Gazeteler, ülke çıkarını korumakla yükümlü müdür?
Gazeteler ya da gazeteciler, çektikleri fotoğrafları ve yaptıkları haberleri yayınlamadan ya da yayınlanmayan bölümleri güvenlik görevlilerine verebilirler mi?
Medyanın işlevi geçmişe göre bugün büyük değişim yaşamıştır. Bu değişimin en önemli göstergesi, Irak işgali sırasında bütün dünya Amerikan gazetecilerin tankların penceresinden savaşı görüntülemelerini izleyerek tanık olmuştur. Tank gölgesinde ya da içinde gazetecilik!
Tank gölgesinde gazetecilik, bizim basın tarihimiz içinde bir anlamda varlığını korumuştur. Bu varlık durumu genelde darbelerin ilk gününde tüm çıplaklığı ile ortaya serilmiştir. Darbe yaparak suç işleyenler alkışlanmıştır, onların emirleri doğrultusunda haberler yapılmıştır, ilk sayfalar son baskı ile değiştirilmiştir.
Basın tarihimiz içinde, gazetecinin yaptığı kişisel tercihler, gazeteleri bağlamaz. O yüzden, bazı gazetecilerin yapmış olduğu haberleri, gazetesinden önce,- gerekli gördüğünde- güvenlik görevlilerine vermesi pek soruşturulmaz! Bu konuda bir çok gazetecinin, geçmişte yaptıkları tarih sayfaları içinde bize şahitlik yapar. Gazeteci kişisel tercihini kullanması, basın etiği açısından ülkemizde pek sorun oluşturmaz, çünkü o gazeteci işini yapmaya ve gazetesinde yazmaya devam etmektedir.
Gazetecinin durumu burada, muayene etmeden sağlam raporu veren doktor gibidir. Bu durum, onun mesleki ilkelerini kamu önünde zedelemez, eğer zedelemiş olmuş olsaydı bugün çalışan doktor sayısı acaba ne kadar kalırdı? Buna örnek için uzağa bakmaya gerek yok, polise ve tutuklunun sözüne güvenerek sağlam raporu verme olayı çok yakın zaman dilimi içinde basına yansıdı. Ameliyat olmaması gereken hastasını ameliyat eden doktorlar, her hangi bir muayenehanede belirli ilaç firmaların ilaçlarını yazan doktorun davranışı, etik kuralları açısından aynı olduğunu görebiliriz. Doktorların çiğnediği yeminleri vardır, gazetecilerin ise meslek ilkleri vardır. Meslek ilkeleri evrensel olmasına rağmen, bizde bazen o ilkeler görülmez ve bilinmez! Meslek ilkesini çiğneyen gazeteci hala mesleğini gönül rahatlığı ile yapmaya devam eder, hatta terfi bile alabilir.
Gazeteci açısından bu durumu tercih diye konuyu bağlayalım, fakat gazetelerin daha doğrusu gazeteye yön veren yayın kurulu ve patronların tercihi daha çok önem kazanmaktadır, çünkü muhabir çektiği fotoğrafları ham olarak gazetesine ulaştırır, burada gazeteci görevini yapmıştır. Bundan sonrası gelişim gazeteyi bağlar, çünkü bilgi havuzuna gelen materyalin nasıl kullanılacağına gazeteye yön verenler karar verir. Güvenlik görevlileri gazeteye resmi bir yazı ile ya da direkt gelerek bir olayda çekilen fotoğrafları istemiş olsa, bu durumda gazetenin tavrı ne olur?
Bu sorunun yanıtı gazetenin işlevi ile ilgilidir. Eğer gazete güvenlik görevlilerine istenen belgeleri vermez ise nasıl bir sonuç ile karşılaşabilir? Devletin bekası için verilebilinir mi? Bu konuda ülkemiz basın tarihi içinde tartışmalar olmuştur. İlk akla gelen ve çıplak olarak kamuoyu önünde tartışılan olay; Türkiye İsviçre maçı ve sonrasında gelişmelerdir. Olaylı bir maç olmuştur, milli çıkarlar gazetenin başlıklarını belirlemiştir. Bu olaydan dolayı milli takım ve oyuncuları ceza almıştır. O olay ve sonrası yapılan tartışmalarda gazete yönetiminin tavrı evrensel basın ilkelerinin çöpe atılması şeklinde olmuştur. Tamamı ile milli duygular ile atılmış başlıklar ve ekran önünde tartışmalar ile gazetecinin olaylara taraf olduğunu, gazetelerin bu taraftarlık yanında yer aldığını açıkça gördük. Demek ki, toplumsal olaylarda çekilen fotoğrafların güvenlik görevliler ile paylaşılması bu anlayış içinde olanlar için doğaldır ve olması gerekendir.
İstanbul Taksim’de, IMF ve Dünya Bankası protestoları sırasında, bir gazetecinin ham olarak çektiği fotoğrafları güvenlik görevlilerine gösterirken çekilen fotoğrafları basında yer aldı. Gazeteci hala gazetesinde çalışmaya devam etmektedir, çünkü bu durumu gazete yönetimi doğal karşılamaktadır. Bizim ulusal medyamız, evrensel kurallar yerine, kendisine özgü kurallar altında çalışmasına devam etmektedir.
Ekranlarda bir birini ağırlayan gazeteciler, gündemi yorumlarken gelişmeleri belirlemek için baskı grubu gibi çalışmaktalar. Ülkenin hükümeti adına karar verebilmekteler ve verdikleri kararlar yönünde haberler yapabilmektedirler. O haberler için, gerektiğinde yurt dışına kadar gitmeleri gazete yönetimi tarafından desteklenmektedir. Gazeteci, bir haberin peşinden koşabilir ama sadece gözlemci olarak, belirleyici oldu mu gazeteci özelliği ortadan kalkar. Bizde ise bu belirleyici olma özelliği gazete patronları için önemlidir, çünkü gazete patronları kendi ‘öteki işleri’ için bu belirleyicilikten gerektiğinde yararlanmaktadırlar, o yüzden bazı basın emekçilerinin maaşları astronomik olabilmektedir. Basın emekçileri arasındaki maaş farkı, bu ölçütlere göre olduğunu düşünüyorum.
Gazeteler, ülke çıkarlarını gözeterek haber yaptıklarında ya da haberleri seçtiklerinde evrensel meslek ilklerini ne kadarını yerine getirmektedirler? Haber alma ve yapma özgürlüğü kavramından söz edebilir miyiz? Ülkemizde medya bağımsız mıdır?
17 Ekim 2009 Cumartesi
12 Ekim 2009 Pazartesi
Çeklerde açılım devam ediyor!
Çeklerde açılım devam ediyor!
Açılım modasına çok öncelerden çekler (ara karşılığında verilen, banka güvencesindeki değerli kağıt) katılmıştı. Gün geçmiyor ki, geçen günden daha fazla karşılıksız çek bankaların veznelerinde açılmıyor! Şu anda bir milyon beşyüz binden fazla çek karşılıksız olduğunu Merkez Bankası açıkladı. (Karşılıksız çekerle bankalar vermesi gereken güvenceyi vermiyor, çünkü piyasa koşulları değişmiştir! Elinde karşılıksız çeki olan ya mafyaya gitmesi gerek, ya da bir bardak soğuk su içmesi beklenmektedir!)
Çekler piyasanın aynası gibidir. Eğer çeklerin karşılığı varsa piyasa canlanır. Hani çiklet alırsanız bakkaldan diye başlayan reklam ve orada verilen mesajın hayata yansıması olan o çiklete verilen paradır. Ama çiklete para yerine, karşılığı olmayan kağıt veriyorsunuz (çek), o verdiğiniz kağıt karşılığında çikleti alıyorsunuz. Bakkal ise o karşılığı olmayan kağıt ile manava gidiyor, elma almaya çalışıyor ama manav daha önce ağzı yandığı için hemen çekin geçerliliğini kontrol ediyor. Kontrol ile anlaşılıyor ki, verdiğiniz çekin karşılığı yok! Bu durumda bakkal ne yapıyor? Elma alamıyor. Para piyasaya giremiyor ama sizin aldığınız çiklet ise çoktan kullanılmış çöp sepetindeki yerini almış durumdadır. Piyasadan mal çıkmış ama karşılığında çikletin değeri girmemiş. Hadi emeği filan yok sayalım! Yok olan, kapitalist ilişki içinde olan arz ve talep! Talep var ama para yok! Para yerine geçersiz kağıtlar var. Geçersiz kağıtları da bankalar vermiş! Banka geçersiz kağıt verdiğine göre, geçerliliği var kabul ediliyor ve imzalar karşılığında mallar alınıyor! Tıpkı Amerika merkez bankası adına para basan matbaanın durumu gibi, değil mi? Para neyin karşılığında basılır? Çekler neyin karşılığında verilir?
