6 Ekim 2009 Salı

Taksim olaylarına bakarken…

Taksim olaylarına bakarken…

Taksim ve çevresinde IMF ve Dünya Bankasına karşı protesto eylemleri sonrası yapılan haberleri ekranlar aracılığı ile izledim. Protesto haberlerinin veriliş açısından izlediğimizde, medyanın etiğinin tartışma konusu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü haberler taraflı verildiğine şahit oldum.

İzlediklerim arasında en dikkat çekilen ise, haberlerin veriliş sırasında, polis kamerasından olayların izleyiciye ulaştırılması oldu. Emniyet muhabirinin(!) çektiği görüntüler haber bültenlerinden yayınlandı. Şimdi, Irak savaşı sırasında yapışkan ya da yapıştırılmış gazeteci yerini başka bir şey alıyordu Taksim eylemleri sırasında. O savaşta en azından Amerikalı muhabirler kullanılırken, Taksim olaylarının görüntülerinin yayınlanmasından anlaşıldığına göre, taraf olan bir emniyet görevlinin kamerasından yansıyan görüntüler kullanılmaktaydı. (Kanal D ana haberler, 6 Ekim 2009)

Basının etik tartışması ve görevleri konusunda duyarlılık gösteren gazeteciler ve onların akıl hocaları, bu görüntülerin karşısında neler diyeceklerdir? Bir ayakkabı atma olayını eleştirenler, (üstelik gazeteci kimliği ile değil, öğrenci kimliği ile yaptığında) eylemi yapana giyindirilemeye çalışılan kimlik ne kadar etiktir? Etik kavramı tartışılırken, olaylarda kullanılan dil ve görüntülerin hangi açıdan yansıdığı tartışılmaz mı? Esliden en azından muhabirlerin ve ajansların verdiği görüntüler kullanılırdı, şimdi polisin kamerasından görüntü kullanılması ‘orantısız güç’ yanında, ‘orantısız bilgi’ akışını temsil etmiyor mu? Bunu yayınlayan kanala, acaba RTÜK her hangi bir soru soracak mı ya da yaptırımı olacak mı? Her şeyi sansür etmeyi kendisine iş edinen kurumlar, bu orantısız görüntüler hakkında ne yapacaklardır?

Taksim ve çevresinde yapılan eylemler ‘orantısız güç’ gösterisinin başka bir boyutunu ortaya çıkardı, çünkü kalp krizi geçiren biri oluşturulmuş olan barikata takılarak hayatından olması ile birlikte, güvenlik kim için sorusuna yanıt aramayı bitirilmiş durumdadır. Yanıt açıktır ve nettir. Bu vatandaşın hayatını kim geri getirecektir? Vatandaşların malını ve canını korumak ile yükümlü olanlar, gaz atamak dışında ne yapmıştır? Mahalle serserilerinin göstericilere yönelik saldırısını önleyeceğine, dayak yiyen göstericiye birde polisin copu ile karşılaşmasını hangi etik kural anlatır? Eğer göstericiler arasında bir ayırım yapılıyorsa, orada şiddet teşvik ediliyor anlamındadır, bu konuda geçmişimizde bir çok örnek bulunur. Şiddet devlet eli ile alevlendiriliyor, eğer bir taraf tutma var ise… Ekranlardan bu açık açık geçmiş olaylarda olduğu gibi yansıdı.

Taksim olayları bir çok veriyi ele vermektedir, bu veriler ışığında gelişmiş ülkeler ne gibi çözüm üretmişler ona bakmak gereklidir. Buna benzer her hangi bir gösteri örneğin Berlin’de ya da Hamburg’ta olmuş olsa, polis nasıl davranırdı? Yılda birden fazla uluslararası toplantılar oluyor ve orada buna benzer polisin saldırısına şahit olmuyoruz. Dükkanların camları bu şekilde korumasız kalmıyor. Çünkü orada gösteri öncesi dükkanların camları korumaya alınır. Gösterilerde olaylar olacağı kabul edildiğinde, o sokaklardaki yaşayanların malları da canları da güven altında tutulur. Bizdeki gibi bir anlık saldırı ile olmaz!

Polis ve polisi yönlendirenler kendi kuyularından dünyaya baktıklarından dolayı hep kendilerini haklı görmekteler ve haklı olduklarını ilan edebilmek için her türlü medya aracını kullanmaktalar. Kendi görüntülerini haber bültenlerinde yayınlanmasına izin vermekteler. Henüz soruşturma aşamasında olan bir görüntünün kamuya gösterilmesi acaba ceza yasası içinde yeri yok mudur? Oradaki görevli, görevini kötüye mi kullanmaktadır, iyiye mi? Görevlinin durumu yanında, yayınlayan kurumun suçu yok mudur?

