşıyan yanında, kendi adına silah taşıyanlarda mevcuttur. Bunların dışında geçici olarak verilmiş ve ‘düşük yoğunluklu çatışmalarda’ kullanılmak üzere silahlar vardır. Bunlar, korucu adı verilenlerdir. Korucular, amaçları dışında düğünlerde kendi egolarını tatmin içinde olsa havaya kurşun yağdırmaktadır. Havaya atılan kurşunlar, devletindir. Devletin vermiş olduğu amaç dışında kullanım mevcuttur. Yine o bölgede, çatışmalara katılmışlar, evlerine döndüklerinde o bölgeden anı olarak bazı mühimmatı evlerine götürdükleri ve bir dava nedeniyle yapılan aramalarda delil olarak ortaya serilmiştir. Kullanıldığı sanılan mühimmatlar anı olarak evde saklanabildiği gibi, toprak altında durabilmektedir! Kullanılmış ya da kullanılmamış mühimmatlar bugün devletin silahlarını kontrol altında tutulup tutulmadığı konusunda soruya kadar geliyor.

Bir düğün ve düğün akşamı işlenen büyük katliam. Bu katliam gözler önündedir, anlatılanlara göre kullanılan silahlar devletin. Yani devletin koruculara verdiği silahlar. Bu silahlar düğünlerde havaya atılmamış, bu sefer insanların üzerine sıkılmıştır. Ölü sayısı korkunçtur. Ölüm ilk defa bu kadar açık olarak kamuoyu önüne gelmiştir. O bölgede, yıllardır olan çatışma, bu kadar büyük boyutlu ve canlı olarak ekranlara düşmemiştir. Buradaki katliam ve sonrası elbette sorgulanması gereklidir, çünkü ilk ifadelerine göre, savaşacakları kesim yaptığı kabul edilsin diye, katliama mizansen hazırladıklarını söylemişlerdir. Yani bir başkasının kıyafetine / rolüne girerek sanmaları için, -kamuoyunu yanıltmak için- katliamı hayata geçirilmiştir. Şimdi, bu son örnekten yola çıkarak, orada o şekilde ne kadar cinayet işlenmiştir? Çünkü başkası gibi davranarak işlenen cinayetler ilk değildir. Klasik söylem ile, ‘at izi it izine’ karışmıştır. Kim, kime silah sıktığı veya öldürdüğü açık değildir. Eğer imza atmak için içlerinden birini yakalatılmamışsa.

Susurluk davası sırasında ortaya çıkan ya da karartılan belgeler ile o bölgenin haritası bu katliam ile yeniden kamuoyu önüne çıkmıştır. Cem Ersever Kürt kıyafetler ile köyleri dolaştığı ve orada kendisine yakınlık gösterenleri cezalandırdığı konusunda açıklamalar olmuştur. Bu açıklamada kullanılan söylemin, başka bir yönden uygulanması bu katliamda ortaya çıkmıştır. Kar başlıklar ile çocuklar öldürülmüş ve bu katliamı savaştıkları kesimin üzerine atarak, suçtan kurtulmaya çalışmışlardır. Savaşın kirli yüzü, başka bir neden ile ortaya çıkmasıdır. Devletin silahları ile işlenen cinayetlere bir yenisi daha eklenmiştir.

5 Mayıs 2009 Salı

Şehir efsanesi!

Şehir efsanesi!

Şehir efsaneleri fakirleştikçe artmaktadır, kimin veya kimler tarafından söylendiği belli olmayan efsaneler kulaktan kulağa, ağızdan ağza ve şimdi teknolojinin nimeti, cep telefonundan cep telefonuna sms ile büyüyor!

Şehir efsanelerinin nerede ve hangi coğrafyada çıktığı bile net olarak söylenemez ama bir küçük fısıldama büyük bir dalgaya sebep olabilmektedir. Klasik söylem ile, bir kelebek kanadının çıkarmış olduğu dalga, büyük fırtınalara sebep olmaktadır.

Küçük fısıltı, küçük bir şehirde başlar ve büyük şehirler de dahi banka önlerinde kuyruklar oluşturmasına sebep olur. Kimlik numarasının son hanesi 4 ile biten annelere devlet, 400 TL yardım edeceği sms haberi bütün coğrafyayı bir anda kuşatıyor ve banka önlerinde kuyruklara sebep oluyor. Kuyruklara baktınız mı? Kuyruklarda daha çok kimler duruyor? Kuyrukları oluşturan bir şehir efsanesi olmasına rağmen, kuyruklar artık efsane değil, gerçektir.

Kuyruklarda bulunanların ekonomik durumları ve görüşlerine bakın, nasıl bir birine benziyor? Moda kıyafetler üstlerinde duruyor, tek tip kıyafet gibi. Saçlarının bağlayış biçiminden, kullandıkları örtülere kadar. Önümde birden çok şehirde çekildiği söylenen fotoğraflar, birbirine ne kadar çok benziyor. Şehirlerin isimlerini kapadın ve habere bakın, siz nerede çekildiğini tahmin edebilir misiniz?

İnsanları bu şekilde banka önlerinde kuyruğa dizmeyi getiren sonuçlar beni ilgilendiriyor. Bu insanlar durduk yere banka önlerine gelmediler, onları oraya getiren sebepler vardır, o sebeplerin oluşumu kısa zamanda olmamıştır. Bu efsaneler, neden şimdi bu kadar büyük ilgi topluyor? Demek ki, küçükte olsa bir yardım kelimesini duyanlar, yardım verildiğine inanılan yerin önünde, kendisine yer bulmak için her türlü mücadeleyi yapıyorlar! Şehri efsaneleri bu kadar gerçek kabul edilip içselleştiriyor ise, o toplumun yaşamış olduğu bir travmayı ortaya seriyor demektir.

Hangi şehirde çekildiği belli olmayan fotoğraflara bakarak, fotoğrafın analizini yapmaya kalkmak artık günümüzde zor, çünkü tek tip yaşam biçimini, her yerde görmeye başladığımızı ve geçmişin tüm birikimlerinin yok olduğunu göstermektedir. Tüketim çağında, tüketim değil yağma bir şehir efsanesi olmaktan çıkmış, gerçek olmuştur.

Bir kelebek bulunduğun noktada kanat çırpsa, dünyanın öteki ucunda fırtınaya sebep oluyor ise. Bu fırtınanın olması için, dış etkenlerin ortadan kalkması gereklidir. Yani bir fanus içinde olduğumuzu düşünmek zorundayız. Görüldüğü gibi, dış etkiler o kadar azaldı ki, en ücra köşede, bir küçük haber, yağmaya dönüşebiliyor. Dünyadaki bugünkü sistem, bir bütün olarak, geçmişin biriktirmiş olduğu değerleri yok ediyor ve yerlerine balon köpükçükleri bırakıyor. En ufak bir evrensel krizde, nasıl bir kasırga içinde yaşadığımızı bugüne bakarak söyleyebiliriz.

Şehir efsaneleri, şehir efsanesi olarak kalmıyor, gerçek olarak algılanıyor ve gerçek olduğuna inanılarak banka, yardım kuruluşları önlerinde uzun kuyruklar oluşturuyor. Kuyruklara bakarak hangi şehirde olduğunuzu tahmin edemezsiniz!