Para, aslında çek gibi kağıttır. Onun üzerinde imza dijitaldir ve kopyalaması zor olan renkler ile belirli ölçüde elden ele dolaşan kağıt parçasıdır. Çek ise, paraya göre daha uzun ama üzerindeki ima dijital değil, size ait olan bir kağıt parçasıdır. Birinde piyasaya sürülürken kabul edilen talepler dikkate alınır ve ona göre üretim yapılır. Hatta bazı üretimler sadece kağıt üzerinde kalır. Ürettiği söylenen kağıtlar, sadece banka hesaplarında bir rakam gibi işlem görür. Merkez bankaları kağıt paralar üretir, piyasa sağlıklı işlesin diyerek! Talep fazlası para üretildiğinde ise, ekonominin bir çok oyunu sahneye konur! Enflasyon, develasyon gibi isimler verir ekonomistler! Ekonomistler, isim vermek ve tanımlar yapmak üstüne yoktur! Ekonomistler bir anlamda sihirbazdırlar. Var olanı gözümüze baka baka yok ederler, yok olanı da var edebilirler! Her şey rakamlar ile yaparlar. Bizlerde o el çabukluğu ve kelime oyunları arsında ilizyon hilelerinin farkına varamayız! Ekonominin kurallarını sorgulayamayız! Peşinen kabul ederiz ve alternatifin olmadığını düşünürüz. Çözümlerimizi kendimize göre yaparız ama piyasa içinde kişinin yaptığı çözüm sadece bireyseldir ve denizde bir damlanın etkisi kadardır!...
Piyasada karşılıksız çeklerin yaygınlaşması, var olan krizin derinliğini gösterir! Çünkü kimse karşılıksız çekler ile piyasadaki itibarını yok etmek istemez! Eğer güven unsurunu kaybederse bir işletme, artık onun batışını durdurmak kolay değildir. Aşağıya doğru hızla giderken, yanına bir kaçını da taşıyabilir. Ayakta durabilmek için en küçük umuda tutunayım derken, bir bakmışsınız piyasa birlikte aşağıya doğru düşüyorsunuz!
Geçmiş tarihimiz içinde bir çok krizler ile karşılaştık! Ülkenin sandığı boş olduğunda, ülke topraklarının ve güvenliğinin nasıl başı boş kaldığı, alacaklılar tarafından nasıl masa başında paylaşıldığına şahit olduk! Eğer ekonomisi sağlam değilse bir ülke, o ülkenin başkasının yanında söz söyleme hakkı yoktur. Birisi gelir, kulağınızdan tutar ve adına açılım dediği bazı şartları kabul etmeye zorlar. Gider, bir masanın başına taviz veren anlaşmalara imza atarsınız! Efendiler, istedikleri biçimi kendi çıkarlarına uygun olarak karar verirler!
Çocukluğumda oynadığım bir oyun vardır. O oyun piyasanın nasıl işlediğini anlatan oyundur. Kağıttan para vardır, dükkan vardır, topraklar vardır. Elbette piyasa olunca cezaevi ve suçlarda vardır. Her suçun birde cezası! Dört, beş kişi oynar oyunu. Zarlar atılır, zarın üzerindeki rakama göre ilerlenir. Piyasadaki hareket alanı o zarın üzerindeki rakamdır. Başlangıçta her oyuncu eşittir ama bu eşitlik zaman içinde bozulur. Oyunu elinde para ve dükkan sahipleri kazanır. Monopoly adını verdikleri oyun, çocukluk çağından itibaren piyasa öğretilir ve bu piyasa içinde yaşamak doğallaştırılır! Piyasa kurallarına uymayan kaybeder! Hiçbir devlet sonsuz değildir ama oyun sonsuzdur! Özneler değişebilir ama kurallar hep aynı kalır! Gerçekler öyle midir?
Eğer bir piyasa karşılıksız çekler sürülüyor ve hükmetmeye başlıyorsa, orada hangi kural geçerli olur? Çeklerin açılımı size neyi anlatır?
Açılım modasına çok öncelerden çekler (ara karşılığında verilen, banka güvencesindeki değerli kağıt) katılmıştı. Gün geçmiyor ki, geçen günden daha fazla karşılıksız çek bankaların veznelerinde açılmıyor! Şu anda bir milyon beşyüz binden fazla çek karşılıksız olduğunu Merkez Bankası açıkladı. (Karşılıksız çekerle bankalar vermesi gereken güvenceyi vermiyor, çünkü piyasa koşulları değişmiştir! Elinde karşılıksız çeki olan ya mafyaya gitmesi gerek, ya da bir bardak soğuk su içmesi beklenmektedir!)
Çekler piyasanın aynası gibidir. Eğer çeklerin karşılığı varsa piyasa canlanır. Hani çiklet alırsanız bakkaldan diye başlayan reklam ve orada verilen mesajın hayata yansıması olan o çiklete verilen paradır. Ama çiklete para yerine, karşılığı olmayan kağıt veriyorsunuz (çek), o verdiğiniz kağıt karşılığında çikleti alıyorsunuz. Bakkal ise o karşılığı olmayan kağıt ile manava gidiyor, elma almaya çalışıyor ama manav daha önce ağzı yandığı için hemen çekin geçerliliğini kontrol ediyor. Kontrol ile anlaşılıyor ki, verdiğiniz çekin karşılığı yok! Bu durumda bakkal ne yapıyor? Elma alamıyor. Para piyasaya giremiyor ama sizin aldığınız çiklet ise çoktan kullanılmış çöp sepetindeki yerini almış durumdadır. Piyasadan mal çıkmış ama karşılığında çikletin değeri girmemiş. Hadi emeği filan yok sayalım! Yok olan, kapitalist ilişki içinde olan arz ve talep! Talep var ama para yok! Para yerine geçersiz kağıtlar var. Geçersiz kağıtları da bankalar vermiş! Banka geçersiz kağıt verdiğine göre, geçerliliği var kabul ediliyor ve imzalar karşılığında mallar alınıyor! Tıpkı Amerika merkez bankası adına para basan matbaanın durumu gibi, değil mi? Para neyin karşılığında basılır? Çekler neyin karşılığında verilir?
Para, aslında çek gibi kağıttır. Onun üzerinde imza dijitaldir ve kopyalaması zor olan renkler ile belirli ölçüde elden ele dolaşan kağıt parçasıdır. Çek ise, paraya göre daha uzun ama üzerindeki ima dijital değil, size ait olan bir kağıt parçasıdır. Birinde piyasaya sürülürken kabul edilen talepler dikkate alınır ve ona göre üretim yapılır. Hatta bazı üretimler sadece kağıt üzerinde kalır. Ürettiği söylenen kağıtlar, sadece banka hesaplarında bir rakam gibi işlem görür. Merkez bankaları kağıt paralar üretir, piyasa sağlıklı işlesin diyerek! Talep fazlası para üretildiğinde ise, ekonominin bir çok oyunu sahneye konur! Enflasyon, develasyon gibi isimler verir ekonomistler! Ekonomistler, isim vermek ve tanımlar yapmak üstüne yoktur! Ekonomistler bir anlamda sihirbazdırlar. Var olanı gözümüze baka baka yok ederler, yok olanı da var edebilirler! Her şey rakamlar ile yaparlar. Bizlerde o el çabukluğu ve kelime oyunları arsında ilizyon hilelerinin farkına varamayız! Ekonominin kurallarını sorgulayamayız! Peşinen kabul ederiz ve alternatifin olmadığını düşünürüz. Çözümlerimizi kendimize göre yaparız ama piyasa içinde kişinin yaptığı çözüm sadece bireyseldir ve denizde bir damlanın etkisi kadardır!...
Piyasada karşılıksız çeklerin yaygınlaşması, var olan krizin derinliğini gösterir! Çünkü kimse karşılıksız çekler ile piyasadaki itibarını yok etmek istemez! Eğer güven unsurunu kaybederse bir işletme, artık onun batışını durdurmak kolay değildir. Aşağıya doğru hızla giderken, yanına bir kaçını da taşıyabilir. Ayakta durabilmek için en küçük umuda tutunayım derken, bir bakmışsınız piyasa birlikte aşağıya doğru düşüyorsunuz!
Geçmiş tarihimiz içinde bir çok krizler ile karşılaştık! Ülkenin sandığı boş olduğunda, ülke topraklarının ve güvenliğinin nasıl başı boş kaldığı, alacaklılar tarafından nasıl masa başında paylaşıldığına şahit olduk! Eğer ekonomisi sağlam değilse bir ülke, o ülkenin başkasının yanında söz söyleme hakkı yoktur. Birisi gelir, kulağınızdan tutar ve adına açılım dediği bazı şartları kabul etmeye zorlar. Gider, bir masanın başına taviz veren anlaşmalara imza atarsınız! Efendiler, istedikleri biçimi kendi çıkarlarına uygun olarak karar verirler!