Ders almayı bilmeyen bir çizgide yürümeye devam ediyoruz. Tek taraflı propaganda amaçlı yapılan yayınlar ile medya görevini yapmamış olur. Bizde medyanın varlığı aslına bakarsanız tartışmalıdır, çünkü etik kurallara uyan ve haber peşinde koşan medya tarihimizde acaba var olmuş mudur?

Taksim aşılamaz!

Taksim aşılamaz!

Türk polisi, (Burada söz sadece polise değil, onu yönlendiren siyasi tercih konusunadır.) Taksim takıntısına tekrar takıldı! Taksim meydanında protesto edenler arasında kriter uyguladığını bir kere daha kanıtlamıştır. Bir gün önce yapılan eyleme müdahale olmadığı için haber dahi olmadılar, fakat ertesi gün (6 Ekim 2009) tarihinde IMF ve Dünya Bankasına karşı yapılan eyleme bir bahane bulunularak saldırıldı, basın açıklamasının bitmesini beklemediler. Göz gözü görmeyen biber gazının dumanı eşliğinde müdahale oldu.

Taksim, bildiğimi gibi suyun paylaşımından gelir. Taksim meydanında yer alan su sarnıcı buranın adını belirlemiştir. Kısaca Taksim paylaşım demektir. Türkiye’deki ilk elektriğin ve ışığın kullanıldığı yerdir. Aydınlanma ve akan suyun başıdır. Taksim bu özelliklerinden uzaklaştırmak için devlet elinden geleni yapmıştır. Orasını bir gezi alanı, heykelin etrafında küçük bir yeşil alan görmüştür! Bir de polis günlerinin vazgeçilmez gösteri merkezi olmuştur! Resmi bayramlarda çelenk bırakılan heykel alanı olmuştur.

Devlet açısından, Taksim’de gerekirse protesto, gösteri yaparız ve bizim belirlediğimiz yapar anlayışı hala hakimdir. Taksim’i bu kadar önemli kılan ise, İstanbul’un merkezi, doğal olarak Türkiye’nin merkezi olmasıdır. Bu merkezde eylem yapmak demek, anında Türkiye’nin öğrenmesi anlamına gelir. Elbette burada kriter basının ilgisidir, eğer ilgi yoksa kimse orada eylem yapıldığından haberi olmaz! Her gün yapılan eylemler, hafta sonları eylemlerden kaç kişinin haberi vardır?

Bugün, Taksim meydanında yapılan polis gösterisidir, gücünün göstermesi için yapılan showdan başka bir şey değildir. Yöneticilerin ve onların misafirleri rahatsız olmaması için, onların toplantısının ahenginin bozulmaması için, göze girmek için, bir boy gösterisi için fırsat olarak görülmüş ve İstiklal Caddesi ve Taksim meydanı, doğal olarak ona açılan sokaklar biber gazı ile bir kere daha tanıştırılmıştır.

Ben devletim, istersem izin veririm, istersem biber gazı atarım kimse benden bunun hesabını soramaz anlayışı hakimdir. Gösteri sonrası, emniyet yetkililerinin sokakta yürüyüşü ve sırt çantası ile oradan geçen birinin üzerinin aranması emrini verirken davranışı ekranlar aracılığı ile yayınlanmıştır. Bu emniyet yetkilisi, o emri verirken, kendi egosunu ve görevini en iyi şekilde yapma gururu içindedir ve emrindeki insanları ne kadar başarılı yönettiğini düşünmektedir, belki…

Ankara valisine atfedilen ‘gerekirse komünizmi de biz getiririz!’ anlayışı bir anlamda yaşamaya devam etmektedir. Gerekirse yapar devlet, bunu sorgulamak ne mümkün! Gerekirse işkence yapar, gerekirse biber gazı atar, gerekirse parkta uyarı yaptığı gencin kolunu, bacağını kırar, beyin kanaması geçirmesine sebep olur, gerekirse önde giden araca ateş eder, şoförü olan genci başından vurabilir. Gerekirse, devlet adına her şey yapılır, çünkü sorgulayacak ve yargılayacak olan devlettir!

Devlet erkini elinde bulunduranlar, ‘orantısız güç’ kullanmayı meşru sayar, orantısız güç dışarıdan geldiğinde ise ne yapacağını bilemez ve o gelen güce biat eder konumdadır. Onlar ne derse onu yapar, o yüzden ülkemiz içinde değişimler hep dış dinamiklerin etkisi ile olmuştur. Tarihimizin kırılma noktaları hep dışarıdan gelen ideolojiler ve doktrinler ile biçimlenmiştir. Bu biçimlenme de devlet elini iyi kullanılmıştır! Gerekirse, devletin varlığı için her şeyi yapar! Bugün ittifak gördüğü kesmin eylem yapmasına izin verirken, düşman gördüğü kesme karşı her türlü saldırı aracını kullanmaktan çekinmez! Parkta bir arada sohbet eden gençlerin duruşu ve sohbetleri bile bu saldırı için neden olabilir! İçkiye yasak getirilirken, parkta elde şarap ile sohbet ne demek! Vur gitsin!