Çocukluğumda oynadığım bir oyun vardır. O oyun piyasanın nasıl işlediğini anlatan oyundur. Kağıttan para vardır, dükkan vardır, topraklar vardır. Elbette piyasa olunca cezaevi ve suçlarda vardır. Her suçun birde cezası! Dört, beş kişi oynar oyunu. Zarlar atılır, zarın üzerindeki rakama göre ilerlenir. Piyasadaki hareket alanı o zarın üzerindeki rakamdır. Başlangıçta her oyuncu eşittir ama bu eşitlik zaman içinde bozulur. Oyunu elinde para ve dükkan sahipleri kazanır. Monopoly adını verdikleri oyun, çocukluk çağından itibaren piyasa öğretilir ve bu piyasa içinde yaşamak doğallaştırılır! Piyasa kurallarına uymayan kaybeder! Hiçbir devlet sonsuz değildir ama oyun sonsuzdur! Özneler değişebilir ama kurallar hep aynı kalır! Gerçekler öyle midir?
Eğer bir piyasa karşılıksız çekler sürülüyor ve hükmetmeye başlıyorsa, orada hangi kural geçerli olur? Çeklerin açılımı size neyi anlatır?
11 Ekim 2009 Pazar
3 Çocuk!
3 Çocuk!
Başbakan fırsat buldukça 3 çocuktan bahsediyor. Üç çocuk yapında ne olursa olsun! Nasıl olsa Allah büyüktür ve rızkını verir demektedir sanırım, çünkü 3 çocuk olana devletin ne gibi yatırım yaptığını söylemiyor. 3 çocuk bugün için değil, gelecek için önemli demektedir, eğer genç nüfus olursak, Avrupa’nın enerjisi olacağımızı belirtmektedir, ileride Avrupa yaşlanmış ve muhtaç konuma gelecektir. İşte onlar, bize muhtaç olsun diyerek üç çocuk çağrısı yapmaktadır.
Üç çocuk sayesinde ülke nüfusu genç kalacaktır, bu sayede bu genç nüfus yaşlı nüfusun bakımını üstelenecektir! Bizden açıkça bunu istemektedir. Çocuk yapın, başkası için çalışan işçi olsun! Çocuk yapın, başkası için, asker olsun! Çocuk yapın, başkası için özel güvenlikçi olsun! Çocuk yapın, başkası için köle olsun! Çocuk yapınca teknolojimiz mi artacak? Çocuk yapınca bilim adamı mı çıkacak, o kadar çocuk içinden. Yetersiz okul ve teknik bilgi ile yetişenlerden ne olacağı belli değil midir? Başbakan bir yandan imam hatip okullarına neden kız alındığını anlatamadan, onlara sürekli destek verirken ne yapmak istemektedir? Türkiye’nin imama ihtiyacı vardır ve sürekli imam okulundan imam yetiştirilir! Teknik insanımız ise fırsatını bulur bulmaz dışarıya gider! Gidemeyen ise imam kafalı biri tarafından yönetilir! Yönetildiği içinde dünya üniversiteler arasına ülkemizden tek bir üniversite yer alamaz. Bilime yapmış olduğumuz katkı, dünya ülkelerinin yapmış olduğu katkılarının en alt sırlarında yerini hep korur!
Üç çocuk yapın der başbakan! O der ama hayat onun demesini doğrulamaz, çünkü sokaklar çocuklara ölüm sunar, ölmeyenler ise hapishanelerde yerlerini ayırtır! Çocuk dilencilik, hırsızlık, kriminal olaylara katılanların oranı azımsanamayacak konumdadır. Eğitim, tamamı ile özel kuruluşların yarış pistine teslim edilmiştir. Çocuklar yarış pistinde yarışan atlar gibi durmadan sınavdan sınava koşar konumdalar. Düşünmeleri değil, sorulan sorulara en anlamlı şıkkı bulması istenir. Düşünmelerini değil, kuralları öğrenilmesi ve o kurallar içinde nasıl yanıt aranacağı öğretilir. Araştıran ve yeniyi üretenin emeğine saygı yoktur, yeni bir şey bulunduğunda aynısından binlerce benzeri hemen piyasaya düşer. Korsan cd, kitap ve benzeri ürünler yanında yeni olarak ne varsa taklitleri de sokaklarda ve yaşamımızın içinde yerini alır. Sağlık sektörümüz kar marjinaline göre çalışır ve sektörün ipleri dışarıya bağımlıdır. İnsan kar getiren potansiyel müşteridir. Arza karşı talebi temsil eder! İnsan demek birileri için para demektir, ucuz emek ücreti demektir.
Başbakan üç çocuk yapın çağrısını iki de bir tekrarlamaktadır, o çocuklarını tanıdığı arkadaşlarının verdiği burslar ile yurt dışında özgürce okuttu ve o çocuklarına konumundan dolayı iş sahaları açıldı ve o sahalarda işçi atar konumuna geldiler! O çocukların babası, şimdi çocukları için ucuz işçi istiyor! Çocuklarının ve damatlarının iş yerlerinde sendikasız ve örgütsüz işçi çalıştırmak istiyor! Nedeni bu konuda açık değil mi? Üç çocuk isterken niyetini ortaya koymuyor mu?
Nüfus genç olunca ülke kalkınır, çünkü genç nüfus ucuz işçi demektir, yetersiz eğitim demektir! Eğer genç nüfus ilerlemeyi ve bilimi temsil etmiş olsaydı, ülkemiz kurulduğu günden beri genç nüfusun çoğunluğu altındadır. Bunca sene genç nüfus bize ne kazandırdı? Kore’ye asker, Kıbrıs’a kahramanlık kazandırmak dışında ne yaptı? Kaç genç insan ülke yönetimine katıldı, kaç genç ülke yönetimini eleştirdiği ve beğenmediği için idam edildi, işkence gördü, sürgüne gönderildi? Gençlerin söz hakkı oldu mu?
Gençler üzerinden politika yapılıyor, fakat bugün yapılan söylem, ey gençler denmekte bugünkü çocuklara ve gelecek çocuklara, sizler çocuksunuz, gelecekte yaşlı Avrupa’nın kurtarıcısı olacaksınız! Sizler ne kadar çok çocuk yaparsanız, ilerisi için iyidir, çünkü yaşlı nüfus gençlere ve enerjik bireylere ihtiyaç duyacaktır! Üç çocuk yapmak aslında, ileriye doğru yapılmış bir yatırımdır! Bu yatırımı başbakan elinden geldiğince yapmaya çalışıyor! Bizim insanımız yaşam standardın yükseltilmesi savunulmuyor, ileride olacak ihtiyaç için yatırım aracı olarak görülmektedir!
Başbakan fırsat buldukça 3 çocuktan bahsediyor. Üç çocuk yapında ne olursa olsun! Nasıl olsa Allah büyüktür ve rızkını verir demektedir sanırım, çünkü 3 çocuk olana devletin ne gibi yatırım yaptığını söylemiyor. 3 çocuk bugün için değil, gelecek için önemli demektedir, eğer genç nüfus olursak, Avrupa’nın enerjisi olacağımızı belirtmektedir, ileride Avrupa yaşlanmış ve muhtaç konuma gelecektir. İşte onlar, bize muhtaç olsun diyerek üç çocuk çağrısı yapmaktadır.
Üç çocuk sayesinde ülke nüfusu genç kalacaktır, bu sayede bu genç nüfus yaşlı nüfusun bakımını üstelenecektir! Bizden açıkça bunu istemektedir. Çocuk yapın, başkası için çalışan işçi olsun! Çocuk yapın, başkası için, asker olsun! Çocuk yapın, başkası için özel güvenlikçi olsun! Çocuk yapın, başkası için köle olsun! Çocuk yapınca teknolojimiz mi artacak? Çocuk yapınca bilim adamı mı çıkacak, o kadar çocuk içinden. Yetersiz okul ve teknik bilgi ile yetişenlerden ne olacağı belli değil midir? Başbakan bir yandan imam hatip okullarına neden kız alındığını anlatamadan, onlara sürekli destek verirken ne yapmak istemektedir? Türkiye’nin imama ihtiyacı vardır ve sürekli imam okulundan imam yetiştirilir! Teknik insanımız ise fırsatını bulur bulmaz dışarıya gider! Gidemeyen ise imam kafalı biri tarafından yönetilir! Yönetildiği içinde dünya üniversiteler arasına ülkemizden tek bir üniversite yer alamaz. Bilime yapmış olduğumuz katkı, dünya ülkelerinin yapmış olduğu katkılarının en alt sırlarında yerini hep korur!
Üç çocuk yapın der başbakan! O der ama hayat onun demesini doğrulamaz, çünkü sokaklar çocuklara ölüm sunar, ölmeyenler ise hapishanelerde yerlerini ayırtır! Çocuk dilencilik, hırsızlık, kriminal olaylara katılanların oranı azımsanamayacak konumdadır. Eğitim, tamamı ile özel kuruluşların yarış pistine teslim edilmiştir. Çocuklar yarış pistinde yarışan atlar gibi durmadan sınavdan sınava koşar konumdalar. Düşünmeleri değil, sorulan sorulara en anlamlı şıkkı bulması istenir. Düşünmelerini değil, kuralları öğrenilmesi ve o kurallar içinde nasıl yanıt aranacağı öğretilir. Araştıran ve yeniyi üretenin emeğine saygı yoktur, yeni bir şey bulunduğunda aynısından binlerce benzeri hemen piyasaya düşer. Korsan cd, kitap ve benzeri ürünler yanında yeni olarak ne varsa taklitleri de sokaklarda ve yaşamımızın içinde yerini alır. Sağlık sektörümüz kar marjinaline göre çalışır ve sektörün ipleri dışarıya bağımlıdır. İnsan kar getiren potansiyel müşteridir. Arza karşı talebi temsil eder! İnsan demek birileri için para demektir, ucuz emek ücreti demektir.
Başbakan üç çocuk yapın çağrısını iki de bir tekrarlamaktadır, o çocuklarını tanıdığı arkadaşlarının verdiği burslar ile yurt dışında özgürce okuttu ve o çocuklarına konumundan dolayı iş sahaları açıldı ve o sahalarda işçi atar konumuna geldiler! O çocukların babası, şimdi çocukları için ucuz işçi istiyor! Çocuklarının ve damatlarının iş yerlerinde sendikasız ve örgütsüz işçi çalıştırmak istiyor! Nedeni bu konuda açık değil mi? Üç çocuk isterken niyetini ortaya koymuyor mu?
Nüfus genç olunca ülke kalkınır, çünkü genç nüfus ucuz işçi demektir, yetersiz eğitim demektir! Eğer genç nüfus ilerlemeyi ve bilimi temsil etmiş olsaydı, ülkemiz kurulduğu günden beri genç nüfusun çoğunluğu altındadır. Bunca sene genç nüfus bize ne kazandırdı? Kore’ye asker, Kıbrıs’a kahramanlık kazandırmak dışında ne yaptı? Kaç genç insan ülke yönetimine katıldı, kaç genç ülke yönetimini eleştirdiği ve beğenmediği için idam edildi, işkence gördü, sürgüne gönderildi? Gençlerin söz hakkı oldu mu?
Gençler üzerinden politika yapılıyor, fakat bugün yapılan söylem, ey gençler denmekte bugünkü çocuklara ve gelecek çocuklara, sizler çocuksunuz, gelecekte yaşlı Avrupa’nın kurtarıcısı olacaksınız! Sizler ne kadar çok çocuk yaparsanız, ilerisi için iyidir, çünkü yaşlı nüfus gençlere ve enerjik bireylere ihtiyaç duyacaktır! Üç çocuk yapmak aslında, ileriye doğru yapılmış bir yatırımdır! Bu yatırımı başbakan elinden geldiğince yapmaya çalışıyor! Bizim insanımız yaşam standardın yükseltilmesi savunulmuyor, ileride olacak ihtiyaç için yatırım aracı olarak görülmektedir!
6 Ekim 2009 Salı
Taksim olaylarına bakarken…
Taksim olaylarına bakarken…
Taksim ve çevresinde IMF ve Dünya Bankasına karşı protesto eylemleri sonrası yapılan haberleri ekranlar aracılığı ile izledim. Protesto haberlerinin veriliş açısından izlediğimizde, medyanın etiğinin tartışma konusu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü haberler taraflı verildiğine şahit oldum.
İzlediklerim arasında en dikkat çekilen ise, haberlerin veriliş sırasında, polis kamerasından olayların izleyiciye ulaştırılması oldu. Emniyet muhabirinin(!) çektiği görüntüler haber bültenlerinden yayınlandı. Şimdi, Irak savaşı sırasında yapışkan ya da yapıştırılmış gazeteci yerini başka bir şey alıyordu Taksim eylemleri sırasında. O savaşta en azından Amerikalı muhabirler kullanılırken, Taksim olaylarının görüntülerinin yayınlanmasından anlaşıldığına göre, taraf olan bir emniyet görevlinin kamerasından yansıyan görüntüler kullanılmaktaydı. (Kanal D ana haberler, 6 Ekim 2009)
Basının etik tartışması ve görevleri konusunda duyarlılık gösteren gazeteciler ve onların akıl hocaları, bu görüntülerin karşısında neler diyeceklerdir? Bir ayakkabı atma olayını eleştirenler, (üstelik gazeteci kimliği ile değil, öğrenci kimliği ile yaptığında) eylemi yapana giyindirilemeye çalışılan kimlik ne kadar etiktir? Etik kavramı tartışılırken, olaylarda kullanılan dil ve görüntülerin hangi açıdan yansıdığı tartışılmaz mı? Esliden en azından muhabirlerin ve ajansların verdiği görüntüler kullanılırdı, şimdi polisin kamerasından görüntü kullanılması ‘orantısız güç’ yanında, ‘orantısız bilgi’ akışını temsil etmiyor mu? Bunu yayınlayan kanala, acaba RTÜK her hangi bir soru soracak mı ya da yaptırımı olacak mı? Her şeyi sansür etmeyi kendisine iş edinen kurumlar, bu orantısız görüntüler hakkında ne yapacaklardır?
Taksim ve çevresinde yapılan eylemler ‘orantısız güç’ gösterisinin başka bir boyutunu ortaya çıkardı, çünkü kalp krizi geçiren biri oluşturulmuş olan barikata takılarak hayatından olması ile birlikte, güvenlik kim için sorusuna yanıt aramayı bitirilmiş durumdadır. Yanıt açıktır ve nettir. Bu vatandaşın hayatını kim geri getirecektir? Vatandaşların malını ve canını korumak ile yükümlü olanlar, gaz atamak dışında ne yapmıştır? Mahalle serserilerinin göstericilere yönelik saldırısını önleyeceğine, dayak yiyen göstericiye birde polisin copu ile karşılaşmasını hangi etik kural anlatır? Eğer göstericiler arasında bir ayırım yapılıyorsa, orada şiddet teşvik ediliyor anlamındadır, bu konuda geçmişimizde bir çok örnek bulunur. Şiddet devlet eli ile alevlendiriliyor, eğer bir taraf tutma var ise… Ekranlardan bu açık açık geçmiş olaylarda olduğu gibi yansıdı.
Taksim olayları bir çok veriyi ele vermektedir, bu veriler ışığında gelişmiş ülkeler ne gibi çözüm üretmişler ona bakmak gereklidir. Buna benzer her hangi bir gösteri örneğin Berlin’de ya da Hamburg’ta olmuş olsa, polis nasıl davranırdı? Yılda birden fazla uluslararası toplantılar oluyor ve orada buna benzer polisin saldırısına şahit olmuyoruz. Dükkanların camları bu şekilde korumasız kalmıyor. Çünkü orada gösteri öncesi dükkanların camları korumaya alınır. Gösterilerde olaylar olacağı kabul edildiğinde, o sokaklardaki yaşayanların malları da canları da güven altında tutulur. Bizdeki gibi bir anlık saldırı ile olmaz!
Polis ve polisi yönlendirenler kendi kuyularından dünyaya baktıklarından dolayı hep kendilerini haklı görmekteler ve haklı olduklarını ilan edebilmek için her türlü medya aracını kullanmaktalar. Kendi görüntülerini haber bültenlerinde yayınlanmasına izin vermekteler. Henüz soruşturma aşamasında olan bir görüntünün kamuya gösterilmesi acaba ceza yasası içinde yeri yok mudur? Oradaki görevli, görevini kötüye mi kullanmaktadır, iyiye mi? Görevlinin durumu yanında, yayınlayan kurumun suçu yok mudur?
Ders almayı bilmeyen bir çizgide yürümeye devam ediyoruz. Tek taraflı propaganda amaçlı yapılan yayınlar ile medya görevini yapmamış olur. Bizde medyanın varlığı aslına bakarsanız tartışmalıdır, çünkü etik kurallara uyan ve haber peşinde koşan medya tarihimizde acaba var olmuş mudur?
Taksim ve çevresinde IMF ve Dünya Bankasına karşı protesto eylemleri sonrası yapılan haberleri ekranlar aracılığı ile izledim. Protesto haberlerinin veriliş açısından izlediğimizde, medyanın etiğinin tartışma konusu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü haberler taraflı verildiğine şahit oldum.
İzlediklerim arasında en dikkat çekilen ise, haberlerin veriliş sırasında, polis kamerasından olayların izleyiciye ulaştırılması oldu. Emniyet muhabirinin(!) çektiği görüntüler haber bültenlerinden yayınlandı. Şimdi, Irak savaşı sırasında yapışkan ya da yapıştırılmış gazeteci yerini başka bir şey alıyordu Taksim eylemleri sırasında. O savaşta en azından Amerikalı muhabirler kullanılırken, Taksim olaylarının görüntülerinin yayınlanmasından anlaşıldığına göre, taraf olan bir emniyet görevlinin kamerasından yansıyan görüntüler kullanılmaktaydı. (Kanal D ana haberler, 6 Ekim 2009)
Basının etik tartışması ve görevleri konusunda duyarlılık gösteren gazeteciler ve onların akıl hocaları, bu görüntülerin karşısında neler diyeceklerdir? Bir ayakkabı atma olayını eleştirenler, (üstelik gazeteci kimliği ile değil, öğrenci kimliği ile yaptığında) eylemi yapana giyindirilemeye çalışılan kimlik ne kadar etiktir? Etik kavramı tartışılırken, olaylarda kullanılan dil ve görüntülerin hangi açıdan yansıdığı tartışılmaz mı? Esliden en azından muhabirlerin ve ajansların verdiği görüntüler kullanılırdı, şimdi polisin kamerasından görüntü kullanılması ‘orantısız güç’ yanında, ‘orantısız bilgi’ akışını temsil etmiyor mu? Bunu yayınlayan kanala, acaba RTÜK her hangi bir soru soracak mı ya da yaptırımı olacak mı? Her şeyi sansür etmeyi kendisine iş edinen kurumlar, bu orantısız görüntüler hakkında ne yapacaklardır?