Devlet kendisi gibi düşünmeyene vurur! Sıfır tolerans gösterir, kağıtlarda yazdığı gibi sıfır toleransı başka yerde aramayın! Sıfır tolerans Taksim’de aydınlık yüzlere karşıdır! Gaz bombasının kime karşı kullandığına bakın, sonra sıfır toleransı arayın! En büyük açılım bu olmasın?!

Demokratik açılımın bir tarifi gibidir, benim gibi düşün yaşa! Ben şimdi komünist, dinci, şeriatçı şairleri bir arada anıyorsam sende an! Fakat onun dışında başka bir şey istemeyin! Şiir okuyun, istediğiniz dilden! Sadece konuşun ama sakın ama sakın başka şey istemeyin, toleransın sınırını zorlamayın! Devlet gerekirse yapar! Gerekirse Taksim’e makul sayıda işçiyi bırakır, gerekirse sıfır tolerans gösterir! Devlet gerekirse yapar! Taksim, devlete rağmen aşılamaz!

5 Ekim 2009 Pazartesi

12 Eylül Müzesi için bir adım atalım!

12 Eylül Müzesi için bir adım atalım!

12 Eylül öncesi yaşanan zaman diliminde ölüm korkusu vardı, her an nereden geleceği belli olmayan kurşunun vızıltısı, yaşam ile ölüm arasındaki çizgiydi. Bir vızıltı, bir bomba sesi ile yaşamın çizgisi belirleniyordu.

12 Eylül’den bir gün sonra ise başka bir korku sarmıştı. Önce neden korktuğumuzu anlayamadık, fakat zaman içinde korku içimize işlemişti. Nazi kıyafetli tiyatro sanatçıları, İstiklal Caddesinde kimlik soruyor ve hiç kimse itiraz etmeden kimliğini gösteriyordu. Korku öyle içimize işlemişti ki, neden korktuğumuzu bilemez hale gelmiştik. Korku, bizi sürü yapmıştı, alışamayız dediğimiz her şeye alışmıştık!

12 Eylül sonrası yaşanan korkuya şimdi ne isim verilir, bilemiyorum. Fakat o korkunun etkisi kuşaklara aktarıldı. Korku, geçici bir virüs gibi yayıldı ve kronik hale geldi. Korkuyu aşmak için yapılan hamleler zaman zaman kesintiye uğradı. İşkence haneler bu korkuyu besleyen konumunu hep korudu. İşkence yaşamımızın vazgeçilmezi gibi, hep gündemimizde durdu. İşkence yapanların çoğu hala içimizde ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve çocuklarının geleceği için mücadele etmeye devam etmekteler. Onların yüzünü sergileyecek hiçbir çalışma yok! İşkenceyi durdurun demek ile olmuyor, sıfır tolerans ile işkence yok olmadı. Ölümler hala devam ediyor…

İşkence korkusu, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur. İşte bu gafil avlanmak durumu bizi güçsüzleştirdi, pasifize etti. Yaşamdan bir anlamda, kopmamız anlamına geldi. İçe kapanık, çevrenden hep şüphe eder konuma geldik. Şüphe, içimize girmiş bir virüstür. O virüs ile yaşamaya başladık, o yaşadığımız virüs ise bizim korkularımızı besledi ve bireyselleştirdi. Tarihimizden kopmamız anlamına geldi, çünkü tarih, bireysel değildir. Bireyselleşen insanın tarihi olmaz!

12 Eylül öncesi yaşam ile ölüm arasındaki çizgi, bir kurşun vızıltısıydı, sonrası ise? Evet, sonrası yaşananlar, bu çizginin bir vızıltıdan daha ince bir sırat köprüsü olduğunu yaşayarak gördük!

Yaşama bakışımız o kadar dar bir çevreye indi ki, faşist ve popüler söylemleri bile demokrasi olarak algıladık, alkışladık! Yaptıklarına değil, söylediklerine baktık, ona göre sandık başına gittik! Sandığa oy atmak ile demokrasiyi yaşadığımızı sandık! Oy attığımız partiyi biz seçtiğimizi ve iktidara getirdiğimizi kabul ettik! Milletvekillerini belirlediğimizi, seçtiğimizi kabul ettik, onları kimlerin belirlediğini önemsemedik! Demokrasi budur dedik, demokrasiyi sorgulamadık! Demokrasi sandığa gitme diye algıladık, Hitler’in iktidara gelişini tarih sayfalarına bıraktık! Goebels’in propagandaları ile bir savaşın nasıl yönetildiğini filmlerde bir sahne olarak baktık ama görmedik! Tarihte yaşananları popüler olarak algıladık ve yaşananları bir roman sayfasından öğrenmeye çalıştık! Romantik baktık, her şeyi bizim dışımızda ve bize dokunmayan olarak algıladık! Alışamayız dedik, alıştık! Alışmakla kalmadık, benimsedik! Karşı çıktığımız yaşamın içinde, kendimize bir yer açtık, onlar gibi algılamaya ve düşünmeye başladık! Doğal olarak onlar gibi olduk!

Bugün yaşanan korkularımızın temelinde ölüm korkusu var. Kaybedeceğimiz, hayattan başka şeylerimizde var olduğunu düşündük ve onları yok etmemek için hayatta kaldık! Hayatımızı önemsemedik, nasıl göründüğümüzü önemsedik! Para için her şeyi mubah gördük, betonların arasında doğadan kopmuş bir yaşamı seçtik! Hafta sonları doğa yürüyüşleri yaptık, doğal üretimin adını ekolojik üretim koyduk! Her şeyin genetiği ile oynadık, kendimizi değiştirdik! Hayat uzadı, Parkinson ve Alzheimer yaşamımızın vazgeçilmezi oldu! Toplum belleğini yitirdik, toplumsal Alzheimer hastalığına yakalandığımızı dahi bilemez olduk! Günü yaşadık, günü kurtardık. Günü kurtarmak için en samimi arkadaşımızı yok saydık! Yaşam ile ölüm arsındaki çizgiyi yok saydık!

12 Eylül bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi diye görebilmemiz için yüzleşmemiz gereklidir. Yüzleşme kendimizi aynanın karşısında görmemiz anlamına gelir. Kimin cesareti var bu yüzleşme için?

Yüzleşme için bir müze kuralım, yaşadıklarımızı kaybettiklerimizi orada sergileyelim! Var mısınız 12 Eylül Müzesini kurmaya! Daha doğrusu yüzleşemeye… O halde kurmak için yan yana gelelim!

12 Eylül sadece işkence ve cezaevi değildir, yasaklanan sanatçılar, yasaklanan türküler demektir! Yasaklanan bir dil demektir, yok sayılan bir halk demektir. Bugün açılım diye ortaya konulanların üstünün örtülmesi demektir! Örtüleri kaldırmak için, başkasının açılımı için değil, kendimiz için yan yana gelelim! Belleğimize kavuşalım ve bizi sarmış olan hastalıklardan kurtulalım! Sol söylem ile propaganda yapan tarikat üyelerinin yüzlerine gerçeği haykıralım, sizin varlık sebebiniz 12 Eylül’dür diyelim! Bugün, üniversitelerde Profesör, gazetelerde başyazar olabilirsiniz, fakat sizin yarattığınız tahribatın farkındayız demek için yüzleşelim! Onların gerçek yüzlerini sergileyelim!

23 Eylül 2009 Çarşamba

Cafelerden cafeye…

Cafelerden cafeye…


Kahveler vardı bir zamanlar, mahalle arasında mahallenin erkeklerinin toplandığı yerlerdi. Duman altında, izmaritin kül tablasını aşıp yere düştüğü yerlerdi. Erkek dünyasıydı, yok olmaktalar! Küçükte olsa büyük şehirlerin varoşlarında yaşmaya devam ediyor ama çıkan %100 dumansız hava ile duman olup tarih sayfasına doğru yerlerini almaktalar…

Büyük şehirlerde, cafeler batı özentisi ile başladı. Kadınlar, kahvelere gideceğiz diyerek cafeler ortaya çıkmadı. Kahvenin sunumuna ek bir kaç şey eklendi ve camekana cafe yazmakla başladı. Liberal ekonomi, kahvenin mertliğini yumuşattı, sunumunu değiştirdi. İzmir gibi yüzünü batıdan tarafa çevirenler kahvelerine kadınları almaya çok öncelerden başlamışlardı.

Cafeler, global dünyanın birer sembolüdür, çünkü cafeler, kahvenin yanına ve üstüne, içine ve öğütülmesinin biçimine göre evrensel standart kazandırılıp, damak zevki yaratması ile sonuçlanan bir süreçtir. Emperyalist özellik gösterir. Girdiği ülkenin geleneğini alt üst eder ve kendisine göre yaşam alanı yaratır. Her cafe, bir markanın altında kendisine yaşam alanı oluşturur. Bu cafeler, hangi ülkeye giderseniz gidin, hangi havalimanına inerseniz inin sizi karşılayacaktır. Aynı şekilde dizayn edilmiş, aynı renklerin hakim olduğu oturma yerleri ile birlikte kendisine ait aroması ile cafeler bir standardı yakalamıştır ve bu özelliğinden taviz vermez.