Taksim ve çevresinde yapılan eylemler ‘orantısız güç’ gösterisinin başka bir boyutunu ortaya çıkardı, çünkü kalp krizi geçiren biri oluşturulmuş olan barikata takılarak hayatından olması ile birlikte, güvenlik kim için sorusuna yanıt aramayı bitirilmiş durumdadır. Yanıt açıktır ve nettir. Bu vatandaşın hayatını kim geri getirecektir? Vatandaşların malını ve canını korumak ile yükümlü olanlar, gaz atamak dışında ne yapmıştır? Mahalle serserilerinin göstericilere yönelik saldırısını önleyeceğine, dayak yiyen göstericiye birde polisin copu ile karşılaşmasını hangi etik kural anlatır? Eğer göstericiler arasında bir ayırım yapılıyorsa, orada şiddet teşvik ediliyor anlamındadır, bu konuda geçmişimizde bir çok örnek bulunur. Şiddet devlet eli ile alevlendiriliyor, eğer bir taraf tutma var ise… Ekranlardan bu açık açık geçmiş olaylarda olduğu gibi yansıdı.
Taksim olayları bir çok veriyi ele vermektedir, bu veriler ışığında gelişmiş ülkeler ne gibi çözüm üretmişler ona bakmak gereklidir. Buna benzer her hangi bir gösteri örneğin Berlin’de ya da Hamburg’ta olmuş olsa, polis nasıl davranırdı? Yılda birden fazla uluslararası toplantılar oluyor ve orada buna benzer polisin saldırısına şahit olmuyoruz. Dükkanların camları bu şekilde korumasız kalmıyor. Çünkü orada gösteri öncesi dükkanların camları korumaya alınır. Gösterilerde olaylar olacağı kabul edildiğinde, o sokaklardaki yaşayanların malları da canları da güven altında tutulur. Bizdeki gibi bir anlık saldırı ile olmaz!
Polis ve polisi yönlendirenler kendi kuyularından dünyaya baktıklarından dolayı hep kendilerini haklı görmekteler ve haklı olduklarını ilan edebilmek için her türlü medya aracını kullanmaktalar. Kendi görüntülerini haber bültenlerinde yayınlanmasına izin vermekteler. Henüz soruşturma aşamasında olan bir görüntünün kamuya gösterilmesi acaba ceza yasası içinde yeri yok mudur? Oradaki görevli, görevini kötüye mi kullanmaktadır, iyiye mi? Görevlinin durumu yanında, yayınlayan kurumun suçu yok mudur?
Ders almayı bilmeyen bir çizgide yürümeye devam ediyoruz. Tek taraflı propaganda amaçlı yapılan yayınlar ile medya görevini yapmamış olur. Bizde medyanın varlığı aslına bakarsanız tartışmalıdır, çünkü etik kurallara uyan ve haber peşinde koşan medya tarihimizde acaba var olmuş mudur?
Taksim aşılamaz!
Taksim aşılamaz!
Türk polisi, (Burada söz sadece polise değil, onu yönlendiren siyasi tercih konusunadır.) Taksim takıntısına tekrar takıldı! Taksim meydanında protesto edenler arasında kriter uyguladığını bir kere daha kanıtlamıştır. Bir gün önce yapılan eyleme müdahale olmadığı için haber dahi olmadılar, fakat ertesi gün (6 Ekim 2009) tarihinde IMF ve Dünya Bankasına karşı yapılan eyleme bir bahane bulunularak saldırıldı, basın açıklamasının bitmesini beklemediler. Göz gözü görmeyen biber gazının dumanı eşliğinde müdahale oldu.
Taksim, bildiğimi gibi suyun paylaşımından gelir. Taksim meydanında yer alan su sarnıcı buranın adını belirlemiştir. Kısaca Taksim paylaşım demektir. Türkiye’deki ilk elektriğin ve ışığın kullanıldığı yerdir. Aydınlanma ve akan suyun başıdır. Taksim bu özelliklerinden uzaklaştırmak için devlet elinden geleni yapmıştır. Orasını bir gezi alanı, heykelin etrafında küçük bir yeşil alan görmüştür! Bir de polis günlerinin vazgeçilmez gösteri merkezi olmuştur! Resmi bayramlarda çelenk bırakılan heykel alanı olmuştur.
Devlet açısından, Taksim’de gerekirse protesto, gösteri yaparız ve bizim belirlediğimiz yapar anlayışı hala hakimdir. Taksim’i bu kadar önemli kılan ise, İstanbul’un merkezi, doğal olarak Türkiye’nin merkezi olmasıdır. Bu merkezde eylem yapmak demek, anında Türkiye’nin öğrenmesi anlamına gelir. Elbette burada kriter basının ilgisidir, eğer ilgi yoksa kimse orada eylem yapıldığından haberi olmaz! Her gün yapılan eylemler, hafta sonları eylemlerden kaç kişinin haberi vardır?
Bugün, Taksim meydanında yapılan polis gösterisidir, gücünün göstermesi için yapılan showdan başka bir şey değildir. Yöneticilerin ve onların misafirleri rahatsız olmaması için, onların toplantısının ahenginin bozulmaması için, göze girmek için, bir boy gösterisi için fırsat olarak görülmüş ve İstiklal Caddesi ve Taksim meydanı, doğal olarak ona açılan sokaklar biber gazı ile bir kere daha tanıştırılmıştır.
Ben devletim, istersem izin veririm, istersem biber gazı atarım kimse benden bunun hesabını soramaz anlayışı hakimdir. Gösteri sonrası, emniyet yetkililerinin sokakta yürüyüşü ve sırt çantası ile oradan geçen birinin üzerinin aranması emrini verirken davranışı ekranlar aracılığı ile yayınlanmıştır. Bu emniyet yetkilisi, o emri verirken, kendi egosunu ve görevini en iyi şekilde yapma gururu içindedir ve emrindeki insanları ne kadar başarılı yönettiğini düşünmektedir, belki…
Ankara valisine atfedilen ‘gerekirse komünizmi de biz getiririz!’ anlayışı bir anlamda yaşamaya devam etmektedir. Gerekirse yapar devlet, bunu sorgulamak ne mümkün! Gerekirse işkence yapar, gerekirse biber gazı atar, gerekirse parkta uyarı yaptığı gencin kolunu, bacağını kırar, beyin kanaması geçirmesine sebep olur, gerekirse önde giden araca ateş eder, şoförü olan genci başından vurabilir. Gerekirse, devlet adına her şey yapılır, çünkü sorgulayacak ve yargılayacak olan devlettir!
Devlet erkini elinde bulunduranlar, ‘orantısız güç’ kullanmayı meşru sayar, orantısız güç dışarıdan geldiğinde ise ne yapacağını bilemez ve o gelen güce biat eder konumdadır. Onlar ne derse onu yapar, o yüzden ülkemiz içinde değişimler hep dış dinamiklerin etkisi ile olmuştur. Tarihimizin kırılma noktaları hep dışarıdan gelen ideolojiler ve doktrinler ile biçimlenmiştir. Bu biçimlenme de devlet elini iyi kullanılmıştır! Gerekirse, devletin varlığı için her şeyi yapar! Bugün ittifak gördüğü kesmin eylem yapmasına izin verirken, düşman gördüğü kesme karşı her türlü saldırı aracını kullanmaktan çekinmez! Parkta bir arada sohbet eden gençlerin duruşu ve sohbetleri bile bu saldırı için neden olabilir! İçkiye yasak getirilirken, parkta elde şarap ile sohbet ne demek! Vur gitsin!
Devlet kendisi gibi düşünmeyene vurur! Sıfır tolerans gösterir, kağıtlarda yazdığı gibi sıfır toleransı başka yerde aramayın! Sıfır tolerans Taksim’de aydınlık yüzlere karşıdır! Gaz bombasının kime karşı kullandığına bakın, sonra sıfır toleransı arayın! En büyük açılım bu olmasın?!
Demokratik açılımın bir tarifi gibidir, benim gibi düşün yaşa! Ben şimdi komünist, dinci, şeriatçı şairleri bir arada anıyorsam sende an! Fakat onun dışında başka bir şey istemeyin! Şiir okuyun, istediğiniz dilden! Sadece konuşun ama sakın ama sakın başka şey istemeyin, toleransın sınırını zorlamayın! Devlet gerekirse yapar! Gerekirse Taksim’e makul sayıda işçiyi bırakır, gerekirse sıfır tolerans gösterir! Devlet gerekirse yapar! Taksim, devlete rağmen aşılamaz!
Türk polisi, (Burada söz sadece polise değil, onu yönlendiren siyasi tercih konusunadır.) Taksim takıntısına tekrar takıldı! Taksim meydanında protesto edenler arasında kriter uyguladığını bir kere daha kanıtlamıştır. Bir gün önce yapılan eyleme müdahale olmadığı için haber dahi olmadılar, fakat ertesi gün (6 Ekim 2009) tarihinde IMF ve Dünya Bankasına karşı yapılan eyleme bir bahane bulunularak saldırıldı, basın açıklamasının bitmesini beklemediler. Göz gözü görmeyen biber gazının dumanı eşliğinde müdahale oldu.
Taksim, bildiğimi gibi suyun paylaşımından gelir. Taksim meydanında yer alan su sarnıcı buranın adını belirlemiştir. Kısaca Taksim paylaşım demektir. Türkiye’deki ilk elektriğin ve ışığın kullanıldığı yerdir. Aydınlanma ve akan suyun başıdır. Taksim bu özelliklerinden uzaklaştırmak için devlet elinden geleni yapmıştır. Orasını bir gezi alanı, heykelin etrafında küçük bir yeşil alan görmüştür! Bir de polis günlerinin vazgeçilmez gösteri merkezi olmuştur! Resmi bayramlarda çelenk bırakılan heykel alanı olmuştur.
Devlet açısından, Taksim’de gerekirse protesto, gösteri yaparız ve bizim belirlediğimiz yapar anlayışı hala hakimdir. Taksim’i bu kadar önemli kılan ise, İstanbul’un merkezi, doğal olarak Türkiye’nin merkezi olmasıdır. Bu merkezde eylem yapmak demek, anında Türkiye’nin öğrenmesi anlamına gelir. Elbette burada kriter basının ilgisidir, eğer ilgi yoksa kimse orada eylem yapıldığından haberi olmaz! Her gün yapılan eylemler, hafta sonları eylemlerden kaç kişinin haberi vardır?
Bugün, Taksim meydanında yapılan polis gösterisidir, gücünün göstermesi için yapılan showdan başka bir şey değildir. Yöneticilerin ve onların misafirleri rahatsız olmaması için, onların toplantısının ahenginin bozulmaması için, göze girmek için, bir boy gösterisi için fırsat olarak görülmüş ve İstiklal Caddesi ve Taksim meydanı, doğal olarak ona açılan sokaklar biber gazı ile bir kere daha tanıştırılmıştır.
Ben devletim, istersem izin veririm, istersem biber gazı atarım kimse benden bunun hesabını soramaz anlayışı hakimdir. Gösteri sonrası, emniyet yetkililerinin sokakta yürüyüşü ve sırt çantası ile oradan geçen birinin üzerinin aranması emrini verirken davranışı ekranlar aracılığı ile yayınlanmıştır. Bu emniyet yetkilisi, o emri verirken, kendi egosunu ve görevini en iyi şekilde yapma gururu içindedir ve emrindeki insanları ne kadar başarılı yönettiğini düşünmektedir, belki…
Ankara valisine atfedilen ‘gerekirse komünizmi de biz getiririz!’ anlayışı bir anlamda yaşamaya devam etmektedir. Gerekirse yapar devlet, bunu sorgulamak ne mümkün! Gerekirse işkence yapar, gerekirse biber gazı atar, gerekirse parkta uyarı yaptığı gencin kolunu, bacağını kırar, beyin kanaması geçirmesine sebep olur, gerekirse önde giden araca ateş eder, şoförü olan genci başından vurabilir. Gerekirse, devlet adına her şey yapılır, çünkü sorgulayacak ve yargılayacak olan devlettir!
Devlet erkini elinde bulunduranlar, ‘orantısız güç’ kullanmayı meşru sayar, orantısız güç dışarıdan geldiğinde ise ne yapacağını bilemez ve o gelen güce biat eder konumdadır. Onlar ne derse onu yapar, o yüzden ülkemiz içinde değişimler hep dış dinamiklerin etkisi ile olmuştur. Tarihimizin kırılma noktaları hep dışarıdan gelen ideolojiler ve doktrinler ile biçimlenmiştir. Bu biçimlenme de devlet elini iyi kullanılmıştır! Gerekirse, devletin varlığı için her şeyi yapar! Bugün ittifak gördüğü kesmin eylem yapmasına izin verirken, düşman gördüğü kesme karşı her türlü saldırı aracını kullanmaktan çekinmez! Parkta bir arada sohbet eden gençlerin duruşu ve sohbetleri bile bu saldırı için neden olabilir! İçkiye yasak getirilirken, parkta elde şarap ile sohbet ne demek! Vur gitsin!
Devlet kendisi gibi düşünmeyene vurur! Sıfır tolerans gösterir, kağıtlarda yazdığı gibi sıfır toleransı başka yerde aramayın! Sıfır tolerans Taksim’de aydınlık yüzlere karşıdır! Gaz bombasının kime karşı kullandığına bakın, sonra sıfır toleransı arayın! En büyük açılım bu olmasın?!
Demokratik açılımın bir tarifi gibidir, benim gibi düşün yaşa! Ben şimdi komünist, dinci, şeriatçı şairleri bir arada anıyorsam sende an! Fakat onun dışında başka bir şey istemeyin! Şiir okuyun, istediğiniz dilden! Sadece konuşun ama sakın ama sakın başka şey istemeyin, toleransın sınırını zorlamayın! Devlet gerekirse yapar! Gerekirse Taksim’e makul sayıda işçiyi bırakır, gerekirse sıfır tolerans gösterir! Devlet gerekirse yapar! Taksim, devlete rağmen aşılamaz!
5 Ekim 2009 Pazartesi
12 Eylül Müzesi için bir adım atalım!
12 Eylül Müzesi için bir adım atalım!
12 Eylül öncesi yaşanan zaman diliminde ölüm korkusu vardı, her an nereden geleceği belli olmayan kurşunun vızıltısı, yaşam ile ölüm arasındaki çizgiydi. Bir vızıltı, bir bomba sesi ile yaşamın çizgisi belirleniyordu.
12 Eylül’den bir gün sonra ise başka bir korku sarmıştı. Önce neden korktuğumuzu anlayamadık, fakat zaman içinde korku içimize işlemişti. Nazi kıyafetli tiyatro sanatçıları, İstiklal Caddesinde kimlik soruyor ve hiç kimse itiraz etmeden kimliğini gösteriyordu. Korku öyle içimize işlemişti ki, neden korktuğumuzu bilemez hale gelmiştik. Korku, bizi sürü yapmıştı, alışamayız dediğimiz her şeye alışmıştık!
12 Eylül sonrası yaşanan korkuya şimdi ne isim verilir, bilemiyorum. Fakat o korkunun etkisi kuşaklara aktarıldı. Korku, geçici bir virüs gibi yayıldı ve kronik hale geldi. Korkuyu aşmak için yapılan hamleler zaman zaman kesintiye uğradı. İşkence haneler bu korkuyu besleyen konumunu hep korudu. İşkence yaşamımızın vazgeçilmezi gibi, hep gündemimizde durdu. İşkence yapanların çoğu hala içimizde ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve çocuklarının geleceği için mücadele etmeye devam etmekteler. Onların yüzünü sergileyecek hiçbir çalışma yok! İşkenceyi durdurun demek ile olmuyor, sıfır tolerans ile işkence yok olmadı. Ölümler hala devam ediyor…
İşkence korkusu, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur. İşte bu gafil avlanmak durumu bizi güçsüzleştirdi, pasifize etti. Yaşamdan bir anlamda, kopmamız anlamına geldi. İçe kapanık, çevrenden hep şüphe eder konuma geldik. Şüphe, içimize girmiş bir virüstür. O virüs ile yaşamaya başladık, o yaşadığımız virüs ise bizim korkularımızı besledi ve bireyselleştirdi. Tarihimizden kopmamız anlamına geldi, çünkü tarih, bireysel değildir. Bireyselleşen insanın tarihi olmaz!
12 Eylül öncesi yaşam ile ölüm arasındaki çizgi, bir kurşun vızıltısıydı, sonrası ise? Evet, sonrası yaşananlar, bu çizginin bir vızıltıdan daha ince bir sırat köprüsü olduğunu yaşayarak gördük!
Yaşama bakışımız o kadar dar bir çevreye indi ki, faşist ve popüler söylemleri bile demokrasi olarak algıladık, alkışladık! Yaptıklarına değil, söylediklerine baktık, ona göre sandık başına gittik! Sandığa oy atmak ile demokrasiyi yaşadığımızı sandık! Oy attığımız partiyi biz seçtiğimizi ve iktidara getirdiğimizi kabul ettik! Milletvekillerini belirlediğimizi, seçtiğimizi kabul ettik, onları kimlerin belirlediğini önemsemedik! Demokrasi budur dedik, demokrasiyi sorgulamadık! Demokrasi sandığa gitme diye algıladık, Hitler’in iktidara gelişini tarih sayfalarına bıraktık! Goebels’in propagandaları ile bir savaşın nasıl yönetildiğini filmlerde bir sahne olarak baktık ama görmedik! Tarihte yaşananları popüler olarak algıladık ve yaşananları bir roman sayfasından öğrenmeye çalıştık! Romantik baktık, her şeyi bizim dışımızda ve bize dokunmayan olarak algıladık! Alışamayız dedik, alıştık! Alışmakla kalmadık, benimsedik! Karşı çıktığımız yaşamın içinde, kendimize bir yer açtık, onlar gibi algılamaya ve düşünmeye başladık! Doğal olarak onlar gibi olduk!