Cafeler özgündür ve özgürdür. Öyle bir işletmenin içine girip köşe kapacak bir yapısı yoktur. Yaşam alanı içinde müşterisi için her türlü konforu düşünmüştür ve para kazanmak amaçlı olduğu içinde, geleneksel kahveler gibi kül tablaların doldurup yere dökülecek kadar zaman geçirilecek alanlar değildir. Sunulan içecek içildikten ve masaya bırakılmış olan gazeteye göz atıldıktan sonra kalkılıp gidilecek yerdir. Cafeler zaman geçirmek için değil, verilen hizmeti kısa sürede tüketme yeridir.

Cafeler, modern yaşamı temsil eder ve kısa nefes alma yeridir. Modern yaşamda çalışma hayatı hızlıdır. Bu hıza ayak uyduranlar ayakta kalabilir. Aksi halde toplum dışına düşüp, yalnız insan konumuna dönüşmek an meselesidir. O yüzden son dönemlerde hıza ve strese bağlı olarak, bireyler fiziksel ya da ruhsal olarak zayıflamış ve en küçük olumsuzlukta verimliği düşme noktasındadır. Hızlı yaşamak ve karar vermek zorunda olan modern insan, bu nefes alma noktalarında kahvelerini içerken, günlük koşturmadan kısa da olsa kopması anlamına gelmektedir. Kahvelere eşlik eden aroma kokusu, yaşamadığı doğadan ona bir nefeslik hava anlamına gelmektedir. Bilinçaltında olan özlem, bu şekilde giderilmiş olmaktadır.

Cafeler kendilerine ait müşterisini yaratmıştır. Her cafe kendisine ait aroması ile birlikte kendisinin müdavimleri yani bağımlılarını yaratmıştır. Tıpkı sigara tiryakisi gibidir, belirli sigarayı içen, hep o sigarayı satın alır, başka markalar onun ihtiyacını karşılayamaz! Cafelerde öyledir. Hangi ülkeye giderseniz gidin, sizi karşılayan bir dost ortamı bulunacaktır!

Cafeler, bizde önce bir öykünme olarak camekanlarda başladı, sonra global cafelerin işgali ile bize ait olan cafeler yok oldu ya da yok olma sürecini yaşamaktalar. Cafe’den cafeye doğru adım attığımız bugünkü süreç, aslında bir birine bağlı zincirleme mağazaların şehirleri, yaşamı ‘tek tipleştirme’ sürecidir. Tek tipleştirme sürecinin öteki adı da globalizmdir. Modern insan ise, hizmetine sunulana hemen uyum sağlayan ve sorgulamayandır! Alışkanlıklardan bağımlılıklara doğru adım attığımız bir süreçtir!

Haberlere bakarken…

Haberlere bakarken…

Haberler üzerine ne kadar çok yazı yazmışım, fakat haberler, haber vermek dışında her şeyi yapar konumda. Karar verici, ceza kesen, bol reklam yapan konumunu korumaya devam ediyor. Haberde magazin bulunamayınca, haber sunanın sakal tıraşı bile konu olabiliyor!

Çok kanallı olduk, haberlere bir seviye geleceğine, seviyesizlik geldi, ama standardize oldu. Hangi haber daha çok izleniyorsa, bütün haberlerin sunumu aynılaşıyor. Zaten belirli ajanslardan gelen bilgiler ile aynılaşan haberler, sunumu ile de aynılaşınca hangi kanalda, hangi haberi izlediğimizi karıştırır olduk! Sunanlar farklı ama diğer özellikleri aynı olan haberler.

Haberlerde bir zamanlar absürt sorular modaydı. Bıçak ile yaralanan kişiye, ‘bıçak vücudunuza girdiğinde canınız acıyor mu?’ gibi aptalca sorular sorarak ekranların önüne izleyici toplanırken, şimdilerde aynı olayı ‘bıçak acıtıyor mu?’ yerine, izleyici ne kadar acı çektirire dönüşmüş konumdadır. Olay bir saniyelik iken, olayı anlatımı yarım saat olabiliyor. Bütün olasılıklar içinde, arabesk müzik eşliğinde, acınası ses tonu ile sulan haberler Kemalettin Tuğcu öykülerindeki kahramanların yarattığı etkiden daha fazla göz yaşı döktürür konuma gelmiştir. Göz yaşı ise, belirli bir cemaatin sembolüdür. Olduk olmadık yere gülme efekti sunulur gibi, olduk olmadık yerde ağlayan bir cemaat liderinin görüntüleri ekranlara yansır ama yansıyan o ağlayan adam yerine başkalarıdır! Özneler değişmiştir ama görünüm aynıdır!

Van Gölü’nde canavar arayan haberler, bugünlerde yerini, cinayet işleyen çocuk haberlerine bıraktı. Gerçi Van Gölü’nde canavar bulunamadı ama cinayet işleyen çocuk teslim oldu. Bu arada hayatımızda ne gibi değişikler oldu? Dünyada yaşanan haberlerin kaçından haberimiz oldu? Ajanslardan süzülerek gelen haberler, magazin ve dramatize edilmiş sunumlar eşliğinde hepten buharlaşmıştır. Haberler bittiğinde, havaya doğru çıkan bir sabun köpüğüdür, birkaç dakika sonrada patlayacaktır ve yok olacaktır.

Haberler sunumu ve sunanları itibarı ile küçük bir çevrenin eseridir. Bu küçük çevre bir birine bakarak haberleri sunmaya özen gösterir. Onlar için önemli olan izleyici sayısıdır. En çok hangi kanal izlediğini ise, deneklerin sayısı ile orantılıdır. O denek sayısına bakarak kamuoyunun tercihi ortaya çıkmaktadır. Şimdi soru klasik bir hale gelmektedir, tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar? İzleyici mi haberlerin sunumunu ve içeriğini belirler, haberleri hazırlayan ve sunanlar mı? Ajansların süzgecinden geçerek gelen haberler, ne kadar özgürdür ve özgündür?

Özgür ve yerelden verilen haberler artık tarih sahnesindeki yerini mi almıştır? Günümüzde gazeteciler işin kolayına kaçmış ve teknolojinin nimetlerinden bir tık ile yararlanmaya devam etmektedir. Bir tık haber ise, belirli ajansların denetiminde olduğuna göre, bu ajanları denetleyen ve yönlendiren ideolojinin yerele yansıması olmuyor mu? Global dünyaya biçim verenler, haberleri kontrol ederek, kendileri gibi düşünen ya da düşünemeyen bir izleyici kitlesi yaratmaktadır. İzleyici, olanı düşünmeden ve olanı direkt kendisine almaktadır. İzleyiciye düşünmek için, vakit bırakılmamaktadır. İzleyici arka arkaya gelen haber bültenlerini bir kurgu içinde izlerken, haberin gerçekliğinden uzaklaşmış, bir dizi izler konuma gelmiştir. Dizler ise, hiç iz bırakmayan birer balon köpüğüdür. Balon köpüğünü ölçmek istiyorsanız, sizi en çok etkileyen diziyi anımsamaya çalışın, kaçı aklınıza gelecektir. Belki kahramanların adları sisler arasından size göz kırpacaktır ama onun dışında fazla bir şey anlatmayacaktır. Haberleri izledikten sonra aklınıza hangi haber kalmaktadır? Haberde rol oynayanlar, o olayı yaşamaya devam ederken, izleyici başka bir haberin etkisinde olacaktır. Haber bülteni bittiğinde artık kimse anımsamayacaktır. O an için haber vardır, bittiğinde izleyici başka bir gündemi yaşayacaktır. Belki haber sonrası gelen dizi ile başka bir dünyaya kapısını açacaktır.

Haberlerin sunumu içeriğinden daha önemlidir. İçerik ise, beyinlerimizin arkasına işlerken, sistemin kabul etmiş olduğu ideal bireylere dönüşmekteyiz. Korku içinde yaşayan ve korku ile beslenen hastalıklı bireyler olmaya devam ediyoruz. Korkularımıza, korkular ekliyoruz, cinayet yönetmelerine, yeni cinayet yönetmeleri eklemeye devam edeceğiz, gazetelerin üçüncü sayfası ekranlarda, birinci haber olması tesadüfi değildir. Global dünyanın, evrensel ölçeklere uygun yeni bireyler olmak için çok çaba sarf etmemize gerek yoktur, çünkü bizi o biçime sokacak o kadar çok uyarcı alıyoruz ki, uyum sağlamaktan başka bir yolumuz yok gibidir.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Filmlerdeki yaşam, yaşama uyar mı?

Filmlerdeki yaşam, yaşama uyar mı?

Günlük yaşamımıza filmler ne zaman girdi? Beyaz perdeden, ekranlar aracılığı ile odamıza hatta yatak odamıza giren filmler, hangi amaçlar için kullanıldı?