Bugün yaşanan korkularımızın temelinde ölüm korkusu var. Kaybedeceğimiz, hayattan başka şeylerimizde var olduğunu düşündük ve onları yok etmemek için hayatta kaldık! Hayatımızı önemsemedik, nasıl göründüğümüzü önemsedik! Para için her şeyi mubah gördük, betonların arasında doğadan kopmuş bir yaşamı seçtik! Hafta sonları doğa yürüyüşleri yaptık, doğal üretimin adını ekolojik üretim koyduk! Her şeyin genetiği ile oynadık, kendimizi değiştirdik! Hayat uzadı, Parkinson ve Alzheimer yaşamımızın vazgeçilmezi oldu! Toplum belleğini yitirdik, toplumsal Alzheimer hastalığına yakalandığımızı dahi bilemez olduk! Günü yaşadık, günü kurtardık. Günü kurtarmak için en samimi arkadaşımızı yok saydık! Yaşam ile ölüm arsındaki çizgiyi yok saydık!
12 Eylül bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi diye görebilmemiz için yüzleşmemiz gereklidir. Yüzleşme kendimizi aynanın karşısında görmemiz anlamına gelir. Kimin cesareti var bu yüzleşme için?
Yüzleşme için bir müze kuralım, yaşadıklarımızı kaybettiklerimizi orada sergileyelim! Var mısınız 12 Eylül Müzesini kurmaya! Daha doğrusu yüzleşemeye… O halde kurmak için yan yana gelelim!
12 Eylül sadece işkence ve cezaevi değildir, yasaklanan sanatçılar, yasaklanan türküler demektir! Yasaklanan bir dil demektir, yok sayılan bir halk demektir. Bugün açılım diye ortaya konulanların üstünün örtülmesi demektir! Örtüleri kaldırmak için, başkasının açılımı için değil, kendimiz için yan yana gelelim! Belleğimize kavuşalım ve bizi sarmış olan hastalıklardan kurtulalım! Sol söylem ile propaganda yapan tarikat üyelerinin yüzlerine gerçeği haykıralım, sizin varlık sebebiniz 12 Eylül’dür diyelim! Bugün, üniversitelerde Profesör, gazetelerde başyazar olabilirsiniz, fakat sizin yarattığınız tahribatın farkındayız demek için yüzleşelim! Onların gerçek yüzlerini sergileyelim!
12 Eylül öncesi yaşanan zaman diliminde ölüm korkusu vardı, her an nereden geleceği belli olmayan kurşunun vızıltısı, yaşam ile ölüm arasındaki çizgiydi. Bir vızıltı, bir bomba sesi ile yaşamın çizgisi belirleniyordu.
12 Eylül’den bir gün sonra ise başka bir korku sarmıştı. Önce neden korktuğumuzu anlayamadık, fakat zaman içinde korku içimize işlemişti. Nazi kıyafetli tiyatro sanatçıları, İstiklal Caddesinde kimlik soruyor ve hiç kimse itiraz etmeden kimliğini gösteriyordu. Korku öyle içimize işlemişti ki, neden korktuğumuzu bilemez hale gelmiştik. Korku, bizi sürü yapmıştı, alışamayız dediğimiz her şeye alışmıştık!
12 Eylül sonrası yaşanan korkuya şimdi ne isim verilir, bilemiyorum. Fakat o korkunun etkisi kuşaklara aktarıldı. Korku, geçici bir virüs gibi yayıldı ve kronik hale geldi. Korkuyu aşmak için yapılan hamleler zaman zaman kesintiye uğradı. İşkence haneler bu korkuyu besleyen konumunu hep korudu. İşkence yaşamımızın vazgeçilmezi gibi, hep gündemimizde durdu. İşkence yapanların çoğu hala içimizde ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve çocuklarının geleceği için mücadele etmeye devam etmekteler. Onların yüzünü sergileyecek hiçbir çalışma yok! İşkenceyi durdurun demek ile olmuyor, sıfır tolerans ile işkence yok olmadı. Ölümler hala devam ediyor…
İşkence korkusu, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur. İşte bu gafil avlanmak durumu bizi güçsüzleştirdi, pasifize etti. Yaşamdan bir anlamda, kopmamız anlamına geldi. İçe kapanık, çevrenden hep şüphe eder konuma geldik. Şüphe, içimize girmiş bir virüstür. O virüs ile yaşamaya başladık, o yaşadığımız virüs ise bizim korkularımızı besledi ve bireyselleştirdi. Tarihimizden kopmamız anlamına geldi, çünkü tarih, bireysel değildir. Bireyselleşen insanın tarihi olmaz!
12 Eylül öncesi yaşam ile ölüm arasındaki çizgi, bir kurşun vızıltısıydı, sonrası ise? Evet, sonrası yaşananlar, bu çizginin bir vızıltıdan daha ince bir sırat köprüsü olduğunu yaşayarak gördük!
Yaşama bakışımız o kadar dar bir çevreye indi ki, faşist ve popüler söylemleri bile demokrasi olarak algıladık, alkışladık! Yaptıklarına değil, söylediklerine baktık, ona göre sandık başına gittik! Sandığa oy atmak ile demokrasiyi yaşadığımızı sandık! Oy attığımız partiyi biz seçtiğimizi ve iktidara getirdiğimizi kabul ettik! Milletvekillerini belirlediğimizi, seçtiğimizi kabul ettik, onları kimlerin belirlediğini önemsemedik! Demokrasi budur dedik, demokrasiyi sorgulamadık! Demokrasi sandığa gitme diye algıladık, Hitler’in iktidara gelişini tarih sayfalarına bıraktık! Goebels’in propagandaları ile bir savaşın nasıl yönetildiğini filmlerde bir sahne olarak baktık ama görmedik! Tarihte yaşananları popüler olarak algıladık ve yaşananları bir roman sayfasından öğrenmeye çalıştık! Romantik baktık, her şeyi bizim dışımızda ve bize dokunmayan olarak algıladık! Alışamayız dedik, alıştık! Alışmakla kalmadık, benimsedik! Karşı çıktığımız yaşamın içinde, kendimize bir yer açtık, onlar gibi algılamaya ve düşünmeye başladık! Doğal olarak onlar gibi olduk!
Bugün yaşanan korkularımızın temelinde ölüm korkusu var. Kaybedeceğimiz, hayattan başka şeylerimizde var olduğunu düşündük ve onları yok etmemek için hayatta kaldık! Hayatımızı önemsemedik, nasıl göründüğümüzü önemsedik! Para için her şeyi mubah gördük, betonların arasında doğadan kopmuş bir yaşamı seçtik! Hafta sonları doğa yürüyüşleri yaptık, doğal üretimin adını ekolojik üretim koyduk! Her şeyin genetiği ile oynadık, kendimizi değiştirdik! Hayat uzadı, Parkinson ve Alzheimer yaşamımızın vazgeçilmezi oldu! Toplum belleğini yitirdik, toplumsal Alzheimer hastalığına yakalandığımızı dahi bilemez olduk! Günü yaşadık, günü kurtardık. Günü kurtarmak için en samimi arkadaşımızı yok saydık! Yaşam ile ölüm arsındaki çizgiyi yok saydık!
12 Eylül bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi diye görebilmemiz için yüzleşmemiz gereklidir. Yüzleşme kendimizi aynanın karşısında görmemiz anlamına gelir. Kimin cesareti var bu yüzleşme için?
Yüzleşme için bir müze kuralım, yaşadıklarımızı kaybettiklerimizi orada sergileyelim! Var mısınız 12 Eylül Müzesini kurmaya! Daha doğrusu yüzleşemeye… O halde kurmak için yan yana gelelim!
12 Eylül sadece işkence ve cezaevi değildir, yasaklanan sanatçılar, yasaklanan türküler demektir! Yasaklanan bir dil demektir, yok sayılan bir halk demektir. Bugün açılım diye ortaya konulanların üstünün örtülmesi demektir! Örtüleri kaldırmak için, başkasının açılımı için değil, kendimiz için yan yana gelelim! Belleğimize kavuşalım ve bizi sarmış olan hastalıklardan kurtulalım! Sol söylem ile propaganda yapan tarikat üyelerinin yüzlerine gerçeği haykıralım, sizin varlık sebebiniz 12 Eylül’dür diyelim! Bugün, üniversitelerde Profesör, gazetelerde başyazar olabilirsiniz, fakat sizin yarattığınız tahribatın farkındayız demek için yüzleşelim! Onların gerçek yüzlerini sergileyelim!