Uçak ilk bulunduğunda, uçağı izleyen bir asker ondan nasıl savaş aygıtı yaratacağını düşündü ve hemen uygulandı. Uçaklar yolcu taşımadan önce bomba taşıdı! Uçağı izleyen ve ülkeleri zapt etmek isteyen kafa, onu bir savaş aygıtına kısa zamanda dönderdi. Uçağı yaratan ise kendisini kuşların yerine koymuş ve onlar gibi özgür bir şekilde gökyüzünde olmayı hayal etmişti.

İlk film karesini izleyen asker ya da işgal edilmesi ülkeleri hayalinde yaşatan biri, ne düşünmüştür dersiniz?

Film propaganda amacı ile kullanılması, ilk kullanımından itibaren doğasının içine girmesi acaba tesadüfi midir? Yeni bir silahtır, bir bombadan daha büyük kitleyi etkileyecek konumda olduğu, propaganda bakanlarının masasının üzerinde ayrıcalıklı yeri, sinema salonları kurulurken yer almıştır. Alman propaganda bakanı Goebbels, sinemayı alman cephelerinden kahramanlık hikayelerini ve savaşın nasıl kendileri açısından pozitif gelişmeye şahitlik ettiğini, toplu gösterimler ile Alman halkı içinde savaş taraftarlığı körüklenmiştir. Bu yöntem daha sonra diğer ülkelerde aynı şekilde kullanılmıştır. Askerler ve bayraklar değişmiştir ama işlevi aynı olmuştur.

Dünyayı fethetmek için uçaklardan ve füzelerde de daha etkili olan sinema ve onun türevleri kullanılmıştır. Günümüzde sinema yerini, TV ve hayatımıza giren yeni teknolojilerde yapılan programlar almıştır. Çocuklar için üretildiği söylenen dijital oyunlar, en iyi propaganda aracı olmuştur.

Günümüzde bu propagandanın sonuçlarını, son çekilen filmlerdeki benzerlikler gösterilebilinir. Bir sinema izlerken, bütün dünya sanki tek bir kültürün etkisindeymiş gibi, tek kültürün türevlerini yaşıyoruz hissine kapılıyorum. Bütün filmlerde erkekler kadınlara göre daha uzun ve yapılı, kadınlar ise sevdiği erkeğe göre daha zayıf ve küçük boydadır. Sinema öyle bir etki yaratmıştır ki, ülke farkı gözetilmeden, dil ayrımı yapılmadan izlenen hemen hemen bütün filmlerde bu kalıba şahit olabilirsiniz. Sinema yaşantımıza ne zaman girdi bilemiyorum ama etkisi bugün yakıcı şekilde kendisini göstermektedir. Kadın ve erkek ilişkilerini belirleyen standartlarının oluşmasına da katkı sunmuştur.

Ekranlarda yaşanan maceraların büyük bir bölümü yaşamımızdan kopuktur, fakat o kopuk ilişkiler günlük yaşamın akışına da etkisi gözle görülür boyuttadır, oradan aldığımız düşünme yöntemi ile olaylara bakıyor ve ona göre yorumlamayı doğal bir şey olarak görmekteyiz. Beyaz perdeden yansıyan ışık, bize nasıl bakmamız gerektiğini emrediyor ve biçimlendiriyor…

18 Eylül 2009 Cuma

Burs veriyorum, bakıyorum, tecavüz etme hakkına sahibim!

Burs veriyorum, bakıyorum, tecavüz etme hakkına sahibim!

Parası olanların bazıları evinde hizmetçi çalıştırır, hizmetçinin sadece emeğinden değil, bazıları etinden de yararlanır! Çünkü bir anlamda köle olarak görür karşısındakini, ‘parasını veren ben değil miyim, satın aldığım zaman diliminde her şeyi yapabilirim, yaptırabilirim’ anlayışı hakimdir bir çok insanda.

Sonradan zengin olanlar veya zenginliğine hiç emek sarf etmeden ulaşanlar, bir anda sosyal projeler içinde görürüz. Adı duyulmamış burs verenler çıkar. Burs için üniversite öğrencileri seçilir. Üniversite öğrencilerin arasından belirli kriterlere uyanlara burslar verilir. Bu kriterler, burs verenin amacına göre değişir. Öyle burslar verilir ki, para veren burs verdiği öğrenciyi yakından takip eder! Bu bursların süresi ve miktarı bu yakın takip sırasında oluşan kriterlere uygun olarak devam eder.

Genelde bazı burs verenler, burs vereceği öğrenci hakkında her türlü bilgiye sahip olmak ister. Dışarıdan bakıldığında bir kurumsal ilişki varmış gibi gösterilen burslar sayesinde, bir çok zengin insan, hayalindeki yaşamı yaşamaya çalışır. Parası ile değil mi, para her şeyi alır ve değiştirir!

Burs verenlerin bir bölümü yaşlı olabilir, gençliğinde yaşayamadıklarını, yaşlandıktan sonra yaşmaya özen gösterenlerdir. Hani eskiden yaş 60 iş bitmiş gibi laflar vardı ya, onların rafa kaldırıldığını gazetelerde çıkan düğün haberlerinden öğreniyoruz. Referans olarak gösterilen kişilerde, genelde kutsal kişilerin özel yaşamlarıdır. Onlardan aldıkları mirası bugün yaşattıklarını iddia ederler.

Burs veren kurumun başında olan veya bir yerinde yetkili olan kişi, burs alan öğrenciye istediğini yaptırabileceğine inanır, eğer burs alıyorsa bir öğrenci, ihtiyacı vardır. İhtiyaç ise para karşılığında ortadan kaldırılabiliyorsa eğer, o durumda o öğrencinin etinden ve bilgisinden yararlanmak gerek! Bu anlayışta olan birçok burs verenler, öğrencileri için özel evler ya da otel odalarında odalar tutabiliyor. Burada amaç, o öğrencinin tüm ihtiyacını karşılarken, birazda özveride bulunması ve kriterlere uygun davranması beklenmektedir. Bu yaşam içinde olan öğrenciler elbette şikayet edemezler, çünkü onlar şikayet etmiş olduklarında, var olan olanağından da yoksun kalma riski altındadır. İhtiyacı vardır, ihtiyacını giderebilmek içinde bazı şartlara uymak zorundadır. Bugünlerde işinden olmamak için her türlü özveriyi gösteren işçi ve memurların durumu gibidir. Karar vericisi karşısında boynu büküktür. Eline pimi verilen asker gibidir. Emire karşı gelenin sonu ortadır. İhtiyaç, para karşılığında giderilir. Parayı elinde bulunduran ise, fantezilerini gerçekleştirmek konusunda cömerttir!

Yeni toplum yaşamı, acımasızdır. Kurallar ve ahlak, parası olanın hürriyetine göre değişime uğramaktadır. Yeni dünya düzeni dediğimiz sanırım kısaca bu olsa gerek. Burs alan kız öğrencilerin kaçı, hangi koşullar altında burs almaya devam ediyor diye gerçek anlamda ve sansürsüz bir araştırma yapılabilirse, nasıl bir sonuca ulaşırız dersiniz?

Yurt dışından çocuk bakmak için getirtilen kadınların başına gelenleri, gazetelerin günlük sayfalarında okuyoruz. Basılanlar yurt dışı ediliyor, bu işi yapmaya zorlayanların durumu ise gri bir sisin altında kalmaya devam ediyor. Yaşlı bir gazetecinin, evini temizlemesi için getirttiği kadının reşit olmayan kızına taciz ya da tecavüz ediyor, eğer basının önünde olmamış olsaydı, vicdanı hür olarak aramızda dolaşıyor olacaktı. Reşit olmayan 15 yaşındaki bir kız çocuğu bir adamın altıncı kuması olarak gelin geldiği haberi gazetelere düşüyor. Buna benzer nice olaylar ile karşılaşıyoruz.

Oğlu, bir reşit olmayan kızı öldürüyor, kesiyor. Polis dinlemesine takılıyor. O oğlanın babası, okuyan öğrencilere burs veriyor, burs verdiği kızların bir bölümü adamın metresi konumundaymış. Gazete sayfalarına düşüyor ama kanıksadığımız için haberi okuyup geçiyoruz. Onun gibi kaç burs veren, öğrenciler ile ilişki içinde? Kız yurdu müdürlerinin yaşamı incelemeye alındı mı? Öğrenci yurtlarında ve çevresinde neler oluyor? Okul çevresinde yer alan eğlence mekanlarında, hangi öğrenci, hangi amaç için kullanılır konumda? Muhtaç olan konumda olan kişi, her türlü zevk için kullanılması acaba bir suç teşkil etmiyor mu? Parası olana karşı ne gibi yaptırımlar uygulanıyor? Bu zevk için kullanılan ve pazarlanan insanlar var olduğuna göre, bunları satın alanlar acaba suçlu değil mi? Satın alana karşı, her hangi bir yaptırım var mı? Hem ahlaki, hem de cezai olarak?

Söze gelince, ahlaktan, namustan bahsedenler, toplumun bu çarpık yüzü karşısında nedense söz söyleme yerine, o çarpıklıktan nemalanmaktadırlar. Bu duruma karşı nasıl bir söz söylenir? Adamın geçim kaynağı! Serbest piyasada her şey alınır, satılır, ekonomiye can suyu verilir!