23 Eylül 2009 Çarşamba
Cafelerden cafeye…
Cafelerden cafeye…
Kahveler vardı bir zamanlar, mahalle arasında mahallenin erkeklerinin toplandığı yerlerdi. Duman altında, izmaritin kül tablasını aşıp yere düştüğü yerlerdi. Erkek dünyasıydı, yok olmaktalar! Küçükte olsa büyük şehirlerin varoşlarında yaşmaya devam ediyor ama çıkan %100 dumansız hava ile duman olup tarih sayfasına doğru yerlerini almaktalar…
Büyük şehirlerde, cafeler batı özentisi ile başladı. Kadınlar, kahvelere gideceğiz diyerek cafeler ortaya çıkmadı. Kahvenin sunumuna ek bir kaç şey eklendi ve camekana cafe yazmakla başladı. Liberal ekonomi, kahvenin mertliğini yumuşattı, sunumunu değiştirdi. İzmir gibi yüzünü batıdan tarafa çevirenler kahvelerine kadınları almaya çok öncelerden başlamışlardı.
Cafeler, global dünyanın birer sembolüdür, çünkü cafeler, kahvenin yanına ve üstüne, içine ve öğütülmesinin biçimine göre evrensel standart kazandırılıp, damak zevki yaratması ile sonuçlanan bir süreçtir. Emperyalist özellik gösterir. Girdiği ülkenin geleneğini alt üst eder ve kendisine göre yaşam alanı yaratır. Her cafe, bir markanın altında kendisine yaşam alanı oluşturur. Bu cafeler, hangi ülkeye giderseniz gidin, hangi havalimanına inerseniz inin sizi karşılayacaktır. Aynı şekilde dizayn edilmiş, aynı renklerin hakim olduğu oturma yerleri ile birlikte kendisine ait aroması ile cafeler bir standardı yakalamıştır ve bu özelliğinden taviz vermez.
Cafeler özgündür ve özgürdür. Öyle bir işletmenin içine girip köşe kapacak bir yapısı yoktur. Yaşam alanı içinde müşterisi için her türlü konforu düşünmüştür ve para kazanmak amaçlı olduğu içinde, geleneksel kahveler gibi kül tablaların doldurup yere dökülecek kadar zaman geçirilecek alanlar değildir. Sunulan içecek içildikten ve masaya bırakılmış olan gazeteye göz atıldıktan sonra kalkılıp gidilecek yerdir. Cafeler zaman geçirmek için değil, verilen hizmeti kısa sürede tüketme yeridir.
Cafeler, modern yaşamı temsil eder ve kısa nefes alma yeridir. Modern yaşamda çalışma hayatı hızlıdır. Bu hıza ayak uyduranlar ayakta kalabilir. Aksi halde toplum dışına düşüp, yalnız insan konumuna dönüşmek an meselesidir. O yüzden son dönemlerde hıza ve strese bağlı olarak, bireyler fiziksel ya da ruhsal olarak zayıflamış ve en küçük olumsuzlukta verimliği düşme noktasındadır. Hızlı yaşamak ve karar vermek zorunda olan modern insan, bu nefes alma noktalarında kahvelerini içerken, günlük koşturmadan kısa da olsa kopması anlamına gelmektedir. Kahvelere eşlik eden aroma kokusu, yaşamadığı doğadan ona bir nefeslik hava anlamına gelmektedir. Bilinçaltında olan özlem, bu şekilde giderilmiş olmaktadır.
Cafeler kendilerine ait müşterisini yaratmıştır. Her cafe kendisine ait aroması ile birlikte kendisinin müdavimleri yani bağımlılarını yaratmıştır. Tıpkı sigara tiryakisi gibidir, belirli sigarayı içen, hep o sigarayı satın alır, başka markalar onun ihtiyacını karşılayamaz! Cafelerde öyledir. Hangi ülkeye giderseniz gidin, sizi karşılayan bir dost ortamı bulunacaktır!
Cafeler, bizde önce bir öykünme olarak camekanlarda başladı, sonra global cafelerin işgali ile bize ait olan cafeler yok oldu ya da yok olma sürecini yaşamaktalar. Cafe’den cafeye doğru adım attığımız bugünkü süreç, aslında bir birine bağlı zincirleme mağazaların şehirleri, yaşamı ‘tek tipleştirme’ sürecidir. Tek tipleştirme sürecinin öteki adı da globalizmdir. Modern insan ise, hizmetine sunulana hemen uyum sağlayan ve sorgulamayandır! Alışkanlıklardan bağımlılıklara doğru adım attığımız bir süreçtir!
Kahveler vardı bir zamanlar, mahalle arasında mahallenin erkeklerinin toplandığı yerlerdi. Duman altında, izmaritin kül tablasını aşıp yere düştüğü yerlerdi. Erkek dünyasıydı, yok olmaktalar! Küçükte olsa büyük şehirlerin varoşlarında yaşmaya devam ediyor ama çıkan %100 dumansız hava ile duman olup tarih sayfasına doğru yerlerini almaktalar…
Büyük şehirlerde, cafeler batı özentisi ile başladı. Kadınlar, kahvelere gideceğiz diyerek cafeler ortaya çıkmadı. Kahvenin sunumuna ek bir kaç şey eklendi ve camekana cafe yazmakla başladı. Liberal ekonomi, kahvenin mertliğini yumuşattı, sunumunu değiştirdi. İzmir gibi yüzünü batıdan tarafa çevirenler kahvelerine kadınları almaya çok öncelerden başlamışlardı.
Cafeler, global dünyanın birer sembolüdür, çünkü cafeler, kahvenin yanına ve üstüne, içine ve öğütülmesinin biçimine göre evrensel standart kazandırılıp, damak zevki yaratması ile sonuçlanan bir süreçtir. Emperyalist özellik gösterir. Girdiği ülkenin geleneğini alt üst eder ve kendisine göre yaşam alanı yaratır. Her cafe, bir markanın altında kendisine yaşam alanı oluşturur. Bu cafeler, hangi ülkeye giderseniz gidin, hangi havalimanına inerseniz inin sizi karşılayacaktır. Aynı şekilde dizayn edilmiş, aynı renklerin hakim olduğu oturma yerleri ile birlikte kendisine ait aroması ile cafeler bir standardı yakalamıştır ve bu özelliğinden taviz vermez.
Cafeler özgündür ve özgürdür. Öyle bir işletmenin içine girip köşe kapacak bir yapısı yoktur. Yaşam alanı içinde müşterisi için her türlü konforu düşünmüştür ve para kazanmak amaçlı olduğu içinde, geleneksel kahveler gibi kül tablaların doldurup yere dökülecek kadar zaman geçirilecek alanlar değildir. Sunulan içecek içildikten ve masaya bırakılmış olan gazeteye göz atıldıktan sonra kalkılıp gidilecek yerdir. Cafeler zaman geçirmek için değil, verilen hizmeti kısa sürede tüketme yeridir.
Cafeler, modern yaşamı temsil eder ve kısa nefes alma yeridir. Modern yaşamda çalışma hayatı hızlıdır. Bu hıza ayak uyduranlar ayakta kalabilir. Aksi halde toplum dışına düşüp, yalnız insan konumuna dönüşmek an meselesidir. O yüzden son dönemlerde hıza ve strese bağlı olarak, bireyler fiziksel ya da ruhsal olarak zayıflamış ve en küçük olumsuzlukta verimliği düşme noktasındadır. Hızlı yaşamak ve karar vermek zorunda olan modern insan, bu nefes alma noktalarında kahvelerini içerken, günlük koşturmadan kısa da olsa kopması anlamına gelmektedir. Kahvelere eşlik eden aroma kokusu, yaşamadığı doğadan ona bir nefeslik hava anlamına gelmektedir. Bilinçaltında olan özlem, bu şekilde giderilmiş olmaktadır.
Cafeler kendilerine ait müşterisini yaratmıştır. Her cafe kendisine ait aroması ile birlikte kendisinin müdavimleri yani bağımlılarını yaratmıştır. Tıpkı sigara tiryakisi gibidir, belirli sigarayı içen, hep o sigarayı satın alır, başka markalar onun ihtiyacını karşılayamaz! Cafelerde öyledir. Hangi ülkeye giderseniz gidin, sizi karşılayan bir dost ortamı bulunacaktır!
Cafeler, bizde önce bir öykünme olarak camekanlarda başladı, sonra global cafelerin işgali ile bize ait olan cafeler yok oldu ya da yok olma sürecini yaşamaktalar. Cafe’den cafeye doğru adım attığımız bugünkü süreç, aslında bir birine bağlı zincirleme mağazaların şehirleri, yaşamı ‘tek tipleştirme’ sürecidir. Tek tipleştirme sürecinin öteki adı da globalizmdir. Modern insan ise, hizmetine sunulana hemen uyum sağlayan ve sorgulamayandır! Alışkanlıklardan bağımlılıklara doğru adım attığımız bir süreçtir!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)